parasol'e özel arama kutusu

Loading...

9.11.09


bu akşam annem balık yapıyor, ben de gidip hapur hupur yiyorum. sonra da çay içip babamla tavla oynuyorum ve birbirimizin taşlarını acımasızca şakkudu şukkkudu kırıyoruz!! bu bir pazartesi klasiği

ROLL'a hoşçakal diyin!

bu ekonomik kriz süreci başladı başlayalı, ara sıra, burada kapanan ya da 2-3 ayda bir çıkmaya başlayan dergilerden bahsedip ağlıyordum. işte korkulan oldu ve yıllardır sadık bir okuyucu olarak takip ettiğim, hiç ihanet etmediğim sevgili dergim ROLL kapanmaya karar verdi. bu ay çıkardıkları sayı son sayıları! ben bunu bilmeden almıştım ve  henüz okumaya başlamamıştım. bir pastayı yerken nasıl en güzel yerini sona bırakıyorsam, bant ve ROLL'u da bu şekilde hep sona saklarım. hep en keyifli anlarımda ve en sevdiğim mekanlarda okumak isterim onları... mesela moda da, ya da güzel bir kahve eşiliğinde herhangi bir kahve zincirinde... bu sebeple nasıl bir veda içermekte bu sayı onu bilemiyorum, ama gerçekten çok üzüldüm. insanın sevdiği şeyler yok olmaya başlayınca ve sevmediği şeyler artmaya başlayınca, yaşamını sürdürdüğü yer ile arasındaki bağın ne kadar zayıfladığını görüp, kendisinin oradaki varlığını sorgulama süreleri ve sıklıkları da artıyor. belki bi gün istediğimiz gibi bir dünyada yaşayacağız. kimbilir 2012'den sonra mars'da mesela!! 

Nobody knows what human life is.
Why we come, why we go.
So why then do I know
I will see you,
I will see you in far off places?
(morrissey)

pazarakşamısendromugibisiyok

7.11.09

yok artık dedim!!

bugün kadıköy'de dolaşırken bir giyim mağazası gözüme çarptı. yani öyle böyle çarpma diil, balyoz gibi çarptı. dükkanın ismi "giyenzi" !!!! bu şaka diil gerçek! hani günlük konuşmalarda turkçeyi katlederek kullandığımız sokak dilinde söylediğimiz gibi; gelenzi, gidenzi, yiyenzi, içenzi... onun gibi.. kendimi düşünüyorum da, hep hayalini kurduğum işlerden biri olann kendi tasarımlarımı satabileceğim bir dükkana kavuşsam, onca çabadan sonra hayallerimi yatırsam, paramı yatırsam bu işe ve sonra bunun adını "giyenzi" koysam, vallahi de billahi de affetmem kendimi. kendimi de bu ismi koyan başkalarını da .... hay ben sizin aklınızı ne yapayım sevgili girişimci, ya da allah akıl fikir versin!!

6.11.09

murakami

radikal kitaptan bugün alınan bilgiye göre murakami'nin yeni kitabı "sahilde kafka" anadilimize çevrilmiştir. imkansızın şarkısını okumuş ve çok çok sevmiş biri olarak maalesef kitap ile ilgili bilgi veremeyeceğim, çünkü kronik unutkanlık durumum var. sadece bilmenizi isterim ki böyle bir kitap çıkmış bulunuyor. bir gün bence nobel ödülü murakami'yi de bulacak ama ne olursa olsun her canlı bir gün ölümü tadacaktır! rezillik...

5.11.09

waiting is the time spent *not* living.

bu güzel güneşli kasım gününün özlü sözü bu olsun mu olsun.... beklemek "yaşamadan" harcadığınız zamandır... iyi demişsiniz kardeşim!

karşınızdaki bir erkek ya da bir kadın sürekli  mola isteyip zaman mı kazanıyo, BEKLEMEEE!!

iş yerinde patron terfiniz için bin bir bahane mi anlatıyor, BEKLEMEEEE!!

diyete başlamak için pazartesi mi gelecek, BEKLEMEEE!!

uzak diyarları görmek için yanına arkadaş mı arıyorsun, BEKLEMEE!!

sevdiğin işi yapmak için cesaretin mi yok, BEKLEMEE!!

bir arkadaşın buluşmak için sürekli gün mü erteliyor, BEKLEMEEE!!

vallahi de beklemeyin, yürüyün gidin, hayatımızdan daha mı kıymetli ayol!!! zaman geçiyor, hayat geçiyor, gençlik gidiyor. evet, burada beni bilenler "diyene de bak" diyebilirler, zira derlersede doğru derler, diyeninin bir yüzü demeyenin iki yüzü kara! hele hele 1.maddede benim rekorum üzerine rekor yoktur, bekleeeee, bekleeee, bekleeee..... sonra hiç sevmediğim bir işi yapıp dururken, sanki para babası bir gönüllü bana istediğim işi yaptıracak gibi bekleee, bekleee, bekleeee..sonra diyete başlamak için bekleee, bekleee, bekleeeee, sonra uzak diyarlara gitmek için birilerinin keyfinin gelmesini bekleee, bekleee, bekleee. gece dans etmeye gitmek için yine komisyon kararlarını beklee, beklee, bekleeee... galiba ben kendimi camdan atmaya gidiyorum!! ya da yaşamadığım zamanları yaşamaya :)

ya baksanıza, herşey iyi güzel, istersek kendi hayatımız için beklemeyebiliriz ama yaşadığmız yer için bence ne kadar beklesek nafilee, esas bir an önce vınnlamak ve hiç beklememek lazımmış. zamanında bilemedik. e öncekileri olduğu gibi... hiç bilemedim yahu... ben bilme özürlüyüm, burdan bu anlaşılıyor. gün geçmiyor ki bir blog saçmalığımdan yeni bi şi öğrenmiyim... sağlık ve esenlik sizlerin olsun, asgari 30 km hız ile ilerleyin, duraklama yapmayın!!


her gün en az 1 elma yemenin faydalarından haberdar mısınız?

4.11.09

cikki di cik cikkkidi cik cik cik cik

twitter da aktif hayata geçtim bu hafta... eğer doğru kişileri ya da toplulukları izlerseniz faydalı ve güzel bilgiye ulaşabiliyorsunuz. tabii ki eğer bir i phone olsun, bir blackberry olsun, ben de olsaydı işte o zaman cik cik lemenin kralını yapardım. ama maalesef hayat şartları buna elvermedi. ama neymiş? hayata küsmiycek mişiz, elimizde ne varsa onunla yetinicekmişiz! ayy cik cik lerken nerelere geldim, pardon... velhasıl, kendinize güveniyosanız gelin twitter da da cikkkidi cik, cikkidi cik ötelim, her daim geyiğe devam edelim.

HIRSLI BİR KADIN+ÇEKİMSER BİR ERKEK+BİR PARTİ+KİMYA+İÇGÜDÜ

evet şu an değineceğim konular- ki aslında ben nick cave'in sözcüsüyüm- biraz tehlikeli konular! biri erkek biri dişi, bunu yapan iki kişi cinsinden... bakın şöyle ki; bir erkek, bir kadın ve alkol sözkonusu olduğunda, genelde kadının istediği şey olur. daha doğrusu kadın bir av gibi dursa da ve erkek de avlandığını sansa da, aslında kadın düşüncelerini gerçekleştirmek için varlığını bir yem olarak kullanabilmektedir. bu durum havanın karardığı alkollü saatlerin kaçınılmaz bir eylemidir. tabii ki de yemi yemeyecek erkekler de olabilir ama bunlar istisnadır! bir kadın elinde içkisi ile bir erkeğin yanına gittiğinde, yavaş yavaş bir muhabbet geliştirdiğinde, belki de açılan konular itibari ile hararetli tartışmalara girdiğinde, erkek o sırada, kadının görünüşünü, gözünü, duruşunu süzüp, 3-5 saat sonra olabilecekleri hayal etmekte ve belki de kendini "bir kez olsun oltaya gelme, adam gibi evine dön, bunun sabahı da var, sonra ertesi günü ve ertesi günü de olabilir oğlum!" diye telkin etmeye çalışmaktadır. ama  nick cave'in de dediği gibi, genelde erkeğin son bulduğu yer, geri çevrilemez, dönülemez bir yoldur  (mezar benzetmesi süper) !! siz istediğiniz kadar bahane uydurun, yok teknem gitmiyo, yok küreğim kırıldı, yok kolum ağrıyo, nafile de nafile...  yani demek ki bu işler böyle sevgili dünyalılar, herkes bunu böyle bilsin. şimdi gündüz vakti, iş yaparken sen bunu mu düşündün derseniz, aslında sadece bu şarkıyı dinledim ve o da işte bunu anlatıyor. çok ince ince anlatıyor. ben de bu entrikalara ve omuzlarımızdaki küçük insanlara bayılmaktayım :)  kimyalar ve içgüdüler ve etten  kemikten bizler ve zaaflarımız ve cinsler çarpışması:!! hepimiz insanız neticede :)

not: bu şarkıya dair başka yorumu olan varsa açıklasın!

 You found me at some party
You thought I'd understand
You barreled over to me
With a drink in each hand
I respect your beliefs, girl,
And I consider you a friend,
But I've already been born once,
I don't wanna to be born again.
Your knowledge is impressive
And your argument is good
But I am the resurrection, babe,
And you're standing on my foot!

But my little boat is empty
It don't go
And my oar is broken
It don't row, row, row

Your tiny little face
Keeps yapping in the gloom
Seven steps behind me
With your dustpan and broom.
I couldn't help but imagine you
All postured and prone
But there's a little guy on my shoulder
Says I should go home alone.
You keep leaning in on me
And you're looking pretty pissed
That grave you've dug between your legs
Is hard to resist.

But my little boat is empty
It don't go
And my oar is broken
It don't row, row, row
But my little boat is empty
It don't go
And my oar is broken
It don't row, row, row

Give to God what belongs to God
And give the rest to me
Tell our gracious host to fuck himself
It's time for us to leave.


nick cave


hey!!!! gezegen sakinleri  bugün daha iyisiniz ya???

3.11.09

sevginin gücü

hafifmüzik.org vasıtası ile 103.8 dinamo fm de dün akşam başlayan ve kaan sezyum ile deniz isimli birisinin sunduğu programı dinledim. ilk program olması sebebi ile teknik ve lirik aksaklıklar başgösterdi tabii ama ben bazı yerlerinde feci güldüm. yani geyiğin kralını yapıyorlar diyebiliriz! ayrıca seçtikleri müzikler de çok iyiydi- konuğun mehmet tez olması bunu ne kadar etkiledi bugün göreceğiz :) bundan böyle, anladığım kadarı ile, her pazartesi, salı ve çarşamba 18.00-20.00 arası bu programı dinleme imkanı var. yeni dönem geyik ve güzel müzik dinlemek istersen tune in, çekinme...

çoooooook uzun zamandır, yani kent fm kapandığından beri, böyle sazlı sözlü bir program dinlemediğim için, dün akşam ki durumum kendi kendime çok nostaljik geldi. sanki biraz da kent fm deki formatlara benziyor gibiydi, ama bu bir göz ve gönül yanılması olabilir. bu aralar aklıma şöyle bir soru gelmekte. acaba dinamo fm tebdili mekanda fayda sağlarken aynı zamanda yeni bir kent fm- radyoeksen türevi de yaratmaya çalışıyor mu? çalışmıyorsa da çalışsın bee, çalışın ey müziğe gönül verenler, bize de alternatifli bir müzik alemi sunun, olmaz mı?


selam dünyalılar, bugün nasılsınız?

2.11.09

sergiye gitmek ister misiniz?


buralarda bahsetmiştim, pera müzesinde chagall'ın sergisi başladı ve ben de dün oradaydım. o kadar ama o kadar ve o kadar hoşuma gitti ki... daha çok chagall'ın eskizleri var sergide... öyle yağlıboya tuvallerini görmeyi beklememek lazım, ama eskiz diyip geçmeyin, çünkü bunlar aynı zamanda ilk aşkı ve ilk karısı olan bella dönemine ait. chagall aşık olduğu zamanlara dair resimlerini renk katarak yapmış, diğer resimler ise genelde siyah beyaz. çok duygu yüklü ve içten buldum. tabii bu kadar etkileyici olmasının sebebi, çok sevdiği bella'sının vakitsiz ve erken bir zamanda hastalanıp ölmesi ile de alakalı... chagall şerefine ben de blog fotolarımı bu hafta onun resimlerinden seçicem. işte yukarıdaki resim; chagall ve bella şehrin üzerinde uçarken :) yani aşklarından ayakları yerden kesildiği zamanlar :) 

dün soğuk, yağmurlu ve karanlık bir gündü. ben kalın kalın giyinip kendimi sergiye doğru götürdüm, kulağıma tindersticks verdim ki resimler ile çok uyumlu idi bence. her, bathtime, travelling light, jism çalarken, tamamen çevremden kopup o güzel resimleri seyrettim, sonra da istiklal de biraz yürüyüp bir kahve içtim. harika oldu!  tavsiye olunur, sergiyi görün ve bir ressamın hüzünlü yaşamına siz de seyirci olun !!

1.11.09

kasımpatı

kasım pat die geldi. ne de arada derede bir aydır şu kasım... benim için hiç bi özelliği yoktur, hiç bir özel güne, anıya, olaya tekabül etmez. yılın son ayından bir önceki ay olduğu için henüz panik hissi de yaratmaz. daha çok aralık geldiğinde heyacanımız çokça olsun diye sessiz sakin yerinde durmayı tercih eder. bakalım 2009 yılının kasım ayı nelere gebe? kız mı oğlan mı? ikiz mi? nee??

en önemlisi bu ay bayram tatili var, en azından 5 gün tatil. bu sayede bana londra yolları taştan, o çıkardı ben
 baştan!! sonra bi kaç hemcinsimin doğum günü var. yani bunlar akrep kadını, yani korkulur, şakaya gelmez!!  sonra yarın u2 konser biletleri satışa çıkıyor, bakalım neler olucak. bana kalsa bi b.k olmasını istemem. şu an bilet almaya da niyetim yok!ayrıca benim kasım ayından bi isteğim var, allahaşkına bi sürü güzel film gelsin, bu sezon çok kesat geçiyor! onun dışında havanın da yardımı ile bol bol güzel müzikler dinleyip, içerek yerlerde sürünsem bana yeter gibi!!

haydi bakalım kasım, hoşgeldin. umarım bize bilmediğimiz ve güzel sürprizler yaparsın, biz de seni manik depresif, sessiz sakin, ne olduğu belirsiz aylar listemizden çıkarırız.

allahım allahım h1n1 beni de bulacak mı?

of yaa feci panik içindeyim. ne zaman tv yi açsam karşımda h1n1!!! eğer siz de çok fazla rastlıyor ve sıkılıyorsanız, işte burayı da açınca karşınıza çıkacak ve "ooooffff, burada da mı h1 n1"diyip bana küfrediceksiniz. ama durun etmeyin yazıktır günahtır!! asıl poblem benim delicesine tutulduğum panik durumu. zaten bu tip olaylar karşısında hiç bir zaman soğukkanlı olamadım, şimdi bi de salgın hastalıkmış, yok şubat ayında 21 milyon kişi ülkemizde h1n1 olacakmış derken daha da bir septik hal aldım. kapı kollarını peçete ile tutup, sürekli elimi yıkamayı düşünüp, yıkayamadıım zamanlarda da kötü kokulu ıslak mendiller ile silmek zorunda kalıyorum. geçen gün büyük doktorlardan biri dedi ki, şu an geçirilen grip vakaaalarının %98'i h1n1 imiş! e peki merak ediyorum, mesela ben çok zibidi gibi giyindim, ve sokakta çok üşüdüm, sonra soğuk aldım, ve grip oldum. yani acaba sayın bilirkişiler grip dediğimiz şey sadece virütik midir? nedir yaa??? allahım çok korkuyorum. h1n1 canavarı beni ebeliycek mi???ya daaaa


who'll be the last to die for a mistake, the last to die for a mistake!!

sağlıcakla kalın temennisi günümüzde geyik olmaktan çıkıp gerçek bir anlam kazandı. sağlıcakla kalın sevgili dünyalılar!

31.10.09

itsthehazyshadeofwinter
itsthehazyshadeofwinter
itsthehazyshadeofwinter
itsthehazyshadeofwinter 

30.10.09

later with jools holland

güzel haber! jools  holland e2'deee.. eskiden, herkes tek bir evdeyken, kardeşimle cuma akşamları bbc de jools holland'ı bekler, ingiltere ile aramızdaki 2 saatlik saat farkı sebebi ile gece geç vakitlerde "later with jools holland" adlı programını seyrederdik. şimdi artık bbc de bu program yok- en azından ben göremiyorum- ama nerede var? henüz tam olarak zaplama alışkanlığı kazanamadığım e2 kanalında... her cuma saat 22.15 de başlıyor. eğer bir cuma akşamı, evde oturmak gibi durağan bir iş yapıyorsanız en guzel şey jools seyretmek olabilir, yani ben tavsiye ederim, artık siz ne yaparsınız bilemem. jools holland, hali hazırda hem müzisyen, hem şarkıcı, hem squeeze grubunun kurucusu, hem sunucu, yani hem de hem... programının en güzel yanı ise tek bir studyoda 5-6 farklı sahnede farklı türden müzik yapan insanları ağırlıyor. böylece tüm müzisyenler aynı anda studyonun içinde oluyor. sırayla şarkılarını söylüyorlar, birbirlerini dinliyorlar. bence harika bir sinerji! ben de şu an evde jools seyrediyorum ve şansıma bu hafta kaiser chiefs ve seasick steve var, ayrıca başkaları da var, boy george var... aman da aman. ah o stüdyoda ben de olsaydım, açık denizlere yol alsaydım :)lilililiiiiiiiiiii lululululuuuuuuuuuuuuuu.

bruce kime nispet yapıyor?


hani bir kaç ay önce, 29 ekim de madison square garden'de olacak olaylardan bahsedilmiş ve kedi- çiğer ilişkisi gözler önüne serilmişti. işte o güzelim ama bensiz geçen gece gerçekleşti :( sizce bruce "kızıl ninja" karısı patti'yi öperek kime nispet yapıyor????? kime olucak, banaaaaaaaaaa!! (yalnız hakkaten de bakışında bi muziplik yok mu?) neyse müthiş "cool" değiller mi? nazar değmesin, tütütütütütütütütütütüüüüüüü...


aynen bu şekilde bir yerlere gidesim var. hiç bilmediğim ve görmediğim diyarlara... yeni yerler görmek, değişik yemekler yemek, farklı mimari, güzel insanlar, ılık hava, uçak, tren, metro, tramvay, otel odası, tarih, taze bilgi ve güzel bir harita!!

29.10.09

asla "asla" deme

uzun bir süredir "asla, hayatta olmaz, hiçbir zaman" dememeyi öğrendim, çünkü baktım ki bu lafları ettikten bir süre sonra her şey değişmiş ve ben de ettiğim lafla baş başa kalmışım! mesela bu boyumdan büyük kelamlar nelerdir diye inceleyecek olursak;

  • asla şunu yemem, bunu içmem
  • hayatta bir daha onunla konuşmam
  • şunu bana kimse giydiremez
  • o adamı kesinlikle dinlemem
  • bilmem ne'den nefret ederim
  • bana şunu kimse yaptıramaz
  • şundan kesinlikle vazgeçemem
e peki bu büyük laflara dair küçük örnekler nelerdir?

eskiden ağzıma sürmediğim enginarı ve kerevizi çok seviyorum, hayatta en nefret ettiğim yiyecek mertebesine yükselen ton balığını her öğlen salatamın içinde mideye indiriyorum, koladan vazgeçemem derken şimdi hiç aramıyorum, eskiden türk sanat müziği sevmezken şimdi duyunca bi hoşuma gidiyor, twitter'dan hiç hoşlanmazken şimdilerde keşke bir i-phone benzeri aletim olsada her an olan biteni twitlesen diyorum, eskiden asla hayvan baskılı kıyafet giymem derken, şimdi bu desenler hoşuma gidiyor (ama henüz satın alma aşamasına gelemedim), tabii burada açıklayamayacağım bir sürü başka şey var, kafama dank eden "bir daha asla" dediğim ve şimdi yaptığım, yapmayı istediğim.... velhasıl, hayat işte böyle bir şey, herşey değişiyor, özellikle biz değişiyoruz. zaman bir çok şeyi görmemizi, sindirmemizi, sevmemizi, idrak etmemizi sağlıyor. zihnimizi şartlanmalardan arındırmak lazım.  tam da bu sebeple karşımızdakilerin değişebileceği ihtimali üzerine her zaman herşey için açık bir kapı bırakmakta fayda var, bence, kanımca, kırmızı kanım, beyaz bayrağım, teslimiyetim...

sözün özü. free your mind and the rest will follow. diyebilinir.



nevin hirik
hayallerimiz eriyor da yerine yenileri geliyor mu?

27.10.09


işte tam da hüzünlü müzik havası... bu akşam . huzurlarımızda. namı değer . magnolia electric co. lioness çalarsa. ağlarım.

not: yahu genç yetkililer, hafta için konserlerini erken yapma işini bi düşünseniz süper olmaz mı? bir de biletin üzerini ben yazdım ama valllahi de billahi de işte bu bilet!!

26.10.09

garantisi olan 4 gün

evet sevgili dünyalılar, bir pazartesi gününün daha kucağına atlamış bulunuyoruz. ama bunun konu ile hiç alakası yok. konu şu ki bir yılda garantisi olan 4 gün vardır. bunlardan 1'i üzüleceğimin garanti olduğu, diğer 3'ü de sevineceğimin garanti olduğu günlerdir. önce kötü sonra iyi;

üzüntü garantili gün: yani bu yıl için dün... gmt'nin bize oynadığı kalleş oyun. yani saatlerin kış sezonunda geri alınması olayı! her yıl bu gün geldiğinde garantili olarak üzülüyorum. dün saat 5 buçukta hava karardı. yakında daha da erken kararacak. işten karanlıkta çıkacağız. bu da beni çok üzücek, mahvedicek! sevglii gmt, acaba biz başka bir yerlerden tasarruf edeceğmize söz versek, sen de bu uygulamayı teşvik etmekten vaz geçer misin? mesela giyeceklerimizi akşamdan hazırlayıp, sabahları karanlıkta giyineceğimize söz versek. haftada bir kez çamasır, bir kez bulaşık yıkayacağız desek. ya noooolur yaa, moralim bozuluyo feciii şekilde!

mutluluk grantili 3 gün: bu günlerden bir tanesi "üzüntü garantili"'nin tam tersi... yani yaz geldiğinde saatleri ileri aldığımız gün. ohhhhh en güzel gün. hayatımızın aydınlandığı gün. yazın habercisi gün. cici gün! diğer iki gün ise gs- fb maçının olduğu iki gün. ohhh etraf sessiz. sokakta, trafikte kimse yok. alışverişe mi gidiceeniz çat gidin, köprüler arası mı geçiceeniz, çat geçin, yürüyüş mü yapıcaanız, çat zig zag çize çize yürüyün.

işte bu saçmalık da böyle bitti. diyeceğim şudur ki gmt olmasa şu saatler ile oynaştığımız iki gün otomatik olarak ortadan kalkar ve bizimde ruhsal dalgalanmalarımız engellenir. maçlara gelince onlar toplumsal yaradır ve yıldan yıla kangren olmaya doğru gitmektedir, peh ve de yuuuuh.


şu an olmak istediğim yer

25.10.09

günün süper adamı

bu sabah güzel hava sayesinde kendimizi bir kez daha moda çay bahçesinde kahvaltı ederken bulduk. bugünün diğerlerinden farklı bir yanı vardı, ki o da küme küme sarı lacivertler... malum, hem maç sebebi ile hem de kadıköyde olmanın verdiği sahiplenme ile fb taraftarları kostümlerini giyip kahvaltıya, kağıt oynamaya, çay içmeye çıkmıştı. merak ediyorum, 6 kişilik bir arkadaş grubunun tamamı fb'li olabilir mi? yoksa sözü geçen arkadaşlar sessiz sakin olanlara zorla fb forması giydirip mi dolaştırıyorlar? yoksa bugün sadece bu maç için fb'li tanıdıklar arkadaş numarası yapıp bir arada mı geziyor?

neyse asıl konu şu ki, moda çay bahçesinde her zaman bizlere çaylarımızı getiren, her biri birbirinden şahsına münhasır görevlilerden olan hasan, bugün bordo renkli servis önlüğünün içine galatasaray formasını giymişti ve ceket formatındaki önlüğün içinden spot ışığı gibi parıldıyordu forması... yüzünde de hem kafa tutan, hem umursamaz, hem muzip ve hem de her zaman olduğu gibi kendisine has saf ifadesi vardı. bugün için benim süper adamım hasan'dır. tüm o fb'lilerin içinde, moda'da, galatasaray forması ile dolaşabilecek biri varsa bir adım öne çıksın lütfen :)

not: fb stadının önünden geçerken gs'li olan annem " tabii ya herkes kendi takımının formasını giyip dolaşabilmeli, neden hasan a şaşırıyoruz ki?" dedi. babamda "tamam o zaman sen şimdi sarı kırmızı bi şiler giyip buraya gel bakalım ne olucak" dedi. bende "anne ben seni uzağa bırakırım, sonra da tanımam!" dedim.

yasak koyanındır!

bu iş buraya kadar. benim gözümde artık bu ülkedeki sigara yasağının bir gerçekliği kalmamıştır. zaten ben de şaşırıyordum "vallaha da millet uyuyo be, vapurlarda filan kimse martılara karşı bir tane yakıp telendirmiyor" diyordum, ki neyse yüzüm kara çıkmadı. dün binmiş olduğum bir arabalı vapurda iki vakkaaa ile karşılaştım ki bir tanesi "işte biz, işte sigara yasağı" dedirten türdendi. birincisi, gayet aleni bir şekilde bir amca vapurun dışında yaktı sigarayı, içti içti içti sonra da yanık hali ile direkmen çöpe attı. kimse bi şi demedi.biz de salak salak ona bakıp, kurala uyduğumuz ile kaldık. ikincisi ise tam internette şeref turu atacak bir video teması idi:arabalı vapurun ön kısmına doğru duran küçük bir araba, vapur seyir halinde,arabanın içinde 5 adet genç insan, pencereler kapalı, 3 tanesi sigara yakmış ve çekip çekip arabanın içine üflüyor. e bakıldığında vapurda içiyorlar mı? yooooo, onlar vapurun içindeki arabanın içinde içiyorlar. bu yasağa girer mi? bence bu kadar parlak zekalı insanların olduğu bir ülkede girmez!! dışarıdan nasıl gözüküyorlardı derseniz, ona da cevap "REZİLLL!!" olurdu. fecilerdi gerçekten, hem el kadar arabanın içinde birbirlerine sigara üflediklerinden, hem de yasağa karşı küçük akıllarının onlara oynadığı oyun yüzünden! biz, yani araçlarının yanında dikilen diğer araç sakinleri, onlara bakıp bakıp güldük. onlarda içeriden kendilerine güldüler.

23.10.09

SüRPRiZ oLGuSu

eskiden, biraz daha eskiden, ben sürprizden sürprize koşan bir insanken aslında sürpriz yapmanın risklerini hiç düşünmezdim. şimdi, yani aydınlanma çağından sonra, birisine sürpriz yapmanın riskli bir durum olduğunu düşünmeye başladım ve sürprizinizden %100 emin olmadığınız sürece de yapmamanızı sizlere salık veriyorum:)

yani bu ne demek? şu demek: her ne kadar siz karşınızdakini tanıdığınızı düşünseniz de, herkesin sadece kendisine ait bir dünyası, beklentileri, düşünceleri var. başkasının dünyasına girmeniz maalesef mümkün değil, bu sebeple size süper bir fikirmiş gibi gelen sürprizler karşı tarafı zorlayabilir ve hatta mutsuz dahi edebilir. tabii ki havayada uçurabillir. ama görüldüğü gibi bunlar hep birer ihtimal... çoğunlukla sürprizi yapan kişi, eğer  kendisine yapılsaydı çok hoşuna giderdi mantığı ile yola çıkarak bir sürpriz hazırlamaya başlar ve işte bu en tehlikeli "sürpriz hazırlama iş akış şemasıdır". mesela bunlar ne olabilir? yılbaşını başbaşa geçirmeyi beklerken sevgilinizin bir sürprizi sonucu, birden  tüm arkadaşlarınızı sizin eve doluşturması, siz evde yayılmak isterken elinize sürpriz bir konser bileti tutuşturulması, siz kaş'a  gideceğinizi sanırken birden bir sürpriz sonucu akdeniz sahillerinde on beş yıldızlı bir tatil köyünde tatil yapmanız, siz yaşgününüzde çılgınca eğlenmeyi beklerken romantik bir akşam yemeğinde masaya bir tek taş koyulması... velhasıl bu örnekler çok çoğalabilir. burada demek istediğim şey şu saydığım sürprizlerin kötü olması değil, sadece sizin havanıza uymama ihtimali olmasıdır. bu sebeple ben son zamanlardaki sürprizlerimi "meta"lar üzerinden yapmayı tercih ediyorum. ne de olsa kimseyi bağlayıcı bir durumu yok. "meta" ne mi? işte ne bileyim karşımdakinin ilgi alanına giren ve istediğini bildiğim eşyalar.

hazır sürpriz demişken benim en çok seveceğim sürprizler- ki kimse üstüne alınmasın- uçak biletleri, konser biletleri, bosé kulaklık :), şu bu o sonra bi de şunlar ve de bunlar ve bir de şu ve ekleyecek olursam bu var, sonra da oo.. gibi şeylerdir. bir sürprizde bütçe değil önemli olan ince düşüncedir bence... karşınızdakine, kendinizi onun yerine koyup en fazla neden hoşlanacağı üzerine kafa patlattığınızı hissettirmek ve sürprizinizle de bunu anlatabilmekdir ki bu da her yiğidin harcı diildir!

not: hayatımda ne kadar az sürpriz kelimesini yazmışım ve yazmak ne kadar zormuş. bu yazıyı yazarken hep sürprüz yazdım sonra düzelttüm, yok düzelttim :)

CHAGALL - şimdi burada


24 ocak'a kadar yapacağım şeylerden bir tanesi, pera müzesinde yeni başlayan mark chagall sergisine gitmek olacak! kendisi 1900'lü yılların başında yaşamış rus bir ressam. ben onun resimlerinden çok etkileniyorum, özellikle yukarıdaki resmi "doğum günü", zamanında beni çok duygulandırmaktaydı. bu resimde chagall "ölümsüz" olarak kendisi ve karısı bella'yı  resmetmiş. sergi 24 ocak'a kadar pera müzesinde olacak. yağmurlu bir günde gitmek müthiş olabilir!!


klasik bir insan probleminin polaroid hali :)

22.10.09

doğum günün kutlu ve mutlu olmasın!!!!

morrissey, morrissey... acıların çocuğu, mutsuz yaşamların guiness'i, kimi zaman üstüne giyecek bir şeyi olmayan, kimi zaman kalacak yeri olmayan, kimi zaman kalbi kırık, kimi zaman aklı bozuk, kimi zaman kızgın ve öfkeli. işte size bugün morrissey'in harika bir şarkısından bahsedeceğim: "unhappy birthday". sözleri özetle şöyle;

I've come to wish you an unhappy birthday
'Cause you're evil
And you lie.
And if you should die,
I may feel slightly sad
(But I won't cry).

Loved and lost
And some may say
when usually it's nothing.
Surely you're happy.
It should be this way ?
I said "No"
And then I shot myself
So, drink, drink, drink
And be ill tonight

From the one you left behind,
Oh, unhappy birthday !

aman yanlış anlaşılmasın, tanıdığım kimsenin doğum günü diil bu aralar, yani sarkazm yok bu post'ta! ben bu şarkıyı çok çok seviyorum, çünkü hiç kimsenin bu lafları sarfettiğini duymadım. çünkü cesaret ister, çünkü gerçeklik ister, dürüstlük ister! "sana mutsuz bir doğum günü dilerim, çünkü sen şeytansın ve yalancısın, ve eğer ölürsen birazcık üzülürüm ama hiç de ağlamam!sevdim ve kaybettim, kimilerine göre bu hiç bi şi diil. tabii, sen mutlusun... böyle mi olması gerekiyordu?  hayır dedim ve kendimi vurdum. yani içip, içip, içip akşam hasta olacağım. arkanda bıraktığından sana mutsuz bir doğumgünü!!!" vallahi de bravo! hiç içinizden birilerine bunları söylemek gelmedi mi? genellikle eğer hala görüşüyorsak eski sevgililerimize "doğum günün kutlu olsun, nice yıllara" gibi sirin sözler söyleriz. hiç telefonu açıpta "doğum günün rezil geçer ve inşallah beter olursun, ve bu akşam umarım bensiz hiç eğlenemezsin, ve ömür boyu mutsuz olasın!!" diyesiniz gelmedi mi? (bana bunu diyecek insanlar tanıyorum, dememek için aramıyorlar belki de :) !)

uzun lafın kısası, haftaya the smiths akşamı varmış, eğer orada çalarsa bu şarkı eskiden kalbi kırılanlar, birilerinden nefret edenler bu şarkıyı bağıra çağıra söylemeli ve huzuru bulmalı!!

işte şarkı şurada. eğer vaktiniz var ise lütfen dinleyin, çünkü morrissey means it!!!!

21.10.09


evimizin hanımı olalım, hiç çalışmayalım!!


hope in a hopeless world

bu aralar "parasol" fazlaca film hikayesi kucakladı. bu durumu da aslında - ben kendim- sıkıcı buluyorum, ama yine de işte iz olsun, bir de gönüller bir olsun diye hemen iki düşüncemi tıkırdatıyım.

michael moore benim her işini takip ettiğim bir kişi diil. kendisine karşı nötr düşüncelerim var. "kapitalizm; bir aşk hikayesi" belgeseline/ filmine bazı beklentiler ile gittim...  nedense hepimize mal olmuş, daha global ama aynı zamanda da kendimin de esiri olduğu tüketim toplumuna göndermeler yapan bir kapitalizm hikayesi bekliyordum ama, belkide doğal olarak bay moore tamamen amerika'nın kapitalizm macerasını anlatmış. finansal sistemden madur olan amerikan vatandaşlarını- finansal sistemden nemalanan amerikan vatandaşlarını  tüm açıklığı ile gözler önüne sermiş. yani son dönemde tüm dünyayı sarsan mali kriz bu aslında...  reagan döneminden bush'a gelinceye kadar geçen zamanı, dramatize etmeden ve  klişelerden uzak bir şekilde, gözler önüne sermiş... tabii bu durumda siz- bir türk seyircisi olarak- olayın hafif dışında kalıyorsunuz, hele ki filmde onlar için kabus olan durumlar, sizin ülkenizde binbir beter bir şekilde, her an, cereyan ediyorsa kendiniz için fazlasıyla üzülmeye başlıyorsunuz.

benim filmden yakaladığım en önemli şey, hiçbir şey sonsuza kadar sürmek zorunda diildir ve değişim, birlik olan toplumlar için mümkündür. amerika'da yeniden grevler başlıyorsa, insanlar haklarını aramak için sokaklara dökülüyor ise- ki bay moore bu değişimi obama ile özdeşleştirmiş- bu tüm toplumlar için olasıdır. umarım, bir gün, biz de bu ülkede bir şeylerin değiştiğini görürüz. kabusum oldu sanki badem bıyıklar hiç gitmeyecek ve demokrasi hiçbir zaman gelmeyecek!! herşey bitti di mi? sona doğru adım adım!! zaten 2012'ye ne kaldı şunun şurasında , yandık ki ne yandık!!

not: her ne kadar film amerika merkezli desem de, obama'nın seçildiği gün içimi kaplayan anlamsız sevinci hatırlamazsam riyakarlık yapmış olurum.

20.10.09

bir sonbahar günü iş çıkışı sinemaya gitmenin çeşitli durumları

eğer yağmursuz bir sonbahar günü içindeyseniz, bu güzeldir. yağmurlu olması da fena değildir. eğer bir sonbahar gününde iş çıkışı sinemaya gitmeye karar verdiyseniz, bunun avantajlı bir çok yanı vardır, ancak avantajlar ve dezavantajlar, sizin işten kaçta çıktığınıza ve sinemanın işiniz ile olan uzaklığına göre fazlasıyla gereksiz bir şekilde farklılık gösterir. şimdi öncelikle, 7 den sonra işten çıkıyorsanız bu saçmalıkları okumakla vakit geçirmeyin. eğer 7 den önce işten çıkıyorsanız ve bunu okumaya yetecek kadar boş vaktiniz varsa, o zaman okuyun, ne bileyim ki... size ne yapacağınızı söylemek benim görevim değil aslında. ayy neyse şurada ufacık bi geyik yapıcam kelimeler nasıl da sarpa sarıyor yazıyı! yahu diyorum ki, eğer 7 den önce işten çıkıyorsanız ve sinemaya girmeden önce 1 saatiniz var ise ve eğer sinema beyoğlunda ise- hmmm sizi gidi demek bir festival filmine gidiyorsunuz! zira artık vizyon filmlerine hep avm'lerde filan gidiyoruz diil mi?- o zaman 6.30 a kadar açık olan sergileri gezebilirsiniz, eğer sergilerden hoşlanmıyor iseniz o zaman kitapçıları gezebilirsiniz, eğer bu ikisinden de hoşlanmıyorsanız, o zaman yine yanlış bir yerdesiniz! isterseniz öyle aylak aylak sokaklarda gezin, o da güzel olur... sonra efendim, başka bir fayda ise yemek yemeye vaktiniz olmayacağından ayaküstü bir tost ya da simit atıştırabilirsiniz. böylelikle az kalori alır ve şişmekten kurtulursunuz, hatta eğer zayıf bir insansanız filmde firigo ya da mısır dahi yiyebilirsiniz. sonra mesela, 9.30 seansına gittiğinizde gelen uykunuz, 7 seansında gelmez. uyuklamadan ve dinç bi şekilde filminizi seyredersiniz, üstüne üstlük çıktığınızda hala saat 9 30 gibi bi şi olacağından kahve içmeye, arkadaşınız ile buluşmaya, eve gidip tv seyretmeye, eve gidip internette takılmaya da vaktiniz kalır. bakın ne hoş oldu! bence iyi oldu bee!

not: film kadıköy de ise demeyi isterdim ama kadıköy de neredeyse salon kalmadı, kadıköy de filmle ilgili olan en iyi şey the end, e o da aslında korsan taksi! reks e gidilebilir çok şart ise, o zaman da gidin trip te ya bira için ya da coffeee&shop da cheese cake yiyin. eğer bir avm'de filme gidisyorsanız- ki bu kısaltma sinirimi bozuyor- zaten o zaman alışveriş yapmaktan başka bir seçenek var mı sevgili dünyalılar??


sergej  hein

19.10.09

ladies&gent., this turkish airlines flight number 14671 will have a delay for an unknown period of time! SORRYY

ayyyyyy!! vallahi fenalık geçiriciiiiiim. hiç sevmediğim bir huyum var sevgili gezegen sakinleri. yani aslında sevmediğim ve başklalarının da hiç sevmediği bir çuval dolusu huyum var ama şimdi ben bi tanesini söyliyceem. o da erteleme huyu... bize bahşedilmiş şu 1 tanecik hayatta, bir sürü bir sürü şey yapmak istiyorum. bunların çoğu basit şeyler. maalesef aslında hiç bir  büyük hedefim olmadan yaşayıp gidiyorum (bu da bir bozukluk galiba). basit şeyler, mesela, şu an bir kitaba başlamak, yaz sonrası tekrar spora başlamak, yogaya başlamak, fransizca dersine başlamak, rejime başlamak, cd lerimin tasnifi ve cd case'lere transferine başlamak, evdeki tüm lüzumsuz eşyalardan kurtulmaya başlamak.. peki ben napıyorum? evdeki geçirdiğim tüm zamanı sepet gibi yatarak geçiriyorum. şu basitin basiti işleri ise sürekli erteliyorum. bir sihirli değnek gelecek sonunda bekliyorum, herşeye başlamamı sağlayacak ve bende bu erteleme huyundan kurtulmuş olacağım. aksi takdirde; okunmayı bekleyen 1000 kitap, 10 merdiven çıkınca nefes nefese kalan bir bünye, sadece ingilizce konuşabilen bir beyin, ideal kilosuna inemeyen bir beden, cd leri hep dağınık ve yer kaplayan bir kişi ve evi çöp eve dönecek bir apartman sakini olacağım.

eyyy güçlü ruhlar ve pozitif enerjiyi pozitif olaylara çevirmeye kadir evren, haydi kolaysa gelin de ben size olumlu enerji verme zahmetinde bulunmadan siz, kırk yılda bir, karşılıksız bir iş yapın!!

bekliyorum

aha işte burada


isterseniz gözlerimi de kapatırım

some girls are "better" than others!!


bazı kadınlar diğer kadınlardan çok çok çok  daha güzeldir ve bu kabul edilmesi gereken bir gerçektir. coco& igor filmini seyrettikten sonra, bir kez daha bu gerçekle yüzyüze gelmiş bulundum. daha önce novo filmi ile de bizleri büyülemiş olan anna mouglalis, coco chanel rolünde nefis gözüküyor. internette yaptığım araştırmada kendisinin yunan asıllı bir fransız olduğu ve "mouglalis" soyadından anlaşılacağı gibi muğla bölgesinden göç etmiş bir ailenin ferdi olduğu yazılıydı. uydurmasyon mu gerçek mi pek bilemedim...

kızlar: bu filme sevgiliniz ile gidecekseniz her şeye hazırlıklı olun

erkekler: bu filme gitmeyin! (sonra film bitince gerçek dünya sizi üzebilir!)

17.10.09

cicim

filmekimde ek seans hakkı tanınan filmlerden bir tanesi- orijinal adı ile "chéri"- türkçe adı ile "aşkım"dı. filmde ise "chéri" kelimesi "cicim" olarak çevrilmişti. ben bu filme gitmeye meraklı değildim ancak dün akşam ki programlar, dün konulan ek seanse gitmeme bahane oldu. öncelikle festivallerde filmlerin, izleyici çekmek için, şişirilmesine bir örnek olarak bu filmi verebilirim, film kötü olduğundan diil ama o kadar da harika! olmadığından ötürü...

bu film ile ilgili olarak çeşitli yerlerde okuduğum özetlerde, filmin, genç delikanlılar ile gönül eğlendiren lea'nın maceralarını anlattığını söyleyen özetler vardı, ki ben bu özetleri şiddet ile kınıyorum çünkü film bundan bahsetmiyordu. bana göre film aslında hayat ve zaman ile ilgili çok dokunaklı bir mesaj veriyordu. evet filmde hala harika bir inceliye ama orta yaşın üstü bir görünüme sahip olan michelle pfeiffer (bi kerede yazdım, bravo bana) yani lea ile 25 yaşındaki genç delikanlı arasındaki ilişkiden bahsediliyordu ama asıl anlatılan şey; bu hayattaki gerçek ve tek aşkımız olabilecek bir kadın ya da erkeğin zaman açısından bizden farklı bir dilimde dünyaya düşmesinin, ne kadar hükmedilemez ve ne kadar çaresiz bir durum ortaya koyabileceğiydi...  bence bu gerçekten hayatın bize oynayacağı en adi oyunlardan bir tanesi olabilir!!

onun dışında herşeyden öte, bir dönem filmi olarak, kostüm tasarımı ve sanat yönetmenliği açısından takdire şayan filmler kategorisinde yerini garanti alır, almalıdır da :)