parasol'e özel arama kutusu

31.12.09

yeniyılyeniyılyeniyılyeniyıllililililillulululululuulululhoopppppaaaaa


işte yılın son günü. ajandamın son sayfası. takvimimim son karesi. yarın herşey yine 1 den başlayacak... her ne kadar herşey aslında aynı şekilde devam edecekse de, yeni bir yıl geldiği için onu pohpohlamak, geldiğine sevindiğimizi söylemek, "amanda aman pek de sevimliymiş bu yeni yıl, ayyy şunun gamzelerine bak, bicibicibici" demek, en güzel-çılgın-maskeli-pijamalı-portakkallı-kestaneli-hindili- indieli- danslı-sevgilili-kırmızılı görüntülerimizle onun karşılamak bizim lehhimize bi hareket olacaktır, laaakin eğer geldiğinde ona ilgi gösterirsek o da 365 gününün hepsinde olmasa bile çoğunda bizi kollayabilir. işte gördüğünüz gibi herşey karşılıklı. eğer ki siz yeni yılı takmaz, önemsemez, görmezseniz o da sizi sevmeyebilir. 

bugün iş yarım gün, 12 30 da harç bitti yapı paydos durumları, günü şerefine kırmızılı yeşilli kıyafetler giydim ve 12 30 da yılbaşı sepetim, koluma iştekiler kendi yoluna yapıp sokaklara akacağım. bu sene kadıköye ihanet edeceğim, halbuki en rahat ve pratik ve güzel eğlenme yöntemi idi ama şartlar her zaman herşeye uymuyor. bu  akşamın kendim için kaotik olacağını düşünüyorum, hatta mıncıklanma ve tartaklanma ihtimalim dahi olabilir zira galata civarında bir mekanda olacağım. bu vesile ile tanru herşeyi gönlünüze göre versin derim.....

not: fotodaki paketler daha önce bahsetmiş olduğum el emeğim göz nurum.

30.12.09

cicim, bana bir kart göndersen canın mı çikar??

Before loneliness will break my heart,
send me a postcard darling.
How can I make you understand?
I wanna be a woman.
Here, here I'm waiting for a little sign,
waiting 'til the end of time.
Send me a postcard darling.
Send me a poscard now.


işte dişilerin erkeklere çığlığını belgeleyen bir şarkı daha... eğer türkçe mealini çevirirsek; "cicim, yakışıklı insan, cool çocuk, bak yalnızlık kalbimi kırmadan- ki aslında belli ki çoktan kırmış- bana bi kartpostal gönder. yaniii anlatabiliyor muyum hani yaaani ben istemek senin kadının olmak!!!  anlıyacağın aslında kartpostal filan hikaye de bana bi işaret yolla. ne olursa kabulum. mail-facebook-twitter-blogger hepsi de olur, malum zamanımızda kart yaz, pul yapıştır, ptt ye git filan... yok öyle şeyler.. bu işaret için ben sonsuza kadar bekleyeceğim, zaten gördüğüm kadarı ile pek de yapacak bi şi yok. bak, hadi üzme beni... hadi cicim, bana bi kartpostal neyin gönder, olmadı bi işaret gönder!!!"

bu şarkıya diyecek bi şi yok çünkü erkekler hep aynı kadınlar hep aynı... ama asıl diyeceğim o ki çok üzgünüm.senelerdir mail işine karşı durarak, bir don kişot edası ile insanlara yılbaşında kartlar yazdım, adreslerine gönderdim, kartlarımı güzel güzel seçtim, özendim- bezendim ve bu sene şöyle bi karar verdim; kartlarımı kendim yapacağım!! gittim kartonlar, kurdeleler, boyalar, simler ne gerekiyor ise aldım. 1 ay öncesinden. sonra kartları yapmaya başladım- karton kesmek zormuş onu öğrendim- 5 kart yaptım, bence hepsi de çok güzel oldu amma velakin devamını getiremedim. yok bayramdı yok seyrandı, yok eğlenceydi, yok bunalımdı, yok uykuydu, yok hayattan nefret etmeydi, yok hayata bayılmaktı derken kart işi sekteye uğradı. şimdi elimde ki 5 nadide kartı aileme ve bi kaç "cicim"e  veriyorum, diğer insanlara da şirket kartımı e-posta ile gönderiyorum!!! ayıp bana, üzgünüm, hiç memnun değilim.

not: yaa dün bi ruya gördüm, allah sizi inandırsın çok acayipti. ama eğer gerçek olabilseymiş çok mutlu olurmuşum bunu anladım!!! sizi gidi karşı cins!!
şarkı notu: çaresiz kadın şarkısı blue shocking dendi, hatırlamak için http://fizy.com/s/151nrs bağlantı budur.

28.12.09

hediye- (almak ya da almamak)

hediye kavramı yıllar boyu çeşitli uygarlıkların en önemli konularından biri olmuştur. ilk çağlarda erkekler kadınlara avladıkları gergedanları ve domuzları hediye ederken, asurlularda kadınlar erkeklere istediklerinin yazılı olduğu hitabeleri hediye etmiş, romalılarda hediye işi biraz karışmış ve kadın- erkek kim kimi sevmiyor ise "yılanlı üzüm sepeti" konsepti çerçevesinde herkes birbirine hediyeler göndermiştir. günümüze geldiğimizde ise, ailelerden gelen alışkanlıklar doğrultusunda hediye kavramı çeşitlilik göstermiştir. misalse, benim geldiğim ailede hediye almak mubah hatta süper caiz ve de eğlenceli bi eylemdir. bu çerçevede yılbaşı hediyelerimi almış bulunmaktayım. hatta mağazalarda yapılan paketleri de beğenmediğim için kendim paket malzemesi alarak hepsini dün gece emek emek paketlemiş bulunmaktayım. bence en güzel hediyeyi anneme aldık- aldık diyorum çünkü kardeşim, babam ve ben güçlerimizi birleştirdik ve şööööyle okkalı bir hediye aldık. neyse.... hediye konusunda bi diyeceim daha var. benden herkese naaacizaane tavsiye; kimseye ne hediye istediğini, neye ihtiyacı olduğunu sormayın, hediye alacağınız kişiyi düşünün ve size göre ne seveceğini düşünüyorsanız onu alın. (hediye= ihtiyaç) diye bi şi yoktur. (hediye= ince düşünce, düşünce, zaman harcama) diye bi şi vardır. (hediye=çok para) diye bi şi ise kimileri için var kimileri için yoktur. yani tabiiki çok parası olan insanlar "aman fazla para harcamayım, ufak bi şi alayım" demiyeceklerdir. velev ki neden desinler? 

buradan bana hediye alacak güzel insanlara duyurulur.. neymiş??? ince düşünce, düşünce, düşünce, özen, soru sormadan halletme.... işte budur. yaa valla paketlerimin şuraya bi fotosunu çekip koyayım mı? bakın çok şekerler. lips like sugar, gerçekten de.... bir de başka bi tavsiye, hediye almak güzeldir. "ben hediye almam" diye hava atmaya çalışmayın. isterseniz alabilirsiniz, vallahi de billahi de yapabilirsiniz :)

bir varmış bir yokmuş, bir sürü güzel beyaz atın olduğu bir gezegende prensler orta dünyada kaybolmuşmuş!

27.12.09

welcome to the jungle, we've got fun and games!!

ülkemizde her gün meydana gelen skandalları ve olayları ve kavgaları ve tuhaflıkları ve medrano sirki durumlarını takip edebiliyor musunuz? vallahi ben artık edemiyorum. tv'de haberleri seyretmediğimden her sabah gazete aracılığı ile haberdar oluyorum başımıza gelenlerden. eskiden okuyodum, bilmeye çalışıyodum ama ya şimdi?? artık benim için ipin ucu kaçtı, eeee herkesin de bi kapasitesi var, tuhaflık üzerine tuhaflık çirkinlik üzerine çirkinlik nereye kadar. çöktük yahu!! asker bilmem kimi izliyo, mit bilmem kimi dinliyo, polis miti dövüyo, şu parti bu partiyi kapatıyo, bi parti açılıyo, öbürü birleşiyo, o ona küfrediyo, ağaç senin nerene girsin dio (kulağımla duydum, tv de, milletvekilinin biri öbürüne "o ağaç senin nerene girsin?" dedi), hükküümeet hepimizi dinliyo, dövüyo, izliyo, takip ediyo, kapatmaya çalışıyo, yaşamayın- eğlenmeyin- huzurlu olmayın dio.... aaaaaaaaaayyyy oofff.... peki biz napıyoruz sanki hiç bi şi olmamış gibi yaşayıp gidiyoruz, sessizce, suya sabuna dokunmadan. bizim burda olanlar batı koordiantlarında herhangi bir yerde olsa vallahi de billahi de herkes sokakta protesto ediyo olurdu. ama kavga etmeden, dövüşmeden sadece tepkisini göstermek için "biz burdayız, yaptıklarınıza dikkat edin hoooooop" demek için.... benim de içimden """HEEY WHAT'S HAPPENNING GUYZZZZZZZZZ?" diyesim var. malum aralarına kadınları almadıkları için sürekli dövüşüp duruyorlar!! peeehhh.. yılbaşı alışverişime kaldığım yerden devam edeyim bari, herşey yolundaymış gibi, yeni yılda herşey düzelecekmiş gibi, sanki birbirimizi sevecek ve saracakmış gibi!!

not: kuşların da bizim gibi  iki bacağı var ama allahtan biz onlar gibi yürümüyoruz!!!! ( konudan bağımsız önümde bi martı yürüyo, iki ayağı ile, komedi dünyası)

26.12.09

burda bu iş öyle olmaz canım

şu erkeklerin avlanma merakı bazen onları komik durumlara sokuyor. benden bu avcılara bir tavsiye, tabii ki bu tür avcılara böyle blog işleri ile uğraşmayacağından ben  aslında yine geyik yapmakla kalacağım ama olsundu...

şimdi sayın avcı, öncelikle kapalı bir mekanda motosiklet montu sırtında, kaskın kolunda, bira bardağın elinde, müziğin ritmine göre salınıp, gözlerini de bön bön- sence haşin haşin ve etkileyici-  karşı cinsine dikersen pek bir şey avlayamazsın. hatta senin bu komik halini gören karşı cins içten içe güler,kaçar, saklanır, sıkılır, rahatsız olur, tadı kaçar filanda falan. sonra bu saydığım ekipman ile avının kah önünde, kah arkasında, kah yanında, onun gözlerinin döndüğü her yerde belirirsen bu biraz bariz olmaz mı? yani eee av seni gördüüüüü!! öyle kalakalmış, öyle motorcu montunla, öyle kolunda kask ile.... 

eeee söyle bakalım bu tür davranışların sonunda hayalkırıklığı ile motoruna binip gitmek, vınn vınnn vınn die gaz vermek, inine dönmekten başka ne olabilir?

yaaa işte sevgili dünyalılar, böyle avcı erkekler var, amaaaa kolay mı yahu kızları tavlamak, önce zeka pırıltısı görücez sonra sevicez :)

25.12.09


kafamın içindeki düşünce balonlarından kurtulduğumda daha güzel bir yaratık olacağım!!

23.12.09

DAR ALANDA KISA PASLAŞMALAR

"bir tarafta erkek, bir tarafta kadın, aynı eylem için hazırlanırken ne yaparlar" konulu oturumumuza hoşgeldiniz. tabii ki aaa bu sorunun cevabı ne olabilir ki? "yani kadın denize giderken mayosunu giyer, eee erkek de mayosunu giyer" diyebilirsiniz.ammaaaa mayo giyme, evden çıkma ve denize kapağı atma eylemleri sırasında geçen bir dizi olay cinsler arasında farklılık göstermektedir. tabiiki bu oturumun konusu denize girmek değil, bir misal verdim.

lafın özü şu; bir buluşma düşünün. kadının bu buluşmaya giderken olacak hazırlıkları şunlardır- diyelim ki ortalama 3 günlük bir süre var-;
- nerede buluşulacağın düşünülmesi ve inceden inceye erkeğin bu konuda işlenmesi
- buluşulacak yere göre kıyafet seçilmesi, eğer seçilemiyor ise bedelinin ne olacağı düşünülmeden alışverişe çıkılıp içe sinen bir şey alınması
- tüm yakın arkadaşları arayıp buluşma ile ilgili dedikodu yapılması, telefonlarda saatlerce çene çalınması, tiyo alınması
- buluşmadan bir gün önceye manikür, pedikür, ağda randevusunun alınması (burada manikür elzem yani buluşmanın sonu nereye varırsa varsın yapılacak bir iş ancak diğerleri "just in case" diye ingilizce tabir edilen "canım ne olacağı belli olmaz" şeklinde yapılacak şeylerdir)
- bazı kızlar için manikür pedikür seansına kuaför de eklenir. saçlar yaptırılır, boyalar yenilenir, asla yeni bir saç kesimine girişilmez- bu risklidir! var olan model modifiye edilir
- buluşmadan önceki gün evde rahat rahat oturulur, ağır bir program yapılmaz
- buluşma günü çoooooooook önceden seçilmiş olan kıyafet giyilir, saçlar taranır, örülür, açılır, makyaj yapılır, ayakkabılar giyilir, evin içinde son görüntü ile 3-5 tur atılır
- kalp çarpıntısı sabahtan başlamıştır, işe konsantre olunamaz, internette surf yapılır
- bazı kızların arzusu evden alınmaktır ama günümüzde artık erkekler daha umarsız kızlar da daha cevval olduğundan, kızımız tıpış tıpış arabasına binip buluşma yerine gider...  
ve iştee o an!

bu sırada erkeğimiz neler yapmıştır?

- kızımızın yer seçimi konusundaki ataklarına boyun eymiş ve "O" nun istediği yeri kabul etmiştir. aslında belki o salaş bir meyhanede kasılmadan yemek yemek istemektedir.
- yemeğin yer tespiti ile buluşma günü arasında geçen zaman aralığında erkeğin konu ile herhangi bir alakası yoktur.
- "O" gün geldiğinde ağır ağır üstünü giyinir, evde mevcut olan kot pantolonu, t-şört ya da gömleği, kış ise kazağı ve spor ayakkabılarını giyerek yola koyulur - eğer erkeğimiz daha bi ağır abi türünde ise kıyafetini kanvas pantolon, gömlek, lumberjack- camper türevi ayakkabı ve bir ceket olarak seçebilir- ama işte onun olayı budur.
- bir de giyinmeden önce belki traş olabilir bu da onun "cool" luk seviyesi ve yaptığı iş ile ilgilidir.
- son kez aynaya bakar ve kendini sokağa atar.... vee işte o an!!

şimdi bu analizimizden de görüleceği üzere kadınlar bir buluşma seansına fiziksel ve zihinsel olarak 72 saat harcarken erkekler bu seans için hmmmmmm bi düşüniyim, buluşma teklifini yapmak için 10 dk., yemek rezervasyonu yapmak için ki bu opsiyoneldir 5 dk, buluşma günü duruma göre traş olmak için 10 dk, giyinmek ve saç-banyo işler için 20 dk harcamaktadır. yani toplamda 45 dk dır. alın işte tüm bu çabaya rağmen genelde hayalkırıklığına uğrayan, ağlayan, bağıran, çağıran, sızlanan, şikayet eden, attığı her türlü taklaya rağmen aradığı ilgiyi bulamayan da kızlar olur!! bu da doğanın kanunudur. erkekler erkektir işte ve asla formatlanmaya uygun değillerdir!

oturumumuzu kapatırken bu uzun yazı için sizlerden özür diler, ayrıca erkekler ile ilgili olarak tamamen atıp tuttuğumu belirtir, tüm bunların aksi aksiyonlar yapılıyor ise hepiciğinizden özür dilerim.

bir güne hoplaya zıplaya başlamak için yapılması gereken şey; yumurtanın sarısını çiğ olarak içmek, suya limon sıkmak, kendi işini yapmak, evinin hanımı olmak ya da haftasonunun gelmiş olmasıdır.

22.12.09

bizi ne tutuyor?

bizi, sıklıkla gördüğümüz insanlara " merhaba, nasılsın, iyi akşamlar, gunaydın" demekten ya da çantamızın, elimizin, kolumuzun çarptığı insanlara "pardon" demekten alı koyan nedir? tanışmamış olmamız mı? geçmişimiz olmaması mı? ukalalığımız mı? eğitimsizliğimiz mi? hamurumuz mu? küçükken bize dayatılan "yabancılar ile konuşma" öğretileri mi? kendimize olan güvensizliğimiz mi? ya da kendimize olan aşırı güvenimiz mi? karşımızdakinin gözümüzdeki değeri mi? yabaniliğimiz mi? göçebeliğimiz mi? 

alt tarafı diyeceğimiz sadece bir kelime ve bunu esirgemenin kazancı ne olabilir? çok cana yakın olduğumdan diil ama biraz daha medeni bir hayat yaşamak istediğimden...

21.12.09

go your own way

yeni ofisimize taşındık. mahalle arasında, pazartesi günleri karşı sokağında pazar kurulan, kaldırımın üzerinde direk girişi olan 4 katlı küçük bir bina... daha önce hep iş merkezlerinde, büyük genel müdürlük binalarında, plazalarda çalışmış olan ben bu yeni ofisin durumuna alışabilecek miyim? herşeye alışmıyor muyuz? buna da alışırız tabii ki. hemen hücremi kişiselleştirip ıvır zıvır incik boncuk her şeyimi yerleştirdim ve evet artık bu bu hücre benim mekanım... eski hücreme kıyasla daha aydınlık çünkü pencere kenarımdayım ve aslında binanın en güzel yerindeyim. laf aramızda herkes beni kıskanıyor!! hücreye adım atar atmaz küçük müzik setimi kuruverdim ve şu an londra'dan edindiğim en iyi şeylerden biri olan fleetwood mac'in yeni çıkan toplama albümünü dinliyorum. do you beleive in miracles? do you beleive in magic?? herkes öyle yemeğine çıkarak yeni bölgeyi keşfediyor, ben yeni hücreme nüfuuuz etmeye çalışarak, tatlı bir huzur içnde fleetwood mac dinliyorum. bu hafta belki mucizeler olacak belki de herşey değişmeden devam edecek. heyecan tufanı!!

19.12.09

varan'da vandallık

bir önceki resimli postumda bu hafta sonu yapılacaklar içinde "başa gelen çekilir" durumları gibi bir kelam etmiştim ve işte dakka bir gol bir başıma gelenler çekilecek gibi değildi.

sabah annem ve babamı ankara'ya yolcu etmek için sahrayıcedid'deki varan'a yollandım. arabanın içinde servisin gelmesini beklerken babamla turkiye'de insanların artık ne kadar mutsuz, gergin ve bomba gibi dolaştıklarını konuştuk. babam  her gün vapur ile işe gittiğinden, vapurda rastladığı, bir hiç ile ortaya çıkan insan kavgalarından bahsetti. sonra servis geldi. sonra biz arabadan indik. eşyaları aldık. sonra servis gitmeye başladı. sonra biz arkadan koşturup ıslık çaldık. o sırada zaten bizim arabada beklediğimizden haberdar olan ofis görevlisi ofisten çıkmaya tenezzül etti. babam ona bizim beklediğimizi bildikleri halde servisin nasıl hareket ettiğini sordu ve işte o andan sonra herşey koptu. varan vandalı babamın burnunun içine girerek "sana bir kafa atarım görürsün, bekleseydin dışarda o zaman" dedi, sonra ben buna tahammül edemeyerek adamın üzerine yürüdüm. hayatımda ilk kez bi adamı ittim, küfür kıyamet kavga dövüş babamlar servise bindi. ben adamın peşini bırakmadım, onunla ofise girdim, ismini aldım. kendisi o kadar pişkindi ki bana kartını verdi. sonra birbirimize küfrettik ve hakaretler içinde ben arabaya döndüm. hemen varan'ın genel müdürlüğünü aradım kimi bulduysam olayı anlattım ve bunun peşini bırakmayacağımı söyledim. gerçekten de bırakmayacağım. nereyi bulursam oraya şikayet edeceğim. tam da babamla konuştuğumuz vandallık olayları bizim başımıza geldi.

nerede yaşıyoruz? kimlerle yaşıyoruz? aynı topraklarda yaşadığımız insanlardan neden bu kadar nefret ediyoruz? bir cumartesi günü 64 yaşında olan babama 40 yaşında olan bir kendini bilmez hiç yoktan bir sebep ile kafa atmak istiyorsa, bu ülkede yaşadığımız her an bizlere hediye!!

not: bir daha varan ile yolculuk eder miyim... aslaa, vandalın ismini de buradan açıklıyorum metin şağdan, gözüm üzerindeeeee!!!

nott: babama ya da anneme birisi laf ettiğinde kimyamın nasıl değiştiğini biliyordum da bu sefer şiddet de işin içine girecekken bir kaplan parçası haline gelmeme şimdi düşününce şaşırıyorum. bu hale başka birisi için gelir miyim? aslaaaa...

18.12.09


hafta sonu uçuşuna hazır mısınız? 10  9  8  7   6  5    4    3      2     1   sıfıııııııııııırrrrrrrrrr! londra dan arkadaşım geliyor, cuma akşamı kadıköy, cmts sokaklarda sürtmece, avatar, büyük bir pazar kahvaltısı, santral istanbul da master'in son dersi, ve planlanmayan başa gelen çekilir durumları...

bonus

ooohhh işte bir bonus gün!! harikaların harikası ofisimiz bağlarbaşındaki komşularının arasına taşına dursun, biz, nadide çalışanlar bugün beklenmedik bir tatil günü yaşıyoruz!! her türlü tatil güzeldir ama herkesin çalışıp da sizin ense yaptığınız tatilller daha da güzeldir. ben de bunun tadını çıkariciimm izninizle...

ancak içimi burkan bir durum var, o da neden genel müdür tipi yöneticilerin hep acımasız olmak zorunda olduğu!! neden hiç çalışanların mutlu olacağı şartlar yaratılmaz da mutsuz olacağı, köşeye sıkışacağı, lanet edeceği, kaçmak isteyeceği ortamlar oluşturulur. örneğin yeni ofis ile birlikte mesai saatleri değişiyor. 8- 5 olan dünyanın en ideal, en güzel mesai saati 8.30- 5.30 oldu!!! içime donk diye oturdu... sabahları daha kalabalık, öğlen yemekleri daha kalabalık, akşam eve dönüşler daha kalabalık olacak. gül gibi kolayca akan mesai hayatımız zora koşulacak.. kınıyorum sevgili dünyalılar... çalışanları mutsuz edecek tüm uygulamalar için buradan genel müdürlerin kafasına birer yumurta ve isa heykeli çarpmak istiyorum!! yuuuuuuuuuuuuuhhhhhhhhhh...

17.12.09


beklemek; mezun olacağın günü, seyahate gideceğin günü, evleneceğin günü, doğuracağın günü, askerliğinin biteceği günü, iş görüşmesine çağrılacağın günü, sevgiline kavuşacağın anı, uçağın gelmesini, sipariş verdiğin kitabın postadan çıkacağı günü, beğendiğin grubun yeni albümünü alacağın  günü, haftasonunu, yazı, baharı, telefonunun bilinmeyen bir numara tarafından aranmasını...

15.12.09

MURPHY'E MEKTUPLAR

sevgili murphy, bu dünyaya gelen hiç kimsenin kuralları seninkiler kadar geçerli olmadı! insanlık sürdükçe ve dünya döndükçe-ki belki de 2012 yılına kadar- sen hep var olacaksın... bak senin namına ben bir kaç kuralını şuracığa döktürmek isterim;
  • arabamızı her yıkattığımızda yağmur yağar ya da üzerine karga kaka yapar
  • deniz tatiline gideceğimiz o kısacık izin günlerimizde "hasta oluruz" (kızlar için)
  • dişimiz ağrır ağrır, sonunda doktordan randevu alırız ve muayene günü geldiğinde ağrımız geçer
  • cep telefonumuza en ihtiyaç duyduğumuz zamanda şarjı ya da şarzı!!? biter
  • her gün şemsiye yanımızda dolaşırız yağmur yağmaz, ama şemsiyemizi yanımıza almadığımız o gün yağmura yakalanırız
  • akşam yemeğine misafirimiz geldiği an evde ya tüp biter, ya su biter, ya da limon olmaz
  • uzun süre bir yerde beklememiz gerektiğinde bir bakarız ki müzik aletimizin şarjı bitmek üzeredir
  • uzun yolculuklara çıkmadan önce ya midemiz bozulur ya ayağımız burkulur
  • flört etmeye başladığımız karşı cins ile ilk buluşmalarımızda  dudağımızda uçuk, güzümüzde arpacık, yanağımızda sivilce çıkar, saçımızın en inatçı teli kendini göstermek için diğerleri ile birlik olmayı reddeder
işte tam da bu zamanlarda sahip olduğumuz şeylerin ne kadar da değerli olduğunun farkına varır ve bir daha bu ters köşelerde kalmamak için daha dikkatli davranırız. söylesene murphy, sen aslında bize herşeyin kıymetini öğretmek için mi varsın yoksa sadece her işin ters gitmesini mi sağlarsın?

not: senede en fazla 4 gün arabamı yıkamaya veriyorum- bugün mesela- ve hava tahminleri önümüzdeki dört günü yağışlı gösteriyor. M   U   R  P     H    YYYYYYYYYYYYY !!!

bu da londra hatırası!!


londralondralondraaaaaa diye sayıklarken işte bir londra seyahatimi daha sonlandırmış bulunuyorum. kısa kısa notcuklar ile özetlemem gerekirse, gerekli mi? bilmiyorum ama işte şööyle;

* londra artık sabiha gökçen'den thy ile ucuza uçulabilecek ve kalabalık olmaması sebebi ile arka koltuklarda business class konforu ile yatabileceğiniz bir destinasyondur, ancak dönüş uçağı oradan 22 45 olduğu için, ertesi gün benim gibi bi de işe giderseniz, sınırları zorlayan bir yolculuk olabilir!

* benim gibi şanslı iseniz hiç yağmur görmeden dahi gezinebilirsiniz :)

* eğer yolunuz düşer ise muhakkak tate modern'deki "pop life" sergisini görmelisiniz

* yine yolunuz düşer ise national portrait gallery'de "beatles to bowie: the 60's exposed" sergisini görmelisiniz

* eğer gerçekten sergi gezmekten hoşlanıyor iseniz hayward gallery'de "ed ruscha: fifty years of painting" sergisi de görülebilir

* yolunuz düşse bile maalesef royal academy'deki müthiş sergiyi kaçırdınız; anish kapoor... ben son gününe yetiştim harikaydı!!

* aralık ayında oxford street'te adım atmak naaamümkün  ama ne olursa olsun oradaki topshop ve urban outfitters'a muhakkak gidilmeli, ayrıca farklı şeyler bulmak istenirse de carnaby street ve covent garden'daki james street ziyaret edilmesi gereken yerler,

* en güzel ama en güzel şey bence asla burada yaşayamayacağımız bir etkinlik olan hyde park'taki winter wonderland olayı... sadece christmas için yapılan bir aktivite, mükemmel, filmlerdeki gibi... her türlü lunapark eğlencesi, alman beer garten durumları, etler, sosisler, sıcak şaraplar, canlı müzik, küçük küçük alışveriş, temiz ve sıcak suyu olan portatif tuvaletler, asla rahatsızlık vermeyecek bir insan kitlesi (en bulumazı!!) vs, vs...

* son günlerin en hip yeri shoreditch, brick lane, spitalfields market.. 2 gün zaman olsa dahi buralara gidilmeli ve görülmeli, rough trade burada sonra bir sürü vintage mağazası, el yapımı eşyaların satıldığı standlar, yemekler, pizzacılar, cool ve de şahsına münhasır giyinen bir dolu insan.

* her ne kadar ingilizlerin mutfağı yok deselerde ben pub food dan hoşlanıyorum. fish&chips, sunday roast filan falan içimi ısıtıyor, ama zaten londra da tüm restoranlar bence harika dünya mutfaklarından envai çeşit örnek var, tüm restoranlar, barlar, publar tıklım tıkış, 40 gün 40 gece chrismas kutlamaları!!  

* özgür sokaklar, özgür insanlar, güzel kızlar yakışıklı erkekler!!

benim gezi işte böyle gelip geçti...  darısı isteyenlerin başına... şimdi gerçek hayata alışmaya çalışıyorum, her seyahatten sonra sanki hayat yeniden başlıyor gibi oluyor. eşyaları yerleştir, aileni görmeye git, seyahat sonrası arkadaşlarınınla buluş, manikür yaptır, kuaföre git, banka hesabını kontrol et, rejime başla, yeni kararlar al... yahu alt tarafı 4 günlüğüne tatile gittim. tüm bu işler nereden çıktı, üstüne üstlük bu hafta ofisimiz de taşınıyor.. ooohhh 2010 harika bir giriş oluyoo be!!

14.12.09


tüm bir gece süren yolculukların etkisinden kurtulmak için yapılması gereken en faydalı şey; bir su kıyısında, mümkünse güneşin altında yatmak ve kuşların üzerinizden geçmesini seyrederken uykuya dalmaktır.

12.12.09

MUSIC MUSIC MUSIC

sonunda dun hayallerini kurdugum rough trade ye attim kendimi. edindigim yeni muzikler:

-bombay bicycle club/ i had the blues but i shook them loose

- little red/ listen to little red

- mumford&sons/ sigh no more

ayrica urban outfitters dan da harika bir album olan cocoon un my firends all died in a plane crash ini aldim.

tabii ki cd dunyasi artik yok oldu ama yine de ben hala cd almayi seviyorum. ayrica birakin ben burada kalayim yaaa... nooluur!!!!

not: ingilizce bir klavye de yazdigim icin yazilar abuk oluyo be dunyali dostlar!!

11.12.09

ilk gun- evde kilitli kalmak

londra da ilk gun.... .sabah erkenden kalktim... giyindim... cay ictim... biraz tv ye baktim....disari cikma vakti... paltomu giydim... evin anahtarini aldim.. kapiya yoneldim.... kilitli.... normal.. arkadasim cikarken kilitlemis... anahtarlar elimde, acabilirim.... deniyorum... deniyorum.... acilmiyor.... anliyorum... kilitli kaldim... paltomu cikariyorum... arkadasimi ariyorum.. cevap yok.. mesaj atiyorum... tv yi aciyorum... londra da ilk gunum.... evde kilitliyim... bir sure sonra arkadasim ariyor... ben ne yaptim!! diyor... ev merkeze oldukca uzak... is yerindan birisini taksi ile eve gonderiyor... kurtaricum geliyor... o disarida ben iceride... bir kac denemeden sonra kapi aciliyor... KURTULDUM!!! hatta onun geldigi taksi ile tate e kadar gidebiliyorum.. bu da sansimin dondugu an oluyor... kurtarilmayi beklerken fleetwood mac geliyor aklima... common baby now saaaaaveeee meeeeee....

(kurtaricim siyahi bir bayan temi!!!)

10.12.09


bir pikapın arkasında çıplak olarak giderken kahve içmenin keyfine diyecek yoktur. çıplak olarak denizde yüzmek gibi!

9.12.09

işte beklenen an!! londraaaaaaaaaaaaaaaaa...

bayramda acilen gitmem gereken beyrut seyahati sebebi ile (ki acilen seyahate gitmek de ne demek denebilir!!) londra seyahatimi bilinmeyen ama çok beklenen bir tarihe ertelemiştim. işte o çok istenen tarih bügün ile pazar günü arasında gerçekleşiyor.bu plan londra da yaşayan arkadaşımı, 18'inde ülkemize gelmeden, orada yakalamam gerektiği için bu kadar sıkışık bir şekilde gerçekleşiyor. geç olsun, sıkışık olsun güç olmasın sevgili dünyalılar! sabihadan gidiş, sabihaya abuk bi saatte dönüş. gezi planımı yaptım, gideceğim sergileri, müzeleri belirledim; tate, royal academy, v&a, hayward, saatchi... bunlar dışında da shoreditch ve rough trade'de tapınmayı düşünüyorum. bu sefer akşamlar için bir hazırlık yapmadım, arkadaşım işten çıktığında onunla güzel restoranlara gidip, sonra da publar'da stella içmeyi planlıyorum. bol fotoğraf, az alışveriş, çok gözlem, memleket havası, özgür giyim, özgür hayat!!!! bu arada kadıköy-trip ekibi de orada ve cuma akşamı mete avunduk manchester'da türkçe müzik çalarak ayar bozacakmış. süper eğlenceli olabilirdi ama zaman az yapacak iş çok. 

not: "uçakta" olacağım...
not: yazmaya da devam tanrım kısmet ederse :)

"UÇAKTA"

"uçakta" ilginç bir durumdur. çoğunlukla uçaktaki durumuma dışarıdan bakmam ama, baktığımda bu çok komiğime gider. bir sürü bir sürü kişi küçücük bir alana, göreceli olarak da küçücük bir metal yığınının içine binip uçarlar. durum budur. tabii ki diğer tüm araçlar için de yaptığımız şey budur ama onlar yere sağlam basar, yerde gider, yerde çarpar, yerde düşer. ama uçak boşlukta gider. bir de şunu düşünün, kocaman bir gökyüzünde bir silindirin içinde gidiyorsunuz. o atmosferin içinde sadece bir zerresini! puff diye ortadan kaybolsanız yapacak bir şey yoktur. puff, ve işte yoksunuz..  neyse bu durum komik bence. ben çoğunlukla uçağa binince kötü şeyler düşünmem yani aklıma  gelmez. kaderciğimdir. uçağa binmeyi seviyorum. benim için harika bir okuma alanı. gazetemi, kitabımı, dergimi en ince ayrıntısına kadar okur, yazıp çizmem gereken şeyleri tamamlarım. özellikle uzak diyarlara yapılan seyahatlerin sonunda geçirdiğim uzun uçak yolculuklarında seyahat ile ilgili günlüğümü uçakta yazarım. eğer koltuğunuz istediğiniz yerde ise, hatta yanınızda kimse yoksa, ya da exit'i kapmışsanız işte o zaman yolculuk tadından yenmez. ama ağrıyan bir başınız ya da bozuk bir mideniz, yanınızda uçak korkusu olan bir teyze, fazla kilolu bir amca, önünüzde "yatan koltuk" manyağı bir görgüsüz oturuyor ise işte o zaman, işte o zaman... yapacak hiç bir şey yoktur, bir an önce tekerleklerin yere değmesini beklemekten başka!!

not: aslında "uçakta" tekerleklerin yere değmesini takip eden 15-20 saniye ne acayiptir, sanki duramayıp duramayıp alabora olacağımızı düşünürüm.

8.12.09

beyaz yalanlar


Just one little white lie
Is all I need from you
What harm can it do?


beyaz yalanlar duymak ister misiniz? kimseyi incitmeyecek, yarım elma gönül alma şeklinde, biraz egonuzu okşayacak, biraz yüzünüzü güldürecek, kimseler duymayacak, kulağınıza fısıldanacak... hep dan! dan! diye vuran gerçekler, hep düşünmeden sarfedilmiş sözler, hep can yakmaca, hep gurur oyunları oynamaca, hep üstün gelmece, hep sahip olmaca... uzun lafın kısası sıkıldım etrafta olanlardan. benim beyaz yalan duyasım var.

7.12.09

e(art)h

iş seyahatiii, bırak peşimiiii

hay yarrrabbim sen ne muzursun!! yahu kendimi bildim bileli sürekli yolculuk halindeyim. 11 yaşında yatılı okula gönderilen küçücük ben, cuma günleri servise bin izmir'den aliağa'ya git, pazar günleri ağlaya zırlaya aynı servise bin izmir'e git, üniversite'de yatılı oku, bir süre haftasonları  istanbul'dan izmit'e taşınan ailemin yanına git(ama bu sefer ağlama), sonra bir süre tekrar izmir'e geri dönen ailemin yanına ayda 1-2 kez git, sonra geri dön, istanbul'da çalışmaya başlayınca paso ama paso iş sehayati yapılan bir işin olsun, sonra diğer işlerinde nispeten daha az seyahat eden ama yine de diğer insanlara göre daha fazla seyahati olan işler bul... oooof da ooffff.. şimdi de izmir deyim. işin daha da komik tarafı hani o ağlaya zırlaya geldiğim okulumdayım. çünkü okulum ile ilgili bir yerde çalışıyorum. ama artık sıkıldım. sabahın köründe gözleri kan çanağı olmuş taksi şöforleri, havalimanında kolye-bilezik- kemer- lap top çıkarma törenleri, kötü ama pahalı kahveler, uçağa biniş kuyruğu, iniş kuyruğu, domuz gribi havada asılı mı acaba endişesi, bagajı merakla bekleme durumu, harıl harıl çalışıp akşam pestil gibi kendini otele atma durumu, otelin yemeklerini odada yerken tv karşısında mıhlanma durumu... durumu da durumu..... 

yani tanrım, ben gezmeyi seviyorum diye bana bi kıyak mı geçmeye çalıştın? gezmeyi seviyorum diye bana aklınca komik şakalar mı yaptın? naaptın allasen, neden ben??? zaten biliyorum bu günlerde aramız pek iyi değil, sevmiyosun beni ama bak belki yıldızımız barışır, bir dene, beni sevmeye çalış, sürekli istemediğim ve hoşuma gitmeyen şeylerin arka arkaya yuvarlanmasına bir son ver, ne dersin? bunun karşılığnda ben ne mi yapıcam?? eğil de kulağına söyliyeyim...

küçük bir not

bu hafta benim için ilginç bir hafta, daha sonra detayları ile yazacağım ama şimdi bu haftanın aksiyonlarından biri olan iş için izmir e gelme fiilini gerçekleştirdim ve bunu saw'dan yaptım- yani atatürk ün manevi kızı yani sabiha gökçen havalimanından. aman da aman ne güzel olmuş, o eksi taşra havalimanı durumundan kurtulmuş, geniş mi geniş, ferah mı ferah güzel mi güzel bir havalimanı olmuş. ohhh anadolu yakasından sefamız olsun efendim. daha bitmedi çarşamba günü oradan londra ya uçuyorum, dediğim gibi garip bi hafta!!

5.12.09


her kitap okumaya başladığımda öyle uykum geliyor öyle uykum geliyor ki, 2. sayfadan sonra kelimeler ağır ağır üzerime çöküyor. ya da bir kitaba başlayabilmek için neyi bekliyorum?? 

4.12.09

bilinçaltı etkileşimleri- seviş-me

son zamanlarda hep işten eve evden uykuya, uykudan işe işten eve evden uykuya filan derken bayağı bir tv izleme işine girdim. aaa, bir de baktım ki ciddi ciddi bilinçaltımı etkilemeye çalışıyorlar. geyik muhabbeti yapılan programlarda sürekli şöyle bir görüş var; "turk dizileri 90 dk oldu, bunun yarısı da sevişme ile doldu!!", "artık tv'lerde sevişme sahnesinden geçilmiyor", "çocukların dahi ayakta olduğu saatlerde sevişme sahneleri gösteriliyor". allasen, hangi sevişme sahneleri? kim kiminle hangi dizide sevişti? ben tv seyrettiğimi zannederken dvd'mi seyrediyomuşum?? sevişmeden kastınız, oyunculuğun sıfır olduğu, öpüşür gibi yapıp aslında öpüşmeme ya da üstünkörü öpüşme sahneleri mi???? eğer bunlardan etkilenecek birileri varsa gerçekten sokağa çıkmasın. ülkede olan olaylar onları feci bir travmaya sürükleyebilir!! bir de bir de biz tutti frutti ile büyüyen, yasemin evcim miydi neydi onun erotik aerobiği ile spor yapan insanlarız, iki tane sevişir gibi yapma ama sevişememe sahnesinin topluma zararlı olduğuna kimi inandırabilirsiniz? yavaş yavaş beynimizi yıkayın, yakında sözde sevişen bu oyuncuları sokakta taşlama seansları başlayacaktır!!

3.12.09


evde kelebek beslemenin bazı zararları olabilir ama bundan daha kötüsü dev bir sulama kabına sahip olmaktır!

2.12.09

aralık'a mektup

sevgili aralık,

yine döndün dolaştın geldin. senin için aslında endişeleniyorum çünkü çok fazla nosyonun var. ayrıca özellikle 40 yaş üstü insanlar arasında pek de sevildiğini söyleyemeyiz. bunun sebebini sen de çok iyi tahmin ediyorsundur, ama yine de ben açıklayayım; maalesef yaş hesaplaması, pratik olsun diye, içinde bulunduğun yıl - doğduğun yıl olarak yapılıyor ve bu da mayıs sonrası doğan insanları erkenden yaşlandırıyor. (ben de 40 yaşımdan sonra seni sevmeyebilirim haberin olsun!) yani yeni bir yıl getirdiğin için bu insanlar sana biraz bozuluyor. öte yandan, yeni bir yılın gelmesine sebep olduğun için; yılbaşı kutlamaları, hiristiyan aleminde christmas kultamaları, şükran günü filan derken bayağı bir aksiyonu da beraberinde getiriyorsun. bol hediyeli bol kutlamalı bol yemekli bol içmekli.... tabii tüm bunların gerçekleşmesi için çok para harcanması gerekiyor. yani cebimize zararın var bunu açıkça söylemeliyim... onun dışında ücretli çalışan bizler için vergi dilimi denen olgunun maksimuma ulaştığı bir zamana denk geliyorsun. maaşlar kuş gibi kalıyor ama senin kutlamaların bu konuyu göz önüne almıyor. bunun dışında mesela müzik adamları, film adamları, dizi adamları tüm yıl popüler olan ya da başarılı olan müzik, film, dizi, şarkı, kitap arasında sıralama yapıyor. biz de tüm yılı böylece hatırlamış oluyoruz ve ayrıca bu toplama tavrı beraberinde kısa dalgalı bir hareketi de getiriyor. sonra, masa takvimim bitiyor, kırmızı moleskine'm bitiyor ve ben yenilerini almaktan feci mutlu oluyorum. hepsinde temiz sayfalar açıyorum. senin ortalarına geldiğimizde artık herkes seni def edip bir an önce yeni yıla girmek istiyor, yeni umutları, yeni beklentileri, yeni takvimleri ve yeni ajandaları ile...

uzun lafın kısası senin de avantajların ve dezavantajların var ve diğer aylar içinde de ayrı bir yerin... herşeye rağmen ben renklenen vitrinleri, ışıldayan sokakları, süslenen ağaçları, alınan hediyeleri ve ailecek yenen yılbaşı yemeklerini çok seviyorum. sen şehrimize ayrı bir güzellik getiriyorsun ammaaaa bir türlü gökyüzü ile anlaşıp yılbaşı gününde kar yağdıramadın. hadi bak bekliyoruz, kartpostalları haksız çıkartmayın, birlik olun yağdırın şu karı!!neyse dediğim gibi senin işin zor. kolay gelsin der gözlerinden öperim.

sevgiler ve selamlar,

1.12.09

beyrut hatırası




beyrut beyrut, bir zamanlar doğunun paris'i dedikleri beyrut. bence bu lafı etmelerinin sebebi, arap dünyasının yaşam alışkanlıkları açısından gavuru olduğu için, ama tabii tamamen uyduruyorum. öncelikle şunu belirtmek isterim ki benim sandığımdan çok farklı bir şehirdi beyrut. pis değil, beyaz entarili adamlar, siyah peçeli kadınlar değil, korku değil, güvensiz değil, kurban bayramının kesik koyunları değil... değil de değil. özetle beyrut benim gözümden şöyle bir yerdi:
  • insanlar, yaşam, kültür: beyrutta çok çok güzel, şık bakımlı kadınlar ve bu kadınlara öküz gibi bakmayan, gözleri ile taciz etmeyen yakışıklı ve medeni erkekler yaşıyor. türbanlı kızlar dahi tayt ve mini etekle dolaşıyor!! tip olarak aynı ama aynı bize benziyorlar yani karışık... sarışın var, esmer var, kumral var, yeşil gözlü, mavi gözlü var, hepsi var. ayrıca mimik ve vücut dili olarak da aynı biz. dolayısıyla ben bu insanların arapça konuşmasını yadırgadım. ama aslında onlara çok yakışıyor ve karar verdim ki arapça çok güzel bir dil, önemli olan kimin ağzından çıktığı !! kültürel olarak karışık bir topluluk müslüman, hiristiyan, ermeni, musevi, budist hepsi bir arada yaşıyor. hemen hemen herkes ingilizce ya da franszıca biliyor. çok içten, yardım sever ve samimi insanlar. türkleri seviyorlar!!! vllahi billahi!! tesadüfen girmiş olduğumuz bir ermeni mahallesinde herkesin türkçe konuştuğunu görünce kalakaldım ve bu insanlar ile konuşunca onların 1915' lerde türkiye'den sürülen ermenilerin çocukları ya da torunları olduğunu öğrendim. onlar kendilerini "adanalı", "iskenderunlu", "istanbullu" diye tanıtıyorlar! bu durum karşısında utandığımı itiraf etmeliyim. vatan dedikleri yerden zorla gönderilmiş, başka diyarlarda yaşamaya çalışan yoksul insanlar...
  • trafik: bu kadar medeni bir toplumun nasıl bu kadar çılgın bir trafiğe sahip olduğunu ben çözemedim. deli gibi araba kullanıp, hiçbir kurala uymayıp, sürekli ama gerçekten sürekli korna çalıyorlar. trafik lambası yok denecek kadar az. arabalara bakıldğında da burada göremeyeceğiniz kadar mega lüks arabalar ve neredeyse hurdaya çıkacak kadar eski arabalar var. toplu taşıma yok sayılır. olan otobüslerde 1970'lerden kalma
  • yemek, içmek, eğlenmek, müzik: çoğunlukla baklagil, et ve yeşillikten oluşan nefis bir mutfak kültürleri var. arak dedikleri rakıları, almaza marka lokal biraları var. bunun dışında çok tükettikleri ama bence iğrenç olan gülsuyundan hazırlanan bir içecekleri var. güzel restoranlarda yemek yemek bize göre dah ucuz. müzikleri bildiğimiz arap müziği ve darbukanın ağırlığı sebebi ile her yerde göbek atasınız geliyor. ayrıca her türlü müziğin çalındığı barların olduğu sokaklar mevcut. hafta sonları sabaha kadar dans yani!!
  • alışveriş: lokal bir şeyler almak, kapalıçarşı tarzı yerlerde gezmek gibi bir hedef koyarsanız bunu gerçekleştiremezsiniz çünkü öyle bir yer yok. bizdeki gibi bolca avrupa ya da amerika uyruklu marka var. dolayısıyla alışveriş yapacak bir durum söz konusu değil.
  • mimari: iç savaşta yıkılmış, hasar görmüş, kurşun ve füze yemiş bir çok eski bina, yenilenmeye çalışan bir şehir, milyonlarca dolara satılan gökdelen katları, gaziantep ya da mardın'de de bolca gördüğümüz sarı taş, palmiyeler, perde ile örtülen büyük balkonlar, bu balkonlarda güzel bitkiler, yeşil panjurlar, eski akdeniz mimarisi ile yeni gökdelen mimarisinin karışımı...
  • para birimi: lübnan pound'u ama dolar da lokal para gibi, her yerde kullanımda..
  • güvenlik: her ne kadar bir çok yerde silahlı lübnan askeri görseniz de bu durum hiç rahatsız edici olmuyor. şehre indiğim andan ayrılana kadar güvenlik ile ilgili bir tek şüphem bile olmadı, zaten suç ornaı en düşük ülkelerden biri imiş. ne hırsızlık, ne sözlü taciz, ne ıssız sokaklarda korku... hiçbiri yok, endişeniz olmasın.
bunlar dışında kadın erkek türk dizileri ile kafayı bozmuşlar, herkes aşkımemnu, asi ve gümüş seyrediyor. sigara her yerde ama heryerde içiliyor ve paketi 2 TL, yani içilmesin de ne olsun?? belediye otobüsü, dolmuş, havalimanı, restoran, bar her yer her yer sigara dostu. insan her şeye ne çabuk alışıyor, daha 5 ay önce restoranlarda sigara içen ben beyruttaki sigara özgürlüğüne aldanıp içtim de içtim ama yadırgadım da!! ayrıca nargile çok çok çok ama çok yaygın. herkes tüttürüyor.

velhasıl "eee yani gidelim mi, napalım?" diye sorarsanız ben de şöyle derim "vizesiz gidebileceğiniz, nispeten ucuz ve yabancılık çekmeyeceğiniz, kolay ulaşılabilen (1.5 saat uçak) güzel bir şehir. yazın giderseniz şehirde denize de girersiniz ve bu kışın gitmekten daha eğlenceli olabilir, gidin görün". sonra siz bana "bir daha gider misin?" derseniz ben de size "galiba gitmem, 3 gün yeterli idi" derim.

not: tüm gezi boyunca lonely planet'in "syria& lebanon" başlıklı kitabını kullandık ve tüm yönlendirmelerinden feci memnun kaldık. tavsiye ederim!

nereye kafamı çevirsem kızlar kendilerine göre "ideal" bir erkek aramakta. her yerden çığlıklar yükselmekte. böyle bir şey olmadığının ne zaman farkına varılacak gerçekten merak ediyorum?

30.11.09

tomorrow, will it really come??


beyruttan bir kare
işte sevgili dünya vatandaşları bir yolculuk, bir tatil, bir kendini bulma, arkanda bıraktıklarını unutma, bir rutinden uzaklaşma seansı daha sona ermek üzere. ilginç bir diyara seyahat etmiş olmanın verdiği garip duygular ile, bu seyahate ilişkin bir kaç not ve fotoğtrafı buralardan paylaşacağım ama henüz kendime gelmiş değilim. doğunun kaderi midir, evrenin düzeni midir nedir bilmiyorum ama doğuya giden  ve oradan gelen tüm uçaklar garip saatlerde yol almakta. gidiş gece yarısı- dönüş ise sabaha karşı gerçekleştiği için, hiç uyumadan bu sabah saat 6 da eve varabildim ve bu da bünyemde bazı uyumsuzluklara sebep oldu!! velhasıl gezi notları toparlanmayı bekleyecek.

tatilden önce işyerindekiler ile yaptığımız geyik şöyleydi; "acaba pazar günü tatil olunca pazar sendromu atlatılabilir mi?" bu soruya zamanı gelmişken cevap veriyorum "HAAAAAAAAAYIIIIIIIIIIRRRR". böylece şuna karar verdim ki işe ya da okula başlamadan önceki hergün pazardır. bu da bizi morrissey'in "everyday is like sunday" şarkısına referans verdirtebilir. tatiller bitiyor, seyahatler sonlanıyor ve neymiş? sayılı gün çabuk geçiyor. bloglara neler yazılmış, posta kutusuna neler gelmiş, kim neler twitlemiş, facebook da neler olmuş, çamaşır,bavul, erzak alışverişi, aile ziyareti derken tampon olarak koyduğum bu günün de sonuna geldim. yine morrrissey'den bir şarkı ile bu zırvalıklara bir son veriyorum. eid el mubarek!!!

Tomorrow
Will it really come ?

Tomorrow
Does it have to come ?

Tomorrow
It's surely nearer now ?
You don't think I'll make it
I never said I wanted to !
Well did I ? 

26.11.09

HIZLI YAŞIYORUZ

bu hafta parasol'un fotoğraflarının laurie bartley'nin diesel için çekmiş olduğu "live fast" fotoğraflarından seçtim ve bence harikalar. buna istinaden de aslında ne kadar hızlı yaşadığımızdan kısaca bahsederek sizlere 3 günlüğüne "bye bye" diyeceğim.

hızlı yaşamak şehirde yaşamanın olmazsa olmazlarından... işe yetişmek, işteyken işleri yetiştirmek, işteyken banka-fatura-araç muayenesi-araç tamiri- pasaport işleri gibi işleri de yetiştirmek, işten çıkınca eve yetişmek, sinemaya yetişmek, aileye yetişmek, arkadaşlara- spora- akışverişe-kişisel bakıma- varsa çocuğa yetişmek, tatile gidilecek ise ona yetişmek. yetişmek de yetişmek... hiç şöyle olduğun yerde durup da sakin sakin etrafa bakmak yok! Kaş'a ya da başka bir tatil yöresine gittiğimde orada aldığım hizmetten ya da gözlemlediğim yerli insanlardan gördüğüm kadarı ile, oralarda böyle bir sürat yo. herkes sakin ve hatta uyuşuk... bu sebeple de uzun yaşıyorlar! bugün benim için feci hızlı bir gün olmak zorunda, sabahtan yarım gün işe giderek görevimi yerine getirmek, sonra manikür neyin yaptırmak, sonra bir şeyler atıştırmak, sonra kalan eşyalarımı toplamak ve sonra da saat 5 30 da bizi alacak araca yetişmek, ama en önemlisi de buraya bir şeyler yazmaya yetişmek!!

ben bayramda beyruta gidiyorum. şaşırdınız!! ben de.. ama böyle işte! ilk kez bizden daha doğuda bir diyara gidiyorum, bakalım olaylar nasıl gelişecek. pazartesi sabaha dönüyorum ve ilk işim buralara saçmalamak olabilir!! sizden ricam ben yokken çok kan  akıtmayın, bayramı sakin geçirin!!

25.11.09

music from the old world, the new world and another world

bu serzenişimi şimdi yazayım, yok yarın yazayım, yok akşam, yok sabah derken işte şimdi yazıcakmışım. yani yani yani allahaşkına neden bayram tatilinde??? neden? neden? neden?


genelde tatil oldu  muydu bende şehirden fıyma dürtüsü başgösteriyor. öyle buralarda aylak aylak geziyim, 4 gün oturayım, büyüklerimin elini öpeyim gibi insani duyguların yerini, vize alıyım, bilet bulayım, otel ayarlayım, transfer??, lonely planet, hangi sergi var, müze var mı, konser var mı, güzel yemekler var mı türündeki ruhsal açlık duyguları alıyor. işte bu bayramda aynı içgüdüsel güdüler ile güdülüyorum. veeeee bunun sonucu ne'den vazgeçiyorum? David Eugene Edwards... 16 horse power'in kurucusu, vokali, alengirli çalgılarının çalıcısı... 29 kasım pazar akşamı eugene babylon'da yeni projesi wovenhand ile birlikte sahnede olacak. yine o tuhaf, karanlık, iç gıcıklayıcı, ayinsel, tarihin gerisinden gelen, eski amerika kokan müziklerini yapacaklar. ben de onlara uzaklardan el sallıyor olacağım.


16 horse power uzun zamandır takip ettiğim ve çok sevdiğim bir gruptu- 2005'de dağılana dek. benim çevremde seveni az... amerikan country, folk,  indie, alternatif, punk ne bileyim herşey karışımı... bana çok iyi geliyor. onları dinlerken hep önceki hayatımda eski amerika'da mı yaşadım acaba diye soruyorum. wovenhand'de sound olarak 16 horse power devamı bence... hani şu songs:ohia vardı ya sonra magnolia electric co'ya dönüşen, onlar gibi, 16 horse power'ı da bu dünya gözü ile asla göremem diyordum. herşeyi görürüm ama onları göremem diyordum. işte şimdi uzantıları ile  buradalar. dibimde. karşı yakamda ve fakat ben "yokkuumm".. kısmetten öteye geçilmiyor sevgili gezegen sakinleri, ama asla asla demiycem, hani zaten demiycektim ya, işte demiycem siz de demeyin!! her iki grubun internet siteleri buradaki tıkkk ve tııkkkk da. kendi müzikleri için başlığımdaki kelamları etmişler, çok da doğru demişler!! gidenler gitmeyenlere anlatsın :)



not: sevgili organizasyon şirketi charmenko, neden,neden, neden?

24.11.09

gothamist

valla hakkaten Ay'ıyla, ışığıyla, karanlığı ile, karaltısı ile, karakterleri ile, pusuyla, pasıyla, karmaşasıyla bi de işte bu sisi ile şehrimiz gotham city'nin tıpatıp aynısı olmadı mı? hele bi de şu levent-maslak hattındaki residanslarda otursam kimbilir daha neler yazardım! bu arada jokerin de alası var bizde. adını zikretmiycem , siz anladınız. hayal edin bi de joker dudağı çızsek süper olmaz mı? bu vesile ile şehrimizin altın anahtarını size veriyorum , şehrimizin adını da GOTHAMİST olarak değiştiriyorum. nasıl olsa artık orijinal olsun die herşeyin poposuna bi İST eki takılıyo, ben de taktım sefaaam olsun!!

tavsiye topu


şimdi size bir tavsiyeler topu yolluyorum. güzel başlayan ve kötü biten hafta sonumun güzel geçen saatlerinden seçmeler de diyebiliriz. bu sefer teknolojiden kaçınmadım ve fotoları kolaj yapıp hatta -dahi- numara da koydum;
1- cadillac records adlı film meğersem 2008 yapımı imiş de benim haberim yokmuş. the end mabetinden geçen gün almış olduğum bu filmi, özellikle müzikle  ilgili olanlara tavsiye ederim. şimdilerde dinlediğimiz müziklerin atası olan insanlara bir saygı duruşu niteliğinde olan bu güzide film filan falan desem ne saçma olur. kısacası muddy waters, littler walter, chuck berry, etta james gibi belli türlerin başlangıcı olan kişilerin bu işe nasıl başladığını anlatıyor. sevdiğimiz şeylerin tarihini bilmemizin faydalı olduğuna inanan bir insan olarak tavsiye ederim.

2- olmasaydı napardık diyecek hale geldiğimiz mısır apartmanında casa dell'arte adlı galeride azade köker sergisi var. 3 aralık'a kadar. parşömen kağıdı kullanarak yaptığı çok çok güzel kolajları görmek isterseniz buraya gidin. ben çok beğendim ve hatta bana da kendi yılbaşı kartı projemiçin  çok çok fikir verdi.

3- ay hakkaten olmasaydı napardık, yine mısır apartmanında, cda projects denen yerde- ki bu casa dell'arte'nin yan kuruluşu olur- ayşegül sağbaş'ın "fadu seni yakaladım!" adlı sergisi var. çok çok eğlenceli bir sergi. onu da beğendim 3 aralık a kadar tavsiye ederim.

4- gerçekten olmazsa olmaz yapı kredi kültür ve yay.'ın istiklal'deki mihenk taşı sergi salonu ömer uluç'u ağırlamakta. ömer uluç türk çağdaş sanatı için çok önemli bir kişilik lakin işleri benim beğenim dışında. yine de önemli bir sergi. 13 aralık'a kadar...

işte durum budur. benden söylemesi.

bazen evcil hayvanlarımızı fazla şımartıyoruz. mesela geçen gün ahu'nun köpeği, kaşla göz arasında, hırkamdaki düğmeleri yedi ve sonuçta laylaylom koşuşturmaya ve neşe saçmaya devam etti.

23.11.09

teninize reklam verilir

bugün radikal gazetesinde serdar kuzuloğlu'nun sayfasında okuduğum habere göre, artık led dövmeler yapılacakmış. yani bunun sokak dili nedir? yanar döner dövme!! teknik olarak dövme boyası yerine  led boyalar ile dövme yapılacak. siz de kolunuzu bacağınızı oynattıkca dövmeler janjanlı olacak. ee peeess. ayrıca bu dövmeler sayesinde kan şekeri, tansiyon filan gibi rahatsızlıklarda ortaya çıkacakmış, çünkü dövmeler renk değiştirecekmiş. bi de bi de bu led dövmeler bir süre sonra kendilerini imha ediyormuş. 

bakın aha şuraya çiziyorum, bu iş reklam amaçlı kullanılmazsa tüm dövmelerimin rengi atsın! önümüzdeki günlerde, kesinlikle derisinin altında coca cola, pepsi, ferrari, fenerbahçe, turkcell, avea, nike, adidas gibi markaların jan janlı dövmelerini para karşılığı teninde taşıyan insanlar olacak.. olacak... bence kesin olacak..

TURKEY

tanrıların pek de benim yanımda olmadığı bir hafta sonundan çıkmış bulunuyorum. zaten cuma günü bunu hissetmiştim, bir şeyler ters gidecekti...

aslında sakin ve güzel bir cuma akşamı ve onu takip eden cmts öğleden sonrası geçiriyor, uzun zamandır gezmek istediğim sergileri geziyordum. arada tünel starbucks'da hindili bir sandviç yedim, kahvemi içtim. gazetemi okudum. o anı düşününce ne kadar da safça içinde bulunduğum durumun keyfini çıkarıyormuşum. ah ahhh, o sandviçi hapur hupur keyifle yerken nereden bilecektim ki akşama bana pahalıya patlayacağını. rezalet ki ne rezalet az buz değil!! akşamüstü, o günün en önemli görevi olan; annem, 2 teyzem ve 1 kuzenimi leventten suadiye ye götürme işini gerçekleştirirken, onca sis ve trafiğin içinden göztepe ışıklara kadar kıvrana kıvrana gelip, kimseye çaktırmayıp, sonra bir anda annemden arabanın arkasındaki promosyon t-shirtün torbasını isteyene kadar  herşey arabadaki diğer 4 kişi için süperdi. ama işte o an şöfor koltuğunda oturan ben sonradan delik olduğunu öğreneceğim t-shirt torbasına resmen kustum. ışıklar kırmızı yanarken, yeşile 46 saniye varken.... haha sonra yeşil yandı ve ben araba kullanmaya devam ettim. küçücük arabanın içindeki 4 kadıncağızın halini düşünün!! tabii onlar hemen indi ve ben şu gün hala toparlanmaya çalışıyorum. bugün işe dahi gitmedim ve halsizlikten ölüyorum. biliyorum bu çok iğrenç bir hikaye ama bu blog iyi günde ve kötü günde benim iz kayıtlarım olduğuna göre yapacak bir şey yok. 

bu yetmezmiş gibi en en en sevdiğim kalem kutum ve içindeki en en en en sevdiğim kalemlerimi dün moda çaybahçesinde unuttum ve bugün bulmaya gittiğimde artık onlar başkasının aşkıydı! sonra derhal muji ye gidip, sanki hiçbir şey olmamış gibi, kalem kutumu yerine koymaya yeltelendiğimde, benim kalem kutusundan kalmamış olduğunu öğrendim.

işte sevgili gezegen sakinleri, daha başka tersliklerde oldu ama kafa şişirmenin de pek manaası yok. kıssadan hisse starbucks'larda hindi yemeyin!!!!

20.11.09

göz nuru bir proje


bu hafta benim kafayı takmış olduğum ingiliz fotoğraf sanatçısı rankin'in "eyescapes" adlı projesinin güzelliği konusunda ne diyeceğimi bilemedim. bari buraya koyayım da herkes hayran kalsın dedim. kimbilir karşımızdakilerin gözlerine dikkatlice baksak ne kadar farklı algılamalarımız olacak. bunlar gerçekten gözbebeği, öyle kandırmaca yok. şuracıktaki link de çok çok güzel başka gözbebekleri de var. gözümün nuru diye boşuna dememişler!!

HÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜP

bu "hüüüüüüüüp" sesi var ya, hani bazıları çay içerken, kahve içerken, çorba içerken çıkarıyor, işte o sese feci gıcığım. tabii ki bu sesten hoşlanan kimse olacağını sanmıyorum ama bazıları daha az kafaya takabilir bazıları daha çok. işte ben çok takıyorum. ve maalesef şunu söylemeliyim ki bu hüüüp işini erkekler daha çok yapıyor. hem de erkekler doğası itibari ile bu tür tuhaf durumlardan pek tiksinmiyor!! bir de bu hüüüp sanki yaş ilerledikçe artıyor galiba. bunun sebeplerini düşünüyorum ve şu sonuçlara varıyorum;

1- insanlar yaşlandıkça etraflarındakileri takmıyor, onlar hakkında ne düşünüleceği ile zerre kadar ilgilenmiyor, çekici veya da sevimli olma gibi hiç bir dertleri yok yani bu sesi çıkarıp çıkarmamak umurlarında değil

2- fiziksel olarak dudakların büzülmesi, dişlerin eskimesi, ağızlarının eskisinden daha çok yanması ve kulakların ağır işitir olması bu sesin ister istemez çıkmasına sebep oluyor

3- yaşlandıkları için dünyaya kıl oluyorlar ve etraftakileri rahatsız etmek için bilinçli olarak hüplüyorlar

4- bu bir çeşit oyun ve ben kurallarını bilmiyorum

işte, sebebi ne olursa olsun bu çok rahatsız edici bir durum, hele benim ucundan az biraz açık ofis gibi bir yerde çalışıyor iseniz ve yan hücrenizdeki zat hüüüüüüüüüp hüüüüüüüüüüüp diye içecekleri boğazdan içeri atıyor ise deli oluyorsunuz, üstüne üstlük bu insan yaşlı dahi diil. dolayısıyla yeni bir soru ile karşı karşıyayım gençler neden hüüüüüpletir?? cuma olmasına karlın fecii kılım hadi hayırlısı!!

bugün cuma ve bence böyle bir cuma... şatomun önünden geçen siyah bulutlara arkamı dönmüş, esen rüzgara yüzümü vermiş, olacakları bekleyen kasvetli ve iç sıkıntılı cuma. yine de dantel elbisemi ve onlara uygun eldivenlerimi giymeyi ihmal etmedim. saçlarımı da yaptım :)

18.11.09

topon- bir kamu hizmeti :)

10- radiohead- in rainbows

9- the streets- original pirate material

8- interpol- turn on the bright lights

7- arcade fire- funeral

6- pj harvey- stories from the city, stories from the sea

5- yeah yeah yeahs- fever to tell

4- arctic monkeys- whatever people say I am, that s what I m not

3- primal scream- xtrmntr

2- the libertines- up the bracket

1- the strokes- is this it?

şimdi bu liste nme'nin, geçtiğimiz son 10 yılın (ocak 2000- aralık 2009) en iyi 100 albümü listesinin ilk 10'u. liste belirlenirken nme çalışanları, seçilmiş müzisyenler ve bir de arctic monkeys, carl barat, the killers, jarvis cocker, pete doherty, elbow, johnny marr, ian brown, snoop dogg, alan mcgee, yeah yeah yeahs gibi endüstrinin içinden de bir çok kişinin seçimleri dikkate alınmış. benim fikrim objektif bir jüri olduğu, bu sebeple çıkan sonuca saygı duydum :) ayrıca ben de jüride olabilirmişim dedim!! şaka şaka da yine de ilk 10'a baktığımda şunları düşündüm.

1- iyi ki radiohead daha üst sıralarda diilmiş
2-the streets, arcade fire ve yeah yeah yeahs albümleri legal ya da illegal yollar ile edinilerek dinlenmeli çünkü yeteri kadar bilgi sahibi değilim.
3- the libertines'in albümünün 2.sırada olması beni şaşırttı çünkü benim bir ingiltere seyahatinde heathrow'da uçak beklerken sezgisel olarak edindiğim ve sonrasında çok çok beğendiğim bir albüm ama kimse yeteri ilgiyi göstermedi diye düşünmüştüm. işte burada layığını bulmuş :)
4- pj harvey ilk 10'da, arctic monkeys ve the strokes kesinlikle ilk 3 de olmalıydı. hiçbir itirazım yok. harika olmuş!

sonuç olarak bu kamu hizmetini size sunduğum için mutluyum gururluyurm ve 4. ve 3.maddede belirttiğim albümlerin her parçasını arka arkaya sıkılmadan dinlemişliyim var. hepsi de birbirinden güzel., hepside özel.

not 1- ilk 100 şarkı listesi yakında çıkacak, bakalım orada neler olacak
not 2- geriye kalan 90 albümü görmek için şuracığa işaret parmağınızı dokundurun.



keşke herşey bu kadar basit olsaydı!!

17.11.09

bon bon klübü takdimimdir


nme sayesinde keşfetmiş bulunduğum "the bon bon club" adlı grubu takdim ediyorum. kendileri nouvelle vague'nin ingiliz versiyonu. hani nouvelle vague nasıl böyle bohem bohem, gizemli gizemli, ilginç ilginç grup üyelerinden oluşuyor ve hani şarkıları da şahıslarına munhasır, ingiliz aksanları ile, güzel güzel kavırlıyorlarsa, işte bon bon klüp te aynı onların herşeyi ile ingiliz olanını yapıyor. eğer derdiniz nouvelle vague gibi sadece kavır yapmaksa bence genelde güzel işler ortaya çıkıyor, ama "hadi dur şurdan ben bi 80'lerden bi şarkı kavır yapayım, ortamımı canlandırıyım" diosanız, o zaman her kavır başarılı olamıyor. bu bon bon'cular benim myspace'den dinlediğim kadarı ile güzel şarkılar kavırlamış, fleetwood mac, pulp, the cure, kings of leon...bazen sevdiğiniz şarkıların başkaları tarafından güzel güzel dile getirilmesi ufkunuzu açabiliyor. bon bon'cuları ben çok beğendim, size de vaktiniz olduğunda şuracıktan dinlemenizi tavsiye ederim. şimdi bir de hazır lafı açılmışken -bence- iyi kavır kötü kavır listesi de çıkarabilirdim ama bu da sonraya kalsın. havalar nasıl olursa olsun müzik dünyamızdan eksik olmasın!

not: kavırlamanın türkçesi nedir be yaaa??

istanbul sokaklarında bisiklet ile dolaşabiliyor olsak, herkesin hayatı çok daha farklı olurdu.  öncelikle yokuşlar, sonra da katil balinalardan arınmak lazım :) burası new york!

16.11.09

çok entim işler çok yaban eller

şimdiki konumuz kuaförlerde yaşanan garip olaylar ! ben her ay mecburen kuaföre gidiyorum ama her gidişimde de nefret ediyorum. öncelikle şimdiye kadar hiç bi kuaför saçımı istediğim gibi yapamadı. zaten çoğu çıraklıktan geliyor ve sanatçı kişiliğe sahip olmadıkları için en iyi düz fön çekme işini beceriyorlar. biraz farklı bi şi istediniz mi hemen afallayıp kalıyorlar. ama esasen benim şu an değineceğim konu tasarımsal diil de biraz daha fiziksel. hani  saçınızı yıkıyolar ya, genelde çıraklar, 15-20 yaş arası çocuklar... işte ben kuaför prosesinin bu aşamasına kılım, nefret ediyorum, dayanamıyorum. neden mi ? çünkü bu çocuklar, size iyilik olsun diye, kafa tasınızı annenizin küçükken yaptığı gibi tırmık tırmık şampuanlayıp, durularken de masaj yapıyorlar. ııııııııyyyyyyyyyyy.... yani düşünsenize, nihayetinde bir yabancı, daha 15 yaşında bi çocuk sizin saçı şampuanlayıp bi de güzel masaj yapıyor. sokakta yürürken omzunuzun dahi değmesine müsaade etmeyeceğiniz bir yabancı kuaförde neler yapıyor. neyse, ben yıkama işi uzamaya başladığı an " aman benim saçımı hemen yıkayın ben masaj filan istemem" diyerek tehlikeyi saviyorum. peki erkeklerde durum ne? bildiğim kadarı ile onlarda da masaj olayı var, hem de öyle saç yıkama masajı diil bildiğiniz omuz, kol, kol, el filan da dahil oluyor, hem de erkek erkeğe... bu da garip geliyo bana, yani bi de ne alakası var kuzum saç işi ile masajın? bırakın masajı masözler ya da sevgililer yapsın, siz saçımızı en şahanesinden yapmaya çalışın. öyle masajmış fönmüş yemezler :)

not: yaa hani bi de erkeklerin saçını, başları lavaboya eğik olarak yıkıyorlar ya, ne acayip bi durumdur bu... tam aptüş olunuyo bence. bu sebeple aman  kızlar sevgililerini bu halde görmesinler karizma feci şekilde yerle bir olur.!

pazartesi sabahları herkes birbirine haftasonu dedikodularını anlatıyor ve ilk iş gününün yarısı bu şekilde gelip geçiyor!

15.11.09

saat 20.00 itibari ile tek tane sigaram var

bugün öğleden sonra annemlerden çıkarken babam bana "hadi evladım bana  aşağıdan bi sigara al da gel de öyle git" dedi. ben de 8 kat inip sonra tekrar çıkmayı göze alamadığım için "yok yaa" dedim ve kendisine kendi paketimden 3 kalem sigara verdim. sonra eve geldim bi de ne göreyim 3 adet sigaram var, ben bu sıkıcı pazar gününde temelli eve girmişim ve elişi faaliyetleri yapacağım!! bu ne demek 17.00 dan 01.00 a kadar 3 sigara ile idare etmek ya da 3 saat sonra bakkala gitmek demek ve bu olursa planların aksaması ve tembelliğe vurulan ket demek :)  ben sigara tiryakisi değilim haftada 2 paket sigara içerim. bazı günler hiç içmem... ama kısıtlı kaynaklar her zaman beynimi kışkırtır, bu sigara olayında olduğu gibi!!! kısıtlı kaynak bulmaya göreyim, amanın da aman...  ama neymiş? herşey beyinde bitermiş. işte şu an saat 21.02 ve 1 saatir paketimde yalnız bir sigaram var. peki bu ne demek? bununla idare edeceğim ve bakkala gitmeyeceğim demek. işte beynimin gücü, işte zafeeeeeerrrrrrrr!! bu iradeyi ben başka şeylerde göstersem neler olurdum neler, di mi ?? misery is a butterfly' dır.