parasol'e özel arama kutusu

6.8.10

çok bilmiş blogcular için kompozisyon sorusu

neden
31 şarkı
inception
the black keys
dukan diyeti
dini bütün
sonbahar
tindersticks
hüzün
new model army
doyumsuz
saçmalık
dünyalı
nem
atlantis
yunus 
patrick duffy
mirel matyu
biz birlikte güçlüyüz
ihihihihiihiii


ey çok bilmiş blogcu, yukarıdaki kelimeleri bir paragraf içinde kullanınız

hmmmm. neden ? mesela sadece neden desem zaten aslında başka bir şey dememe gerek yoktur. özellikle de burada yaşarken hiç yoktur. bu aralar ülkede olup biten tüm abukluklara karşı neden sorusunu soruyorum. kendim için konuşayım çünkü bazılarınızı tanıyorum ve bazılarınızı tanımıyorum. ben kendim için bu kadar çabalarken, hep iyi hep iyi olsun derken, gelişirken, akıllanırken, güzelleşirken,  neden hak etmediğim birileri tarafından yönetiliyorum? neden takdir ettiyim, desteklediğim, gurur duyduğum insanlar yerine kusasım geliyor? tüm dertlerimi, sevinçlerimi şarkılarda bulmak zorunda mıyım? eğer bir kitap yazsaydım bu şarkılar üzerinden olur. bilen bilir, ben böyle bir şey istiyorum diye bana bülent somay'ın kitabını alanlar olmuştu. işte ben kös kös oturup sadece istemekle kalayım, sevdiğimiz kişilik nick hornby konuları sevdiği şarkılara bağlayan bir kitap yazmış, kitap da türkçe'ye çevrilmiş. 31 şarkı. acaba türk okuyuculara bir mesaj mı vermek istiyor? bırakın tek kişi takılmayı çift olun mu diyor?? hemen alayım dedim ve aldım. son zamanlarda korkuyorum ki eğer inception'u seyretmezsem beni dövecekler, seyredeceğim tabii de nedense yaz vakti ben sinema salonuna giremiyorum. ters geliyor. halbuki biliyor musunuz amerika'da en çok yazın sinemaya gidiyorlarmış, çünkü en serin yer orası!!!! amerikalilara kim aptal diyorsa bir adım öne çıksın, bakalım buna ne diyceksiniz?? ben sinema ya da dvd seyredemeyerek geçen günlerimi maksimum hızda müzik dinleyerek geçirmekteyim. son favorilerim the black keys. son zamanlarda ben amerikalı grupları gönül verdim. hatırlayalım gönül bu ota da boka da konuyor ama hep mi boka konar, bunu da kendim için kınıyorum. bu aralar bu aralar demişken, çantamda sürekli olarak taşıdığım kitap ne? dukan diyeti... melek yüzlü dr.dukan biz dünyalılar için yeni bir diyet  formülü geliştirmiş. aklıma yattı. haftasonu şu düğün dernek olaylarını bitiriyim pazartesi hemencecik başlıycam. vallahi yaa, jiddiyim. bu arada eğer amcanız, dayınız varsa haber verin, ülkemize dini bütün, namazında niyazında, nur yüzlü bir komutan lazım,  bari pozisyon yabancıya gitmesin. oydu buydu derken ağustos ayını da hızlıca tüketmeye başladım. zaten yazdan da bir şey anlamadım. bari sonbahar gelsin de kulaklarımız şenlensin, ruhumuz sonbahar moduna girsin. tindersticks biletlerim cepte, damardan hüzün almayı bekliyorum. bir de new model army var. aman bu sefer erken gideyim yoksa ghetto da vestiyer sorumlusu ile birlikte "everything is beautiful, cause everything is dying" diye bağırmak zorunda kalabilirim. doyumsuz dünyalıların, düşük çenelerine kurban giderek saçmalamalarını görmek istiyorsanız doğru yerdesiniz. aman orada kalın! zaten nereye gideceksiniz ki, bu sıcakta, atlantis e mi?? aramızda kalsın benim ellerimde perdeler oluşmaya başladı, havanın içindeki nem oranı hepimizi atlantisli yapacak. şöyle yunus gibi deniz dibinde aşağı yukarı yüzeriz, harika olmaz mı? istanbul nemler altında kalmış olur, adı atlantis olur. dallas ın bobi si yani patrick duffy (dizideki ismini bilene teşekkür edicem) mirel matyu ile konsere gelir. tbiletler 2 günde "sold out" olur. together we are strooonggg adlı şarkıyı söylerler. bizde perdeli ellerimizi tutuşur, yunuslar gibi iiiiihiiihiihiiii sesleri çıkarırız.  müthiş!! hayal dünyamda kayboldum bilee. 

5.8.10

3.8.10

bekarlığa veda, evliliğe merhaba, özgürlüğe ......... ???

yakın geçmişten bugüne bekarlığa veda partileri hem kızlar hem de erkekler arasında oldukça popüler bir etkinlik haline geldi. eskiden bu kutlamayı genelde erkekler yaparken şimdi kızlar erkekleri geçti. her türlü ince detayı düşünülmüş bekarlığa veda partileri düzenleyip erkekleri kıskandırıyorlar.

benim derdim kimin nasıl partilediği değil de, benim derdim acaba bu partilerde bir dilemmmmmaa var mı yok mu bunu anlayabilmek, zira "veda" genelde istenmeyen bir durumdur, sanki kendi isteğinle oluşmaz da böyle boynu bükük olarak gidilir gibi, sanki elde olmayan sebeplerden dolayı hoşçakal dersiniz... yani o zaman bekarlığa veda ederken bu durum bir hüzün içerir mi? eğer içerirse dans etmeler, eğlenmeler, şarkı söylemeler, sarhoş olmalar neyin nesidir? ee aslında kendi rızamız ile de evleniyorsak o zaman "bekarlığa veda" demek neden?? "evliliğe merhaba" desek daha yerinde olmaz mı?? nihayetinde  sevdiğimiz birisi ile hayatımızı birleştiriyoruz, arkadaşlarımız ile gülüp eğleniyor, felekten bir gece çalıyoruz.

aslında bu partilerde vahim olan bir şey var o da erkek/kadın striptizci ya da dansöz çağırmak. işte burada bence iş biraz değişiyor. evlendikten sonra artık sadece partnerini striptiz yaparken görebilecek çiftler "yahu hazır evlenmeden ben bir çıplak daha göreyim de ondan sonra bu defteri kapatayım" moduna geçip, parti gecesinde ne görsem kardır mı diyorlar??!!! off bu da çaresizce bir durum değil mi sevgili sevgililer?? tutsaklık mı bekleyen insanları, yoksunluk mu??

sonuçta diyeceğim o ki, herşey sonunda özgürlüğe omuz vuruyor. evlilik özgürlüğü engeller mi? aslında neden engellesin? istediğin işi yapabilirsin değil mi? istediğin yerde yemek yer, istediğin filme gider, istediğin kıyafeti alırsın değil mi?? ee istediğin tatile gider, istediğin sporu yapar, istediğin zaman uyursun değil mi?? bunların hepsini yaparsın, bazen yalnız yaparsın bazen iki kişi yaparsın... o zaman aslında hayatta var olan bir çok şeyi yaparsın. hayatta sadece bir şeyi yapamazsın, o da başka birisini beğenemez, başka birisi ile beraber olamazsın! evliliğin en can alıcı söylemi olan "özgür olamamak" demek ki aslında sadece bir tek konudan ibarettir.

peki soruyorum, evlisiniz, istediğiniz hiçbir şeyi yapamıyorsunuz ama başkaları ile birlikte olabiliyorsunuz, o zaman özgür müsünüz???

haydi hop, kırmızı top, sarsıcı konular bunlar, kafa karıştıran, ortalık bulandıran, hayatın özü, yaşamın tözü.

not that I'm against anything, it's that I'm confused about everything.

2.8.10

WRAAAAAAAAAAWWW!! ağustos

aslanların ayı geldi çattı böylelikle aylarca ve mevsimlerce beklediğimiz yazın da son ayına girmiş bulunuyoruz!! yine yaz çabuk geçti ama bu yaz daha da bir garip geçiyor, ağustos geldi ama ben hala yaz moduna gelemedim. bu ay bizleri neler bekliyor ya da en azından beni ne bekliyor diye sorduğumda hiçbir şeyin beklemiyor olduğunu görmüş bulunuyorum. bu ayın en önemli etkinliği oruç tutanlar için ramazan herhalde, bu vesile ile yurdumuzda bakalm yemek yedi diye kimler hayatlarına veda edip, kimler taciz edilecek... bir de iftarın akşam 9 lara denk geldiğini düşünürsek %90'larda olan asabiyet sınırının %100'lere çıkması oldukça doğal bir durum olacak. hala bir yaz ayında olmamıza rağmen bu ay falımda herhangi bir deniz seyahati gözükmüyor, ayrıca herhangi bir konser monserde yok!! anlıycaanız bu ay sıcak mı sıcak durgun mu durgun olacağa benziyor. herşeye rağmen 1 ağustos günü oldukça verimli geçti çünkü bir dizi tüketim olayına girdim. bir sürü bir sürü kitap alıp günün sonunu da bir fleetwoodmac plağı ile taçlandırdım!günün özlü sözü;

tüketiyorum öyleyse varım!!

not: bugün tv'de avrupa atletizm şampiyonasına denk geldim ve meğersem tam 1 sene olmuş bunları burada konuşalı, yine friedrich yine vlasic vardı. friedrich çok "cool"du ama 2. oldu. türkler 5000 metrede 1.ve 2.oldu. yani aslında afrikalılar. acaba bu şampiyonalarda türkiyeyi bilmeyenler burada zencilerin yaşadığını düşünüyor mudur? yani topu topu aslnda bir elin parmağı kadar ya hani.. bu komiğime gidiyor sevgili gezegen sakinleri kusura bakmayın! neyse diyeceğim o ki zaman epey hızlı geçmekte.

not: tango in the night ne de harika bir albümdür, ona sahip değilseniz şiddet ile tavsiye ederim.

30.7.10

evrenimdeki su baloncukları

işte işte yine cuma. ne durumdasınız? ben büyük büyük balonlar yapıp onları sizlere doğru üfleme modundayım. koca koca kocaman balonları gidebildikleri yere kadar kovalama modundayım. asla ufacık bir parmak dokunuşu ile onları patlatmıycam çünkü oyun bozanlığı hiç sevmiyorum.

ufak ufak bi şiler diyim mi?? (bu aralar çeneme vurdu farkındayım)

- o kadar o kadar o kadar çok değer verdiğiniz insanların sizi ufacık bir açıklama bile yapmaksızın öylece çekip gitmeleri sonra kendi istedikleri gibi geri gelmeleri nedir allahaşkına? hiç hoşlanmıyorum bu tavırlardan ve onları büyük baloncuklarımın birinin içinde uzaya doğru yolluyorum. çaççaçav

- bu akşam son dönem virüs şeklinde tüm kızlara yayılan bekarlığa veda partilerinden birine gidiyorum, hem de gece konaklamalı ertesi gün yüzmeli. bekarlığa veda ve türkçesinin ne olduğunu bile bilmediğim "baby shower" işleri amerika'dan bize bulaştı ve ben bu konulardaki görüşlerimi sonra kulağınıza söyliyeyim zira etrafta çok fazla bu işlere bulaşmış insan var!! ama haftaya bekar kızlarımızdan birini büyük bir su baloncuğuna koyarak arkasından su dökücez ve balonunun hiç patlamamasını diliyeceğiz (oooff offf metafora bak) 

- londra seyahatimde neler yaptığımı anlatmadım ama şunu söylemeliyim ki 10 pound'a 2 cd kampanyasından çantayı doldurdum. hem de öyle eski cd filan değil. kasabian, kings of leon, paloma faith, the police (2 cd toplama), the boat that rocked sound track, amy macdonald, the courteneers, snow petrol (2 cd toplama) filanda falan.. nihayet bunları bugün i tunes baloncuğuna koydum, dinlenmeyi bekliyorlar, heyecan tufanı!!

- sahilde kafkayı okumamın zamanı gelmişti, bu yüzden 600 sayfa filan demeden londra bavuluna  koymuştum, çok azimli bir insan olduğumdan yolculuk boyunca okudum okudum okudum ve allahın işine bakın ki son bölümü de british airways in londra- istanbul seferinde tamamlayarak kendimce çok anlamlı bir iş yaptım. buradan murakami'ye diyeceğim o ki "harikasın, canım benim, sen ne akıllı bir caponsun ama lütfen bir de metafor sözlüğü bastır". canım çıktı ayol bu ne o ne şu ne demekten!! neyse sahilde kafka kendi balonunda ilerleye dursun ben o gazla hemen yaban koyununun izinde balonunu gökyüzüne göndermeye hazırlanmayayım mı??? vallahi de billahi de tellahi de!!


ingiltere'de tarot falı baktırdım, kartlarımda ne çıktı biliyor musunuz? hepsini söyliyemem ama ağustos iyi bir ay olacakmış, kafamdaki herbir derdi tasayı bir kenara bırakacakmışım, acaba sevgili dünyalılar bu baloncuk işi oradan mı geldi benim aklıma??? koy balona gönder gitsin!!! olabilir valaha, hani bazı insanlar var "bunun başına gelmesinin mutlaka bir sebebi var, şununla tanışmanın mutlaka bir nedeni var, oraya gitmen sana bir mesaj" diyerek, bu evren durumlarına jiddi jiddi inanıyorlar. ben naapsam?? inansam mı??? inanmasam mı?? evren??? evreeennnn?? gerçekten bizi duyabiliyor musun????? huuuuuuuuuuuuuuuuuu????????

not: artık bir dahaki sefere ağustos da görüşüciiğiizz, iyi haftasonları, koca koca su balonları sizinle olsun emi??

fotonot: latitude'den bir kare.

29.7.10

parasolpedia'dan dövmenin açıklaması

nedir bu alıp veremediğimiz- dövdürüp dövdüremediğimiz dövme işi ile ilgili? aslında sokaklarda dolaştığımda artık dövmesi olmayan insan kalmamış gibi düşünüyor, hatta dövmesiz olanlar daha bir nadideymiş gibi geliyorsa da halen tasvip etmeyenler, dalga geçenler, küçümseyenler olması da beni şaşırtıyor.

bence kim ne isterse onu yapsın; ister dövdürsün, ister dövdürmesin, paşa gönlünden ne geçiyor ise onun peşinden gitsin. ben dövmeyi seviyorum... ilk dövmemi yaptırmadan önceki heyecanımı, korkumu, yaptırdıktan sonraki acayip-tuhaf-bizarrrreee sevincimi, mutluluğumu hala unutamıyor, o zamanları hatırladıkça zevkten dört köşe oluyorum. ben ki iğneden-kan görmekten-doktordan-ottan boktan korkan birisi bunu diyorsa, bilin ki gerçekten acısında-yarasında bir numara yok demektir. hatta ben ilk dövmemi yaptırdıktan sonra ardından 4 tane daha yaptırdıysam bu, herkesin de dediği gibi, tutku haline gelen bir şey demektir.(tabii ki hiçbiri öyle dana kadar değil, inek damgası gibiler!!)

evet doğru; ne yaptıracağınıza karar vermek çok zordur, evet doğru; ömrünüz boyunca taşıyacağınız bir risktir, evet doğru; pişmanlık yaratma ihtimali vardır, evet doğru; mikrop kapma olasılığınız da vardır, evet doğru; çok çirkin bir iş olarak da sonuçlanabilir, evet doğru; zamanla rengi atabilir, evet doğru; hostes olamazsınız!

ama aynı zamanda

evet doğru; seçiminizi benimserseniz artık dövmeniz size gözükmez- mutlu mesut yaşarsınız, evet doğru; yarın ne olacağımızı kim bilebilir, evet doğru; eğer ustanızı iyi seçerseniz hastalık riski hiç yoktur, evet doğru; rengi atarsa üzerinden tekrar geçilebilir, evet doğru; kendinizi özel hissedersiniz, evet doğru; başınıza bir şey gelirse dövmelerinizden tanınabilirsiniz, evet doğru; çok çok güzel bir iş olarak sonuçlanabilir!

işte gerçekleri önünüze şak diye serdim. her ama her ama her şeyde olduğu gibi eksiler ve artılar burada benden söylemesi!

tüm bunlar dışında dövme ile ilgili beni en fazla düşündüren şey; neden bir daha bir daha bir daha yaptırmak istiyoruz? kendim için bulduğum cevaplar;

-  doğduğumdan beri bana verilmiş, seçme şansım olmamış bedenime kendi iradem ile vermiş olduğum "zarar", " dönüştürme kararı" , bir bakıma bir başkaldırı...

-  küçüklüğümden beri tedavi olmak- iyileşmek- zorunluluk sebebi ile olduğum aşıdan, iğneden vs'den sonra, kendi rızam ve isteğim ve kendimce bir anlam yüklediğim bir şey  için acı çekmenin zevki, iğneye kendi isteğim ile boyun eğmek

- bir de bir de dövme yaptırırken içilen bira gibisi yok, o koltukta biraz içmek için sürekli 3 nokta bir ünlem yaptırsam mı diye düşünüyorum

-  estetik açıdan hoşuma gitmesi

işte benim dövme saçmalıklarım böyle, çok uzadı ama tavsiyem;

- 30 yaşından sonra yaptırmak iyi fikir
- türkiye de ruhsel'e yaptırmak ve onun tavsiyelerini dinlemek  iyi fikir
- sevgili adı yazdırmamak ve  yüz bölgesine yaptırmamak iyi fikir
- üzerinde çok düşünmek ve karar vermek iyi fikir
- kopya çekmeden özgün bir şeyler bulmak iyi fikir
- çok büyük olmaması iyi fikir
- dövme ile ilgili olur olmadık şeyler yazmamak, insanları yargılamamak iyi fikir
- "gel sana  dövmemi göstericem" diyerek erkekleri kandırmak iyi fikir - şaka şaka

ayy dövmem geldi, küçük bir kalp, yıldız ya da yazı yazdırasım var, bu zor zamanları mimlemek için!

28.7.10

kumar tutkusu: bahisler açılsııııııııııııııınnnnnnnnnnnnnn!!

dün akşam itibari ile santa-bora fm'de yeni bahisler açılmış bulunuyor. bahsin konusu  "2010 the barclayyard mercury prize". bu senenin en iyi albüm adayları işte aşağıdaki gibi... ben en çok mumford&sons, the xx, laura marling ve wild beasts'e şans veriyorum, tabii halk oylaması olduğu için sonuç sürpriz de olabilir. ben atımı mumford&sons'a oynuyorum. iyi olan 7 eylül'de kazanır !! bol şans, roll the diceeeeee :) katılmak isteyen varsa çekinmesin ve atını söylesin :)

Biffy Clyro – 'Only Revolutions'

Corinne Bailey Rae – 'The Sea'
 
Dizzee Rascal – 'Tongue N' Cheek'
 
          Kit Downes Trio – 'Golden'
 
Foals – 'Total Life Forever'
             I Am Kloot – 'Sky At Night'
 
Laura Marling – 'I Speak Because I Can'

**Mumford And Sons – 'Sigh No More'**
 

Paul Weller – 'Wake Up The Nation'
 

Villagers – 'Becoming A Jackal'
 
Wild Beasts – 'Two Dancers'

The XX – 'XX'

27.7.10

herkes atıp tutuyor yani tatu-yor. kıskanmış belli.

artık biraz ciddiyete dönelim değil mi?? sonuçta bu hayat hep lay lay lom, hep lay lay lom kaldırmaz. radikal okuyor musunuz bilmiyorum ama ben hiç bir gün okumamamazlık etmiyorum. radikal süper süper olduğu içinde değil ama başka alternatifini bulamadığım, kültür sanat haberini en çok bulduğum ve benim kendimle ilgili olan "sevdim mi tam severim" bozukluğu sebebi ile...

radikal cumartesi de moda yazıları yazan ve diğer başka yerlerde de boy gösteren ferhan istanbullu'yu okurum, okurdum!  kendisini çok "cool" bulurdum, ama  bu hafta dövme işine el atmış ve benden de sıfırı almış! şimdi yazıya burada yer veremeyeceğim (yazı burada isterseniz okuyunuz) - son zamanlarda dövmenin moda olması, ama kendisinin bu konuda ne düşüneceğini bilememesi ile ilgili diyebiliriz-  ama sıfırı almasının sebebi olan cümlesini birebir yazıyorum: "Bir de son zamanlarda mühür gibi yapılan dövmeler var ki bence işin tanımına aykırı.." ".. Peki, adama sormazlar mı: Oyunu kuralına göre oynamak varken, inek gibi damgalanıp kısa yoldan gitmek neden?" bence yazının tamamı zaten olmamış, iskeleti oturmamış, konusu ve ana fikri belli olmayan bir yazı, ama bir de bu iki cümle eklenince talihsiz bir hal de alıyor. sayın ferhan hanım acaba dövmenin tanımı nedir? belliki siz bakmamışsınız ben buradan vereyim (vikipedi aracılığı ile) "Dövme, insan derisi üzerine yapılan işaret ve desenlerin genel adıdır." görüldüğü gibi dövme tanımının boyut ile herhangi bir ilişkisi yoktur, oyunun kuralı kısa yolu, uzun yolu da yoktur, bunlar sizin hayal gücünüzün birer uydurmasıdır! hatta ferhan hn ın tam tersine ben küçük sembollerden oluşan dövmeleri seviyorum ve onlardan taşıyorum, büyük dövmeler bana estetik gelmiyor.

velhasıl sevgili biricik, pekicik, cicicik dünyalılar bu yazı bir örnek, benim söylemek istediğim şey şu ki geniş kitlelerin okuduğu gazetelerde yazı yazan insanların kendi fikirlerini yazması her ne kadar doğalsa da bunları düşünmeden, araştırmadan, kimlere nasıl ulaşacağını kestirmeden ifade etmek yanlıştır.

ben artık ferhan istanbullu okur muyum?? haaaaayyyyyyıııııııııırrrrrrrr. 
çürük yumurtaaaaaaaaaaaaa.

not 1 : ferhan hn. bu yazısında talihsiz birçok  söz sarfetmiş mesela:

- "Eskiden daha çok erkeklere ait bir ‘süs’ gibi algılanan dövmeye son yıllarda kadınların da ilgisi büyük. ‘Kötü kız’ gibi görünmenin dayanılmaz cazibesi, kadınları giderek daha çok çekiyor belli ki..." kötü kızlar dövme yapar??? kötü kız kimdir?? 

- "90’ların başında genç kızların ‘dövmeye giriş’ deseni, işte bu dikenli tel olmuştu." genç kızları aşağılamak??? kimsenin kendi fikri olamazmış gibi aynı dövmeyi yaptığını afırmak?????

not2: bence ferhan istanbullu dövme yaptıranları kıskanıyor

not3: ben bir daha ki sefere dövme ile ilgili düşüncelerimi yazıyım da görün!!

26.7.10

15 günde devr-i alem

"yo yooo yoooooooooooooooooo... beni denizden koparmayııııııııııııııınnnnnnnnnnnn... lütfen hep burada kalayım. hiç bi yere gitmiyeyim, artık çalışmayayım, birden zengin olayım" dedim ama dinletemedim. denize taşa toprağa tutundum yine de olmadı ve şu an yine merkez üssünde adapte olma çalışmaları çerçevesinde uzun zamandır tatile giren postmoda'ya yeni giriş yapma, londra-festival-datça fotoğraflarının yüklenmesi ve tasnif edilmesi, etraftaki insanlarla çene çalma gibi eylemlerimi sürdürmekteyim. 

ağustos ayı boyunca buralarda olacağım ve istanbul'un bu çekilmez durumuna nasıl katlanacağım bilmiyorum ama eğer tatil planının eşiğinde iseniz size bir önerim var. herşeyden vazgeçin ve datça hayıt büküne gidin. tabii sakin bir tatil geçirmek için... benim ilk fırsatta yapacağım şey budur. bir haftasonu için bile olsa hayıt büküne gidicem ortam pansiyon, hoşmahal, selva'nın yeri neresi olursa şöyle en az bir 2-3 gün kalacağım. pırıl pırıl bir deniz, ev yemekleri, incecik gözleme, karpuz, mısır, birbirinden güzel kitaplar, yeni ayın dergileri, i-pod'umdaki yeni müziklerim, mışıl mışıl uyku. bunu yapın, jiddiyim, kendinizi çoook iyi hissedeceksiniz. 

velhasıl nem münasebeti ile  buğulama modundaki gezegen sakinleri, ben 15 günde devri-alem yaptım. ayaklarımı, ellerimi, kollarımı oradan oraya sürüklemek yolu ile ruhuma harika bir 2 hafta yaşattım. bunları yapabildiğim için öncelikle bana her ay düzenli olarak para yatıran sevgili iş yerime ve kendime ve aileme ve tüüm sevdiklerimeeee teşekkürü bir borç bilirim der ayak çırpa çırpa şimdilik karenizden uzaklaşırım.şıpıdık şıpıdık şıpıdık.....  ayy bu hızlı oldu!!! 


 not: fotolar kardeşim tarafından klik yapıldı


notnot:latitude'dan çektiğim bir kaç zibidi fotoğrafı postmoda'ya koydum isteyen tıkıtıkıtık yapsın.

21.7.10

"herşeyin bir ilki vardır" festival rehberi- müzik her derde deva- 2

yola çıkmama, aylar öncesinden bilet almama, arkadaşımı ayartmama ve onca derde tasaya katlanmama sebep olan şey festivalin line up'u idi. taaa ilkbaharda hangi festival hangi festival diye bakınırken latitude'nin line up'u  bana çok ideal gelmişti. öyle koca koca kocamaaan headliner'ler yoktu, çok doyurucu, mütevazi ve butik bir line up'tı. ayrıca sahne alan diğer gruplarda benim son zamanlarda çok severek dinlediğim gruplardı.  sonra tiyatro- dans- şiir ne bileyim herşey vardı. ayrıca çok da ingililz bir festivaldi. kendi içimde bu muhakemeleri yaptıktan sonra da işte festivale gidiverdim. 

festival alanına ilk girişimizde hemen bir program satın aldık, öyle program deyip geçememek lazım çünkü kitap-çık 200 sayfa idi. hergün bir sürü bir sürü bir sürü etkinlik ve konser vardı. ilk saatlerde içimi bir telaş kapladı, herşeyi nasıl görecektim??? sonra sakinleştim ve şuna karar verdim: "bu hayatta bir kez olsun deli gibi herşeye saldırmadan, sakince, en çok görmek istediğin şeylere giderek ortamın keyfini çıkart yavrum" dedim. benim böyle yoğun festivallere gidecek kişilere tavsiyem herşeye yetişmeye çalışmamaları çünkü tüm olup biteni görmek bence imkansız ve bunu yapmak da mutsuzluk yaratır. tanrılara teşekkürler ki benim görmek istediğim tüm müzik olayları 2 büyük ve birbirine yakın sahnede gerçekleşiyordu. böylelikle bazı konserleri yarımşardan izleyerek bir çok şey görme imkanım oldu. şimdi neler gördüğümü söylüyorum tabii ki benim içim önemli olanları! hemen söyliyeyim nazar etmeyin noolur, poponuzu kaldırın sizin de olur!!


cuma

spoon- diyeceğim özel bir şey yok

laura marling- vasat bir performans, büyük sahnedeydi ama bence küçük bir sahnede daha başarılı olabilir

the feeling- ben yeni tanıştım ve çok beğendim. brett anderson ile jarvis cocker karışımı solistleri Dan Gillespie Sells sahnede çok başarılı idi ayrıca şarkıları da gayet eğlenceli, dinlemenizi tavsiye ederim.

wild beasts- efes pilsen one love'da seyretmemiştim burada seyredeceğim diye.. çok başarılılar. kendileri mercury ödüllerine de aday seçildiler. sahne performanları da gayet tatminkardı :)

richard hawley- ingilizlerin erol evgin'i diyesim geliyor... richard hawley'nin onlar için özel bir yeri var. bence de özel birisi, romantik ve hüzünlü şarkılar üstadı

florence and the machine- florence kızımız ilk kez headliner olmuş latitude'da, tabii ki seyircisi çok kalabalıktı. sahne kıyafeti her zamanki gibi süperdi, sahnede peri kızı gibi hoplayıp zıplıyordu tanrının lütfettiği farklı ve güçlü sesi ile de ortalığı inletiyorsu ama ben hepsini seyredemezdim çünkü the national başlıyordu...

the national- ne diyebilirim ki- tek kelime ile müthiş. solist matt berninger ağır abi ya da arıza abi de diyebiliriz. seyirci ile iletişime geçmiyor ve şarkı aralarında genelde arkasını dönüp duruyor ama davudi sesi ile ortalığı indiriyor, bloodbuzz ohio'yu dinledim ya gözüm açık gitmez. bu arada yeni albümlerini de almayı ihmal etmedim.

cumartesi

james- ah james ahhhh, her zaman harika her zaman harika. istanbul konseri oldukça zayıf geçmişti, latitude'da öğleden sonra sahne almalarına rağmen o saatlerde büyük sahneye en çok seyirci çeken gruplardan biri idi. tabii ki tim booth her zamanki gibi seyircilerin arasına girip el tutuşma numarasını ve tuhaf ötesi dansını yapmayı ihmal etmedi. ayrıca sahne alış saatini ve süresini beğenmediğini de organizatörlere seyirci aracılığı ile iletti.

the maccabees- hayranı olduğum bir grup olmadığından performanslarını görmek için izledim. özel bir şey söyliyemiyeceğim.

crystal castles- süper performans, çok da eğlenceli.


the horrors- the maccabees ile aynı

belle and sebestian- en en en beğendiğim konserlerden biri . kimbilir bir daha denk gelir miyim gelmez miyim. solist ve kurucu Stuart Lee Murdoch aynı lastik bir top gibi sahnede bir oraya bir buraya zıp zıp zıpladı. headliner olmaktan ve yıllar sonra ilk kez konser veriyor olmaktan çok mutluydu. bu havası a tüm seyircilere yansıdı. harikasınız! 

pazar

rox- tesadüfen konserine girdim, eğlenceli hip hop reggae.

the antlers- hatırlamıyorum desem !!

charlotte gainsbourg - benim için hayal kırıklığı. heyecansız, iletişimsiz, soğuk geçen bir konser oldu. açıkçası
şarkıları da bana çok başarılı gelmedi. ister istemez anne ve babası olmasaydı burada olur muydu diye düşündüm. (oyunculuğunu hariç tutuyorum)

the coral- çok iyiydi ama solist karizmadan kaybediyor :( yine de favorilerim arasında

mumford&sons - merakla beklediğim konserlerden biri idi... yine öğleden sonra büyük sahnede çıkmalarına  rağmen en çok izleyici toplayan gruplardandı. marcus müthişti. seyirci onları çok çok seviyor ve onlarda bunu hak ediyor. sound'ları popüler müzikten çok çok uzak olmasına karşın bu kadar başarılı olmalarının sebebi nedir? eleştirmenlere göre kalplerinin derinliklerinden gelen samimiyet ve içtenlik. bayıldım bayıldım! çok iyiydiler.umarım mercury'de birinci olurlar.

midlake : en çok dinlemeyi istediğim midlake'ti gerçekten ve hiç ama hiç hayalkırıklığına uğramadım. bana çok farklı ve büyülü geldiler. gitar ağırlıklı müzikleri o kadar güçlü ki hayranlıkla dinlemekten kendinizi alamıyorsunuz. ayrıca grup elemanlarının o eski zamanlardan kopmuş gelmiş hallerini çok sevdim. müzik ziyafeti! 

vampire weekend: laylaylom... ohhh zıpla zıpla. bu yazın son konserini verdikleri için çok bir mutlu ve enerjiklerdi. seyirciyi en çok coşturan gruplardan biri idi. onlar da ilk kez headliner oluyormuş oh ne ala. benim vampire weekend tecrübem pek yoktur ama bundan sonra takip edicem!



grizzly bear: yahu bunlarda çok iyi!! hafif depresif. vampire weekend ile çakıştığı için bir ona girdim bir ona. hem dans ettim hem hüzünlendim. 

velhasıl sevgili dünyalılar ben müziğe doydum. ama tom jones, thom yorke, these new puritans, darwin deez, the projectors gibi görmek istediğim ama göremediğim de bir çok şey oldu. diyeceğim o ki eğer imkanınız varsa bu hayatta mutlaka böyle bir festivale gidin, hem yokluk neymiş görün hem de ruhunuzu müzik ile besleyin! 

the end

not: yine çok uzun oldu ama oldu bi kere.
tatil notu: geçen hafta o kadar yoruldum o kadar yoruldum ki biraz ayıp olucak ama ben 4 günlüğüne denize girmeye gidiyorum. yine yol yine yol.
not

20.7.10

"herşeyin bir ilki vardır" festival rehberi- hayatta kalmak - 1

su

sabun

tuvalet

yatak


size tavsiyem bunların kıymetini bilin!! aslında baştan almam gerekirse ben 1 hafta+ 1 günlüğüne londra + latitude 2010 müzik festivalindeydim. londra'yı belki sonra özetlerim ama asıl gerçek bir festival nasıl oluyor diye merak eden varsa buraya gelsin! öncelikle özellikle ingiltere'de yapılan bir müzik festivalinin koşulları zor oluyor; izin verirseniz açıklayayım. 

1- kalma- yatma- uyuma durumları:  festivalde kalmak için bir çok alternatif var, çadır, podpad, büyük çadır, hazır çadır ya da en yakındaki oteller. biz şekil 1a da görünen podpad'de kaldık, diğer bir deyişle hobit evi!! içinde yükseltilmiş 2 yatak ve bir de usb girişi ve bir de elektrik ve bir de kapı kilidi var. onun dışında ayakta duramayacağınız kadar küçük ve geceleri de biraz kasvetli ama podpad'lerin olduğu bölge özel bir bölge olduğu için güvenliği var, tuvaletleri ve duşları daha bir modern ve temiz ve ulaşım olarak da festival alanına yakın. yine de uyku tulumunda yatmanız gerekiyor. geceleri o kadar soğuk o kadar soğuktu ki, bir gece bile doğru dürüst uyudum desem yalan olur. (yine de tavsiye ederim, podpad kiralarsanız hayatınız biraz daha kolaylaşır!)



2- temizlik- su- sabun- tuvalet: ayy sevgili dünyalılar, eğer titiz birileri iseniz sakın ingiltere'de festivale filan gitmeyin, gerçekten, çünkü festival ortamı titizlik kaldırmaz! öncelikle su yok denebilir, elinizi temizlemek için şu pürel tipi şeylerden kullanılıyor. o da bir yere kadar tatmin ediyor, insan istiyor ki eline bir su sabun değsin... sonra festival alanı toz- toprak- çimden oluşan bir yer, bu sebeple gün sonunda ayaklarınıza bir bakıyorsunuz ki onlar sizin ayaklarınız değil, kömürcü ustasının ayakları!! duş olayına gelince - açıkçası- ben duş almadım. 4 gün pis kalmayı ıslak mendil ile temizlenmeyi tercih ettim ama tuvalet derseniz işte bu bir festivalin en ama en ama en hassas konusu. bizim kaldığımız bölgede nispeten daha temiz ve kabul edilebilir bir düzen vardı ammaaaa bütün gününüzü ve gecenizi geçirdiğiniz festival alanına ne demeli!!!! ben diyecek bir şey bulamıyorum bakın şema ile göstereyim. 

şemanın 1.bölümü nasıl?? fena değil diyebiliriz. bilinen bir görüntü... ya peki kuşbakışı bölümü nasıl???? KORKUUUUUUUUUUNÇÇÇÇÇÇÇÇ. tuvalet kabinine bir giriyosunuz ki allahım allah. altı çiş ve kaka (sarı ve kahverengi ile belirtilmiştir) havuzu olan bir yere siz de katkıda bulunuyorsunuz, herşeyi net olarak görerek!! üstüne üstlük yanınızdaki kabinin çişleri bazen size kadar ulaşabiliyor (noktalı çizgiler ile belirtilmiştir). işte bir festivalin en can alıcı noktası burası. eğer bu tuvalet işini kafanızda çözerseniz gerisi kolay, eğer bunu halledemezseniz o zaman bir kabusun içindesiniz demektir.özellikle bu aşamada su ve sabunun değerini insan çok iyi anlıyor zira yapabileceğiniz tek şey sadece pürel ile ellerinizi ovuşturmak! (murphy kanunu gereği böyle durumlarda insanın sürekli tuvaleti geliyor, bu sebeple tavsiyem tuvalet işinin kolay olmayacağını kabullenmeniz)

3- güvenlik: binlerce kişinin olduğu bir yerde güvenlik işi gerçekten önemli, bizim gittiğimiz ilk akşam 19 yaşında bir kıza tecavüz edildi mesela, sonra da 17 yaşında bir kıza (bakınız bugünkü tarihli radikal gazetesinin arka sayfası)... bu sebeple karanlıkta fazla yalnız başına dolaşmamak lazım. onun dışında yanınızda, önünüzde, sağınızda solunuzda kim kalıyor bunu da gözlemlemeniz de fayda var. ingilizler bu tür festivallaeri çoluk çocuk cümbür cemaat, genç yaşlı katılıyorlar, bu yüzden de güzel bir ortam oluyor. ailelerin gelmesi de güvenlik probleminin olmadığını gösteriyor. (tavsiyem festival alanında istediğiniz gibi dolaşın ama gece olunca yatmaya filan giderken arkadaşınız ile el ele tutuşun :))

4- yeme-içme: içme deyince tabii ki düğüm birada çözülüyor. onun dışında herşey var. yemek ise karbonhidrat ağırlıklı. o kadar enerji harcanıyor ki zaten yediğiniz tüm junk food eriyip gidiyor. hatta bol bol karbonhidrat alınması yorgun düşmemek için iyi bir formül olabilir. onun dışında bizim festivale yiyicek içecek götürmek serbestti. bu da iyi bir şey tabii ki arabanız ile gidiyorsanız!

5- deşarjing: gördüğüm o ki türkiye de biz hiç deşarj olamıyoruz! şöyle dağıtıp, çılgınca dans etmek, her türlü abuk kıyafeti giymek, saçınıza başınıza tuhaf şeyler takmak, çılgınca makyaj yapmak, sonuna kadar pis pis dolaşmak... işte bunlara ihtiyacımız var. bu konuda ingilizleri takdir etmek gerek, her türlü tuhaflığı yaparak deşarj olmanın dibine vuruyorlar.  (tavsiyem burada yapamadığınız ve giyemediğiniz herşeyi yanınıza alın ve deşarja hazır olun!)

5- müzik: ben müzik açısından harika bir 3 gün geçirdim. bunun detaylarını bir sonraki yazıda vereceğim. herşeyi ama herşeyi bir kenara bırakın müziğe doymak için herşeye katlanın derim!

sonuç olarak;
yurtdışında bir festivale katılmak isterseniz yanınızda mutlaka pürel, tuvalet kağıdı, atıştırmalık yiyecekler, kalın kıyafetler ve ince kıyafetler, plastik botlar (yani wellies, meğersem sadece bir moda değil gerçekten ihtiyaçmış), sırt çantası, nakit para, ıslak mendil, fotoğraf  makinası, cep telefonu, şapka, yağmurluk, tek seferlik kullanım için sabunlar, anlaşabileceğiniz en az bir arkadaş, normal hayatta giyemeyeceğiniz kıyafetler, kostümler, makyaj malzemeleri ve herşeye açık bir ruh hali götürün.

not: çok uzun olduğu için üzgünüm sıkılanlar kusura kalmasın ama biz de hayatımızda ilk kez gittik heralde di mi??

not: sıkılanlara kötü haber, daha bitmedi yarın devam edecek. böööööö!

sonradan eklenen not: latitude ingiltere'de gerçekleşen en güvenli ve ailesel festivallerden biri olduğuna göre benim 1000 puanlık sorum "glastonbury'e gider miyim??"
merhaba dünyalı...

ben dostum....



ah ah ah aaaaaaaaah sevgili dünyalılar yorgunluktan öldüm bittim vesselam. ruhumu gezdireyim derken bacaklarıma, kollarıma, mideme yaptıklarımı bir bilseniz... artık buradayım. şu işlerimi bi halledeyim geliyim oki mi??

14.7.10

i will survive

.... ben iyiyim .... stop

..... hava sicak... stop

.............dun aksam birdenbire macy gray konserine girdik... stoppp..

bu aksam the coral.... stop

.... maalesef ucuzluk var .. stop...

....bir suru cd aldim... stop..

stella guzel. stop..

.... yemekler nefis.. stop..

insanlar coooollll.. sttoooooopp....

............... esas macera cuma gunu basliyor. stopp..

... deniz gunes tembellik hayal diyorum.. stop.

..........cok cok operim. stop stop stop

stopnot: turkce karakter yok. stop

..

9.7.10

çaçaççav

sevgili biricik, pekicik, minicik dünya sakinleri, size bir haberim var. ben yarın tatile uçuyorum. yaz geldi memlekettekiler merak eder, eş dost akrabayı görmek için köyüme bir gidip bir de döneyim. yok yok aslında yaz zamanı denizi olmayan bir tatil benim için pek terch edilir bir durum değil, ama bu yaz bir festival uğruna şukadarcık tatilimin bir kısmını büyyük biritanya'da geçiricem. yani , bol deniz güneş, tembellik, yatmak uyumak yerine bol müzik, bol sergi, bol yürüme,  bol sefalet, bol yolculuk  olan bir hafta geçiricem. bana  şans dileyin de bir sarhoş ingilizin kusmuğu altında kalmayayım :) yediklerim içtiklerim benim olsun ama gördüklerimi dönünce burada pek tabii yazıciim. okumak ya da okumamak ise - sevgili abilerim ablalarım- size kalmış!! ama öyle çabucak kurtulmak yok. oralardan da saçmalamaya devam ederim ben. 

herkes sağlıcakla kalsın.

not 1: bavul zor kapandı

not 2: yarın londra 28 derece

not 3: saçlarım fönlü ayol!

not 4: bu arada kırk yılın başı 1 hafta şehirden gidiyorum kaçırdıklarımı saymam gerekirse;
- imogen heap
- the brand new heavies
- faithless
- grace jones
- seal
-massive attack
- serdar ortaç              (şaka şaka)

buradan da bir festival çıkmaz mı? bal gibi de çıkar. üzgünüm. böyle olması gerekmesdi' başka hafta mı kalmadı eyy yarabbi!!!

not 5: 
hergün yazdım, hergün yazdım
tatil benim de hakkım

8.7.10

tatile giderken feminen ve maskülen eklerine bir göz atalım


yakında bir yolculuğa çıkıyorum. çok yakında. komplike bir yolculuk... içinde bir çok unsuru barındırıyor. hafta başından beri bavulumu nasıl formüle etmem gerektiğine, mc2xg=y mi yoksa (x+z)/y= dx mi olması gerektiğine bir türlü karar veremiyorum. o kadar çaresizim ki neredeyse bu komplike programı yaptığım için kendime kızmaya başlıycam. yok yok şaka şaka, kızmıycam bana biraz surat asıcam. geceleri yatarken gözümde canlandırdığım bavul listesini sizinle de paylaşayım dedim. karşısına da erkekler için olanı koydum. erkekler her açıdan ne kadar sade, yalın, tasasız, taraksız, rahat canlılar. kızlar ise her açıdan komplike, karmaşık, kaprisli, rahatsız, takıntılı, çok eşyalı canlılar. nadiren de olsa erkeklere özeniyorum. detayları düşünmem gerekmeseydi şimdiye çoktan bavuluma neler koyacağımı bilirdim. detayları düşünmem gerekmeseydi şimdiye o kadar çok küpembileziğimkolyemayakkabımtokamçantamkıyafetimmakyajmalzememkremim olmayabilirdi...

tatil notu: şemamız yaz tatili için hazırlanmış olup, kış gelince talep olursa kış şeması da hazırlayabiliriz.

bu tatilin notu: suç sadece benim değil, memlekette havaların ne olacağı belli olmuyor ki, bir yağmur bir güneş. şöyle bir bavul düşünün ki içinde takoz ağırlığında plastik çizmeler ve sandaletler bir arada yanyana duruyorlar.

6.7.10

sirkte miyim? korku tünelinde miyim neyim?? nerdeyim?

sanki medrano sirkinde yaşayan bir dünyalı gibiyim. gün geçmiyor ki bu topraklarda absürd bir şeyler olmasın. biliyorum defalarca bu konular hakkında bir şeyler saçmaladım ama kaynak o kadar zengin ki!! acaba BP ülkemizde de bir absürd madenini delip sonra da kapatmayı mı başaramadı? hergün hergün hergün olmadık şeyler cereyan ediyor. çok değil sadece 1-2 gün içinde okuduğum ya da tanık olduğum absürdlüklerden bazıları;

* vuvuzelllllaaaaaa kavgası: bugün gazetelerde çıktı, gezegeninimizin 60 maçlık vuvuzella macerasın sonrasında ilk vuvuzellaa kavgası bu topraklarda yaşandı. iki takım maç yaparken vuvuzelladan rahatsız olanlar vuvuzellası olanları dövmeye kalktı!! işte hoşgörü, işte kardeşlik!

* eski yönetici cinneti: iki gün önce caddebostan'da yani beyaz türklerin çoğunlukta olduğu kurtarılmış bölgede, bir apartmanın eski yöneticisi apartman toplantısını basarak yeni yöneticiyi ve karısını kurşuna dizerek öldürdü. sebebi iki yöneticinin aralarındaki anlaşmazlık sebebi ile mahkemelik olmaları. işte kin, işte intikam!

* denizde kaya ve balık var şoku: evvelsi gün datça'da güneşlenirken denize giren bir grup irili ufaklı insan birbirlerine "hala hala, kaya var burda denizin içinde" ya da "ablaaaa balık var balık, aaaa balık, çok korkarım amanıın'" şeklinde serzenişte bulunuyordu. "sizleri hayal kırıklığına uğratmak istemem ama farkındaysanız denize giriyorsunuz" demek geldi içimden. işte heyecan, işte sürprizlerle dolu bir deniz!

* yer görevlilerine fırça atan çok bilmiş: dün sabah uçağa binmek üzere uçuş kartlarımızı verdiğimiz genç kız ile orta yaşlı adam arasında kavga çıktı. adam "hanfendi öyle rastgele koltuk numarası aralığı verilerek uçağa alınmaz, önce yaşlılar ve çocuklular diye anons yapıcaksınız, yurtdışında bu işler böyle oluyor!!" diye avazı çıktığı kadar bağırıyor, görevli kız da "beyefendi bana niye bağıtıyorsunuz, gidin kabine söyleyin" diyordu. evet çocuklar ve yaşlılar önden binsin diye bir anons yapılmadı ama koltuk numarasına göre giriş yapmanın mantığını çözemeyen -avrupa görmüş çok bilmişler- var demek ki aramızda! işte kültür, işte sağduyu

en iyisi daha fazla saymıyım. bizim steril ve "öteki"lerden arınmış hayatımızda da güzel şeyler olmuyor değil. bu akşam martha wainwright, perşembe stanley clark, cumartesi air, haftaya çarşamba the coral, sonra latitude, eylül'de tindersticks. allahım şaka gibi yahu!! bu arada son zamanlarda istediğim iki şey oldu, keşke başka bi şi dileseydim dedirticek cinsten... bir tanesi tepemde langur lungur yürüyüp gürültü yapan şahislar aniden taşındı, ikinci neydi hatırlamıyorum. şimdi de başıma kötü bir şey gelmiş olmasın; alzaymır gibi! (amanın tütütütütütü)

not: dün yazdığım sigara kutuları yazısına istinaden santa bora fm harika bir alternatif yayın yaptı. ayrıca sigaranın faydaları da varmış. hepsi için buraya tıktıkıtıktık.

5.7.10

görsel malzemenin karşı koyulmaz etkisi

sigara içmeyi seviyorum. kahveye arkadaş, yemeğe dost, içkiye kardeş, derde tasaya mutluluğa can yoldaşı... ben kendimce tiryaki değilim. öyle içmeyince elim titremiyor, gözüm kararmıyor, sinirim bozulmuyor. şimdi içinizden "hadi canım sen kendini kandırıyosun, tiryakiiiisiiiiin tiryakiiiisiiiin" şeklinde korkunç şarkılar söyleyebilirsiniz ve belki de haklısınızdır ama ben de bu şarkınıza karşılık kulaklarımı tıkayarak "alalallaal loololoooooo duymuyoorumm, duymuyoorumm" diye bağırırım. yani şu jiddi konu dahi sulanıyor ya ben ona üzlüyorum. esas diyeceğim şu ki; hani vakti zamanında "sigara sizi gebertir", "sigara sonunuz olur", "sigara cildinizi bozar", "sigara kötülüklerin efendisidir" şeklinde yazılar yazılıyordu paketlere- ve hala da yazılıyo- da ben bunları pek de ciddiye almıyor, gözardı ediyordum. ammaaa şimdi paketlerin üzerine artık fotoğraf basıyorlar; hasta insanlar, bebekler, çilli eller, ciğerler, böbrekler, envai çeşit gariplikler. işte vallaha da ben bunları görünce bi kötü oluyorum. bu imajlar aklıma kazınmasın mı? her paketi elime alışta daaannnnnn diye vuruyor sonra flashback olarak gözümün önüne geliyor. insanları bu şekilde uyarmanın doğruluğu - yanlışlığı tartışılır ama görsel malzemenini dimağımda yarattığı etkiye ve dolayısıyla bu uygulamanın etkisine kendim adına şapka çıkartıyorum, ama yine de seviyorum seni be, gel bi fırt çekiyim, gel gel!!

not: okuduğum kitapta bir johnnie walker var ki, kedilere yaptıklarını anlatsam görsel flashback'in allahı olursunuz!! anneeee.. korkunç!! 

4.7.10

apart

telaşı olmayan, zamanın sakince ve yavaşça aktığı, meltemin yüzüme deyip geçtiği, serin suların içimi ürperttiği, bakir ve henüz saf topraklarına ayağımı bastığım bir yerdeyim. burası mı orası mı gerçek? burası mı orası mı istediğim, sevdiğim, bildiğim? 

how did we get this far apart?
we used to be so close together
how did we get this far apart?

 bugün farkına varmadan ya da vararak ayrı düştüğüm herşey için, mekanlar da dahil olmak üzere, işte bu sabah şarkısını gönderiyorum. 
iyi pazarlar :)

1.7.10

témmuuuzzzzz it is

bir ay daha "ay takvimin"den 2010 boşluğuna doğru yuvarlandı ve yerini témmuz'a bıraktı. témmuz okul yıllarında net bir tatil ayı olmuş olsa da, çalışma hayatım boyunca tatil yapmayı hiç sevmediğim bir aydır. her yer sıcak ve kalabalık olur, ama daha önce de bir çok kez ifade ettiğim gibi"never say never" sözcük grubu kapımı çalmış durumda. temmuz'un çoğu benim için tatil ile geçecek, ama önümüzde uzuuuuuuuun bir ay var detaylar nasıl olsa konuşulur. benim buradan dikkat çekmek istediğim iki konu var, ben 3 günlüğüne loooooooooooong haftasonu için datcha'ya gidiyorum ve şunları kaçırıyorum- ben yaptım siz yapmayın diye de bakın önceden söylüyorum!

1- hafta sonu jazzz festivali resmen başlıyor ve cumartesi günü tünel şenlikleri var. şuracıkta da program var. istanbul'un sıkıcı yazında eğlenmek isteyenlere şerbet olabilir nitelikte.

2- ama asıl asıl asıl beni çok çok çok ilgilendiren bir etkinlik daha var ki katılamadığıma gerçekten üzgünüm. 2010 kültür başkenti saçmalıkları çerçevesinde istancool (ne çirkin ve yapıştırma bir etkinlik ismi- bence) diye bir etkinlik var. bakın program şöyle:

1 Temmuz Perşembe

 “Efsane İstanbul” sergisi

2 Temmuz Cuma – Birinci Gün
Yer: The Seed
13:00 Istancool Resmi Açılış Gösterisi
Çağdaş Türk kültürü performansları
15:00 Edebiyat – Sir Naipaul bir romanından okuması
16:00 Medya Paneli – Financial Times Paneli: Dijital Medyanın Geleceği.
Konuşmacılar: FT.com editörü Robert Shrimsley, Dazed & Confused editörü Jefferson Hack, Wallpaper editörü Tony Elliott, Time Out kurucusu Tony Chambers
-İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti ve T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından düzenlenen akşam yemeği daveti.
-Türk sanatçıların performansları.
 
3 Temmuz Cumartesi – İkinci Gün

Yer: İstanbul Modern
11:00 Edebiyat – Hanif Kureishi ve Elif Şafak çocukluk dönemlerinin edebi kimliklerini nasıl şekillendirdiğini konuşuyor. Her ikisi de Müslüman ülkelerde doğup, Avrupa’da yetişmiş, biri Asyalı erkek, diğeri Türk kadın yazarın buluşması
12:00 Sanat ve Fotoğraf – Michael Nyman ile film ve fotoğraf çalışmaları üzerine söyleşi
14:00 Moda/Eğitim – Vogue, tasarımcı Kim Jones’un portfolyosunu genç Türk yeteneklerle paylaşacak. (Özel etkinlik)
14:00 ‘Precious’ filminin gosterimi ve yonetmeni Lee Daniels ile soru ve cevaplar,
17:00 Philip Treacy ve Daphne Guiness ile şapkacılık üzerine bir sohbet.
 
4 Temmuz Pazar – Üçüncü Gün
Yer: Pera Müzesi
13:00 Özalp Birol ile Pera Müzesi tarihi üzerine söyleşi.
Suna ve İnan Kıraç Vakfı fotoğraf arşivinden eski İstanbul manzaraları
14:00 Stephen Frears, Vecdi Sayar ve Lee Daniels ile sanat filmleri ve bağımsız sinema üzerine söyleşi
15:00: Shekhar Kapur ve Alphan Eşeli, dünya sinemasının Kapur filmleri üzerindeki etkisini konuşuyor
16:00 Taner Ceylan ile çağdaş Türk kültürü üzerine kişisel bir söyleşi

görüldüğü gibi tasarım, moda, medya, dergicilik ne bileyim işte bu tür antin kuntin işlere meraklı olanların, mesela benim, gitmem gereken bir program ama ben ne yapıyorum? kızgın kumlardan serin denizlere dalıyorum, kendimi kınıyorum!

not: ne güzel bir fotoğraf değil mi? dünyaya asılı kalmış ve sürekli olduğu eksende dönen gezegen sakinlerinin fotoğrafı or güzel bir temmuz havasında salıncakta eğlenen insanların fotoğrafı.

30.6.10

 sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım
sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağımsanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağımsanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım