parasol'e özel arama kutusu

19.3.10

ben olsam naaapardım!!

işte istanbul koordinatlarında yaşamına devam eden sevgili dünyalılar, bir "ben olsam naaaaaapardım" bölümüne daha hoşgeldiniz. tabii ki bu belki de ilk ve son bölüm. şimdi sizlere "ben aslında gerçekte olsaydım bu aralar naaapardım" onları söölüycem:

 * filmfilm > şehrimiz önümüzdeki günlerde film festivali sebebi ile bir bombardımana tutulacak ama ondan önce ben olsam şuradaki filmi seyreder ama şuradaki filmi aslaaa seyretmezdim. anadolunun kayıp şarkılarını henüz seyretmedim ama çok istiyorum umarım bir gün olur!!! ve fakat bunca yakışıklı bir araya gelir de bir b..k olmaz mı??? olma olmaz olmaz vallahi. dilmize "özel kuvvetler" olarak çevrilen filmi seyrettim ve  bence feciiii bir zaman kaybı!! hiç tavsiye etmem.

* kitapkitap > her yer kitap doldu dolmasına ama ben okuyamıyorum o başka... ben olsam  daha önce de bahsettiğim buu kitabı ve bir de şuuu kitabı (ki fantastic mr fox'u seyretmediyseniz ya da beğenmediyseniz tıklamayın bile) almayı, okumayı, sarılıp yatmayı çok isterdim.

* konserkonser > ah aaaaaahh benim derin yaram konserler.... ben olsam bu akşam şu konsere ve keşke ben iki olsam yarın akşam şu konsere  ve muhakkak  şuracıktaki konsere gitmeyi gayet çok isterdim. neler geliyor ve kaçıp gidiyor şu dünyada...ama şımarıklık etmiyeyim ki ben haftaya cumarttesi şu konserde olucam, ölmez de sağ kalırsam.

* en çok en çok > ama biliyor musunuz aslında bunların hiçbiri olmasa bile ben şuradaki yunan adasında hafta sonumu geçirmeyi ve herşeyi unutmayı isterdim.

herkese bol güneşler, tabii ki eğer istiyorsanız!!

17.3.10

soyumun kahyası mısınız?

geçen gün otel odasında haberleri dinlerken, nadide ülkemizde gelişen harika bir olay yine sinirlerimi hoppidi hoppidi oynattı. yahu bu ülkede millet amma da hükmetmeyi, başkalarının hayatına, özgürlüğüne, soyuna sopuna karışmaya  meraklıymış. meğersem artık mart ayındaki bir günden sonra donör vasıtası ile bebek yapmaya kalkan insanlar, onlara yardakçılık eden kişiler, tavsiyede bulunan doktorlar, destek olan akrabalar, uçağı kullanan pilotlar, vize memurları hepsi hepsi hapis cezası alacakmış. "aaaaaaaaaaaa, haydaaaaa" dediniz değil mi? hatta bu saçmalığın gerekçesini de çooook merak ettiniz ya da tahmin ettiğiniz "günahtır!" dediniz. evet muhtemelen günah ama bu yasağı koyanların açıklamasını söylüyorum, DİKKAAAT!! "türk soyunu korumak!!"

vallaaaa yuuuuuuuuuuuuuuh, çürük yumurta attım!! bu arada ufak bir açıklık getireyim. bağışçılar vasıtası ile yumurta ya da sperm alarak bebek yapılıyor ve anne baba olmak isteyip de olamayanlar mutluluktan uçuyor. bunu da  bu ülkede yapamadıkları için kıbrıs'a filan gidiyorlar, bağışçılarda genel olarak başka ülke vatandaşları oluyor. şimdi artık bunu yaparsanız hapse giriyorsunuz. neden? çünkü turk soyunu korumadığınız için. yahu ne soyu be adamlar insanlar hayatlarının hayalini gerçekleştiriyor ne soyu sopundan bahsediyorsunuz? hem madem bu soy konusuna takıldınız alın size benden harika bir öneri. hem de daha kesin bir çözüm. türklerin yabancılarla evlenmesi yasaklansın, yabancılar ile evlenenler dipsiz kuyuya atılsın. hep aynı soyumuz aynı soyumuzla çiftleşsin dursun. ne o öyle gavurlar ile kaynaşıyoruz, soyumuzu bozuyoruz!!

not1: yani allasen nasıl kontrol edicekler bunu her hamile insana dna testi mi yapacaklar? işgüzarlık işte..

not2: ben dünya vatandaşıyım kardeşim, ne istersem de onu yaparım, siz (hükmedenler) kendi aranızda kumda oynayın, birbiriniz ile yavrulayın

16.3.10

yalan dolan yalan dolan

"hiç yalan söyledin mi?" sorusuna hayır diyecek biri var mıdır, varsa da doğruyu söylüyor mudur?  dün tarihli radikal'de jean michel rabate ile,  yani "yalanın etiği" adlı bir kitap yazan kişi ile röportaj vardı. bence oldukça düşündürücü bir konu, bu sebeple de röportajı okuyunca kitabı edinmek ve hemencecik okumak istedim ancak henüz türkçe çevirisini bulabilmiş değilim!! madem türkçesi yok ise o zaman neden sanki varmış gibi üzerine konuşulmuş bunu da henüz çözmüş değilim. neysee..

yalan kelimesine kendimi çok yakın hissediyorum çünkü itiraf etmeliyim ki gençliyim boyunca anneme ve babama sürekli yalan söylemek zorunda kaldım. bunu istemezdim tabii ki ama despotizm beni bir yalancı haline getirmişti. yalan üstüne yalan üstüne kaymaklı yalan.... şu an bana sorsalar; "çocuğunuz size yalan mı söylese daha iyi yoksa erkek arkadaşının adını mı" diye tereddütsüz ikincisini seçerdim.  eğer size sorarlarsa da tavsiyem sizin de ikincisini seçmeniz, bu arada umarım kızınız vardır yoksa durum biraz karmaşık olabilir!!


alışmış kudurmuştan beterdir atasözünün doğrultusunda yalandan bir türlü kopamadığımı belirtmek isterim. özellikle de kendime söylediklerimden. mesela; "bu hafta spora başlıyorum", ya da "cumartesi günü spor merkezine yazılacağım", or "izmir deki otelde her akşam havuzda yüzeceğim", oder "bu ay kesinlikle alışveriş yapmayacağım". içimdeki ben, bunları tekrarlayıp dururken içimdeki diğer ben de kıs kıs gülüyor, içimdeki biri yalancı çobana dönüştü ve artık içimdeki diğeri ona hiç inanmıyor!! bu arada anti parantez kendim dışında kimseye yalan söyleyemez oldum, ben de saflık derecesine varan bir dürüstlük huyu var ve bence bu günümüz koşullarında aptallığa tekabül ediyor. bu kötü huyu nereden edindim onu da çözemiyorum. ama bu da başka bir konu oluversin.

kendi kendime yalana örnekse: şu an izmir deki otelin yatağında miskin kedi modeli yatmaktayım. bir yalanı kendime itiraf etmekle başlayacak her şey lililililiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii!!

15.3.10

aileniz sizi dinliyor, patronunuz sizi dinliyor, sevgiliniz sizi dinliyor, iş arkadaşınız sizi dinliyor, terapistiniz sizi dinliyor, gişedeki bilet  memuru, cafe'deki garson, otoparktaki görevli, resepsiyondaki kız, taksideki şoför...
hepsi, hepsi sizi dinliyor.

onlara, anlam ifade edecek bir şey söylemeye hazır mısınız?

NICK VEASEY- BEN SENİ ÇOK SEVDİM

kendi kendime buralarda atlayıp zıplarken, her hafta bir sanatçı seçip onun işlerini parasol'ün açılış fotoğrafı olarak  sergiliyorum. sanatçı bunu biliyor mu? yok. başkası biliyor mu. yok. ama ben yapıyorum. geçen hafta ki misafir sanatçım nick veasey'di. nick özel makinalar ile x-ray fotoğraflar çekiyor. ben bayıldım bayıldım ve sizlerle paylaşamadığım diğer fotoğrafları da  bir kolaj yaparak buraya koydum. onlara kuru kuru el sallayarak uzaklaşmayı içim elvermedi :)

14.3.10

bu benim lafım değil, eğer tıklarsanız güzel bir yazı okuyabilirsiniz.
benimde içimden  bu şarkı geldi 


 


bir +bir=iki

roll dergisi kısa bir süre önce kapanınca karalar bağlayıp gözyaşları dökmüştüm ki aynı gruptan iyi bir haber geldi ve "roll'cular" yeni bir dergi çıkardı. dergiyi alıp da, kıyıp da, okuyana kadar da işte bu kadar zaman geçti. çok heyecanlıydım alırken, kaybettiğimi bulma ihitmalinin heyecanı! okuduktan sonra şunu söyemeliyim ki bir+ bir bir müzik dergisi değil. içinde müzik de var, sanat da var, felsefe de var... ben roll'u tercih ederdim ama kimse bana sormadı tabii ki. "rol'cuların yeni dergisi daha yeraltı, daha derin, birbiri ile bağlantılı sanat, müzik ve güncel konular arka arkaya sıralanıyor. yani express'e daha bir yaklaşmış sanki. olsundu o da kabulümüz. sınırlı imkanlar içinde şımarıklık edecek değilim.

not: dergiyi gergedan ktiabevinden aldım, bir kaç tane de altı kırkbeş kitabı aldım. gergedan bir nevi anadolu yakasının robinson'u gibi ama robinson'un yavrusu gibi. kitapçıda görevli şahıs tipinden de belli olacağı üzere entel dantel bi kişilik... ben altı kırkbeş alınca kadıköy muhabbeti başladı. "ben karga'cıyım" dedi, "ben trip'ciğim" dedim. "express okuyor musun" dedi, "yok ben müzik ile ilgileniyorum express, benim için biraz politik" dedim. sevmedi beni. ayrıldık!

12.3.10

şarkılarla bir gün, şarkılarda bir gün

madem ki radyo yapamadım bari buradan bir kaç şarkı çalıp keyfimizi bulalım. bugün işleyeceğimiz konu, bir iş gününde modlara göre şarkılar konusu. pardon bu arada ders: hayat bilgisi..

1- sabah kalkılır. hava güneşlidir. uykular alınmış, keyifler de fena diildir. dans ederek giyinmek fena olmayabilir.

2- kıyafetler güzel oldu, yola çıkıldı. kepekli tost söylendi, ofise gelindi. gazete+tavşan kanı çay+tost. dünyada neler olmuş? nadide ülkemizde ne saçmalıklar yaşanmış, buna da uygun fazla zorlamadan güzel bir şark... 

3- işler başladı. pc karşısında bir internete bak, bir iş yap. yap yap yap.. offf.. sıkıcı... tatilde olsam, deniz kıyısı mesela, ya da iş dışındaki herhangi bir yer...ben ofiste aklım başka yerde!

4- hayal kura kura öğle saati gelir. kurulmuş robot gibi hergün aynı saatte yemeğe gidilir. diğer ofislerdeki diğer çalışanlar gibi. bir avm nin tabiri caizse food courtunda. hergün aynı yemekler hatta aynı insanlar. o insanları hep yemek yerlerken görmek. şehir hayatı...şehirli hayatı... şehir hastalıkları.

5- tekrar işe dönme zamanı. kurulmuştuk ya, bu sebeple... bir rehavet var yemek sonrası... işleri yavaşlatmak gerekir. daha fazla internette zaman harcama durumları. sanal alemde denk geldiğiniz bazı şeyler sizi düşündürür. iyi de ben  burada ne yapıyorum? clover over dover, i m thinking it over and over..
6- partonlara sattığımız bir 8 saatin daha sonuna geldik. yaşasın özgürlüüüüüüüüüüüüüüükkkkk. ohhhh. harika. kış olsun yaz olsun bahar olsun iş çıkışı saati hep harika!!! jazzy uzaklaştır beni buradan ve lütfen çabuk olsun!!! işte bundan sonrası bana, size, onlara kalmış. eğer sağlıklıysanız, şanslıysanız, eğer akıllıysanız, eğer akılsızlık etmediyseniz, eğer herşey yolunda ise o zaman bu güzel bir hayattır, eğer bulabilirseniz!!


işte bakın geyik geyik geyik derken yine cuma, yine cumaa.... 


11.3.10

perşembe ritüelleri- arıza sebepleri

ben bir ritüel insanıyım. bunun daha öncede söylemiştim. haftasonu kahvaltı ritüelleri, kanyon da sinema keyfi ritüelleri, dergi okuma ritüelleri, kaş tatili ritüelleri, datça tatili ritüelleri, seinfeld seyretme ritüelleri, iş yerinde gazete+kahvaltı ritüelleri, filan da falan... yani eğer bu ritüeller gerçekleşmezse benim ayarım bozulur, huysuz, çekilmez, rezil bi insan olurum. örnekse (okan bayülgen lafı) kaş tatilinde her sabah denizden önce noel babada oturup bi çay içmezsem, iş yerinde her sabah erken gidip kahvaltım eşliğinde radikal okumazsam, haftasonları güzel ve uzun bir kahvaltı etmezsem arıza çıkar ki arıza çıksın canımı yesin. yazıya "ben bir arıza insanıyım mı deseydim ayol??". tabii ki bunlar hep alışılandan vazgeçememe, yeni alternatiflere kapalı olma, tembellik, kapalı zihin şeklinde psişik konulara bağlanabilir.


işte bu psişik durumlardan bir tanesi içinde bulunduğumuz günün ritüelidir; perşembe akşamları annem ve babamla aşk-ı memnu seyretme ritüeli. babam çok şeker olduğu için gün içinde mail atmaya  başlıyo.. "bugün love-ı memnu var mı?, behlül kime sardırıcak, adnan ne zaman kalp krizi geçirecek, beşir'in gözlerindeki morluklar ne zaman düzelecek?" sabahtan başlıyo bizim olay. geçenlerde bir gün annem kıprıs'tayken biz babamla perşembe akşamı bir araya geldik, yemeemizi yedik, 9 da tv'nin karşısına geçtik. amanın, o da ne!!! tekrar bölüm!! allah sizi inandırsın başımızdan aşşağı kaynar sular inmez mi? ağla, ağla, ağla, ağla.. babam beni teselli etmeye çalışıyo, ben babamı sakinleştirmeye çalışıyorum... vıyyyyy... olayı sapıttım birden bire de yani benzer çalkantılar yaşadık işte.. neyse suya su koymayayım. bu akşam annemin nefiis yemekleri eşliğinde önce özet bölüm sonra ana bölüm seyredilir. sonunda uyuya kalınır ama yine de perşembe ritüeli gerçekleştirilir. (bu akşam var mı acaba yaaa? onu da bilmiyorum ha!)

notto uno: herkesin içinde bir avamlık var, kaçınılmaz, karşı koyulamaz, avamım- avamsın- avamlar

notto duee: yaz gelince, aşk-ı memnu bitince, hava güzelleşip de kanlar kaynamaya başlayınca napıcaz?? mecburen kıpırdıycaz yerimizden, böyle kışı bahane edip miskin miskin yayamıycaaz

notto tre: sanmayın ki ben baştan beri izleyiciğim, sonradan bağımlı yaptılar beni kötü arkadaşlar!!

notto quatro: bu sefer eğitici bir şey veremedik ama hayat magazinsiz de olmuyor be sevgili dünyalılar. yarın ne olacağımız belli mi ki!!

10.3.10

konuşmadan önce içinden 10' a kadar say
konuşmadan önce içinden 10' a kadar say
konuşmadan önce içinden 10' a kadar say
konuşmadan önce içinden 10' a kadar say
konuşmadan önce içinden 10' a kadar say
konuşmadan önce içinden 10' a kadar say
konuşmadan önce içinden 10' a kadar say
konuşmadan önce içinden 10' a kadar say
konuşmadan önce içinden 10' a kadar say
konuşmadan önce içinden 10' a kadar say

9.3.10

bittersweet me


moda burnundaki bu haşmetli ama yalın ağacı hayat ağacı yaptım, dallarına da hayattan kesitler astım. denizde yunuslar, balıkçılar, tekneler, gökte bulutlar, kuşlar, kameranın arkasında ben!! 
sizlere de r.e.m'den bittersweet me şarkısını gönderdim. 
sonuçta hepimiz acıtatlı -iyikötü değil miyiz??

8.3.10

dünya kadınlar günü anladık da neden??

bugün yine birileri tarafından öngörülmüş ve insanlarında peşinden sürüklendiği bir gün : dünya kadınlar günü!!! kusura bakmayın ama  dünya erkekler günü var mı ki dünya kadınlar günü olsun. böyle bir gün ilan ederek bile zavallı kadınlara haklarını savunmak için bir gün bahşediliyor, aman saolun!!! ben almıyayım...
bu kadın hakları söz konusu olduğunda, benim çok başarılı bulduğum bir sanatçı grubu var guerrilla girls... işte onların yukarıdaki mesajı bence kadın- erkek dünyası arasındaki temel konuyu açıklamaya yetiyor.

"kadınların (kadın sanatçıların)  amerikan müzelerine girebilmesi için illa çıplak mı olmaları gerekiyor (yani nüüü tablolardaki gib)?"

7.3.10

 


 herşey değişiyor, hem de öyle yavaş yavaş değil hızlı hızlı, ama ilkokul 1'den bu yana değişmeyen birşey var o da pazar akşamları. sadece karar veremiyorum okula giderken mi daha kötüydü yoksa işe giderken mi? 
sunday f....ing bloody sunday... peh
bu arada gerçekten iş kanımı emmekte. ayyyy canım acıyoooo!!

not: bu akşam oscar'lar var, bakalım bahis sonuçları nooolucakkk!!

nooooo nayn nine 9

şehrimizin kısıtlı vizyonunda oynayan filmlerden adı "nine" olanı izleme fırsatı buldum... filme gitmeden önce buraya film ile ilgili "ayy çok beğendim, ayy harikaydı" filan yazacağımı düşünüyordum, ama filmden çıktıktan sonra daha farklı bir şeyler yazacağım kesindi... 

belki biliyosunuz belki hiç ilgilenmediniz ama film bir yıldızlar geçidi, günümüz yabancı sinemasının en gözde kadınları ve en karizmatik aktörü  bu filmde!!! penelopeeee, kaateeeee, nicoooole, fergiiiieeeeeeee, sophiaaaa, judyyyyy, mariieeeeee veeeeee daniel!! tabii böyle bir kadro olunca insan düşünüyor "bunlarn hepsi ksıkançlık krizine kapılmadan nasıl aynı filmde olur??". film bu sorunun çözümü açısından bence çok akıllıca kurgulanmış. tüm esas kadaınların aynı miktarda bir dans ve şarkı söyleme sahnesi var ve böylece birbirlerinin saçından tutup yerlerde sürümelerine gerek kalmamış, ama bence film de işte sadece bu. tüm güzel hatunlar dans edip şarkı söylüyor. tabii daniel day lewis'i unutmamak lazım. kendisi tabii ki mükemmel, karizmatik vee bence en önemlisi çooooook şanslı zira yukarıda saydığım tüm kadınlara oldukça yakın olma imkanı sağlamış. düşünsenize mesela tom cruise, brad pit, michael owen, george clooney film başına bu yukarıdakilerden sadece biri ile oynaşırken, daniel bunların hepiciği ile öpüşüp koklaşıyor!

klişesinden; görsel bir şölen, harika kadınlar, ve karizmatik bir aktör seyretmek isterseniz gidin ama fazla bir şey beklemeyin. judy dench (müthiş kadın), penelope ve daniel bence filmde performanslarını konuşturanlardı!!

6.3.10

resimli aktivite rehberi

gunaydın sevgili dünyalılar!!! keşke bu haftasonu güneş de bizimle olabilseydi ama korkarım evrende biraz işi çıktı ve bizim koordinatları unuttu... neyse hala bu gezegende gönül eğlendirirken bari güneş müneş demeden  keyfimize bakalım. işte bugün sizlere bir resimli aktivite rehberi hazırladım, ama aslında tamamen benim aktivitelerimden oluşuyor bu sebeple kusura kalmayın. 

1- 9 30'da diyetisyen randevusu!!! sırf bu sefer sabahın köründe gidiyorum ki hani belki bir kaç gram daha az çkarım die :(

2- diyetisyeni atlattıktan sonra bütün hafta boyunca hasretini çektiğim harika bir omlet!! peynirli, sosisli filan, şööle karışık bi şi, yanında zeytin peynir, demli çay... tabii ki radikal ile birlikte :)

 

+



3- enerji depoladıktan sonra çoktandır boşverdiğim, ki benim için pek hayıra alamet diil, manikür olayına gireyim diyorum, randevu almadım, şansımı deniycem, olmadı kendim bordo ojelerimi sürücem. ne dersiniz klavyeme bordo daha iyi gider diil mi??



4- manikür sonrası küçük minik miniminnacık bir yürüyüş eşliğinde  mükemmel karışımım ile hasret gidericem. bu hafta 1 adet bedava hakkım var.. yupiiiiiii


5- bugün olur mu olmaz mı bilemiyorum ama haftasonu muhakkak tim burton'un alis harikalar diyarında uyarlamasına gitmek istiyorum. bunca saçmalığın içinde biraz hayal alemine dalış yapmam lazım


işte böyle, günlerdir içine kapanık olarak yaşayıp sonra da böyle saçma bir dışavurumculuk yaptığım için tekrar kusura kalmayın. ama durumlar pek iyi diil. son olarak resimli aktivite rehberimi çok çok özlü bir foto ile bitiriyorum

tüm renkleri görebildiğimiz için çok mutluyum. 
sadece siyah- beyaz da görebilirdik. 
bunun kıymetini bilmeliyim, bilmelisiniz, bilmeliler.

5.3.10

kış vakti ada halleri

çok yakınımızda 4 ada var. benim çok nadir ziyaret ettiğim adalar... galiba bunun sebebi de doğma büyüme istanbul'lu değil, istanbul'da bir göçmen olmam... alışık değilim öyle vapura binip de bir adaya gitmeye. yegane ada tecrübem, yaz vakti bir kaç kişi ile oralardaki ünlü meyhanelere gidip yemek-içmek ve sonrasında da vapur saatlerini takip ederek şehre geri dönmek. aslında bir tanede süper salak bir anım var, o da; sıcak ve nemli bir yaz gününde vapur işletmelerini arayıp "beyefendi adalarda denize giriliyor mu?" demek (saf bir izmir li sorusu bence) onunda bana: "evet hanfendi, kınalıada da süper bi plaj var" demesi, benim de 2 kurbanı peşime takıp kınalı adaya gitmem ve tabii ki sarı dipli bir deniz ve donları ile dolaşan birçok ergen görmemle sonuçlanan rezil bir anı. 

siz hiç bir kış günü adalara gittiniz mi? kadıköyden vapura binip tek tek tüm adaların önünden geçip onların yalnızlığını, ıssızlığını ve hüznünü gördünüz mü? dün hayırlı olmayan bir vesile ile ben bu işi yaptım. kadıköy- heybeliada arasında 1 saat x 2 yolculuk yaptım. her yanaştığımız adada panjurlar kapalı, çay bahçeleri kapalı, sokaklar kediler ve köpeklerin egemenliğinde... yine de meyhaneler açık, belli ki acil durumlar için... karar verdim adalara muhakkak kışın gitmeli, önce ufak bir yürüyüş yapmalı, eski ve güzel evlerin bir de terkedilmiş halleri görmeli, sonra salaş bir balıkçı meyhanesine oturup 3-5 kişi içmeli ve mümkün olan en son sefer ile de şehre dönmeliyiz. bence dün tam da böyle bir gündü aslında, herşey olup bittikten sonra deniz kıyısında oturup içmek, hiç bilinmeyen şeylerden konuşmak..

ıssız ada"lar bu halleri ile çok daha güzeller bence. bir ıssız adaya düşseniz alacağınız 3 şey nedir? bir sevgili, bir dizi kitap ve bir de güzel yaşanmış bir hayat!

not 1: adanın yeni sakinine huzurlu bir uyku dilerim

not2: dönüş yolunda yunuslar gördüm, yüzgeçlerini batıra çıkara gidiyorlardı, bunun iyiye bir işaret olduğunu düşündüm

not3: dönüş yolunda ne müzik ne kitap sadece denize bakıp düşünmek, düşünmek, düşünmek... buna ihtiyacımız var, sık sık... düşündüm... belki başka bir hayatta, doğru zamanda doğru yerde. biz...

4.3.10


günün şarkısı bruce'dan geliyor. bu kadar...nokta.

2.3.10


artık kış uykusundan uyanma zamanı geldi



iyice gerinip, gözlerimizi kamaştırıp, kendimize gelip, bahara hazır olmak için sadece ama sadece 19 günümüz var!!


bu bir uyandırma alarmıdır...

1.3.10

KESİŞMESİ ZOR PARALELLER: ruh-beden

bu hayat garip. gerçekten de çok garip. muhtemelen çoğunuz gibi ben de ruhla beden ikilisini, neden varız sorusunu, "niye ben?" serzenişini, kaderi, şansı, tesadüfü bir türlü çözebilmiş değilim. ee tabii ki içinizden dedikodumu yapıyorsunuz "ayy şaşkın insan, çözseydin herhalde burada beyhude saçmalamazdın!!" 

o da doğru...

bence ruhla beden paralel eksenlerde kendi yolculuklarına devam ediyorlar, yolculukların çok az bir süresinde belki kesişip birleşiyorlar ama aslında ajandaları farklı. ruhu çoğunlukla biz yönetebiliyoruz, psişik bir arızamız yoksa tabii, ama ya beden??? beden inatçı mı inatçı biz ne istersek, ne dilersek, ne denersek yine de o bildiğini yapmakta ısrarcı. aslında o da anladığından diiil de sadece işleyen bir makina olduğundan... bu makinanın bir yerinde bir arıza çıktı mıydı, ruhunuz koşup eğlenmek istiyormuş, gülmek istiyormuş, hiç bir yeri ağrımasın, gözleri kırışmasın istiyormuş... nafile!! ruhunuza hükmedebilirsiniz ama bedeninize asla!! bu sebeple ben kadere, şansa vb şeylere inansam mı pek bilemiyorum. bence makinalarımız tamamen otomatik ve arızalanmaları sadece mekanik bir takım şeylere bağlı. yani lap top'ınız bir gün çalışıyor, ertesi gün açılmıyor. neden? içindeki ufak bir temassızlık yüzünden... işte böyle bir şey. yoksa o lap top'ın kaderi öyle yazıldı diye değil!

velhasıl pamuk ipliği ile bağlı olmaktan daha öte bir durumda diiliz hiçbirimiz! gelecek planları, hedefler, hayaller, kısacası gelecek ile ilgili şeyler şimdiyi kısıtlıyor ve hiç de iyi yapmıyor. geçen gün ki bi afırmayı hatırlamak istiyorum kendi kendime:

yalnızca şimdi olur her şey

not 1: herkes kendin iyi baksın, özellikle de kara koyunlar (beyazlardan her yerde olduğunu düşünürsek!!)

not 2: ikidir jiddi gidiyorum ama bir nedeni var tabii ki!!