parasol'e özel arama kutusu

3.4.10

bang- bang> tek atışlık cevaplar

en sevdiğiniz yemek nedir? en sevdiğiniz şarkı nedir? en sevdiğiniz şarkıcı kimdir? en sevdiğiniz kıyafetiniz hangisi? en sevdiğiniz arkadaşınız? en son okuduğunuz kitap?? en son seyrettiğiniz film?? en beğendiğiniz film??? en beğendiğiniz yönetmen????? en sevdiğiniz anneniz en sevdiğiniz babanız en sevdiğiniz eşyanız en sevdiğiniz en beğendiğiniz en bilmemneniz!!!!!!!!!!!

böyle sorular var. insanlar birbirlerine soruyorlar, tv de soruyorlar, röportajlarda soruyorlar, birbirini tanımaya çalışırken soruyorlar... yahu bu sorular ile karşılaşınca kendimi bi salak hissediyorum. aklıma hiç bir şey gelmiyor, ya da aklıma 10 tane şey geliyor. sonra düşünüyorum yani neden tek bir şey söylemeliyiz ki? bu soruları çoğul olarak sorsalarda biz de tavşan gibi araba farının önünde dona kalmasak! ama yani herkes benim gibi değil- bunu görüyorum. bazı insanlar bu sorulara çat diye cevap  veriyor. "evet, en beğendiğim yemek lahana sarması, en son okuduğum kitap "orangotanların üreme zamanındaki cilveleşmeleri", en sevdiğim grup "the booklets", en sevdiim şarkı "if I were you", en sevdiğim yönetmen archile spoonmaker, en sevdiğim bilmem ne bilmem ne..."  

neyse . ben bu soruların cevabını bulamıyorum, bulsam da diğer sevdiklerime haksızlık etmiş gibi oluyorum. geçen gün bir blog yazarı en sevdiği albümü yazmış ve sonra da okuyuculara "en sevdiğiniz albüm nedir?" diyesormuş. herkes de çatır çatır dökülmüş, benim ki şudur benim ki budur diye. blogger içgüdüsü benim de cevap vereceğim tuttu. allah sizi inandırsın bir baktım ki 10 albüm yazmışım "kızım sen bu toplara hiç girmesen keşke, olmayınca olmuyor"  diyesim geldi kendime. diyeceğm o dur ki; allahaşkına tek atışla bizi vurup yere düşürmeyin, kurşunlar bitene kadar saydırın bari bir işe yarasın!!

bunun üzerine geçen gün uçakta kendi kendime yazdığım "tamamını sıkılmadan dinleyebileceğim albümler" notu geldi. hiç arşive bakmadan karışık düzende.. sonra buraya yazayım dedim ama baktım ki yine haksızlık olucak, bıraktım öyle listeyi, üzmedim kimseyiiiiiiiiiiii :)

1.4.10

chileeeeeeeekkkkkkkkkkkkkkk

pazara gittim mis misss kokulu çilekler aldım sezonun ilk çileğini yiyip ananemin öğrettiği gibi bir kahkaha patlatayım dedim guzelce kaba koydum suda beklettim suyu süzdüm sapını kopardım bir tane ağzıma attım kahkahayı atayım dedim aaaaa atılmıyor bir tane daha yedim bu da çilek mi dedim sadece kokusu var kendisi yok aman sakın almayın daha çilek koku var tat yok benden söylemesi tecrübe konuşuyor birileri bizimle oynuyor. bööööğk
aklıma bir çocukluk şarkısı geldi
pazara gidelim
bir tavuk alalım
pazara gidip bir tavuk alıp naapalım
hapur hupur yiyelim!!
(: :)

serbest çağrışım- gündelik şeyler

serbest çağrışım freud'un bir akıl kusması yöntemi ama ben bugün kendi serbest çağrışımımı yazıcam, bir kusma değil çünküm konseptli !yani:  seviyorum işteeee var mı diyeceğiiiin!!!

* dolmakalemin kağıt üzerinde kayarak yazmasını

* tam kışlık parfümün bittiğinde dutyfree civarlarında olup yazlık parfümümü satın almayı

* arabada kendi seçtiğim şarkıyı en yüksek ses ile dinlemeyi ve bağırarak söylemeyi ve herkesin bana deliymişim  gibi bakmasını

* jiddi grupların pop şarkılarını cover'lamasını (örnekse manic street preachers > umbrella)

* eski arkadaşlarımın "aklıma düştün bir arayayım dedim" demesini

* saatler sonrasında deriiiiiin bir nefes çektiğim sigarayı

* sokakta buzzzzzzzzzzz gibi bira içmeyi

* her bir etkinliğe gitme çabalarımı

* kırmızı ojeyi

* eski eşyalardan kurtulmayı, biten makyaj malzemerini- sonlanan kremleri çöpe atmayı

* kışlıkları hunharca kaldırıp yazlıkları baş köşeye koymayı
* yeni ofisimiz için- zevkine güvenilir kişi olarak- tabak çanak alışverişi yapmayı

* balkonumdaki saksılara yeni çiçekler ekmeyi

seviyorum.  

aslında tabii ki daha çok çok çok çok fazla şeyi de  seviyorum da bunlar bugünlerde beni sevmeye zorlayan şeyler... yo yo yo yoooo bir sevgi kelebeği değilim, bir polyanna hiç değilim!

31.3.10

. benden size bir b side .
. resmin içinde.
. etkisi geçene kadar .
. bu aralar .
. böyle .
||
. noktaları birleştirmece .

yani kısacası tıklayın noktalara, ulaşın şarkıya
ps: noktalar damien hirst, çizgiler indis

29.3.10

meraklısı için 3 günlük londra maceraları

"ayyyyy bir londra da londra, başlıycam senin londra'na!!" diyen sevgili gezegen sakinler  bu yazıyı okumasın! ki bunu anlayışla karşılayabilrim. "neden durup dururken ben londra'ya gittim" diye kendime sorarsam, kendim de bana "sıkılmıştın, bir konser macerası arıyordun, uçak bileti almak için birikmiş puanların ve birlikte takılabileceğin bir arkadaşın vardı" derim herhalde... tam olarak ben de kendimi anlamış değilim zira aslında sıfır param vardı. neyse işte tüm bu imkanlar ve imkansızlıklar bir araya geldi ben de gittim. kısa ve öz şunları söyleyebilirim:

-----sergi köşesi -----------

archile gorky-tate modern -

aslında sergiyi gezmeden önce gorky'i çok iyi bilmediğim için çok da heyecanlı değildim, ancak adam Van'lı bir ermeni çıkınca birden olay ilginç hale geldi. gorky'nin işleri çok soyut ki beni pek cezbetmez ama hikayesi çok hüzünlü. ne olduğu belli olmayan malum ermeni göçü durumları sırasında rusya'ya giden bir sanatçı, hayatının sonunu kendisini asarak getirmiş. maalesef en çok ziyaretçinin geldiği tate modern'de turklerın yaptığı soykırımdan bahsediliyor, insan kendini kötü hissediyor, noolurdu ki insanlar topraklarından ayrılmasaydı, dünya çağında başarılı sanatçılar, müzisyenler bu topraklarda büyüseydi.... neyse  merak edenler için sergi detayı şu, sanatçının kısa özeti ise şurada.

henri moore-tate britain-


henry moore'un heykellerine bakınca aslında basit formların bile çok fazla şey ifade edebileceğini anlıyorsunuz. sadece iki küçük kıvrımla en yoğun duyguyu verebilen heykeller. çok çok güzel bir sergiydi, çok meşekkatli bir iş, el emeği göz nuru, bu insanlar karşısında kendimi çok aciz hissettiğimi söylemeliyim galiba... sergi de işte burada.

chris ofili - tate britain-

nadir bulunan zeeenci ve de genç sanatçılardan biri olan ofili'nin harika ama harika ama harika işleri var yalnız tek sakıncası, her bir tuvalinde koccccaman fil b.okları var, bu durum  3 tuvalden sonra oldukça rahatsız edici olabiliyor, aslında hepsi boncuklar ve simler ile süslenmiş ama ne de olsa b.k b.ktur !!! rengarenk, eğlenceli, neşeli, yaratıcı nefis nefis !!bakınız şu linkteki resimlerde görünen yuvarlak şeyler.

irving penn- national portait gallery-


1960'lardan bu yana çekilen en güzel fotoğrafların ve vogue'un sanatçısı irving penn'in sergisi de müthişti, son 50 yıla damgasını vuran insanların portreleri... hepsi o kadar güzel çekilmişti ki adeta portlerin içinden geçip ruh hallerini görebiliyordunuz. irving penn geçtiğimiz günlerde bu dunyaya veda etti ama bence fotoğrafları bu dünyada çok uzun yıllar hayranlıkla seyredilecek. bu sergi de şuradan izlenebilir.

-konser köşesi --


giriş -- londra'ya gidiş bahanem askında royal abert hall'daki arctic monkeys konseri idi. 40 poundluk biletler çıktığı an tükenince, bizde biletlerimizi günler önce, ikinci elden çok daha yüksek bir bedel ödeyerek almıştık.

gelişme - konser günü giyindik süslendik, hiç yapmadığımız bir şi olan taksi tutma işini, o gecenin şerefine gerçekleştirdik, salona erkenden gittik, kapıda sıraya girdik, sıra bize geldi, biletleri verdik, biiiiiiiiiiiiiiippppppppppp, biletler scan edilemiyor!! amanın!!! görevli bizi ana gişeye gönderdi, ana gişedeki müdür biletlerimize baktı, "bu biletler re-print edilmiş ve ilk sahibinin adını söylemezseniz giremezsiniz" dedi, biz söyleyemedik, bizim gibi söyleyemeyen başka insanlar olduğunu gördük, mağdurlar kümesi olarak bir süre bekledik, bize yardım edemediler, dolandırılmıştık!! shooot!!

sonuç - naapsak naapsak dedik, gişede 25 pound'a bilet satılıyordu, birbirimize baktık, "bas bas paraları leyla'ya bi daha mı gelicez dünyaya" dedik (zaten başıma herşey bu avam felsefe sebebi ile geldi),  biletleri aldık, içeri girdik, ve mutlu son :) :)

arctic monkeys yirmili yaşlarının ortalarında çok genç insanlardan oluşmasına karşın, bence, çok iyi işler yapıyorlar. konserde ne  bir şımarılık, ne de seyirciye yaranma çabası olmaksızın, geldiler bangır bangır çaldılar, sürprizsiz- düz- temiz-tatmin edici bir konser kotarıp, beni çok memnun ederek gittiler, yaklaşık 3 saat yüzümde bir gülümseme ile oturdum, sevdiğim şarkıları çaldılar, baterist matt helder harikaydı, alex turner'ın lirickerine ve bestelerine diyecek laf yok, ayrıca yeni saç kesimi de çok güzel olmuştu.

diğer  köşesi - -

bunların dışında bol bol güzel yemek, bira, shoreditch, rough trade, carnaby filan da falan da hepsi yapıldı. yine gecenin kör karanlığındaki uçak ilen geri dönüldü. tabii ki kızlar çok güzel, erkekler çok yakışıklı ve herkes çok özgün ve özgürdü.

kötü not 1: bugün turkcell den aradılar, ayfon'umdan girilen internet bedeli alarm çaldırmış, ben de paradan yana şans olsa zaten puanla bilet almazdım, şimdi tel faturası ksımetsizliği çıktı. rakamı söylemiycem kimsenin dudağı uçuklamasın!! yine dolandırıldım galiba!!

iyi not 1: ikinci el biletlerimizi aldığımız seatwave bugün bize paralarımzı geri ödeyeceğini söyledi, artık tel faturasına itirazım kabul edilmezse bir kısmını ordan öderim!! pehhhhhh!

nötr not: diyeceğimi unutum

tüm sevgili dünyalılara istedikleri kadar para ve seyahat edecek kadar puan toplamalarını diler, limon satmak için pazara doğru yollanırım!!

     

    3 gün boyunca 
    yürüdümyürüdüm yürüdümyürüdüm yürüdüm 
    yürüdüm yürüdüm yürüdüm yürüdüm yürüdüm 
    yürüdüm  yürüdüm yürüdüm 
    yürüdüm  yürüdüm 
    yürüdüm 

    28.3.10

    PARLAAA! PARLAA!

    uzaklardan çok uzaklardan bir şarkı gönderiyorum. and it goes ...

    mücadele etmek için asker olmanıza gerek yok
    ama yine de içinizde bir savaşçı olmasına izin verin,
     kahrınızdan ölmek için bir şair olmanıza gerek yok
     zaten sizi ödüren içinizdeki ufak tefek dertler,
     herkes kötü ayrılıklar yaşar
    biraz acı biraz keder...
    geleceği boşverin
    ve 
    şarkı söylemeye devam edin!!


    26.3.10

    yellow-mellow

    anne-baba, ben geldim burada iyiyim. üzerime biraz ince şeyler almışım ama idare ediyorum. yağmur tabii ki yağıyor ama yine de şemsiye açacak değilim !! aslında kalkıp geldim ama az param var, yine de mutluyum çünkü bir sürü mini eteğim yanımda!! bugün bol bol sergi gezeceğim, eğer bir siparişiniz varsa tate'den filan hemen kapıp getireyim :) biliyorum babam çağdaş sanata dayanamaz, bayılır :) neyse, dışarıda sarı bir araba beni bekiyor. önce taşıdığı saksıyı trafalgar meydanına bırakacağız sonra da gezintiye çıkacağız. yok yok merak etmeyin ben kullanmıycam. yaaa eğer ben buraya iltica etsem çok mu kızarsınız az mı?? allahaşkına söyleyin. hemen cevabınızı bekliyorum. aman haaa karar verirken MIND MY GAP....  
    yani biliyorsunuz beni..  
    öpücük.

    25.3.10

    işte yine bir yolculuk zamanı... kaskımı giyip, fularımı ve gözlüklerimi takıp, scooter'ıma binip, uçarak uzaklaşacağım. taşıtım çok havalı olduğu için zamanında karşı yakaya varacaiımı tahmin ediyorum. oralarda hava mutedir dalgalı, az yağmurlu 14 derece civarında. şimdilik tüm metro hatları açık, tahminimce kızlar açık ayakkabı bile giymeye başlamışlar. 
    sözün özü
    I'm going back to 505,
    If it's a 7 hour flight or a 45 minute drive,

    24.3.10

    basit, saf ve karşılıksız- bob marley ikinci hayatta jamaika da, tamam mı?

    ayyyy her yerde bu birilerini birilerine everme programları konuşuluyor. tabii ki onlar konuşulmuyacak da ne konuşulacak bre sevgili dünyalılar, parasol mü? gerçekten iredelenmeye, araştırılmaya, sorgulanmaya değer derecede vahim programlar bunlar.... sosyolog abilerim ablalarım deşifre edin şu toplumumuzu (topluluğumuzu) da, siz sağ biz selamat bir huzura erelim. benim anladığım kadarı ile bu birini birine monte etme işinin temel unsuru "varlık"da yatıyor. hayatınızın aşkını bulmak için sormanız gereken sorular; "evin var mı?", "araban var mı?", maaşın var mı?" "bakmakla yükümlü olduğun insan var mı?" eğer bu sorular sağ salim atlatılırsa ooooooh değmeyin keyiflerine.

    bu hokkabazlıklar ve maddiyatın geldiği durumu düşününce, ya da bunların hiçbirini düşünmeyip de sadece gerçek aşkı düşündükçe aklıma bob marley geliyor. bir çatının altında, tek kişilik yatağını paylaşmaya razı, her gün ve her gece sevmeye gönüllü, tüm kartlarını açık oynamaya meyilli, hem istekli hem de aşka hazır, sevmeyi ve hoş tutmayı isteyen bir bob marley. bu şarkıyı dinleyince hayalimdeki resim şöyle bir şey; ince uzun rastalı zenci bob, onun sevgilisi zenci ve güzel ben, beyaz kumları olan bir deniz, gece, deniz kıyısında bir bungalow, ılık bir rüzgar, kamp ateşi, bira, regi...

    vallahi de billahi de her şeyin basit, saf vekarşılıksız olanı güzel sevgili gezegen sakinlari. işin içine para, kariyer, yaşam tecrübesi, yaşam darbeleri, çakallık, kurnazlık, bencillik ve hırs girdi miydi tat kaçıyor, renkler siyah beyaz oluyor ve maalesef galiba zaman ilerledikçe, yaşlar alındıkça siyah beyaza daha da bir yaklaşılıyor. itiyorum itiyorum, git git giiiit.


    23.3.10

    giyinme ya da giyinmeme özgürlüğü

     fotoğraf:spencer tunick

    giyinme özgürlüğü ile ilgili olarak, bu koordinatlarda yaşayan çoğu insana göre, oldukça serbest bir durumum olduğunu itiraf etmeliyim. gönlüme göre giyinip hatta bir çok zaman fazlasıyla gönlüme göre giyinip sokaklarda, plajlarda, evlerde, okullarda dolaştım. laaaakin son zamanlarda bu mahalle baskısı mıdır, bilinçaltına yerleştirilen muhafazakarlık mıdır nedir "giyinme özgürlüğüme ket mi vuruluyor?" sorusu aklımı kurcalıyor, sokağa çıkmadan önce aynaya baktığımdaki "acaba?" sorusu sıkça kulağımda çınlıyor. bu hiç hoş değil. halbuki bu koordinatların az biraz batı tarafında kimin ne giydiği, ne yaptığı, tercihleri özgürce vücut buluyor.

    şimdi bu konuya nerden daldın derseniz, konu şu ki iki gündür, kısa londra seyahatim sırasında ne giysem diye düşünüp duruyorum. burada giyemediğim, en  abuk, en saçma, kendimce en çılgın, en asi, en seksi, en şöyle, en böyle kıyafet ve makyaj kombinasyonlarını düşünüp duruyorum. bu da aslında acınası bir durum. yaşadığım yerde kısıtlanan giyinme özgürlüğümü başkalarının sınırları içinde yaşamaya çalışmak, olayın taa dibine vurmak için çaba harcamak... diyeceksiniz ki her şey bitti bir giyinme özgürlüğümü kaldı? ee kusura bakmayın ama bu hafta böyle oldu :)

    not: bir an kendimi şeriat düzeninde yaşayan kadınların  çarşaflarını atıp, seks bombalarına dönüştüğü bir uluslararası uçağın içinde gibi hissettim. pehhh.

    22.3.10

    seksi ve gizemli bir tavşan olmak sıradan bir insan olmaktan daha iyi gibi ...

    büyük kulakların çekiciliği yadsınamaz!!

    yetenek, sen nesin gerçekten?

    a. 1. Bir kimsenin bir şeyi anlama veya yapabilme niteliği, kabiliyet, istidat: 2. Bir duruma uyma konusunda organizmada bulunan ve doğuştan gelen güç, kapasite. 3. eğt. Kişinin kalıtıma dayanan ve öğrenmesini çerçeveleyen sınır. 4. eğt. Dışarıdan gelen etkiyi alabilme gücü.

    BÜYÜÜÜÜÜÜÜK KOCAMAAAAAAAAN turkçe sözlükte yetenek kelimesinin anlamı bu şekilde yazıyor.  nereden çıktı bu yetenek işi derseniz, şöyleki hafta sonları tv de zaplarken, "türkiye'nin yeteneği acun ılıcalı" tarafından halka sunulan yeni bir hizmet olan "yetenek sizsiniz turkiye" adlı yarışmaya denk geliyorum. sonra biraz o kanalda kalıyorum, çünkü gerçekten merak ediyorum türkiye'de nasıl yetenekler var diye. bu arada da aslında kafam çok karışık. yarışmayı izledikçe "yahu yetenek nedir be? ne melem şeydir bu yetenek?" diye sorular soruyorum kendime. açıkçası ben bir türlü karar veremedim. işte sizlere soracağım sorular;

    1- yetenek çalışmakla olan bir şey mi? yani çok çalışıp  taklalar atarak basket potasını smaçlamak "yetenek" midir? ya da  grup olarak çalışıp uyumlu bir şekilde dans etmek bir "yetenek" işi midir?

    2- iyi taklit yapmak "yetenek"midir? mesela michael jackson dansı ya da bülent ersoy konuşması...

    3- 7 yaşında orta düzeyde org çalıp arabesk söylemek nedir?

    4- jonglör olmak yetenekli olmanın sonucu mudur?

    peki eğer bunlar yetenek ise ki öyle gözüküyor o zaman şu soruları da soruyorum;

    1- tabloları milyarlarca dolarlara satılan güzel sanatlar ile uğraşan sanatçıların durumu nedir?

    2- mozart, bethoven vb adamlar ne yapmışlardı?

    3- sesleri ile insanları büyüleyen şarkıcıların yetenekli olup olmadığını tartışmak gerekir mi?

    4- aktör ve aktristler için ne demeli?

    vallahi gerçekten ben bu işi anlamadım. ezelden beri "yetenekli" kategorisine soktuğumuz insanların yapığı şeyleri yapan kimse yok bu yarışmada. ezel değişti bizim haberimiz yok! eyyyyyyyyy yetenek söyle bana sen var mısın yoksa sadece bir yanılsama mısın?

    notttt: turk halkının yetenek anlayışı yufka yüreklilik ve maadurun yanında olmak ile doğru orantılıdır.

    19.3.10

    ben olsam naaapardım!!

    işte istanbul koordinatlarında yaşamına devam eden sevgili dünyalılar, bir "ben olsam naaaaaapardım" bölümüne daha hoşgeldiniz. tabii ki bu belki de ilk ve son bölüm. şimdi sizlere "ben aslında gerçekte olsaydım bu aralar naaapardım" onları söölüycem:

     * filmfilm > şehrimiz önümüzdeki günlerde film festivali sebebi ile bir bombardımana tutulacak ama ondan önce ben olsam şuradaki filmi seyreder ama şuradaki filmi aslaaa seyretmezdim. anadolunun kayıp şarkılarını henüz seyretmedim ama çok istiyorum umarım bir gün olur!!! ve fakat bunca yakışıklı bir araya gelir de bir b..k olmaz mı??? olma olmaz olmaz vallahi. dilmize "özel kuvvetler" olarak çevrilen filmi seyrettim ve  bence feciiii bir zaman kaybı!! hiç tavsiye etmem.

    * kitapkitap > her yer kitap doldu dolmasına ama ben okuyamıyorum o başka... ben olsam  daha önce de bahsettiğim buu kitabı ve bir de şuuu kitabı (ki fantastic mr fox'u seyretmediyseniz ya da beğenmediyseniz tıklamayın bile) almayı, okumayı, sarılıp yatmayı çok isterdim.

    * konserkonser > ah aaaaaahh benim derin yaram konserler.... ben olsam bu akşam şu konsere ve keşke ben iki olsam yarın akşam şu konsere  ve muhakkak  şuracıktaki konsere gitmeyi gayet çok isterdim. neler geliyor ve kaçıp gidiyor şu dünyada...ama şımarıklık etmiyeyim ki ben haftaya cumarttesi şu konserde olucam, ölmez de sağ kalırsam.

    * en çok en çok > ama biliyor musunuz aslında bunların hiçbiri olmasa bile ben şuradaki yunan adasında hafta sonumu geçirmeyi ve herşeyi unutmayı isterdim.

    herkese bol güneşler, tabii ki eğer istiyorsanız!!

    17.3.10

    soyumun kahyası mısınız?

    geçen gün otel odasında haberleri dinlerken, nadide ülkemizde gelişen harika bir olay yine sinirlerimi hoppidi hoppidi oynattı. yahu bu ülkede millet amma da hükmetmeyi, başkalarının hayatına, özgürlüğüne, soyuna sopuna karışmaya  meraklıymış. meğersem artık mart ayındaki bir günden sonra donör vasıtası ile bebek yapmaya kalkan insanlar, onlara yardakçılık eden kişiler, tavsiyede bulunan doktorlar, destek olan akrabalar, uçağı kullanan pilotlar, vize memurları hepsi hepsi hapis cezası alacakmış. "aaaaaaaaaaaa, haydaaaaa" dediniz değil mi? hatta bu saçmalığın gerekçesini de çooook merak ettiniz ya da tahmin ettiğiniz "günahtır!" dediniz. evet muhtemelen günah ama bu yasağı koyanların açıklamasını söylüyorum, DİKKAAAT!! "türk soyunu korumak!!"

    vallaaaa yuuuuuuuuuuuuuuh, çürük yumurta attım!! bu arada ufak bir açıklık getireyim. bağışçılar vasıtası ile yumurta ya da sperm alarak bebek yapılıyor ve anne baba olmak isteyip de olamayanlar mutluluktan uçuyor. bunu da  bu ülkede yapamadıkları için kıbrıs'a filan gidiyorlar, bağışçılarda genel olarak başka ülke vatandaşları oluyor. şimdi artık bunu yaparsanız hapse giriyorsunuz. neden? çünkü turk soyunu korumadığınız için. yahu ne soyu be adamlar insanlar hayatlarının hayalini gerçekleştiriyor ne soyu sopundan bahsediyorsunuz? hem madem bu soy konusuna takıldınız alın size benden harika bir öneri. hem de daha kesin bir çözüm. türklerin yabancılarla evlenmesi yasaklansın, yabancılar ile evlenenler dipsiz kuyuya atılsın. hep aynı soyumuz aynı soyumuzla çiftleşsin dursun. ne o öyle gavurlar ile kaynaşıyoruz, soyumuzu bozuyoruz!!

    not1: yani allasen nasıl kontrol edicekler bunu her hamile insana dna testi mi yapacaklar? işgüzarlık işte..

    not2: ben dünya vatandaşıyım kardeşim, ne istersem de onu yaparım, siz (hükmedenler) kendi aranızda kumda oynayın, birbiriniz ile yavrulayın

    16.3.10

    yalan dolan yalan dolan

    "hiç yalan söyledin mi?" sorusuna hayır diyecek biri var mıdır, varsa da doğruyu söylüyor mudur?  dün tarihli radikal'de jean michel rabate ile,  yani "yalanın etiği" adlı bir kitap yazan kişi ile röportaj vardı. bence oldukça düşündürücü bir konu, bu sebeple de röportajı okuyunca kitabı edinmek ve hemencecik okumak istedim ancak henüz türkçe çevirisini bulabilmiş değilim!! madem türkçesi yok ise o zaman neden sanki varmış gibi üzerine konuşulmuş bunu da henüz çözmüş değilim. neysee..

    yalan kelimesine kendimi çok yakın hissediyorum çünkü itiraf etmeliyim ki gençliyim boyunca anneme ve babama sürekli yalan söylemek zorunda kaldım. bunu istemezdim tabii ki ama despotizm beni bir yalancı haline getirmişti. yalan üstüne yalan üstüne kaymaklı yalan.... şu an bana sorsalar; "çocuğunuz size yalan mı söylese daha iyi yoksa erkek arkadaşının adını mı" diye tereddütsüz ikincisini seçerdim.  eğer size sorarlarsa da tavsiyem sizin de ikincisini seçmeniz, bu arada umarım kızınız vardır yoksa durum biraz karmaşık olabilir!!


    alışmış kudurmuştan beterdir atasözünün doğrultusunda yalandan bir türlü kopamadığımı belirtmek isterim. özellikle de kendime söylediklerimden. mesela; "bu hafta spora başlıyorum", ya da "cumartesi günü spor merkezine yazılacağım", or "izmir deki otelde her akşam havuzda yüzeceğim", oder "bu ay kesinlikle alışveriş yapmayacağım". içimdeki ben, bunları tekrarlayıp dururken içimdeki diğer ben de kıs kıs gülüyor, içimdeki biri yalancı çobana dönüştü ve artık içimdeki diğeri ona hiç inanmıyor!! bu arada anti parantez kendim dışında kimseye yalan söyleyemez oldum, ben de saflık derecesine varan bir dürüstlük huyu var ve bence bu günümüz koşullarında aptallığa tekabül ediyor. bu kötü huyu nereden edindim onu da çözemiyorum. ama bu da başka bir konu oluversin.

    kendi kendime yalana örnekse: şu an izmir deki otelin yatağında miskin kedi modeli yatmaktayım. bir yalanı kendime itiraf etmekle başlayacak her şey lililililiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii!!

    15.3.10

    aileniz sizi dinliyor, patronunuz sizi dinliyor, sevgiliniz sizi dinliyor, iş arkadaşınız sizi dinliyor, terapistiniz sizi dinliyor, gişedeki bilet  memuru, cafe'deki garson, otoparktaki görevli, resepsiyondaki kız, taksideki şoför...
    hepsi, hepsi sizi dinliyor.

    onlara, anlam ifade edecek bir şey söylemeye hazır mısınız?

    NICK VEASEY- BEN SENİ ÇOK SEVDİM

    kendi kendime buralarda atlayıp zıplarken, her hafta bir sanatçı seçip onun işlerini parasol'ün açılış fotoğrafı olarak  sergiliyorum. sanatçı bunu biliyor mu? yok. başkası biliyor mu. yok. ama ben yapıyorum. geçen hafta ki misafir sanatçım nick veasey'di. nick özel makinalar ile x-ray fotoğraflar çekiyor. ben bayıldım bayıldım ve sizlerle paylaşamadığım diğer fotoğrafları da  bir kolaj yaparak buraya koydum. onlara kuru kuru el sallayarak uzaklaşmayı içim elvermedi :)

    14.3.10

    bu benim lafım değil, eğer tıklarsanız güzel bir yazı okuyabilirsiniz.
    benimde içimden  bu şarkı geldi