işyerindeki bilgisayarım artık gerektiği gibi çalışmadığından dün itibari ile kendisine "format atmak" diye taaabir edilen işlem yapıldı (bu çözüm bilgi işlemcinin çözümüdür) . bugün formattan sonraki ilk gün ve artık hiçbir şey eskisi gibi değil :( öncelikle, firefox um bir türlü eski görünümüne kavuşamıyor. colorful tabs mi yapmadım, radyo eksenimi eklemedim, hava durumunu mu koymadım.. ee hepsini yaptım yine de gözüm tutmadı. sonra müziklerim ve resimlerim karıştı, podcast lerimin hepsi yok oldu... benim gibi alışkanlıklarına sadık bir insanın, bir günden bir güne değişiklikleri hazmetmesi biraz zor oluyor.
bir daha format atmak mı, tövbe ki ne tövbe. bu arada gördüğüm kadarı ile erkekler bu işe çok meraklı format atmaktan ayrı bir zevk alıyorlar. ne zaman başları sıkışsa hemen at bir format, ohhh problemi kökünden çöz. bu konuyu da hemen günlük hayattaki kadın erkek ilişkilerine çıt diye çıtçıtlayabiliriz. neymiş? kadınlar problemleri çözmek için incik cıncık uğraşır, son ana kadar gemiyi terk etmezken- mesela ben format attormadan önce 1 hafta bekledim belki makinam düzlemeye karar verir diye-, erkekler bir problem karşısında dona kalır ve onunla ince ince uğraşmak yerine çaat konuyu bitirir, problemi halı altına süpürürmüş. bu bence böyle itirazı olanlar tabii ki olabilecektir, ama şunu söylemeliyim ki bizim ofisteki bilgi işlem sorunlusu bir erkek !!!
parasol'e özel arama kutusu
28.5.09
27.5.09
İNGİLTERE YE HOŞGELDİNİZ








bugün radikal gazetesini okuyan olduysa görmüştür, okuyan olmadıysa da buradan görebilir, polonyalı fotoğraf sanatçısı maciej dakowicz ingiltere nin cardiff kentinde cuma ve cumartesi gecelerinni geç saatlarini görüntülemiş. alkolden çıldıran ingilizler de tam olarak durumlarını yansıtmışlar :) maciej, tüm şehirleri dolaşarak foto çektiğini ancak ingiltere de ki gibi bir eğlence anlayışına hiç rastlamadığını söylemiş. valla doğru demiş.. . yani işte olay budur. alkolün bedende çığırdan çıkmasına en guzel örnek. bence müthiş bir durum, kimse kimsenin ne giydiğine, ne yaptığına, ne yediğine, ne içtiğine bakmaz, herkes kafasına göre takılır. eğer türkiye de hal böyle olsa, düşünün tecavüze uğrayan gerek erkek gerekse de kadın sayısı bir gecede kaç olur!!
ingiltere yi her hali ile seviyorum kim ne derse desin.
daha fazla foto için buraya tık tık.
26.5.09
HEART OF GOLD
Neil Young babamla aynı yaşta Kanada lı bir folk- rock şarkıcısıdır. geçtiğmiz günlerde de "fork in the road" adlı yeni bir albüm yayınladı. benim kendisi ile olan ilişkim uzaktan takip etmeyi pek geçmez ama bir şarkısı vardır ki "heart of gold", işte o benim favori "içli" şarkılarımdan biridir, hele ki bir de johnny cash versiyonu çalıyor ise hüzün iki kat katlanır. ne der bu şarkı? aslında- hepimizin arayışında olduğu- "altın kalp"i arayan adamı anlatır. adam hollywood a gitmiştir, redwood (kaliforniya sahilleri imiş) a gitmiştir, okyanuslar geçmiştir ve oralarda altın bir kalp aramıştır, zaten yaşlanıyordur da, bu sebeple bu kişiyi bulmayı çok ister, hatta bu arayış onun kendisini altın arayan bir madenci gibi hissetmesine sebep olmuştur.
bu şarkının beni etkilemesinin bir sebebi lirik ve melodi bütünlüğü, çünkü bu benim takıntım. lirik takıntım var, melodi takıntım var... ama daha önemli bir sebebi, o "altın kalp" arayışının herkes için- en azından benim için- çok geçerli olmasıdır. hayatımız boyunca hep o aradığınız kişiyi bulmak istersiniz- adına ne derseniz artık ruh ikizimi, ruh eşimi, beyaz atlı prensi mi- bazen bulduğumuzu sanıyoruz, bazen gerçekten buluyoruz, bazen bulup da kıymetini bilemiyoruz, bazen de hiç karşılaşmıyoruz. en tehlikelisi, aradığınız kişi olmamasına rağmen kendinizi çaresiz hissedip bir insan ile hayat birleştirmek. burada bulduğunuzu zannetmekten bahsetmiyorum, aslında içten içe altın kalbin o olmadığını bilirsiniz ama yine de kendinizi bile bile kandırırsınız, bunu yapan insanlar çok. neyse herkesin altın kalbi kendine... bu arada acaba aslında böyle birisi yok mu? neil young bu şarkıyı yazarken aslında bu arayış ile alay mı ediyor? işte bu da başka bir konu. ben beyaz atlı prens durumlarına asla inanmadım, en inandığım şey, insan hamuru diye bir şey olmasıdır ve iyi hamurlar benim altın kalbimdir.
Ive been to hollywood
Ive been to redwood
I crossed the ocean for a heart of gold
Ive been in my mind, its such a fine line
That keeps me searching for a heart of gold
And Im getting old.
Keeps me searching for a heart of gold
And Im getting old.
şarkıyı dinlemek için buraya tık tıklayınız.
bu şarkının beni etkilemesinin bir sebebi lirik ve melodi bütünlüğü, çünkü bu benim takıntım. lirik takıntım var, melodi takıntım var... ama daha önemli bir sebebi, o "altın kalp" arayışının herkes için- en azından benim için- çok geçerli olmasıdır. hayatımız boyunca hep o aradığınız kişiyi bulmak istersiniz- adına ne derseniz artık ruh ikizimi, ruh eşimi, beyaz atlı prensi mi- bazen bulduğumuzu sanıyoruz, bazen gerçekten buluyoruz, bazen bulup da kıymetini bilemiyoruz, bazen de hiç karşılaşmıyoruz. en tehlikelisi, aradığınız kişi olmamasına rağmen kendinizi çaresiz hissedip bir insan ile hayat birleştirmek. burada bulduğunuzu zannetmekten bahsetmiyorum, aslında içten içe altın kalbin o olmadığını bilirsiniz ama yine de kendinizi bile bile kandırırsınız, bunu yapan insanlar çok. neyse herkesin altın kalbi kendine... bu arada acaba aslında böyle birisi yok mu? neil young bu şarkıyı yazarken aslında bu arayış ile alay mı ediyor? işte bu da başka bir konu. ben beyaz atlı prens durumlarına asla inanmadım, en inandığım şey, insan hamuru diye bir şey olmasıdır ve iyi hamurlar benim altın kalbimdir.
Ive been to hollywood
Ive been to redwood
I crossed the ocean for a heart of gold
Ive been in my mind, its such a fine line
That keeps me searching for a heart of gold
And Im getting old.
Keeps me searching for a heart of gold
And Im getting old.
şarkıyı dinlemek için buraya tık tıklayınız.
25.5.09
ORHAN GENCEBAY
"orhan baba yale e kapak oldu" başlıklı bir haber dolaşıyor etrafta. işte kapak da bu aşağıdaki kapak. yale de turkler ve osmanlı tarihi üzerine bir araştırma yapan Prof. Findley ‘Türkiye, İslam, Milliyetçilik ve Modernlik’ adlı kitabının kapağına orhan gencebay ın "aşkı ben yaratmadım" adlı albümünün kapağını koyacakmış ve bunun için bir amerikalı "terbiyesi" ve "görgüsü" ile orhan gencebay dan telif izni istemiş. filan falan. şimdi orhan gencebay ın türk toplumu için önemi tartışılmaz, benim gibi daha çok orta sınıfta yerini almış tiplar dahi orhan gencebay dinler ucundan ve müzikçalarında şarkıları bulundurur ( bu lafı etmemin sebebi gelir düzeyi düşük ve/veya çileler içinde yaşamış insanlara daha yakın bir müzik olmasıdır, yani benim gibi tatlı su hayatlarından daha zor hayatlar içindir çoğu şarkısı). hatta ana eğilimi yabancı müzik çalmak olan barlar araya bir orhan gencebay şarkısı sıkıştırır. ancak ben bu haberi görünce bir afalladım. yani kitabın başlığı çok ağır, içeriğinin de ağır olduğu düşünülebilir. koca bir kültürden, tarihten ve çelişkiler kümesinden, zıtlıklar zincirinden, 23425 bilnmeyenli bir denklemden bahsediyor olmalı- yoksa türkler ve osmanlı zaten nasıl anlatılır- ama bu kapak için bir yanım "evet tam da budur" diyor, bir yanım ise bir amerikalı gözünden bakıp- hele ki karmaşık yapıyı bilmeyen bir amerikalı gözünden bakıp- "aaa bu türkiye fas-tunus-cezayir in kardeşi mi?" diyor, hatta "afrika da mı acaba?" diye de sorabilir zira bir çöl durumuda mevcut. velhasıl, bu ülke ile ilgili kafam karıştıkça karışıyor. diyeceğim şu ki;
Dilerim her arzun gerçek olsun
Hayat bu, şansın hep açık olsun
Dertler benim, çile benim
Hayat senin senin olsun
Hatıralar, hasret benim
Ömrüm senin senin olsun
klip için buraya tık tık.
Dilerim her arzun gerçek olsun
Hayat bu, şansın hep açık olsun
Dertler benim, çile benim
Hayat senin senin olsun
Hatıralar, hasret benim
Ömrüm senin senin olsun
klip için buraya tık tık.
22.5.09
SEN NAPIYOSUN?
hayatınızı yaşarken hiç dışarıdan kendinize bakıp da " ben napıyorum" diye sordunuz mu? ben bu aralar çokça soruyorum. kendime dışarıdan bakıyorum. ne yaptığımı ya da yapamadığımı görüyorum. korkup tekrar içeri giriyorum.
birisinin dinlediği bir radyoda patricia kaas çığıtıyor; je taiiime jöö teeeeeeeeem lilililiiiiiiii. konuyla hiç alakası yok tabii...
birisinin dinlediği bir radyoda patricia kaas çığıtıyor; je taiiime jöö teeeeeeeeem lilililiiiiiiii. konuyla hiç alakası yok tabii...
21.5.09
FIRTINA
şu an hiç olmayacak bir yerde bir yağmur fırtınasının ortasındayım. ne şemsiyem var ne de ayakkabım. şans mı şanssızlık mı bilemedim. ayağımda şort ve terlik bir çardağın altında sığınmış yağmurun dinmesini bekliyorum. guzel istanbulum bu sene seni daha mı çok seviyorum... özledim bile şimdiden. buradan bir şarkı gönderiyorum. burası böyle bir yer.
radio nowhere, is there anybody alive out there.
radio nowhere, is there anybody alive out there.
20.5.09
SADECE BAHAR GELDİ!
geçen gün bir yerde okudum da hak verdim. diyor ki; bahar geldi diye herkesde bir enerji ve hareket var, ama aslına bakarsanız sadece mevsim değişiyor hayatlarımız değil. yine aynı işe gidip geliyor, aynı araba ile aynı yollardan gidiyoruz, aynı şeyleri yapıyoruz. valla adam haklı. ama ne yalan söyliyeyim benim de içimin içime sığası yok. yerimde durasım hiç yok. e nooldu derseniz. esasen hiç de bir şey olmadı. benim de hayatım aynı, ama bünye baharı kaldıramıyor. uçup kaçmak istiyor. kalp çarpıntısı, heyecan, deniz, güneş, müzik istiyor. geçen gece olduğu gibi trip de bağıra çağıra şarkı söyleyip dans etmek ve sarhoş olduğu için ve taksi ile dönmek istiyor. bir pantolon bir gömlek şibidibidip dibi dibi dip...
not. bir şarkı arka arkaya kaç kez dinlenebilir? şarkı obsesyonu diye bir bozukluk var mıdır?
not. bir şarkı arka arkaya kaç kez dinlenebilir? şarkı obsesyonu diye bir bozukluk var mıdır?
18.5.09
BEN HARPER & the RELENTLESS7
Shimmer and shiiiiiiiine
We leave it all behiiiiiiiind
Shimmer and shiiiiiiiiiine
When you tell me that you're miiine
işte son favorilerimden biri... ben harper, benim gördüğüm
kadarı ile sessiz sakin müzik yapan barış yanlısı bir kişilikti.
onu görünce de aklıma hep bob marley gelirdi-müziği benzediğinden
diilde tipinden galiba-ama şimdi yeni gurubu ve bu şarkısı ile
algımda bambaşka bir yere oturdu. bu şarkı müthiş tam da herkesin
aklını kaçırdığı tabii ki benim de bu bahar günlerinde dinledikçe
delirmek istiyorum.dinlemek için sözlere bi zahmet tıklayın,
halen buraya video linki koymayı beceremiyorum.
yuuyuuhuhuhuhuuuuuuuuuuuu
We leave it all behiiiiiiiind
Shimmer and shiiiiiiiiiine
When you tell me that you're miiine
işte son favorilerimden biri... ben harper, benim gördüğüm
kadarı ile sessiz sakin müzik yapan barış yanlısı bir kişilikti.
onu görünce de aklıma hep bob marley gelirdi-müziği benzediğinden
diilde tipinden galiba-ama şimdi yeni gurubu ve bu şarkısı ile
algımda bambaşka bir yere oturdu. bu şarkı müthiş tam da herkesin
aklını kaçırdığı tabii ki benim de bu bahar günlerinde dinledikçe
delirmek istiyorum.dinlemek için sözlere bi zahmet tıklayın,
halen buraya video linki koymayı beceremiyorum.
yuuyuuhuhuhuhuuuuuuuuuuuu
17.5.09
BİR TÜRLÜ DENK GELMEYEN DURUMLAR

aynı müziği dinlediğiniz, aynı filmleri seyrettiğiniz, aynı yerlere gitmekten hoşlandığınız, benzer yaşam görüşlerinine sahip olduğunuz insanları bilirsiniz- görürsünüz- anlarsınız ama bir türlü bir araya gelemezsiniz. ya zaman uygun değildir, ya o bir türlü bunun farkında değildir, ya hamle yapacak ortam ya da cesaret yoktur, ve yahut bilinmez çoktur ve siz uzaktan durur düşünür ve bu denk gelememe durumu üzerine yakınır durursunuz. çift olan kadın ve erkeklere baktığınızda bir çoğunun bunun tersi bir durumda olduğunu görebilirsiniz. aynı müziği dinlemezler, benzer kitapları okumazlar, biri film sever biri sevmez, biri deniz sever biri kar sever, biri spor sever biri yaymayı sever, biri bruce hastasıdır biri bruce un kim olduğunu çift olduktan sonra öğrenir. bu insanlar neden bir araya gelir? neden benzer insanlar bir araya çoğunlukla gelemez?? takığım bu duruma pehhh....
not: hani şu geyik vardır ya, işte, çiftler farklı şeylerden hoşlanırlarsa sıkılmazlar çok ideal bir durum olur diye... ben buna katılıyorum ama bunu demek istemiyorum. siz anladınız ne dediğimi.
15.5.09
14.5.09
MOLLAAAAAAA
evet sakınan göze çöp batar mı batar. benimkine dün gece battı. ataturk havalimanına 9 civarında indim, bir taksiye binmek için sıranın başına gittim, oradaki değnekçi beni taksiye yönlendirdi, ben taksinin bagajının önünde durdum sonra içeriden şoför çıktı. amaaaaaaaaaaaaanııııııın, o da ne, vah vaaaaaaaaaah... şok oldum çünkü şoför bildiğiniz molla, yani bilmediğiniz. yani belki ileride bileceğiniz. ben de bilemiyorum. kısaca 15 cm uzunluğunda kara siyah sakal, az uzun saç, şalvar, sıfır yaka düğmeli gömlek, yelek ve ayağında mes. yani sokakta badem bıyıklar imam sakallar görüyoruz da bu tarif ettiğimden henuz pek görmüyoruz. neyse ben aslında vazgeçip bu taksiye binmesem mi diye çok düşündüm, sonra ayırımcılık kötü bir şeydir diyerek atladım taksiye. şoför bey benim korkularımın tersine müthiş düzgün bir turkçe ile benimle görülmemiş bir şekilde sohbet ediyor: "nereye gideceğiz efendim, ben şimdi bir trafik durumunu öğreneyim efendim, siz nasıl isterseniz öyle gideriz efendim, trafik olduğunda sirkeci vapuruna binin bir de çay içersiniz keyifli keyifli gidersiniz efendim." bunlara rağmen ben az konuştum çünkü bunların altında bir bit yeniği aradım hatta bir ara adamın beni kaçıracağını ve bir ormanda beni "sen misin örtünmeyen pis kafir" diyerek allaha kurban edeceğini filan düşündüm. bir arkadaşıma sırf bu yüzden bir sms attım "ben garip bir taksinin içindeyim, bana bi şi olursa haberin olsun" diye. sonra adam beni maçıında yardımı ile hiç olmayan trafik de evime götürdü, benim 2 liram çıkmadı onu bana helal etti, bir nevi helllalleştikten sonra ayrıldık. ama ben apartmana girerken hala korku içindeydim " acaba evimi belirleyip sonra gelip beni bulur ve kurban eder mi" diye... biliyorum çok şüpheciyim ama ülkemizdeki olaylar beni bu hale getirdi, yetkililere duyurulur.
13.5.09
DİŞ KAMAŞMASI
diş kamaşması ilginç bir olgudur. erik ve turşu gibi gıcır gıcır yiyecekler yiyince dişlerimiz de gıcırdar ve kamaşma olarak taabir ettiğimiz feci durum ortaya çıkar. herkesin kamaşma sınırı bir başkadır. bazıları 3 erik yiyince bazıları 13 erik yiyince kamaşır. bir kere diş kamaştımıydı artık bir daha geçmesi zaman alır. kamaşma anından sonra artık ne yeseniz o size kamaşır. hele kamaşmış dişin üzerine gelen yiyecek beyninize öyle bir sinyal uçurur ki yerinizden hoplarsınız. bu durumun en kötüsü her iki taraftaki azı dişlerin kamaşmasıdır. işte o zaman yediklerinizi çiğnemeden yutmak ya da anlamsızca ağzınızın içinde gevelemek sureti ile yersiniz. hiç hoşlanmadığım bir olgu olan diş kamaşması şu an başımda ve hem de 2 taraflı. bir an önce eski sağlığıma kavulmak için pozitif enerjilerinizi evrene bekliyorum.
12.5.09
BİR EV ÖZLEME SAVI
şöyle bir savım var:
"eğer evinizi ve bulunduğu şehri seviyorsanız, onlardan ayrıldıktan 2 gün sonra onlara geri dönmek istersiniz"
ben hoş bir iş gezisi geçiriyorum ama bu sebeple istanbul da iptal etmiş olduğum spor aktiviteleri, kardeşimin gelinlik provasını kaçırmış olmam, canım isterse moda da çay içmeye gidebilmem, evimin balkonu, yatağım bana özlemle el sallıyorlar, bu sebeple 2 gün uzak kalmak dahi beni kötü etkilemekte. yine de buralar sakin, güneşli, durağan, huzurlu ve bol çiçekli ve ikinci bir sav:
"evinizi ve şehrinizi ne kadar sevdiğinizi anlamak isterseniz, en az 2 günlüğüne onlardan ayrılın"
"eğer evinizi ve bulunduğu şehri seviyorsanız, onlardan ayrıldıktan 2 gün sonra onlara geri dönmek istersiniz"
ben hoş bir iş gezisi geçiriyorum ama bu sebeple istanbul da iptal etmiş olduğum spor aktiviteleri, kardeşimin gelinlik provasını kaçırmış olmam, canım isterse moda da çay içmeye gidebilmem, evimin balkonu, yatağım bana özlemle el sallıyorlar, bu sebeple 2 gün uzak kalmak dahi beni kötü etkilemekte. yine de buralar sakin, güneşli, durağan, huzurlu ve bol çiçekli ve ikinci bir sav:
"evinizi ve şehrinizi ne kadar sevdiğinizi anlamak isterseniz, en az 2 günlüğüne onlardan ayrılın"
11.5.09
ŞU AN BİR GARİP YERDEYİM
bugün 3 günlük bir iş gezisine çıktım. şu an kıyı şehirlerinen birinin- adı sahibinin çılgınlıkları ile ünlenmiş- bir otelinin yemek terasındayım. teras dediysem aslında yer seviyesi. palmiyeler altında latin müzikleri eşliğinde yemek yiyor, denizin sesini dinliyor, şarap içiyor ve bloglara bakıyorum. benden başka kimse yok- garsonlar hariç... bilmem hayal edebildiniz mi ama müthiş bir atmosfer. iş yerine bolca kızmam ile birlikte şu an bana bu imkanları tanıdıkları için onlara teşekkürü bir borç bilirim. burada tek saçmalık interneti satın almak. artık 2 yıldızlı otellerde bile bedava internet varken burada 29 tl ödemek gerekiyor. neyse ben ödedim aldım interneti, bunu da problem etmeyeceğim. işte böyle... yanii bessame muçooo..
BAY MILK
geçtiğimiz cuma şehrimize gelen filmlerden MILK e gitme fırsatını buldum. hikaye gerçek hayattan alınmış ve kısmen belgesel niteliğinde bir film... herkesin bildiği gibi amerika da 1970 li yıllarda eşcinsel hakları savunucusu harvey milk in 40 ından sonraki macerasını anlatıyor. filmin verdiği mesajlar çok önemli ama daha önemlisi nedir derseniz; sean penn dir. bu kadar iyi bir oyunculuk görmek pek fazla rastlanır bir şey değil. bir insan bu kadar mı oynadığı kişi olur, bu kadar mı içine sindirir. pes doğrusu. bravo... bu filmi izlemeyi düşünmemiş olsanız dahi sean penn için fikrinizi değiştirin derim ben...
ÖZLEDİM SENİ BLOG
AYYYY . 3 gün oldu bi şi yazamadım... özledim seni blog. ne de olsa sen benim ilk göz ağrımsın. iyi günde kötü günde can yoldaşımsın. dur işlerimi bitireyim hemen sana bazı sırlar vereyim.. öpüyorum.
Subscribe to:
Posts (Atom)




