parasol'e özel arama kutusu

26.3.10

yellow-mellow

anne-baba, ben geldim burada iyiyim. üzerime biraz ince şeyler almışım ama idare ediyorum. yağmur tabii ki yağıyor ama yine de şemsiye açacak değilim !! aslında kalkıp geldim ama az param var, yine de mutluyum çünkü bir sürü mini eteğim yanımda!! bugün bol bol sergi gezeceğim, eğer bir siparişiniz varsa tate'den filan hemen kapıp getireyim :) biliyorum babam çağdaş sanata dayanamaz, bayılır :) neyse, dışarıda sarı bir araba beni bekiyor. önce taşıdığı saksıyı trafalgar meydanına bırakacağız sonra da gezintiye çıkacağız. yok yok merak etmeyin ben kullanmıycam. yaaa eğer ben buraya iltica etsem çok mu kızarsınız az mı?? allahaşkına söyleyin. hemen cevabınızı bekliyorum. aman haaa karar verirken MIND MY GAP....  
yani biliyorsunuz beni..  
öpücük.

25.3.10

işte yine bir yolculuk zamanı... kaskımı giyip, fularımı ve gözlüklerimi takıp, scooter'ıma binip, uçarak uzaklaşacağım. taşıtım çok havalı olduğu için zamanında karşı yakaya varacaiımı tahmin ediyorum. oralarda hava mutedir dalgalı, az yağmurlu 14 derece civarında. şimdilik tüm metro hatları açık, tahminimce kızlar açık ayakkabı bile giymeye başlamışlar. 
sözün özü
I'm going back to 505,
If it's a 7 hour flight or a 45 minute drive,

24.3.10

basit, saf ve karşılıksız- bob marley ikinci hayatta jamaika da, tamam mı?

ayyyy her yerde bu birilerini birilerine everme programları konuşuluyor. tabii ki onlar konuşulmuyacak da ne konuşulacak bre sevgili dünyalılar, parasol mü? gerçekten iredelenmeye, araştırılmaya, sorgulanmaya değer derecede vahim programlar bunlar.... sosyolog abilerim ablalarım deşifre edin şu toplumumuzu (topluluğumuzu) da, siz sağ biz selamat bir huzura erelim. benim anladığım kadarı ile bu birini birine monte etme işinin temel unsuru "varlık"da yatıyor. hayatınızın aşkını bulmak için sormanız gereken sorular; "evin var mı?", "araban var mı?", maaşın var mı?" "bakmakla yükümlü olduğun insan var mı?" eğer bu sorular sağ salim atlatılırsa ooooooh değmeyin keyiflerine.

bu hokkabazlıklar ve maddiyatın geldiği durumu düşününce, ya da bunların hiçbirini düşünmeyip de sadece gerçek aşkı düşündükçe aklıma bob marley geliyor. bir çatının altında, tek kişilik yatağını paylaşmaya razı, her gün ve her gece sevmeye gönüllü, tüm kartlarını açık oynamaya meyilli, hem istekli hem de aşka hazır, sevmeyi ve hoş tutmayı isteyen bir bob marley. bu şarkıyı dinleyince hayalimdeki resim şöyle bir şey; ince uzun rastalı zenci bob, onun sevgilisi zenci ve güzel ben, beyaz kumları olan bir deniz, gece, deniz kıyısında bir bungalow, ılık bir rüzgar, kamp ateşi, bira, regi...

vallahi de billahi de her şeyin basit, saf vekarşılıksız olanı güzel sevgili gezegen sakinlari. işin içine para, kariyer, yaşam tecrübesi, yaşam darbeleri, çakallık, kurnazlık, bencillik ve hırs girdi miydi tat kaçıyor, renkler siyah beyaz oluyor ve maalesef galiba zaman ilerledikçe, yaşlar alındıkça siyah beyaza daha da bir yaklaşılıyor. itiyorum itiyorum, git git giiiit.


23.3.10

giyinme ya da giyinmeme özgürlüğü

 fotoğraf:spencer tunick

giyinme özgürlüğü ile ilgili olarak, bu koordinatlarda yaşayan çoğu insana göre, oldukça serbest bir durumum olduğunu itiraf etmeliyim. gönlüme göre giyinip hatta bir çok zaman fazlasıyla gönlüme göre giyinip sokaklarda, plajlarda, evlerde, okullarda dolaştım. laaaakin son zamanlarda bu mahalle baskısı mıdır, bilinçaltına yerleştirilen muhafazakarlık mıdır nedir "giyinme özgürlüğüme ket mi vuruluyor?" sorusu aklımı kurcalıyor, sokağa çıkmadan önce aynaya baktığımdaki "acaba?" sorusu sıkça kulağımda çınlıyor. bu hiç hoş değil. halbuki bu koordinatların az biraz batı tarafında kimin ne giydiği, ne yaptığı, tercihleri özgürce vücut buluyor.

şimdi bu konuya nerden daldın derseniz, konu şu ki iki gündür, kısa londra seyahatim sırasında ne giysem diye düşünüp duruyorum. burada giyemediğim, en  abuk, en saçma, kendimce en çılgın, en asi, en seksi, en şöyle, en böyle kıyafet ve makyaj kombinasyonlarını düşünüp duruyorum. bu da aslında acınası bir durum. yaşadığım yerde kısıtlanan giyinme özgürlüğümü başkalarının sınırları içinde yaşamaya çalışmak, olayın taa dibine vurmak için çaba harcamak... diyeceksiniz ki her şey bitti bir giyinme özgürlüğümü kaldı? ee kusura bakmayın ama bu hafta böyle oldu :)

not: bir an kendimi şeriat düzeninde yaşayan kadınların  çarşaflarını atıp, seks bombalarına dönüştüğü bir uluslararası uçağın içinde gibi hissettim. pehhh.

22.3.10

seksi ve gizemli bir tavşan olmak sıradan bir insan olmaktan daha iyi gibi ...

büyük kulakların çekiciliği yadsınamaz!!

yetenek, sen nesin gerçekten?

a. 1. Bir kimsenin bir şeyi anlama veya yapabilme niteliği, kabiliyet, istidat: 2. Bir duruma uyma konusunda organizmada bulunan ve doğuştan gelen güç, kapasite. 3. eğt. Kişinin kalıtıma dayanan ve öğrenmesini çerçeveleyen sınır. 4. eğt. Dışarıdan gelen etkiyi alabilme gücü.

BÜYÜÜÜÜÜÜÜK KOCAMAAAAAAAAN turkçe sözlükte yetenek kelimesinin anlamı bu şekilde yazıyor.  nereden çıktı bu yetenek işi derseniz, şöyleki hafta sonları tv de zaplarken, "türkiye'nin yeteneği acun ılıcalı" tarafından halka sunulan yeni bir hizmet olan "yetenek sizsiniz turkiye" adlı yarışmaya denk geliyorum. sonra biraz o kanalda kalıyorum, çünkü gerçekten merak ediyorum türkiye'de nasıl yetenekler var diye. bu arada da aslında kafam çok karışık. yarışmayı izledikçe "yahu yetenek nedir be? ne melem şeydir bu yetenek?" diye sorular soruyorum kendime. açıkçası ben bir türlü karar veremedim. işte sizlere soracağım sorular;

1- yetenek çalışmakla olan bir şey mi? yani çok çalışıp  taklalar atarak basket potasını smaçlamak "yetenek" midir? ya da  grup olarak çalışıp uyumlu bir şekilde dans etmek bir "yetenek" işi midir?

2- iyi taklit yapmak "yetenek"midir? mesela michael jackson dansı ya da bülent ersoy konuşması...

3- 7 yaşında orta düzeyde org çalıp arabesk söylemek nedir?

4- jonglör olmak yetenekli olmanın sonucu mudur?

peki eğer bunlar yetenek ise ki öyle gözüküyor o zaman şu soruları da soruyorum;

1- tabloları milyarlarca dolarlara satılan güzel sanatlar ile uğraşan sanatçıların durumu nedir?

2- mozart, bethoven vb adamlar ne yapmışlardı?

3- sesleri ile insanları büyüleyen şarkıcıların yetenekli olup olmadığını tartışmak gerekir mi?

4- aktör ve aktristler için ne demeli?

vallahi gerçekten ben bu işi anlamadım. ezelden beri "yetenekli" kategorisine soktuğumuz insanların yapığı şeyleri yapan kimse yok bu yarışmada. ezel değişti bizim haberimiz yok! eyyyyyyyyy yetenek söyle bana sen var mısın yoksa sadece bir yanılsama mısın?

notttt: turk halkının yetenek anlayışı yufka yüreklilik ve maadurun yanında olmak ile doğru orantılıdır.

19.3.10

ben olsam naaapardım!!

işte istanbul koordinatlarında yaşamına devam eden sevgili dünyalılar, bir "ben olsam naaaaaapardım" bölümüne daha hoşgeldiniz. tabii ki bu belki de ilk ve son bölüm. şimdi sizlere "ben aslında gerçekte olsaydım bu aralar naaapardım" onları söölüycem:

 * filmfilm > şehrimiz önümüzdeki günlerde film festivali sebebi ile bir bombardımana tutulacak ama ondan önce ben olsam şuradaki filmi seyreder ama şuradaki filmi aslaaa seyretmezdim. anadolunun kayıp şarkılarını henüz seyretmedim ama çok istiyorum umarım bir gün olur!!! ve fakat bunca yakışıklı bir araya gelir de bir b..k olmaz mı??? olma olmaz olmaz vallahi. dilmize "özel kuvvetler" olarak çevrilen filmi seyrettim ve  bence feciiii bir zaman kaybı!! hiç tavsiye etmem.

* kitapkitap > her yer kitap doldu dolmasına ama ben okuyamıyorum o başka... ben olsam  daha önce de bahsettiğim buu kitabı ve bir de şuuu kitabı (ki fantastic mr fox'u seyretmediyseniz ya da beğenmediyseniz tıklamayın bile) almayı, okumayı, sarılıp yatmayı çok isterdim.

* konserkonser > ah aaaaaahh benim derin yaram konserler.... ben olsam bu akşam şu konsere ve keşke ben iki olsam yarın akşam şu konsere  ve muhakkak  şuracıktaki konsere gitmeyi gayet çok isterdim. neler geliyor ve kaçıp gidiyor şu dünyada...ama şımarıklık etmiyeyim ki ben haftaya cumarttesi şu konserde olucam, ölmez de sağ kalırsam.

* en çok en çok > ama biliyor musunuz aslında bunların hiçbiri olmasa bile ben şuradaki yunan adasında hafta sonumu geçirmeyi ve herşeyi unutmayı isterdim.

herkese bol güneşler, tabii ki eğer istiyorsanız!!

17.3.10

soyumun kahyası mısınız?

geçen gün otel odasında haberleri dinlerken, nadide ülkemizde gelişen harika bir olay yine sinirlerimi hoppidi hoppidi oynattı. yahu bu ülkede millet amma da hükmetmeyi, başkalarının hayatına, özgürlüğüne, soyuna sopuna karışmaya  meraklıymış. meğersem artık mart ayındaki bir günden sonra donör vasıtası ile bebek yapmaya kalkan insanlar, onlara yardakçılık eden kişiler, tavsiyede bulunan doktorlar, destek olan akrabalar, uçağı kullanan pilotlar, vize memurları hepsi hepsi hapis cezası alacakmış. "aaaaaaaaaaaa, haydaaaaa" dediniz değil mi? hatta bu saçmalığın gerekçesini de çooook merak ettiniz ya da tahmin ettiğiniz "günahtır!" dediniz. evet muhtemelen günah ama bu yasağı koyanların açıklamasını söylüyorum, DİKKAAAT!! "türk soyunu korumak!!"

vallaaaa yuuuuuuuuuuuuuuh, çürük yumurta attım!! bu arada ufak bir açıklık getireyim. bağışçılar vasıtası ile yumurta ya da sperm alarak bebek yapılıyor ve anne baba olmak isteyip de olamayanlar mutluluktan uçuyor. bunu da  bu ülkede yapamadıkları için kıbrıs'a filan gidiyorlar, bağışçılarda genel olarak başka ülke vatandaşları oluyor. şimdi artık bunu yaparsanız hapse giriyorsunuz. neden? çünkü turk soyunu korumadığınız için. yahu ne soyu be adamlar insanlar hayatlarının hayalini gerçekleştiriyor ne soyu sopundan bahsediyorsunuz? hem madem bu soy konusuna takıldınız alın size benden harika bir öneri. hem de daha kesin bir çözüm. türklerin yabancılarla evlenmesi yasaklansın, yabancılar ile evlenenler dipsiz kuyuya atılsın. hep aynı soyumuz aynı soyumuzla çiftleşsin dursun. ne o öyle gavurlar ile kaynaşıyoruz, soyumuzu bozuyoruz!!

not1: yani allasen nasıl kontrol edicekler bunu her hamile insana dna testi mi yapacaklar? işgüzarlık işte..

not2: ben dünya vatandaşıyım kardeşim, ne istersem de onu yaparım, siz (hükmedenler) kendi aranızda kumda oynayın, birbiriniz ile yavrulayın

16.3.10

yalan dolan yalan dolan

"hiç yalan söyledin mi?" sorusuna hayır diyecek biri var mıdır, varsa da doğruyu söylüyor mudur?  dün tarihli radikal'de jean michel rabate ile,  yani "yalanın etiği" adlı bir kitap yazan kişi ile röportaj vardı. bence oldukça düşündürücü bir konu, bu sebeple de röportajı okuyunca kitabı edinmek ve hemencecik okumak istedim ancak henüz türkçe çevirisini bulabilmiş değilim!! madem türkçesi yok ise o zaman neden sanki varmış gibi üzerine konuşulmuş bunu da henüz çözmüş değilim. neysee..

yalan kelimesine kendimi çok yakın hissediyorum çünkü itiraf etmeliyim ki gençliyim boyunca anneme ve babama sürekli yalan söylemek zorunda kaldım. bunu istemezdim tabii ki ama despotizm beni bir yalancı haline getirmişti. yalan üstüne yalan üstüne kaymaklı yalan.... şu an bana sorsalar; "çocuğunuz size yalan mı söylese daha iyi yoksa erkek arkadaşının adını mı" diye tereddütsüz ikincisini seçerdim.  eğer size sorarlarsa da tavsiyem sizin de ikincisini seçmeniz, bu arada umarım kızınız vardır yoksa durum biraz karmaşık olabilir!!


alışmış kudurmuştan beterdir atasözünün doğrultusunda yalandan bir türlü kopamadığımı belirtmek isterim. özellikle de kendime söylediklerimden. mesela; "bu hafta spora başlıyorum", ya da "cumartesi günü spor merkezine yazılacağım", or "izmir deki otelde her akşam havuzda yüzeceğim", oder "bu ay kesinlikle alışveriş yapmayacağım". içimdeki ben, bunları tekrarlayıp dururken içimdeki diğer ben de kıs kıs gülüyor, içimdeki biri yalancı çobana dönüştü ve artık içimdeki diğeri ona hiç inanmıyor!! bu arada anti parantez kendim dışında kimseye yalan söyleyemez oldum, ben de saflık derecesine varan bir dürüstlük huyu var ve bence bu günümüz koşullarında aptallığa tekabül ediyor. bu kötü huyu nereden edindim onu da çözemiyorum. ama bu da başka bir konu oluversin.

kendi kendime yalana örnekse: şu an izmir deki otelin yatağında miskin kedi modeli yatmaktayım. bir yalanı kendime itiraf etmekle başlayacak her şey lililililiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii!!

15.3.10

aileniz sizi dinliyor, patronunuz sizi dinliyor, sevgiliniz sizi dinliyor, iş arkadaşınız sizi dinliyor, terapistiniz sizi dinliyor, gişedeki bilet  memuru, cafe'deki garson, otoparktaki görevli, resepsiyondaki kız, taksideki şoför...
hepsi, hepsi sizi dinliyor.

onlara, anlam ifade edecek bir şey söylemeye hazır mısınız?

NICK VEASEY- BEN SENİ ÇOK SEVDİM

kendi kendime buralarda atlayıp zıplarken, her hafta bir sanatçı seçip onun işlerini parasol'ün açılış fotoğrafı olarak  sergiliyorum. sanatçı bunu biliyor mu? yok. başkası biliyor mu. yok. ama ben yapıyorum. geçen hafta ki misafir sanatçım nick veasey'di. nick özel makinalar ile x-ray fotoğraflar çekiyor. ben bayıldım bayıldım ve sizlerle paylaşamadığım diğer fotoğrafları da  bir kolaj yaparak buraya koydum. onlara kuru kuru el sallayarak uzaklaşmayı içim elvermedi :)

14.3.10

bu benim lafım değil, eğer tıklarsanız güzel bir yazı okuyabilirsiniz.
benimde içimden  bu şarkı geldi 


 


bir +bir=iki

roll dergisi kısa bir süre önce kapanınca karalar bağlayıp gözyaşları dökmüştüm ki aynı gruptan iyi bir haber geldi ve "roll'cular" yeni bir dergi çıkardı. dergiyi alıp da, kıyıp da, okuyana kadar da işte bu kadar zaman geçti. çok heyecanlıydım alırken, kaybettiğimi bulma ihitmalinin heyecanı! okuduktan sonra şunu söyemeliyim ki bir+ bir bir müzik dergisi değil. içinde müzik de var, sanat da var, felsefe de var... ben roll'u tercih ederdim ama kimse bana sormadı tabii ki. "rol'cuların yeni dergisi daha yeraltı, daha derin, birbiri ile bağlantılı sanat, müzik ve güncel konular arka arkaya sıralanıyor. yani express'e daha bir yaklaşmış sanki. olsundu o da kabulümüz. sınırlı imkanlar içinde şımarıklık edecek değilim.

not: dergiyi gergedan ktiabevinden aldım, bir kaç tane de altı kırkbeş kitabı aldım. gergedan bir nevi anadolu yakasının robinson'u gibi ama robinson'un yavrusu gibi. kitapçıda görevli şahıs tipinden de belli olacağı üzere entel dantel bi kişilik... ben altı kırkbeş alınca kadıköy muhabbeti başladı. "ben karga'cıyım" dedi, "ben trip'ciğim" dedim. "express okuyor musun" dedi, "yok ben müzik ile ilgileniyorum express, benim için biraz politik" dedim. sevmedi beni. ayrıldık!

12.3.10

şarkılarla bir gün, şarkılarda bir gün

madem ki radyo yapamadım bari buradan bir kaç şarkı çalıp keyfimizi bulalım. bugün işleyeceğimiz konu, bir iş gününde modlara göre şarkılar konusu. pardon bu arada ders: hayat bilgisi..

1- sabah kalkılır. hava güneşlidir. uykular alınmış, keyifler de fena diildir. dans ederek giyinmek fena olmayabilir.

2- kıyafetler güzel oldu, yola çıkıldı. kepekli tost söylendi, ofise gelindi. gazete+tavşan kanı çay+tost. dünyada neler olmuş? nadide ülkemizde ne saçmalıklar yaşanmış, buna da uygun fazla zorlamadan güzel bir şark... 

3- işler başladı. pc karşısında bir internete bak, bir iş yap. yap yap yap.. offf.. sıkıcı... tatilde olsam, deniz kıyısı mesela, ya da iş dışındaki herhangi bir yer...ben ofiste aklım başka yerde!

4- hayal kura kura öğle saati gelir. kurulmuş robot gibi hergün aynı saatte yemeğe gidilir. diğer ofislerdeki diğer çalışanlar gibi. bir avm nin tabiri caizse food courtunda. hergün aynı yemekler hatta aynı insanlar. o insanları hep yemek yerlerken görmek. şehir hayatı...şehirli hayatı... şehir hastalıkları.

5- tekrar işe dönme zamanı. kurulmuştuk ya, bu sebeple... bir rehavet var yemek sonrası... işleri yavaşlatmak gerekir. daha fazla internette zaman harcama durumları. sanal alemde denk geldiğiniz bazı şeyler sizi düşündürür. iyi de ben  burada ne yapıyorum? clover over dover, i m thinking it over and over..
6- partonlara sattığımız bir 8 saatin daha sonuna geldik. yaşasın özgürlüüüüüüüüüüüüüüükkkkk. ohhhh. harika. kış olsun yaz olsun bahar olsun iş çıkışı saati hep harika!!! jazzy uzaklaştır beni buradan ve lütfen çabuk olsun!!! işte bundan sonrası bana, size, onlara kalmış. eğer sağlıklıysanız, şanslıysanız, eğer akıllıysanız, eğer akılsızlık etmediyseniz, eğer herşey yolunda ise o zaman bu güzel bir hayattır, eğer bulabilirseniz!!


işte bakın geyik geyik geyik derken yine cuma, yine cumaa.... 


11.3.10

perşembe ritüelleri- arıza sebepleri

ben bir ritüel insanıyım. bunun daha öncede söylemiştim. haftasonu kahvaltı ritüelleri, kanyon da sinema keyfi ritüelleri, dergi okuma ritüelleri, kaş tatili ritüelleri, datça tatili ritüelleri, seinfeld seyretme ritüelleri, iş yerinde gazete+kahvaltı ritüelleri, filan da falan... yani eğer bu ritüeller gerçekleşmezse benim ayarım bozulur, huysuz, çekilmez, rezil bi insan olurum. örnekse (okan bayülgen lafı) kaş tatilinde her sabah denizden önce noel babada oturup bi çay içmezsem, iş yerinde her sabah erken gidip kahvaltım eşliğinde radikal okumazsam, haftasonları güzel ve uzun bir kahvaltı etmezsem arıza çıkar ki arıza çıksın canımı yesin. yazıya "ben bir arıza insanıyım mı deseydim ayol??". tabii ki bunlar hep alışılandan vazgeçememe, yeni alternatiflere kapalı olma, tembellik, kapalı zihin şeklinde psişik konulara bağlanabilir.


işte bu psişik durumlardan bir tanesi içinde bulunduğumuz günün ritüelidir; perşembe akşamları annem ve babamla aşk-ı memnu seyretme ritüeli. babam çok şeker olduğu için gün içinde mail atmaya  başlıyo.. "bugün love-ı memnu var mı?, behlül kime sardırıcak, adnan ne zaman kalp krizi geçirecek, beşir'in gözlerindeki morluklar ne zaman düzelecek?" sabahtan başlıyo bizim olay. geçenlerde bir gün annem kıprıs'tayken biz babamla perşembe akşamı bir araya geldik, yemeemizi yedik, 9 da tv'nin karşısına geçtik. amanın, o da ne!!! tekrar bölüm!! allah sizi inandırsın başımızdan aşşağı kaynar sular inmez mi? ağla, ağla, ağla, ağla.. babam beni teselli etmeye çalışıyo, ben babamı sakinleştirmeye çalışıyorum... vıyyyyy... olayı sapıttım birden bire de yani benzer çalkantılar yaşadık işte.. neyse suya su koymayayım. bu akşam annemin nefiis yemekleri eşliğinde önce özet bölüm sonra ana bölüm seyredilir. sonunda uyuya kalınır ama yine de perşembe ritüeli gerçekleştirilir. (bu akşam var mı acaba yaaa? onu da bilmiyorum ha!)

notto uno: herkesin içinde bir avamlık var, kaçınılmaz, karşı koyulamaz, avamım- avamsın- avamlar

notto duee: yaz gelince, aşk-ı memnu bitince, hava güzelleşip de kanlar kaynamaya başlayınca napıcaz?? mecburen kıpırdıycaz yerimizden, böyle kışı bahane edip miskin miskin yayamıycaaz

notto tre: sanmayın ki ben baştan beri izleyiciğim, sonradan bağımlı yaptılar beni kötü arkadaşlar!!

notto quatro: bu sefer eğitici bir şey veremedik ama hayat magazinsiz de olmuyor be sevgili dünyalılar. yarın ne olacağımız belli mi ki!!

10.3.10

konuşmadan önce içinden 10' a kadar say
konuşmadan önce içinden 10' a kadar say
konuşmadan önce içinden 10' a kadar say
konuşmadan önce içinden 10' a kadar say
konuşmadan önce içinden 10' a kadar say
konuşmadan önce içinden 10' a kadar say
konuşmadan önce içinden 10' a kadar say
konuşmadan önce içinden 10' a kadar say
konuşmadan önce içinden 10' a kadar say
konuşmadan önce içinden 10' a kadar say

9.3.10

bittersweet me


moda burnundaki bu haşmetli ama yalın ağacı hayat ağacı yaptım, dallarına da hayattan kesitler astım. denizde yunuslar, balıkçılar, tekneler, gökte bulutlar, kuşlar, kameranın arkasında ben!! 
sizlere de r.e.m'den bittersweet me şarkısını gönderdim. 
sonuçta hepimiz acıtatlı -iyikötü değil miyiz??

8.3.10

dünya kadınlar günü anladık da neden??

bugün yine birileri tarafından öngörülmüş ve insanlarında peşinden sürüklendiği bir gün : dünya kadınlar günü!!! kusura bakmayın ama  dünya erkekler günü var mı ki dünya kadınlar günü olsun. böyle bir gün ilan ederek bile zavallı kadınlara haklarını savunmak için bir gün bahşediliyor, aman saolun!!! ben almıyayım...
bu kadın hakları söz konusu olduğunda, benim çok başarılı bulduğum bir sanatçı grubu var guerrilla girls... işte onların yukarıdaki mesajı bence kadın- erkek dünyası arasındaki temel konuyu açıklamaya yetiyor.

"kadınların (kadın sanatçıların)  amerikan müzelerine girebilmesi için illa çıplak mı olmaları gerekiyor (yani nüüü tablolardaki gib)?"

7.3.10

 


 herşey değişiyor, hem de öyle yavaş yavaş değil hızlı hızlı, ama ilkokul 1'den bu yana değişmeyen birşey var o da pazar akşamları. sadece karar veremiyorum okula giderken mi daha kötüydü yoksa işe giderken mi? 
sunday f....ing bloody sunday... peh
bu arada gerçekten iş kanımı emmekte. ayyyy canım acıyoooo!!

not: bu akşam oscar'lar var, bakalım bahis sonuçları nooolucakkk!!

nooooo nayn nine 9

şehrimizin kısıtlı vizyonunda oynayan filmlerden adı "nine" olanı izleme fırsatı buldum... filme gitmeden önce buraya film ile ilgili "ayy çok beğendim, ayy harikaydı" filan yazacağımı düşünüyordum, ama filmden çıktıktan sonra daha farklı bir şeyler yazacağım kesindi... 

belki biliyosunuz belki hiç ilgilenmediniz ama film bir yıldızlar geçidi, günümüz yabancı sinemasının en gözde kadınları ve en karizmatik aktörü  bu filmde!!! penelopeeee, kaateeeee, nicoooole, fergiiiieeeeeeee, sophiaaaa, judyyyyy, mariieeeeee veeeeee daniel!! tabii böyle bir kadro olunca insan düşünüyor "bunlarn hepsi ksıkançlık krizine kapılmadan nasıl aynı filmde olur??". film bu sorunun çözümü açısından bence çok akıllıca kurgulanmış. tüm esas kadaınların aynı miktarda bir dans ve şarkı söyleme sahnesi var ve böylece birbirlerinin saçından tutup yerlerde sürümelerine gerek kalmamış, ama bence film de işte sadece bu. tüm güzel hatunlar dans edip şarkı söylüyor. tabii daniel day lewis'i unutmamak lazım. kendisi tabii ki mükemmel, karizmatik vee bence en önemlisi çooooook şanslı zira yukarıda saydığım tüm kadınlara oldukça yakın olma imkanı sağlamış. düşünsenize mesela tom cruise, brad pit, michael owen, george clooney film başına bu yukarıdakilerden sadece biri ile oynaşırken, daniel bunların hepiciği ile öpüşüp koklaşıyor!

klişesinden; görsel bir şölen, harika kadınlar, ve karizmatik bir aktör seyretmek isterseniz gidin ama fazla bir şey beklemeyin. judy dench (müthiş kadın), penelope ve daniel bence filmde performanslarını konuşturanlardı!!

6.3.10

resimli aktivite rehberi

gunaydın sevgili dünyalılar!!! keşke bu haftasonu güneş de bizimle olabilseydi ama korkarım evrende biraz işi çıktı ve bizim koordinatları unuttu... neyse hala bu gezegende gönül eğlendirirken bari güneş müneş demeden  keyfimize bakalım. işte bugün sizlere bir resimli aktivite rehberi hazırladım, ama aslında tamamen benim aktivitelerimden oluşuyor bu sebeple kusura kalmayın. 

1- 9 30'da diyetisyen randevusu!!! sırf bu sefer sabahın köründe gidiyorum ki hani belki bir kaç gram daha az çkarım die :(

2- diyetisyeni atlattıktan sonra bütün hafta boyunca hasretini çektiğim harika bir omlet!! peynirli, sosisli filan, şööle karışık bi şi, yanında zeytin peynir, demli çay... tabii ki radikal ile birlikte :)

 

+



3- enerji depoladıktan sonra çoktandır boşverdiğim, ki benim için pek hayıra alamet diil, manikür olayına gireyim diyorum, randevu almadım, şansımı deniycem, olmadı kendim bordo ojelerimi sürücem. ne dersiniz klavyeme bordo daha iyi gider diil mi??



4- manikür sonrası küçük minik miniminnacık bir yürüyüş eşliğinde  mükemmel karışımım ile hasret gidericem. bu hafta 1 adet bedava hakkım var.. yupiiiiiii


5- bugün olur mu olmaz mı bilemiyorum ama haftasonu muhakkak tim burton'un alis harikalar diyarında uyarlamasına gitmek istiyorum. bunca saçmalığın içinde biraz hayal alemine dalış yapmam lazım


işte böyle, günlerdir içine kapanık olarak yaşayıp sonra da böyle saçma bir dışavurumculuk yaptığım için tekrar kusura kalmayın. ama durumlar pek iyi diil. son olarak resimli aktivite rehberimi çok çok özlü bir foto ile bitiriyorum

tüm renkleri görebildiğimiz için çok mutluyum. 
sadece siyah- beyaz da görebilirdik. 
bunun kıymetini bilmeliyim, bilmelisiniz, bilmeliler.

5.3.10

kış vakti ada halleri

çok yakınımızda 4 ada var. benim çok nadir ziyaret ettiğim adalar... galiba bunun sebebi de doğma büyüme istanbul'lu değil, istanbul'da bir göçmen olmam... alışık değilim öyle vapura binip de bir adaya gitmeye. yegane ada tecrübem, yaz vakti bir kaç kişi ile oralardaki ünlü meyhanelere gidip yemek-içmek ve sonrasında da vapur saatlerini takip ederek şehre geri dönmek. aslında bir tanede süper salak bir anım var, o da; sıcak ve nemli bir yaz gününde vapur işletmelerini arayıp "beyefendi adalarda denize giriliyor mu?" demek (saf bir izmir li sorusu bence) onunda bana: "evet hanfendi, kınalıada da süper bi plaj var" demesi, benim de 2 kurbanı peşime takıp kınalı adaya gitmem ve tabii ki sarı dipli bir deniz ve donları ile dolaşan birçok ergen görmemle sonuçlanan rezil bir anı. 

siz hiç bir kış günü adalara gittiniz mi? kadıköyden vapura binip tek tek tüm adaların önünden geçip onların yalnızlığını, ıssızlığını ve hüznünü gördünüz mü? dün hayırlı olmayan bir vesile ile ben bu işi yaptım. kadıköy- heybeliada arasında 1 saat x 2 yolculuk yaptım. her yanaştığımız adada panjurlar kapalı, çay bahçeleri kapalı, sokaklar kediler ve köpeklerin egemenliğinde... yine de meyhaneler açık, belli ki acil durumlar için... karar verdim adalara muhakkak kışın gitmeli, önce ufak bir yürüyüş yapmalı, eski ve güzel evlerin bir de terkedilmiş halleri görmeli, sonra salaş bir balıkçı meyhanesine oturup 3-5 kişi içmeli ve mümkün olan en son sefer ile de şehre dönmeliyiz. bence dün tam da böyle bir gündü aslında, herşey olup bittikten sonra deniz kıyısında oturup içmek, hiç bilinmeyen şeylerden konuşmak..

ıssız ada"lar bu halleri ile çok daha güzeller bence. bir ıssız adaya düşseniz alacağınız 3 şey nedir? bir sevgili, bir dizi kitap ve bir de güzel yaşanmış bir hayat!

not 1: adanın yeni sakinine huzurlu bir uyku dilerim

not2: dönüş yolunda yunuslar gördüm, yüzgeçlerini batıra çıkara gidiyorlardı, bunun iyiye bir işaret olduğunu düşündüm

not3: dönüş yolunda ne müzik ne kitap sadece denize bakıp düşünmek, düşünmek, düşünmek... buna ihtiyacımız var, sık sık... düşündüm... belki başka bir hayatta, doğru zamanda doğru yerde. biz...

4.3.10


günün şarkısı bruce'dan geliyor. bu kadar...nokta.

2.3.10


artık kış uykusundan uyanma zamanı geldi



iyice gerinip, gözlerimizi kamaştırıp, kendimize gelip, bahara hazır olmak için sadece ama sadece 19 günümüz var!!


bu bir uyandırma alarmıdır...

1.3.10

KESİŞMESİ ZOR PARALELLER: ruh-beden

bu hayat garip. gerçekten de çok garip. muhtemelen çoğunuz gibi ben de ruhla beden ikilisini, neden varız sorusunu, "niye ben?" serzenişini, kaderi, şansı, tesadüfü bir türlü çözebilmiş değilim. ee tabii ki içinizden dedikodumu yapıyorsunuz "ayy şaşkın insan, çözseydin herhalde burada beyhude saçmalamazdın!!" 

o da doğru...

bence ruhla beden paralel eksenlerde kendi yolculuklarına devam ediyorlar, yolculukların çok az bir süresinde belki kesişip birleşiyorlar ama aslında ajandaları farklı. ruhu çoğunlukla biz yönetebiliyoruz, psişik bir arızamız yoksa tabii, ama ya beden??? beden inatçı mı inatçı biz ne istersek, ne dilersek, ne denersek yine de o bildiğini yapmakta ısrarcı. aslında o da anladığından diiil de sadece işleyen bir makina olduğundan... bu makinanın bir yerinde bir arıza çıktı mıydı, ruhunuz koşup eğlenmek istiyormuş, gülmek istiyormuş, hiç bir yeri ağrımasın, gözleri kırışmasın istiyormuş... nafile!! ruhunuza hükmedebilirsiniz ama bedeninize asla!! bu sebeple ben kadere, şansa vb şeylere inansam mı pek bilemiyorum. bence makinalarımız tamamen otomatik ve arızalanmaları sadece mekanik bir takım şeylere bağlı. yani lap top'ınız bir gün çalışıyor, ertesi gün açılmıyor. neden? içindeki ufak bir temassızlık yüzünden... işte böyle bir şey. yoksa o lap top'ın kaderi öyle yazıldı diye değil!

velhasıl pamuk ipliği ile bağlı olmaktan daha öte bir durumda diiliz hiçbirimiz! gelecek planları, hedefler, hayaller, kısacası gelecek ile ilgili şeyler şimdiyi kısıtlıyor ve hiç de iyi yapmıyor. geçen gün ki bi afırmayı hatırlamak istiyorum kendi kendime:

yalnızca şimdi olur her şey

not 1: herkes kendin iyi baksın, özellikle de kara koyunlar (beyazlardan her yerde olduğunu düşünürsek!!)

not 2: ikidir jiddi gidiyorum ama bir nedeni var tabii ki!!

28.2.10

hayatın kıymetini bilmek= semiha berksoy (ben yaşadım aşk ve sanatla)

 
bugün twitter da john maeda şöyle yazdı: "Visual art requires a specific line of sight. Auditory art (music) enters us freely from all angles". (görsel sanatlar belli bir bakış açısı gerektirir. işitsel sanatlar (müzik) ise bize her türlü açıdan serbestçe ulaşır gibi bi şi). şimdi size bir sergi tavsiyesinde bulunacağım; yapı kredi kazım taşkent salonunda açılan semiha berksoy sergisi... yukarıda da söylendiği gibi görsel sanatlardan zevk almak ve anlamak için biraz bilgi biraz da merak gerekir. açıkçası çok da izleyicisi yoktur. ama size diyeceğim o ki görsel sanatlarda hoşlanmıyor olsanız dahi semiha berksoy sergisine gitmelisiniz. bu sergi görsel sanat sergisi değil, bu sergi çok küçük yaşlarından son nefesine kadar hayatının kıymetini, anlamını, değerini çok iyi bilen ve buna göre yaşamış olan eşsiz bir kadının hayat hikayesi. hem opera sanatçısı, hem ressam, hem oyuncu hem de şair olan ve bunların hepsini de yaşamının içine karıştırmış olan bir avangardın hikayesi.


semiha berksoy, gençlik yıllarında özellikle opera sanatçısı olarak- türkiye için- bir çok ilke imza atmış. çok başarılı olmuş. biz o zamanları göremedik ama yaşlılık döneminde yaptığı resimler, yanaklarına boyadığı kırmızı yuvarlaklar, kıyafetleri, saçları, çıplak bedeni ile olan barışıklığı, bilmeyenler için "deli" dedirtecek kadar çılgın ve tuhaftı. ama aslında o, bence, tüm bu halleri ile genç ve yaratıcı ruhunun yaşlanan bedenine bir isyanıydı. bunu tam olarak anlayabiek için sergide yer alan videolarını muhakkak seyredin ve yaşamının her anını hayat dolu, aşk dolu geçirmenin nasıl bir durum olduğunu deneyimleyin.

semiha berksoy'un resimleri belki de ne perspektif, ne resim tekniği açısından genel geçer kriterlere sahip değil ama zaten konu da bu değil. sergideki tüm resimler  semiha'nın kendisi, hayatı ve düşüncelerinin görünür hale gelmiş şekli... sadece bu kadar.

bir de ölmeden önce bir proje yapmış ki hayran kaldım! kendi yatak odasını "bütün dünya odamın içinde" mottosu altnda gerçekten de hayatının bir izdüşümüne çevirmiş. 84 yaşında 1 sene boyunca bu oda ile uğraşmış. oda da sergide!! kısacası semiha berksoy o sergide sizi bekliyor, ona hayran kalmadan serginin bitmesine izin vermeyin!!


semiha berksoy
1910- 2004

 a  l  l    p  o  ss  i  b  i  l  i  t  i  e  s

26.2.10

en en en en en en en en en en en kötüler!!

kötü- iyi, en kötü- en iyi??? göreceden görece beğen!! iyiler, kötüler, güzeller, çirkinler, olmuşlar, olmamışlar... etrafımız bunlarla sarılı. halbuki aslında herkesin iyisikötüsügüzeliçirkini kendine diil mi?? öyle de işte tam da öyle olmuyor. özellikle bu işler bir de geniş kitlelerin kör gözlerine  parmak sokmak sureti ile fecii haller alıyor.

durum şu; mesela geçtiğimiz hafta nme ödülleri verildi!! yani nme dergisinin her yıl düzenlediği müzik üzerine çeşit çeşit ödül verme durumları. bu çeşitliliğin içinde en kötü giyinen kadın-erkek, en kötü albüm ve en kötü grup kategorileri de vardı. kusura bakmasınlar ama bence bu biraz fazla!! genel olarak tüm ödül kategorilerindeki adaylara bakıldığında, herhalde yaş ortalaması 28-30'u geçmez. yani hepsi çok genç... ve düşünün ki 25 yaşındasınız ve en kötü grup ya da en kötü albüm ödülünü alıyorsunuz. bu durumun üzerinizde yaratacağı travma ne olur??? ben şahsen belki de gider bir köprüden atlarım, yani atlamasam da yaşadığım ülkeyi ya da adımı ya da tipimi değiştiririm. hadi iyiyi seçiyorsunuz- ki bu da göreceli- ona bi diyeceğim yok, insanları çabalarından dolayı takdir etmiş oluyosunuz ama bırakın en kötüler doğal seleksiyon ile elensinler, onları milyonların önünde rezil etmeyin!!

tabii burda kandırmacalı bir durum var. "en kötüler" kategorisi olan ödül törenlerine baktığınızda çoğunun halk oylaması ile yapılan ödül sistemleri olduğunu görüyorsunuz. yani günün sonunda organizasyon komitesi "eee bizim bi suçumuz yok valla, halk seçti, her şey demokratik yani" diyebilir, paçayı da sıyırabilir. sevgili komite yiyosa siz seçimi yapın, bi de en kötüler kategorilerini sıralayın, sonra hep birlikte bakalım neler oluyor!!

diyeceğim o dur ki en kötüler kategorisini alanlar bence şu yukarıda görülen nme ödülü heykelini organizasyon yönetimine doğrultsunlar!! çok çok protestolar yapsınlar. hatta  bu kategorinin kaldırılması için trafalgar meydanında çıplak dolaşsınlar!

yavrucum, ödül komitesi, çok ayıp öyle arkadaşlarına kötü, çirkin, şişko, salak, aptal, manyak denmez kii!! cık cık cık!!! ağzinıza biber sürücemmm!

25.2.10

işteee!! biliyordum bir gün gökyüzünden süzülerek beni almaya geleceklerini. 
şapkam bir huni mi??? yooo kağıttan kayık... 
dürbünün camlarında fotoğraf mı var? 
aaaaaaa kim koyduu!

24.2.10

bir hayat dersi

türkçeye "aşk dersi" diye çevrilen ingilizcesi ise "an education" olan filmi izlediniz mi? izlemediyseniz bir  şans verin... aslında siz adına bakmayın, film aşk  üzerinden bir hayat dersi vermekte. yani bu benim fikrim. bu benim olan fikir üzerinden  de yürüyeceğim. senaryo nick hornby'e ait olunca gerçek hayatın içinden hikayeler okumak ya da seyretmek de alışıldık oluyor.

filmi anlatmayacağım, kendimce çkarttığım özü anlatacağım. o da şudur ki; yaşadığımız hayatın sıradanlığından çıkmamızı sağlayan şeyler çok cazip olsa da , karşımıza hayatta  ulaşmak istediğimiz hedeflere ya da hayallere giden kestirme yollar çıksa da, biz bunların peşinden giderek başkalarının uyarılarına kulak asmasak da  ve bu suretle  suyun akışını dışarıdan müdahele ile değiştirsek de, bunların peşinden gelebilecek  hayal kırıklığını da göze almamız gerekir.  öte yandan bu durumu destekleyen, "bisikletten düşmeden dizinin ne kadar acıyacağını da bilemezsin" olgusu önemlidir. yani  çevredekiler ne derse desin, bizi heyecanlandıran şeylerin peşinden gideriz ve dizimizin acıyıp kanamasına engel olmayız. ee hal böyle olunca kendi düşen ağlamaz da bir başka  bakış açısıdır. görüldüğü gibi olaylar bir yün yumağı halini alır... işte filmde böyle bir durumdan bahsediyor.

velhasıl, aslında her şey yerinde ve zamanında güzel vallahi. aaa 16 yaşında kız ne oluyorsun??? hadi bakiim derslerini çalış, bir iki oxford'a... aaa pessss..

not1: şunu unutmamak gerekir ki, heyecanların peşinden gidip de sonu hayal kırıklığı olduğunda, herkes filmdeki kahraman kadar şanslı olmayabilir

not2: film 3 dalda oscar adayı (en iyi film, en iyi senaryo, en iyi kadın oyuncu), ben oscar almasına ihtimal vermiyorum ancak basit, sade ve sıradan bir konuyu böyle güzel işleyip böyle güzel oynamak çok takdir dilesi bir durumdır bunu da belirtmek isterim!!

23.2.10

insanlar yeterince cesur olmadıkları için, birebir diyaloglara girmemek için, kime çatıcaklarına emin olamadıkları için ya da türlü başka nedenler sebebi ile "havada asılı kalan notlar" yazanlar grubuna katılmayı tercih ediyorlar. bende bu grup üyelerine sinir oluyorum. bakın mesela bu akşam eve geldiğimde apartmanın giriş kapısında şöyle bir not vardı: "geceleri çıkarttığınız seslere dikkat edin, apartmanda çocuklu ailelerin de yaşadığını unutmayın lütfen" !!! imza hiçlik, yani boş. harika diil mi??? aslında notun dışında, olay da harika... dün gece saat 3 ile 4 arasında bir kadının sevişme esnasında çıkarttığı sesler- ben de dahil olmak üzere- bir çok daire sakini tarafından dinlenmek zorunda kalındı ve bu şehvetli geceye bir komşunun dayanamayıp duvara vurması ile son verildi(poor she!)  

neyse konu "havada asılı kalan notlar" grubu idi. 

benim gördüğüm diğer bir not ise iş yerinde çalışan biri tarafından iş yerindeki dişilere atılan bir e-posta idi:"lütfen tuvaletleri temiz tutalım, bulmak istediğimiz gibi bırakalım" !!! bak bak bak sen, temiz kız seni!!

şimdi bu ruh halini şuracıkta analiz ediyorum:
  • kim tarafından yazıldığı belli olmayan "geceleri sessiz sevişin" notunu yazan kişi- dairesini belirtmediği için- kendisi dahil tüm apartmandakileri zan altında bırakıyor. apartmanda  yaşayan özellikle de çocuklu olmayan, hele bir de bekar olan herkes zan altında!! apartmanda karşılaşanlar birbirlerine şüphe ile bakıyorlar. böyle "havada asılı kalan bir not" gerçekten havada asılı kalıyor ve herkesi de havada asılı kalmasını sağlayan keskin ipler ile tehdit ediyor. 
  • iş yerindeki "benim dışımda herkes pis" notu ise, tuvaleti en temiz kullanan kişi olarak mesajı yazan kişiyi tescillediği gibi, aslında tuvaletleri kirli bulan ama  mesaj yazmayı akıl edemeyen ya da yersiz ve çirkin bulan "aptuşlar"ı da pis grubuna sokuyor. vay çakal seni!
işte bu nadide analiz sonucunda diyeceğim o dur ki, sırf sizin cesaretiniz olmaması sebebi ile birebir karşılaşmalardan korkmanız yüzünden, bir sürü kişi zan altında kalamaz. pliiiiz get yourselves together (bu lafı çok seviyorum) ve biraz cesur olun. gidin muhattabınızla yüzleşin, eğer muhatabın kim olduğunu bilmiyorsanız sonsuza kadar susun.  bizi havada asılı kalan korkak notlarınız ile  meşgul etmeyin!!!

heyy, sen!! nooluoyo orda bakiiiiiimmmm!!!

22.2.10

yemek özendirme köşesi

son zamanlarda hayatıma giren bir güzellikten bahsediciim. hani hep uzak diyarlarda çok favori bir yiyecek vardır; "frozen yogurt" dedikleri. işte bu dondurma formundaki yoğurt türkiye'de de son zamanlarda satılmaya başlandı... mesela büyük boy siparişi verdiğinizde 180 gr bembeyaz dondurulmuş yoğurt üzerine 6 çeşit türlü ek koydurup, güzel, renkli ve şeffaf bir kaşık ile bu güzelliği doya doya yeme fırsatınız olabiliyor. bembeyaz, yağsız ve hafif malzemenin üzerine yaban mersini, ahududu, böğürtlen, dağ çileği gibi masallardan fırlama meyveler, ceviz, badem ve fındıklar koyuluyor ve işte bu karışım tam anlamı ile bir şahesere dönüşüyor. hafta sonu yürüyüş bahanesi ile caddebostan'daki bu yoğurtçuya gidip mükemmel karışımımı yaptırıp sokaklarda onu yiyerek dolaştım. yanımdan geçenler mükemmel karışımıma özenerek baktı. eminim beni görenler gidip o dükkandan kendi mükemmel karışımını almıştır. 

burada kabak tatlısından nefret ederken nasıl da hayranı olduğumu açıklamam gerekecek.  12-13 yaşların izmir'deyken dışarıda yemek yiyorduk. annemlerin çok eski arkadaşları ile birlikte...  işte o arkadaşların hanım olanı tombiş ve koca dudaklı nevin teyze karşımda oturuyordu. sıra tatlıya gelmişti. nevin teyze kabak tatlısı istedi. ben içimden öğğk dedim. sonra altın sarısı ile turunç rengi karşımı, üzerine ceviz serpiştirilmiş kabak tatlısı huzurlarımıza geldi. nevin teyze koca duduklarını büze büze ve her hali ile tatlının tadına vardığı anlaşılan bir şekilde kabak tatlısını yedi bitirdi. ben ona bakakaldım. bir süre ne kendime ne de annemlere artık kabak tatlısı yiyeceğimi beyan edemedim ama o günden sonra kabak tatlısını çok sever oldum. ahh nevin teyze!!

uzun lafın kısası sevgili dünyalılar, beni mükemmel karışımı yerken görseniz, eminim siz de dondurulmuş yoğurt müdavimi olursunuz!! hmmmmm şimdi olsa da yesem.. benim cici mükemmel karşımım sana bayılıyorum.

20.2.10

ben nerde yanlış yaptım?

1 margarita
2 bacardi + diyet kola
2 tekila şat

sarhoşluk. diyetisyenimin tavsiyesi üzerine bira içmeden nasıl sarhoş olurumun sonucu yukarıdaki havalı menu... neyseki bunları kadıköy'de içtiğinizde dudağınızı uçuklatan hesaplarolmuyor ama gönül rahatlığı ile söyleyebilirim ki bunlar beni direkmen  sarhoş ediyor. 

(bu sarhoşluk muhabbetine bir anti parantez açıp, kendimce ilginç bulduğum bi şi diycem. dün ki radikal kitap ekinde ki bir başlık:" çavdar tarlasından beton bahçeye"!!! artık radikal kitap ekinde mi yazıyorum??? ee hiç hatırlamıyorum!! alzaymır başlangıcı olabilir mi? yani bu başlığı görünce bunları düşünmemem imkansızdı zira ben daha yeni çavdar tarlasında çocuklar (jd sallinger)'ı bitirip cart diye beton bahçe (ian mcewan)'ye başladım. radikal kitap'da bu yazıyı görünce, izleniyor muyum? beynimize hükmeden birileri mi var? yoksa artık tesadüfler bu kadar mı abartılı hale geldi diye düşündüm. ilginç... )

sarhoşluk geyiğine geri dönecek olursam, dün geceden halen aklımda kalan ve içimden mırıldandığım şarkı ub40'den "where did I go wrong?". ub40 bir zamanlar hayatımızda daha çok yer işgal ederken ve çoğunluk red red wine'yi dinlerken ben kimsenin pek de önemsemediği where did I go wrong'u dinler, red red wine'yi dinleyenler eğlenip neşelenirken ben hüzünlenirdim. şimdi diyebilirsiniz ki "iyi b.k yerdin, al işte sürüden ayrılanı kurt kaptı da hoş mu oldu?" neyse kulağımı kapadım bağırarak bir şarkı söyledim dediğinizi de duymadım! çooooook uzun zaman sonra bu şarkı hafta sonuma damgayı vurmuş oldu. eski günler, eski aşklar, yeni "ben nerde yanlış yaptımlar?", ardından gelen "allahaşkına kızım sen nerde doğru yaptın?"lar. çok yerde bir sürü yanlış, yanlış üstüne yanlış, doğru yaptığını sanıp yaptığın yanlış, yanlış yaptığını bile bile yaptığın yanlış... diyorlar ki yanlış yapmadan doğruyu bulamazsın. yok yaa!! valahi de inanmam.  söylesene ne olacak bizim bu halimiz?


not1: bu uzun yazıyı okumaktan sıkılırsanız haklısınız. bunun için kimseye kızmayacağım haberiniz olsun.

not2: en azından 2 tane bile doğru yaptığınız şey olduğunu düşünüyorsanız, gerçekten şanslısınız.

not3: etrafta yanlış şeyler yapan ama doğru yaptığını zanneden çok insan var ve onlar henüz bunu bilmiyor.

19.2.10

keskös-up???

İşte bakın hafta ne kadar da çabucak geçiverdi. Aslında ben Çarşamba’dan sonra geçen her aaanı Cuma sandım. Böylesine ilginç bir yanılsama oldu. Şööle bu geçtiğimiz nadide ve ünik haftayı analiz edip masaya yatıracak olursak bakın nasıl oluyor;


not: fantastic mr. fox muhakkak izlenmeli, up in the air izlense güzelolur, ian mcewan beton bahçe kesinlikle okunmalı.

notnot: şemayı çok çok çok iyi görebilmek için sağ elinizin baş parmağını çalıştırarak tıkıtıkıtık yapın emi??