her kitap okumaya başladığımda öyle uykum geliyor öyle uykum geliyor ki, 2. sayfadan sonra kelimeler ağır ağır üzerime çöküyor. ya da bir kitaba başlayabilmek için neyi bekliyorum??
parasol'e özel arama kutusu
4.12.09
bilinçaltı etkileşimleri- seviş-me
son zamanlarda hep işten eve evden uykuya, uykudan işe işten eve evden uykuya filan derken bayağı bir tv izleme işine girdim. aaa, bir de baktım ki ciddi ciddi bilinçaltımı etkilemeye çalışıyorlar. geyik muhabbeti yapılan programlarda sürekli şöyle bir görüş var; "turk dizileri 90 dk oldu, bunun yarısı da sevişme ile doldu!!", "artık tv'lerde sevişme sahnesinden geçilmiyor", "çocukların dahi ayakta olduğu saatlerde sevişme sahneleri gösteriliyor". allasen, hangi sevişme sahneleri? kim kiminle hangi dizide sevişti? ben tv seyrettiğimi zannederken dvd'mi seyrediyomuşum?? sevişmeden kastınız, oyunculuğun sıfır olduğu, öpüşür gibi yapıp aslında öpüşmeme ya da üstünkörü öpüşme sahneleri mi???? eğer bunlardan etkilenecek birileri varsa gerçekten sokağa çıkmasın. ülkede olan olaylar onları feci bir travmaya sürükleyebilir!! bir de bir de biz tutti frutti ile büyüyen, yasemin evcim miydi neydi onun erotik aerobiği ile spor yapan insanlarız, iki tane sevişir gibi yapma ama sevişememe sahnesinin topluma zararlı olduğuna kimi inandırabilirsiniz? yavaş yavaş beynimizi yıkayın, yakında sözde sevişen bu oyuncuları sokakta taşlama seansları başlayacaktır!!
3.12.09
2.12.09
aralık'a mektup
sevgili aralık,
uzun lafın kısası senin de avantajların ve dezavantajların var ve diğer aylar içinde de ayrı bir yerin... herşeye rağmen ben renklenen vitrinleri, ışıldayan sokakları, süslenen ağaçları, alınan hediyeleri ve ailecek yenen yılbaşı yemeklerini çok seviyorum. sen şehrimize ayrı bir güzellik getiriyorsun ammaaaa bir türlü gökyüzü ile anlaşıp yılbaşı gününde kar yağdıramadın. hadi bak bekliyoruz, kartpostalları haksız çıkartmayın, birlik olun yağdırın şu karı!!neyse dediğim gibi senin işin zor. kolay gelsin der gözlerinden öperim.
sevgiler ve selamlar,
1.12.09
beyrut hatırası
beyrut beyrut, bir zamanlar doğunun paris'i dedikleri beyrut. bence bu lafı etmelerinin sebebi, arap dünyasının yaşam alışkanlıkları açısından gavuru olduğu için, ama tabii tamamen uyduruyorum. öncelikle şunu belirtmek isterim ki benim sandığımdan çok farklı bir şehirdi beyrut. pis değil, beyaz entarili adamlar, siyah peçeli kadınlar değil, korku değil, güvensiz değil, kurban bayramının kesik koyunları değil... değil de değil. özetle beyrut benim gözümden şöyle bir yerdi:
- insanlar, yaşam, kültür: beyrutta çok çok güzel, şık bakımlı kadınlar ve bu kadınlara öküz gibi bakmayan, gözleri ile taciz etmeyen yakışıklı ve medeni erkekler yaşıyor. türbanlı kızlar dahi tayt ve mini etekle dolaşıyor!! tip olarak aynı ama aynı bize benziyorlar yani karışık... sarışın var, esmer var, kumral var, yeşil gözlü, mavi gözlü var, hepsi var. ayrıca mimik ve vücut dili olarak da aynı biz. dolayısıyla ben bu insanların arapça konuşmasını yadırgadım. ama aslında onlara çok yakışıyor ve karar verdim ki arapça çok güzel bir dil, önemli olan kimin ağzından çıktığı !! kültürel olarak karışık bir topluluk müslüman, hiristiyan, ermeni, musevi, budist hepsi bir arada yaşıyor. hemen hemen herkes ingilizce ya da franszıca biliyor. çok içten, yardım sever ve samimi insanlar. türkleri seviyorlar!!! vllahi billahi!! tesadüfen girmiş olduğumuz bir ermeni mahallesinde herkesin türkçe konuştuğunu görünce kalakaldım ve bu insanlar ile konuşunca onların 1915' lerde türkiye'den sürülen ermenilerin çocukları ya da torunları olduğunu öğrendim. onlar kendilerini "adanalı", "iskenderunlu", "istanbullu" diye tanıtıyorlar! bu durum karşısında utandığımı itiraf etmeliyim. vatan dedikleri yerden zorla gönderilmiş, başka diyarlarda yaşamaya çalışan yoksul insanlar...
- trafik: bu kadar medeni bir toplumun nasıl bu kadar çılgın bir trafiğe sahip olduğunu ben çözemedim. deli gibi araba kullanıp, hiçbir kurala uymayıp, sürekli ama gerçekten sürekli korna çalıyorlar. trafik lambası yok denecek kadar az. arabalara bakıldğında da burada göremeyeceğiniz kadar mega lüks arabalar ve neredeyse hurdaya çıkacak kadar eski arabalar var. toplu taşıma yok sayılır. olan otobüslerde 1970'lerden kalma
- yemek, içmek, eğlenmek, müzik: çoğunlukla baklagil, et ve yeşillikten oluşan nefis bir mutfak kültürleri var. arak dedikleri rakıları, almaza marka lokal biraları var. bunun dışında çok tükettikleri ama bence iğrenç olan gülsuyundan hazırlanan bir içecekleri var. güzel restoranlarda yemek yemek bize göre dah ucuz. müzikleri bildiğimiz arap müziği ve darbukanın ağırlığı sebebi ile her yerde göbek atasınız geliyor. ayrıca her türlü müziğin çalındığı barların olduğu sokaklar mevcut. hafta sonları sabaha kadar dans yani!!
- alışveriş: lokal bir şeyler almak, kapalıçarşı tarzı yerlerde gezmek gibi bir hedef koyarsanız bunu gerçekleştiremezsiniz çünkü öyle bir yer yok. bizdeki gibi bolca avrupa ya da amerika uyruklu marka var. dolayısıyla alışveriş yapacak bir durum söz konusu değil.
- mimari: iç savaşta yıkılmış, hasar görmüş, kurşun ve füze yemiş bir çok eski bina, yenilenmeye çalışan bir şehir, milyonlarca dolara satılan gökdelen katları, gaziantep ya da mardın'de de bolca gördüğümüz sarı taş, palmiyeler, perde ile örtülen büyük balkonlar, bu balkonlarda güzel bitkiler, yeşil panjurlar, eski akdeniz mimarisi ile yeni gökdelen mimarisinin karışımı...
- para birimi: lübnan pound'u ama dolar da lokal para gibi, her yerde kullanımda..
- güvenlik: her ne kadar bir çok yerde silahlı lübnan askeri görseniz de bu durum hiç rahatsız edici olmuyor. şehre indiğim andan ayrılana kadar güvenlik ile ilgili bir tek şüphem bile olmadı, zaten suç ornaı en düşük ülkelerden biri imiş. ne hırsızlık, ne sözlü taciz, ne ıssız sokaklarda korku... hiçbiri yok, endişeniz olmasın.
bunlar dışında kadın erkek türk dizileri ile kafayı bozmuşlar, herkes aşkımemnu, asi ve gümüş seyrediyor. sigara her yerde ama heryerde içiliyor ve paketi 2 TL, yani içilmesin de ne olsun?? belediye otobüsü, dolmuş, havalimanı, restoran, bar her yer her yer sigara dostu. insan her şeye ne çabuk alışıyor, daha 5 ay önce restoranlarda sigara içen ben beyruttaki sigara özgürlüğüne aldanıp içtim de içtim ama yadırgadım da!! ayrıca nargile çok çok çok ama çok yaygın. herkes tüttürüyor.
velhasıl "eee yani gidelim mi, napalım?" diye sorarsanız ben de şöyle derim "vizesiz gidebileceğiniz, nispeten ucuz ve yabancılık çekmeyeceğiniz, kolay ulaşılabilen (1.5 saat uçak) güzel bir şehir. yazın giderseniz şehirde denize de girersiniz ve bu kışın gitmekten daha eğlenceli olabilir, gidin görün". sonra siz bana "bir daha gider misin?" derseniz ben de size "galiba gitmem, 3 gün yeterli idi" derim.
not: tüm gezi boyunca lonely planet'in "syria& lebanon" başlıklı kitabını kullandık ve tüm yönlendirmelerinden feci memnun kaldık. tavsiye ederim!
30.11.09
tomorrow, will it really come??
beyruttan bir kare
işte sevgili dünya vatandaşları bir yolculuk, bir tatil, bir kendini bulma, arkanda bıraktıklarını unutma, bir rutinden uzaklaşma seansı daha sona ermek üzere. ilginç bir diyara seyahat etmiş olmanın verdiği garip duygular ile, bu seyahate ilişkin bir kaç not ve fotoğtrafı buralardan paylaşacağım ama henüz kendime gelmiş değilim. doğunun kaderi midir, evrenin düzeni midir nedir bilmiyorum ama doğuya giden ve oradan gelen tüm uçaklar garip saatlerde yol almakta. gidiş gece yarısı- dönüş ise sabaha karşı gerçekleştiği için, hiç uyumadan bu sabah saat 6 da eve varabildim ve bu da bünyemde bazı uyumsuzluklara sebep oldu!! velhasıl gezi notları toparlanmayı bekleyecek.tatilden önce işyerindekiler ile yaptığımız geyik şöyleydi; "acaba pazar günü tatil olunca pazar sendromu atlatılabilir mi?" bu soruya zamanı gelmişken cevap veriyorum "HAAAAAAAAAYIIIIIIIIIIRRRR". böylece şuna karar verdim ki işe ya da okula başlamadan önceki hergün pazardır. bu da bizi morrissey'in "everyday is like sunday" şarkısına referans verdirtebilir. tatiller bitiyor, seyahatler sonlanıyor ve neymiş? sayılı gün çabuk geçiyor. bloglara neler yazılmış, posta kutusuna neler gelmiş, kim neler twitlemiş, facebook da neler olmuş, çamaşır,bavul, erzak alışverişi, aile ziyareti derken tampon olarak koyduğum bu günün de sonuna geldim. yine morrrissey'den bir şarkı ile bu zırvalıklara bir son veriyorum. eid el mubarek!!!
Tomorrow
Will it really come ?
Tomorrow
Does it have to come ?
Tomorrow
It's surely nearer now ?
You don't think I'll make it
I never said I wanted to !
Well did I ?
Will it really come ?
Tomorrow
Does it have to come ?
Tomorrow
It's surely nearer now ?
You don't think I'll make it
I never said I wanted to !
Well did I ?
26.11.09
HIZLI YAŞIYORUZ
bu hafta parasol'un fotoğraflarının laurie bartley'nin diesel için çekmiş olduğu "live fast" fotoğraflarından seçtim ve bence harikalar. buna istinaden de aslında ne kadar hızlı yaşadığımızdan kısaca bahsederek sizlere 3 günlüğüne "bye bye" diyeceğim.
hızlı yaşamak şehirde yaşamanın olmazsa olmazlarından... işe yetişmek, işteyken işleri yetiştirmek, işteyken banka-fatura-araç muayenesi-araç tamiri- pasaport işleri gibi işleri de yetiştirmek, işten çıkınca eve yetişmek, sinemaya yetişmek, aileye yetişmek, arkadaşlara- spora- akışverişe-kişisel bakıma- varsa çocuğa yetişmek, tatile gidilecek ise ona yetişmek. yetişmek de yetişmek... hiç şöyle olduğun yerde durup da sakin sakin etrafa bakmak yok! Kaş'a ya da başka bir tatil yöresine gittiğimde orada aldığım hizmetten ya da gözlemlediğim yerli insanlardan gördüğüm kadarı ile, oralarda böyle bir sürat yo. herkes sakin ve hatta uyuşuk... bu sebeple de uzun yaşıyorlar! bugün benim için feci hızlı bir gün olmak zorunda, sabahtan yarım gün işe giderek görevimi yerine getirmek, sonra manikür neyin yaptırmak, sonra bir şeyler atıştırmak, sonra kalan eşyalarımı toplamak ve sonra da saat 5 30 da bizi alacak araca yetişmek, ama en önemlisi de buraya bir şeyler yazmaya yetişmek!!
ben bayramda beyruta gidiyorum. şaşırdınız!! ben de.. ama böyle işte! ilk kez bizden daha doğuda bir diyara gidiyorum, bakalım olaylar nasıl gelişecek. pazartesi sabaha dönüyorum ve ilk işim buralara saçmalamak olabilir!! sizden ricam ben yokken çok kan akıtmayın, bayramı sakin geçirin!!
25.11.09
music from the old world, the new world and another world
bu serzenişimi şimdi yazayım, yok yarın yazayım, yok akşam, yok sabah derken işte şimdi yazıcakmışım. yani yani yani allahaşkına neden bayram tatilinde??? neden? neden? neden?
genelde tatil oldu muydu bende şehirden fıyma dürtüsü başgösteriyor. öyle buralarda aylak aylak geziyim, 4 gün oturayım, büyüklerimin elini öpeyim gibi insani duyguların yerini, vize alıyım, bilet bulayım, otel ayarlayım, transfer??, lonely planet, hangi sergi var, müze var mı, konser var mı, güzel yemekler var mı türündeki ruhsal açlık duyguları alıyor. işte bu bayramda aynı içgüdüsel güdüler ile güdülüyorum. veeeee bunun sonucu ne'den vazgeçiyorum? David Eugene Edwards... 16 horse power'in kurucusu, vokali, alengirli çalgılarının çalıcısı... 29 kasım pazar akşamı eugene babylon'da yeni projesi wovenhand ile birlikte sahnede olacak. yine o tuhaf, karanlık, iç gıcıklayıcı, ayinsel, tarihin gerisinden gelen, eski amerika kokan müziklerini yapacaklar. ben de onlara uzaklardan el sallıyor olacağım.
16 horse power uzun zamandır takip ettiğim ve çok sevdiğim bir gruptu- 2005'de dağılana dek. benim çevremde seveni az... amerikan country, folk, indie, alternatif, punk ne bileyim herşey karışımı... bana çok iyi geliyor. onları dinlerken hep önceki hayatımda eski amerika'da mı yaşadım acaba diye soruyorum. wovenhand'de sound olarak 16 horse power devamı bence... hani şu songs:ohia vardı ya sonra magnolia electric co'ya dönüşen, onlar gibi, 16 horse power'ı da bu dünya gözü ile asla göremem diyordum. herşeyi görürüm ama onları göremem diyordum. işte şimdi uzantıları ile buradalar. dibimde. karşı yakamda ve fakat ben "yokkuumm".. kısmetten öteye geçilmiyor sevgili gezegen sakinleri, ama asla asla demiycem, hani zaten demiycektim ya, işte demiycem siz de demeyin!! her iki grubun internet siteleri buradaki tıkkk ve tııkkkk da. kendi müzikleri için başlığımdaki kelamları etmişler, çok da doğru demişler!! gidenler gitmeyenlere anlatsın :)
not: sevgili organizasyon şirketi charmenko, neden,neden, neden?
24.11.09
gothamist
valla hakkaten Ay'ıyla, ışığıyla, karanlığı ile, karaltısı ile, karakterleri ile, pusuyla, pasıyla, karmaşasıyla bi de işte bu sisi ile şehrimiz gotham city'nin tıpatıp aynısı olmadı mı? hele bi de şu levent-maslak hattındaki residanslarda otursam kimbilir daha neler yazardım! bu arada jokerin de alası var bizde. adını zikretmiycem , siz anladınız. hayal edin bi de joker dudağı çızsek süper olmaz mı? bu vesile ile şehrimizin altın anahtarını size veriyorum , şehrimizin adını da GOTHAMİST olarak değiştiriyorum. nasıl olsa artık orijinal olsun die herşeyin poposuna bi İST eki takılıyo, ben de taktım sefaaam olsun!!
tavsiye topu
şimdi size bir tavsiyeler topu yolluyorum. güzel başlayan ve kötü biten hafta sonumun güzel geçen saatlerinden seçmeler de diyebiliriz. bu sefer teknolojiden kaçınmadım ve fotoları kolaj yapıp hatta -dahi- numara da koydum;
1- cadillac records adlı film meğersem 2008 yapımı imiş de benim haberim yokmuş. the end mabetinden geçen gün almış olduğum bu filmi, özellikle müzikle ilgili olanlara tavsiye ederim. şimdilerde dinlediğimiz müziklerin atası olan insanlara bir saygı duruşu niteliğinde olan bu güzide film filan falan desem ne saçma olur. kısacası muddy waters, littler walter, chuck berry, etta james gibi belli türlerin başlangıcı olan kişilerin bu işe nasıl başladığını anlatıyor. sevdiğimiz şeylerin tarihini bilmemizin faydalı olduğuna inanan bir insan olarak tavsiye ederim.
2- olmasaydı napardık diyecek hale geldiğimiz mısır apartmanında casa dell'arte adlı galeride azade köker sergisi var. 3 aralık'a kadar. parşömen kağıdı kullanarak yaptığı çok çok güzel kolajları görmek isterseniz buraya gidin. ben çok beğendim ve hatta bana da kendi yılbaşı kartı projemiçin çok çok fikir verdi.
3- ay hakkaten olmasaydı napardık, yine mısır apartmanında, cda projects denen yerde- ki bu casa dell'arte'nin yan kuruluşu olur- ayşegül sağbaş'ın "fadu seni yakaladım!" adlı sergisi var. çok çok eğlenceli bir sergi. onu da beğendim 3 aralık a kadar tavsiye ederim.
4- gerçekten olmazsa olmaz yapı kredi kültür ve yay.'ın istiklal'deki mihenk taşı sergi salonu ömer uluç'u ağırlamakta. ömer uluç türk çağdaş sanatı için çok önemli bir kişilik lakin işleri benim beğenim dışında. yine de önemli bir sergi. 13 aralık'a kadar...
işte durum budur. benden söylemesi.
23.11.09
teninize reklam verilir
bugün radikal gazetesinde serdar kuzuloğlu'nun sayfasında okuduğum habere göre, artık led dövmeler yapılacakmış. yani bunun sokak dili nedir? yanar döner dövme!! teknik olarak dövme boyası yerine led boyalar ile dövme yapılacak. siz de kolunuzu bacağınızı oynattıkca dövmeler janjanlı olacak. ee peeess. ayrıca bu dövmeler sayesinde kan şekeri, tansiyon filan gibi rahatsızlıklarda ortaya çıkacakmış, çünkü dövmeler renk değiştirecekmiş. bi de bi de bu led dövmeler bir süre sonra kendilerini imha ediyormuş.
bakın aha şuraya çiziyorum, bu iş reklam amaçlı kullanılmazsa tüm dövmelerimin rengi atsın! önümüzdeki günlerde, kesinlikle derisinin altında coca cola, pepsi, ferrari, fenerbahçe, turkcell, avea, nike, adidas gibi markaların jan janlı dövmelerini para karşılığı teninde taşıyan insanlar olacak.. olacak... bence kesin olacak..
bakın aha şuraya çiziyorum, bu iş reklam amaçlı kullanılmazsa tüm dövmelerimin rengi atsın! önümüzdeki günlerde, kesinlikle derisinin altında coca cola, pepsi, ferrari, fenerbahçe, turkcell, avea, nike, adidas gibi markaların jan janlı dövmelerini para karşılığı teninde taşıyan insanlar olacak.. olacak... bence kesin olacak..
TURKEY
tanrıların pek de benim yanımda olmadığı bir hafta sonundan çıkmış bulunuyorum. zaten cuma günü bunu hissetmiştim, bir şeyler ters gidecekti...
aslında sakin ve güzel bir cuma akşamı ve onu takip eden cmts öğleden sonrası geçiriyor, uzun zamandır gezmek istediğim sergileri geziyordum. arada tünel starbucks'da hindili bir sandviç yedim, kahvemi içtim. gazetemi okudum. o anı düşününce ne kadar da safça içinde bulunduğum durumun keyfini çıkarıyormuşum. ah ahhh, o sandviçi hapur hupur keyifle yerken nereden bilecektim ki akşama bana pahalıya patlayacağını. rezalet ki ne rezalet az buz değil!! akşamüstü, o günün en önemli görevi olan; annem, 2 teyzem ve 1 kuzenimi leventten suadiye ye götürme işini gerçekleştirirken, onca sis ve trafiğin içinden göztepe ışıklara kadar kıvrana kıvrana gelip, kimseye çaktırmayıp, sonra bir anda annemden arabanın arkasındaki promosyon t-shirtün torbasını isteyene kadar herşey arabadaki diğer 4 kişi için süperdi. ama işte o an şöfor koltuğunda oturan ben sonradan delik olduğunu öğreneceğim t-shirt torbasına resmen kustum. ışıklar kırmızı yanarken, yeşile 46 saniye varken.... haha sonra yeşil yandı ve ben araba kullanmaya devam ettim. küçücük arabanın içindeki 4 kadıncağızın halini düşünün!! tabii onlar hemen indi ve ben şu gün hala toparlanmaya çalışıyorum. bugün işe dahi gitmedim ve halsizlikten ölüyorum. biliyorum bu çok iğrenç bir hikaye ama bu blog iyi günde ve kötü günde benim iz kayıtlarım olduğuna göre yapacak bir şey yok.
bu yetmezmiş gibi en en en sevdiğim kalem kutum ve içindeki en en en en sevdiğim kalemlerimi dün moda çaybahçesinde unuttum ve bugün bulmaya gittiğimde artık onlar başkasının aşkıydı! sonra derhal muji ye gidip, sanki hiçbir şey olmamış gibi, kalem kutumu yerine koymaya yeltelendiğimde, benim kalem kutusundan kalmamış olduğunu öğrendim.
işte sevgili gezegen sakinleri, daha başka tersliklerde oldu ama kafa şişirmenin de pek manaası yok. kıssadan hisse starbucks'larda hindi yemeyin!!!!
20.11.09
göz nuru bir proje
bu hafta benim kafayı takmış olduğum ingiliz fotoğraf sanatçısı rankin'in "eyescapes" adlı projesinin güzelliği konusunda ne diyeceğimi bilemedim. bari buraya koyayım da herkes hayran kalsın dedim. kimbilir karşımızdakilerin gözlerine dikkatlice baksak ne kadar farklı algılamalarımız olacak. bunlar gerçekten gözbebeği, öyle kandırmaca yok. şuracıktaki link de çok çok güzel başka gözbebekleri de var. gözümün nuru diye boşuna dememişler!!
HÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜP
bu "hüüüüüüüüp" sesi var ya, hani bazıları çay içerken, kahve içerken, çorba içerken çıkarıyor, işte o sese feci gıcığım. tabii ki bu sesten hoşlanan kimse olacağını sanmıyorum ama bazıları daha az kafaya takabilir bazıları daha çok. işte ben çok takıyorum. ve maalesef şunu söylemeliyim ki bu hüüüp işini erkekler daha çok yapıyor. hem de erkekler doğası itibari ile bu tür tuhaf durumlardan pek tiksinmiyor!! bir de bu hüüüp sanki yaş ilerledikçe artıyor galiba. bunun sebeplerini düşünüyorum ve şu sonuçlara varıyorum;
işte, sebebi ne olursa olsun bu çok rahatsız edici bir durum, hele benim ucundan az biraz açık ofis gibi bir yerde çalışıyor iseniz ve yan hücrenizdeki zat hüüüüüüüüüp hüüüüüüüüüüüp diye içecekleri boğazdan içeri atıyor ise deli oluyorsunuz, üstüne üstlük bu insan yaşlı dahi diil. dolayısıyla yeni bir soru ile karşı karşıyayım gençler neden hüüüüüpletir?? cuma olmasına karlın fecii kılım hadi hayırlısı!!
1- insanlar yaşlandıkça etraflarındakileri takmıyor, onlar hakkında ne düşünüleceği ile zerre kadar ilgilenmiyor, çekici veya da sevimli olma gibi hiç bir dertleri yok yani bu sesi çıkarıp çıkarmamak umurlarında değil
2- fiziksel olarak dudakların büzülmesi, dişlerin eskimesi, ağızlarının eskisinden daha çok yanması ve kulakların ağır işitir olması bu sesin ister istemez çıkmasına sebep oluyor
3- yaşlandıkları için dünyaya kıl oluyorlar ve etraftakileri rahatsız etmek için bilinçli olarak hüplüyorlar
4- bu bir çeşit oyun ve ben kurallarını bilmiyorum
işte, sebebi ne olursa olsun bu çok rahatsız edici bir durum, hele benim ucundan az biraz açık ofis gibi bir yerde çalışıyor iseniz ve yan hücrenizdeki zat hüüüüüüüüüp hüüüüüüüüüüüp diye içecekleri boğazdan içeri atıyor ise deli oluyorsunuz, üstüne üstlük bu insan yaşlı dahi diil. dolayısıyla yeni bir soru ile karşı karşıyayım gençler neden hüüüüüpletir?? cuma olmasına karlın fecii kılım hadi hayırlısı!!
18.11.09
topon- bir kamu hizmeti :)
10- radiohead- in rainbows
9- the streets- original pirate material
8- interpol- turn on the bright lights
7- arcade fire- funeral
6- pj harvey- stories from the city, stories from the sea
5- yeah yeah yeahs- fever to tell
4- arctic monkeys- whatever people say I am, that s what I m not
3- primal scream- xtrmntr
2- the libertines- up the bracket
1- the strokes- is this it?
şimdi bu liste nme'nin, geçtiğimiz son 10 yılın (ocak 2000- aralık 2009) en iyi 100 albümü listesinin ilk 10'u. liste belirlenirken nme çalışanları, seçilmiş müzisyenler ve bir de arctic monkeys, carl barat, the killers, jarvis cocker, pete doherty, elbow, johnny marr, ian brown, snoop dogg, alan mcgee, yeah yeah yeahs gibi endüstrinin içinden de bir çok kişinin seçimleri dikkate alınmış. benim fikrim objektif bir jüri olduğu, bu sebeple çıkan sonuca saygı duydum :) ayrıca ben de jüride olabilirmişim dedim!! şaka şaka da yine de ilk 10'a baktığımda şunları düşündüm.
1- iyi ki radiohead daha üst sıralarda diilmiş
2-the streets, arcade fire ve yeah yeah yeahs albümleri legal ya da illegal yollar ile edinilerek dinlenmeli çünkü yeteri kadar bilgi sahibi değilim.
3- the libertines'in albümünün 2.sırada olması beni şaşırttı çünkü benim bir ingiltere seyahatinde heathrow'da uçak beklerken sezgisel olarak edindiğim ve sonrasında çok çok beğendiğim bir albüm ama kimse yeteri ilgiyi göstermedi diye düşünmüştüm. işte burada layığını bulmuş :)
4- pj harvey ilk 10'da, arctic monkeys ve the strokes kesinlikle ilk 3 de olmalıydı. hiçbir itirazım yok. harika olmuş!
sonuç olarak bu kamu hizmetini size sunduğum için mutluyum gururluyurm ve 4. ve 3.maddede belirttiğim albümlerin her parçasını arka arkaya sıkılmadan dinlemişliyim var. hepsi de birbirinden güzel., hepside özel.
not 1- ilk 100 şarkı listesi yakında çıkacak, bakalım orada neler olacak
not 2- geriye kalan 90 albümü görmek için şuracığa işaret parmağınızı dokundurun.17.11.09
bon bon klübü takdimimdir
nme sayesinde keşfetmiş bulunduğum "the bon bon club" adlı grubu takdim ediyorum. kendileri nouvelle vague'nin ingiliz versiyonu. hani nouvelle vague nasıl böyle bohem bohem, gizemli gizemli, ilginç ilginç grup üyelerinden oluşuyor ve hani şarkıları da şahıslarına munhasır, ingiliz aksanları ile, güzel güzel kavırlıyorlarsa, işte bon bon klüp te aynı onların herşeyi ile ingiliz olanını yapıyor. eğer derdiniz nouvelle vague gibi sadece kavır yapmaksa bence genelde güzel işler ortaya çıkıyor, ama "hadi dur şurdan ben bi 80'lerden bi şarkı kavır yapayım, ortamımı canlandırıyım" diosanız, o zaman her kavır başarılı olamıyor. bu bon bon'cular benim myspace'den dinlediğim kadarı ile güzel şarkılar kavırlamış, fleetwood mac, pulp, the cure, kings of leon...bazen sevdiğiniz şarkıların başkaları tarafından güzel güzel dile getirilmesi ufkunuzu açabiliyor. bon bon'cuları ben çok beğendim, size de vaktiniz olduğunda şuracıktan dinlemenizi tavsiye ederim. şimdi bir de hazır lafı açılmışken -bence- iyi kavır kötü kavır listesi de çıkarabilirdim ama bu da sonraya kalsın. havalar nasıl olursa olsun müzik dünyamızdan eksik olmasın!
not: kavırlamanın türkçesi nedir be yaaa??
not: kavırlamanın türkçesi nedir be yaaa??
Subscribe to:
Posts (Atom)













