parasol'e özel arama kutusu

26.11.09

HIZLI YAŞIYORUZ

bu hafta parasol'un fotoğraflarının laurie bartley'nin diesel için çekmiş olduğu "live fast" fotoğraflarından seçtim ve bence harikalar. buna istinaden de aslında ne kadar hızlı yaşadığımızdan kısaca bahsederek sizlere 3 günlüğüne "bye bye" diyeceğim.

hızlı yaşamak şehirde yaşamanın olmazsa olmazlarından... işe yetişmek, işteyken işleri yetiştirmek, işteyken banka-fatura-araç muayenesi-araç tamiri- pasaport işleri gibi işleri de yetiştirmek, işten çıkınca eve yetişmek, sinemaya yetişmek, aileye yetişmek, arkadaşlara- spora- akışverişe-kişisel bakıma- varsa çocuğa yetişmek, tatile gidilecek ise ona yetişmek. yetişmek de yetişmek... hiç şöyle olduğun yerde durup da sakin sakin etrafa bakmak yok! Kaş'a ya da başka bir tatil yöresine gittiğimde orada aldığım hizmetten ya da gözlemlediğim yerli insanlardan gördüğüm kadarı ile, oralarda böyle bir sürat yo. herkes sakin ve hatta uyuşuk... bu sebeple de uzun yaşıyorlar! bugün benim için feci hızlı bir gün olmak zorunda, sabahtan yarım gün işe giderek görevimi yerine getirmek, sonra manikür neyin yaptırmak, sonra bir şeyler atıştırmak, sonra kalan eşyalarımı toplamak ve sonra da saat 5 30 da bizi alacak araca yetişmek, ama en önemlisi de buraya bir şeyler yazmaya yetişmek!!

ben bayramda beyruta gidiyorum. şaşırdınız!! ben de.. ama böyle işte! ilk kez bizden daha doğuda bir diyara gidiyorum, bakalım olaylar nasıl gelişecek. pazartesi sabaha dönüyorum ve ilk işim buralara saçmalamak olabilir!! sizden ricam ben yokken çok kan  akıtmayın, bayramı sakin geçirin!!

25.11.09

music from the old world, the new world and another world

bu serzenişimi şimdi yazayım, yok yarın yazayım, yok akşam, yok sabah derken işte şimdi yazıcakmışım. yani yani yani allahaşkına neden bayram tatilinde??? neden? neden? neden?


genelde tatil oldu  muydu bende şehirden fıyma dürtüsü başgösteriyor. öyle buralarda aylak aylak geziyim, 4 gün oturayım, büyüklerimin elini öpeyim gibi insani duyguların yerini, vize alıyım, bilet bulayım, otel ayarlayım, transfer??, lonely planet, hangi sergi var, müze var mı, konser var mı, güzel yemekler var mı türündeki ruhsal açlık duyguları alıyor. işte bu bayramda aynı içgüdüsel güdüler ile güdülüyorum. veeeee bunun sonucu ne'den vazgeçiyorum? David Eugene Edwards... 16 horse power'in kurucusu, vokali, alengirli çalgılarının çalıcısı... 29 kasım pazar akşamı eugene babylon'da yeni projesi wovenhand ile birlikte sahnede olacak. yine o tuhaf, karanlık, iç gıcıklayıcı, ayinsel, tarihin gerisinden gelen, eski amerika kokan müziklerini yapacaklar. ben de onlara uzaklardan el sallıyor olacağım.


16 horse power uzun zamandır takip ettiğim ve çok sevdiğim bir gruptu- 2005'de dağılana dek. benim çevremde seveni az... amerikan country, folk,  indie, alternatif, punk ne bileyim herşey karışımı... bana çok iyi geliyor. onları dinlerken hep önceki hayatımda eski amerika'da mı yaşadım acaba diye soruyorum. wovenhand'de sound olarak 16 horse power devamı bence... hani şu songs:ohia vardı ya sonra magnolia electric co'ya dönüşen, onlar gibi, 16 horse power'ı da bu dünya gözü ile asla göremem diyordum. herşeyi görürüm ama onları göremem diyordum. işte şimdi uzantıları ile  buradalar. dibimde. karşı yakamda ve fakat ben "yokkuumm".. kısmetten öteye geçilmiyor sevgili gezegen sakinleri, ama asla asla demiycem, hani zaten demiycektim ya, işte demiycem siz de demeyin!! her iki grubun internet siteleri buradaki tıkkk ve tııkkkk da. kendi müzikleri için başlığımdaki kelamları etmişler, çok da doğru demişler!! gidenler gitmeyenlere anlatsın :)



not: sevgili organizasyon şirketi charmenko, neden,neden, neden?

24.11.09

gothamist

valla hakkaten Ay'ıyla, ışığıyla, karanlığı ile, karaltısı ile, karakterleri ile, pusuyla, pasıyla, karmaşasıyla bi de işte bu sisi ile şehrimiz gotham city'nin tıpatıp aynısı olmadı mı? hele bi de şu levent-maslak hattındaki residanslarda otursam kimbilir daha neler yazardım! bu arada jokerin de alası var bizde. adını zikretmiycem , siz anladınız. hayal edin bi de joker dudağı çızsek süper olmaz mı? bu vesile ile şehrimizin altın anahtarını size veriyorum , şehrimizin adını da GOTHAMİST olarak değiştiriyorum. nasıl olsa artık orijinal olsun die herşeyin poposuna bi İST eki takılıyo, ben de taktım sefaaam olsun!!

tavsiye topu


şimdi size bir tavsiyeler topu yolluyorum. güzel başlayan ve kötü biten hafta sonumun güzel geçen saatlerinden seçmeler de diyebiliriz. bu sefer teknolojiden kaçınmadım ve fotoları kolaj yapıp hatta -dahi- numara da koydum;
1- cadillac records adlı film meğersem 2008 yapımı imiş de benim haberim yokmuş. the end mabetinden geçen gün almış olduğum bu filmi, özellikle müzikle  ilgili olanlara tavsiye ederim. şimdilerde dinlediğimiz müziklerin atası olan insanlara bir saygı duruşu niteliğinde olan bu güzide film filan falan desem ne saçma olur. kısacası muddy waters, littler walter, chuck berry, etta james gibi belli türlerin başlangıcı olan kişilerin bu işe nasıl başladığını anlatıyor. sevdiğimiz şeylerin tarihini bilmemizin faydalı olduğuna inanan bir insan olarak tavsiye ederim.

2- olmasaydı napardık diyecek hale geldiğimiz mısır apartmanında casa dell'arte adlı galeride azade köker sergisi var. 3 aralık'a kadar. parşömen kağıdı kullanarak yaptığı çok çok güzel kolajları görmek isterseniz buraya gidin. ben çok beğendim ve hatta bana da kendi yılbaşı kartı projemiçin  çok çok fikir verdi.

3- ay hakkaten olmasaydı napardık, yine mısır apartmanında, cda projects denen yerde- ki bu casa dell'arte'nin yan kuruluşu olur- ayşegül sağbaş'ın "fadu seni yakaladım!" adlı sergisi var. çok çok eğlenceli bir sergi. onu da beğendim 3 aralık a kadar tavsiye ederim.

4- gerçekten olmazsa olmaz yapı kredi kültür ve yay.'ın istiklal'deki mihenk taşı sergi salonu ömer uluç'u ağırlamakta. ömer uluç türk çağdaş sanatı için çok önemli bir kişilik lakin işleri benim beğenim dışında. yine de önemli bir sergi. 13 aralık'a kadar...

işte durum budur. benden söylemesi.

bazen evcil hayvanlarımızı fazla şımartıyoruz. mesela geçen gün ahu'nun köpeği, kaşla göz arasında, hırkamdaki düğmeleri yedi ve sonuçta laylaylom koşuşturmaya ve neşe saçmaya devam etti.

23.11.09

teninize reklam verilir

bugün radikal gazetesinde serdar kuzuloğlu'nun sayfasında okuduğum habere göre, artık led dövmeler yapılacakmış. yani bunun sokak dili nedir? yanar döner dövme!! teknik olarak dövme boyası yerine  led boyalar ile dövme yapılacak. siz de kolunuzu bacağınızı oynattıkca dövmeler janjanlı olacak. ee peeess. ayrıca bu dövmeler sayesinde kan şekeri, tansiyon filan gibi rahatsızlıklarda ortaya çıkacakmış, çünkü dövmeler renk değiştirecekmiş. bi de bi de bu led dövmeler bir süre sonra kendilerini imha ediyormuş. 

bakın aha şuraya çiziyorum, bu iş reklam amaçlı kullanılmazsa tüm dövmelerimin rengi atsın! önümüzdeki günlerde, kesinlikle derisinin altında coca cola, pepsi, ferrari, fenerbahçe, turkcell, avea, nike, adidas gibi markaların jan janlı dövmelerini para karşılığı teninde taşıyan insanlar olacak.. olacak... bence kesin olacak..

TURKEY

tanrıların pek de benim yanımda olmadığı bir hafta sonundan çıkmış bulunuyorum. zaten cuma günü bunu hissetmiştim, bir şeyler ters gidecekti...

aslında sakin ve güzel bir cuma akşamı ve onu takip eden cmts öğleden sonrası geçiriyor, uzun zamandır gezmek istediğim sergileri geziyordum. arada tünel starbucks'da hindili bir sandviç yedim, kahvemi içtim. gazetemi okudum. o anı düşününce ne kadar da safça içinde bulunduğum durumun keyfini çıkarıyormuşum. ah ahhh, o sandviçi hapur hupur keyifle yerken nereden bilecektim ki akşama bana pahalıya patlayacağını. rezalet ki ne rezalet az buz değil!! akşamüstü, o günün en önemli görevi olan; annem, 2 teyzem ve 1 kuzenimi leventten suadiye ye götürme işini gerçekleştirirken, onca sis ve trafiğin içinden göztepe ışıklara kadar kıvrana kıvrana gelip, kimseye çaktırmayıp, sonra bir anda annemden arabanın arkasındaki promosyon t-shirtün torbasını isteyene kadar  herşey arabadaki diğer 4 kişi için süperdi. ama işte o an şöfor koltuğunda oturan ben sonradan delik olduğunu öğreneceğim t-shirt torbasına resmen kustum. ışıklar kırmızı yanarken, yeşile 46 saniye varken.... haha sonra yeşil yandı ve ben araba kullanmaya devam ettim. küçücük arabanın içindeki 4 kadıncağızın halini düşünün!! tabii onlar hemen indi ve ben şu gün hala toparlanmaya çalışıyorum. bugün işe dahi gitmedim ve halsizlikten ölüyorum. biliyorum bu çok iğrenç bir hikaye ama bu blog iyi günde ve kötü günde benim iz kayıtlarım olduğuna göre yapacak bir şey yok. 

bu yetmezmiş gibi en en en sevdiğim kalem kutum ve içindeki en en en en sevdiğim kalemlerimi dün moda çaybahçesinde unuttum ve bugün bulmaya gittiğimde artık onlar başkasının aşkıydı! sonra derhal muji ye gidip, sanki hiçbir şey olmamış gibi, kalem kutumu yerine koymaya yeltelendiğimde, benim kalem kutusundan kalmamış olduğunu öğrendim.

işte sevgili gezegen sakinleri, daha başka tersliklerde oldu ama kafa şişirmenin de pek manaası yok. kıssadan hisse starbucks'larda hindi yemeyin!!!!

20.11.09

göz nuru bir proje


bu hafta benim kafayı takmış olduğum ingiliz fotoğraf sanatçısı rankin'in "eyescapes" adlı projesinin güzelliği konusunda ne diyeceğimi bilemedim. bari buraya koyayım da herkes hayran kalsın dedim. kimbilir karşımızdakilerin gözlerine dikkatlice baksak ne kadar farklı algılamalarımız olacak. bunlar gerçekten gözbebeği, öyle kandırmaca yok. şuracıktaki link de çok çok güzel başka gözbebekleri de var. gözümün nuru diye boşuna dememişler!!

HÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜP

bu "hüüüüüüüüp" sesi var ya, hani bazıları çay içerken, kahve içerken, çorba içerken çıkarıyor, işte o sese feci gıcığım. tabii ki bu sesten hoşlanan kimse olacağını sanmıyorum ama bazıları daha az kafaya takabilir bazıları daha çok. işte ben çok takıyorum. ve maalesef şunu söylemeliyim ki bu hüüüp işini erkekler daha çok yapıyor. hem de erkekler doğası itibari ile bu tür tuhaf durumlardan pek tiksinmiyor!! bir de bu hüüüp sanki yaş ilerledikçe artıyor galiba. bunun sebeplerini düşünüyorum ve şu sonuçlara varıyorum;

1- insanlar yaşlandıkça etraflarındakileri takmıyor, onlar hakkında ne düşünüleceği ile zerre kadar ilgilenmiyor, çekici veya da sevimli olma gibi hiç bir dertleri yok yani bu sesi çıkarıp çıkarmamak umurlarında değil

2- fiziksel olarak dudakların büzülmesi, dişlerin eskimesi, ağızlarının eskisinden daha çok yanması ve kulakların ağır işitir olması bu sesin ister istemez çıkmasına sebep oluyor

3- yaşlandıkları için dünyaya kıl oluyorlar ve etraftakileri rahatsız etmek için bilinçli olarak hüplüyorlar

4- bu bir çeşit oyun ve ben kurallarını bilmiyorum

işte, sebebi ne olursa olsun bu çok rahatsız edici bir durum, hele benim ucundan az biraz açık ofis gibi bir yerde çalışıyor iseniz ve yan hücrenizdeki zat hüüüüüüüüüp hüüüüüüüüüüüp diye içecekleri boğazdan içeri atıyor ise deli oluyorsunuz, üstüne üstlük bu insan yaşlı dahi diil. dolayısıyla yeni bir soru ile karşı karşıyayım gençler neden hüüüüüpletir?? cuma olmasına karlın fecii kılım hadi hayırlısı!!

bugün cuma ve bence böyle bir cuma... şatomun önünden geçen siyah bulutlara arkamı dönmüş, esen rüzgara yüzümü vermiş, olacakları bekleyen kasvetli ve iç sıkıntılı cuma. yine de dantel elbisemi ve onlara uygun eldivenlerimi giymeyi ihmal etmedim. saçlarımı da yaptım :)

18.11.09

topon- bir kamu hizmeti :)

10- radiohead- in rainbows

9- the streets- original pirate material

8- interpol- turn on the bright lights

7- arcade fire- funeral

6- pj harvey- stories from the city, stories from the sea

5- yeah yeah yeahs- fever to tell

4- arctic monkeys- whatever people say I am, that s what I m not

3- primal scream- xtrmntr

2- the libertines- up the bracket

1- the strokes- is this it?

şimdi bu liste nme'nin, geçtiğimiz son 10 yılın (ocak 2000- aralık 2009) en iyi 100 albümü listesinin ilk 10'u. liste belirlenirken nme çalışanları, seçilmiş müzisyenler ve bir de arctic monkeys, carl barat, the killers, jarvis cocker, pete doherty, elbow, johnny marr, ian brown, snoop dogg, alan mcgee, yeah yeah yeahs gibi endüstrinin içinden de bir çok kişinin seçimleri dikkate alınmış. benim fikrim objektif bir jüri olduğu, bu sebeple çıkan sonuca saygı duydum :) ayrıca ben de jüride olabilirmişim dedim!! şaka şaka da yine de ilk 10'a baktığımda şunları düşündüm.

1- iyi ki radiohead daha üst sıralarda diilmiş
2-the streets, arcade fire ve yeah yeah yeahs albümleri legal ya da illegal yollar ile edinilerek dinlenmeli çünkü yeteri kadar bilgi sahibi değilim.
3- the libertines'in albümünün 2.sırada olması beni şaşırttı çünkü benim bir ingiltere seyahatinde heathrow'da uçak beklerken sezgisel olarak edindiğim ve sonrasında çok çok beğendiğim bir albüm ama kimse yeteri ilgiyi göstermedi diye düşünmüştüm. işte burada layığını bulmuş :)
4- pj harvey ilk 10'da, arctic monkeys ve the strokes kesinlikle ilk 3 de olmalıydı. hiçbir itirazım yok. harika olmuş!

sonuç olarak bu kamu hizmetini size sunduğum için mutluyum gururluyurm ve 4. ve 3.maddede belirttiğim albümlerin her parçasını arka arkaya sıkılmadan dinlemişliyim var. hepsi de birbirinden güzel., hepside özel.

not 1- ilk 100 şarkı listesi yakında çıkacak, bakalım orada neler olacak
not 2- geriye kalan 90 albümü görmek için şuracığa işaret parmağınızı dokundurun.



keşke herşey bu kadar basit olsaydı!!

17.11.09

bon bon klübü takdimimdir


nme sayesinde keşfetmiş bulunduğum "the bon bon club" adlı grubu takdim ediyorum. kendileri nouvelle vague'nin ingiliz versiyonu. hani nouvelle vague nasıl böyle bohem bohem, gizemli gizemli, ilginç ilginç grup üyelerinden oluşuyor ve hani şarkıları da şahıslarına munhasır, ingiliz aksanları ile, güzel güzel kavırlıyorlarsa, işte bon bon klüp te aynı onların herşeyi ile ingiliz olanını yapıyor. eğer derdiniz nouvelle vague gibi sadece kavır yapmaksa bence genelde güzel işler ortaya çıkıyor, ama "hadi dur şurdan ben bi 80'lerden bi şarkı kavır yapayım, ortamımı canlandırıyım" diosanız, o zaman her kavır başarılı olamıyor. bu bon bon'cular benim myspace'den dinlediğim kadarı ile güzel şarkılar kavırlamış, fleetwood mac, pulp, the cure, kings of leon...bazen sevdiğiniz şarkıların başkaları tarafından güzel güzel dile getirilmesi ufkunuzu açabiliyor. bon bon'cuları ben çok beğendim, size de vaktiniz olduğunda şuracıktan dinlemenizi tavsiye ederim. şimdi bir de hazır lafı açılmışken -bence- iyi kavır kötü kavır listesi de çıkarabilirdim ama bu da sonraya kalsın. havalar nasıl olursa olsun müzik dünyamızdan eksik olmasın!

not: kavırlamanın türkçesi nedir be yaaa??

istanbul sokaklarında bisiklet ile dolaşabiliyor olsak, herkesin hayatı çok daha farklı olurdu.  öncelikle yokuşlar, sonra da katil balinalardan arınmak lazım :) burası new york!

16.11.09

çok entim işler çok yaban eller

şimdiki konumuz kuaförlerde yaşanan garip olaylar ! ben her ay mecburen kuaföre gidiyorum ama her gidişimde de nefret ediyorum. öncelikle şimdiye kadar hiç bi kuaför saçımı istediğim gibi yapamadı. zaten çoğu çıraklıktan geliyor ve sanatçı kişiliğe sahip olmadıkları için en iyi düz fön çekme işini beceriyorlar. biraz farklı bi şi istediniz mi hemen afallayıp kalıyorlar. ama esasen benim şu an değineceğim konu tasarımsal diil de biraz daha fiziksel. hani  saçınızı yıkıyolar ya, genelde çıraklar, 15-20 yaş arası çocuklar... işte ben kuaför prosesinin bu aşamasına kılım, nefret ediyorum, dayanamıyorum. neden mi ? çünkü bu çocuklar, size iyilik olsun diye, kafa tasınızı annenizin küçükken yaptığı gibi tırmık tırmık şampuanlayıp, durularken de masaj yapıyorlar. ııııııııyyyyyyyyyyy.... yani düşünsenize, nihayetinde bir yabancı, daha 15 yaşında bi çocuk sizin saçı şampuanlayıp bi de güzel masaj yapıyor. sokakta yürürken omzunuzun dahi değmesine müsaade etmeyeceğiniz bir yabancı kuaförde neler yapıyor. neyse, ben yıkama işi uzamaya başladığı an " aman benim saçımı hemen yıkayın ben masaj filan istemem" diyerek tehlikeyi saviyorum. peki erkeklerde durum ne? bildiğim kadarı ile onlarda da masaj olayı var, hem de öyle saç yıkama masajı diil bildiğiniz omuz, kol, kol, el filan da dahil oluyor, hem de erkek erkeğe... bu da garip geliyo bana, yani bi de ne alakası var kuzum saç işi ile masajın? bırakın masajı masözler ya da sevgililer yapsın, siz saçımızı en şahanesinden yapmaya çalışın. öyle masajmış fönmüş yemezler :)

not: yaa hani bi de erkeklerin saçını, başları lavaboya eğik olarak yıkıyorlar ya, ne acayip bi durumdur bu... tam aptüş olunuyo bence. bu sebeple aman  kızlar sevgililerini bu halde görmesinler karizma feci şekilde yerle bir olur.!

pazartesi sabahları herkes birbirine haftasonu dedikodularını anlatıyor ve ilk iş gününün yarısı bu şekilde gelip geçiyor!

15.11.09

saat 20.00 itibari ile tek tane sigaram var

bugün öğleden sonra annemlerden çıkarken babam bana "hadi evladım bana  aşağıdan bi sigara al da gel de öyle git" dedi. ben de 8 kat inip sonra tekrar çıkmayı göze alamadığım için "yok yaa" dedim ve kendisine kendi paketimden 3 kalem sigara verdim. sonra eve geldim bi de ne göreyim 3 adet sigaram var, ben bu sıkıcı pazar gününde temelli eve girmişim ve elişi faaliyetleri yapacağım!! bu ne demek 17.00 dan 01.00 a kadar 3 sigara ile idare etmek ya da 3 saat sonra bakkala gitmek demek ve bu olursa planların aksaması ve tembelliğe vurulan ket demek :)  ben sigara tiryakisi değilim haftada 2 paket sigara içerim. bazı günler hiç içmem... ama kısıtlı kaynaklar her zaman beynimi kışkırtır, bu sigara olayında olduğu gibi!!! kısıtlı kaynak bulmaya göreyim, amanın da aman...  ama neymiş? herşey beyinde bitermiş. işte şu an saat 21.02 ve 1 saatir paketimde yalnız bir sigaram var. peki bu ne demek? bununla idare edeceğim ve bakkala gitmeyeceğim demek. işte beynimin gücü, işte zafeeeeeerrrrrrrr!! bu iradeyi ben başka şeylerde göstersem neler olurdum neler, di mi ?? misery is a butterfly' dır.

14.11.09

konnnşu fırın. hmmmmmmmmmmm.... nefffiiisssssssssss

son günlerde her semptte japon çiçeği  misali birden bire peydah olan bir yiyecek zincirinden bahsetmek istiyorum; komşu (konuşma dili ile konnşu) fırın. önceleri ben bu konşuya pek yüz vermedim. önünden geçerken kafamı çevirdim, vitrininden gözkırpan kışkırtıcı çığlıklara kulaklarımı tıkadım, ancak 2-3 hafta önce ilk adımımı kızıltoprak şubesine atarak milli oldum. sonra da az buçuk müdavimi oldum. öncelikle iç mekan olarak bana hani bööle yurtdışında- özellikle paris te- ki bu hayal ürünü- gördüğümüz o fırınları hatırlatıyor. hem fabrika üretimi gibi ama hem değil, hem sıcak ama hem mesafeli, hem bol çeşitli hem makul fiyatlarda, çalışanlar şeker genç insanlar, bir örnek giyiniyorlar filan da falan. mekan gözlemlerim dışında, deneyimlediğim lezzetlerden hepsini size tavsiye ederim. mesela 5 tl ye satılan yuvarlak limonlu kek... hele bir de yeni çıkmışını yakalarsanız harika, içinde limon tadı yanında haş haş da bolca var. hafif kafa da yapıyo, çayla birlikte enfes. sonra benim gibi beyaz undan kaçanlar için kepekli ve tahıllı poğaça var, tahıllı simit var. sabah işe giderken kap-git modeli için çok uygun ve lezzetli. sonra kahvenin yanında ağızda eriyen kahveli - parça çikolatalı ve kepekli- vişneli küçük kurabiyeler kışkırtıcı ve nefis. sonra karnınız kazındığında çantadan çıkartıp atıştırabileceğiniz- suntalara alternatif- kepekli galeta hayat kurtrıcı. bir de öğlen yemeği için atıştırmalık sandviçler var ki onlarda gayet doyurucu ve taze. alın size her yönü ile konnşu firın.ama, yaniiii, sevdik die de abartmayalım, ne de olsa hamurişi, sonra şimanlayıp da benim kulaklarımı çınlatmayın oki mi?

şimdi de bir vijdan azabı: kızıltoprak'ta komşu fırın yokken hemen yanındaki motta çakması "motta" adlı pastaneden çok alışveriş yapıyodum, geçen gün arabayı oraya park edip de komşu fırın a girince o kadar utandım ki elimdeki paketi montun içine sokup arabaya geri döndüm ve yadigar pastanemin yüzüne bakamadan hızlı şoför nebahat edası ile gazladım. vijdanım da vijdanım... bu hayattaki seçme derdi beni helak ediyor, belirtmek isterim sevgili dışı kepekli içi vişne bahçeli  gezegen sakinleri !!!

yağmurlu ve çamurlu bir günde bir bağevine ya da şehir dışındaki bir çiftlik evine giderseniz botlarınızı ya da çizmelerinizi giymeyi unutmayın, yoksa hoplayıp zıplayarak yürümek zorunda kalırsınız!!

13.11.09

13.CUMA ve ARKADAŞLARI

işte sevgili gezegen sakinleri, yine harika bir haftasonuna doğru patinaj yapmaktayız. siz isteyin ya da istemeyin bu hafta sonu gelecek yaşanacak ve bitecektir. dolayısıyla tadını çıkarmaya bakmak lazım. benim bu aralar ve bu haftasonu için diyeceklerim şunlardan ibaret:
  • bu haftasounun cuması 13.cuma, aslında "ne olmuş yani " diyebiliriz, ama yine de ben bugün uçağa binmem mesela... ayrıca olacağı şu ki etrafta 13.cuma konseptli partiler düzenlenmesine bahane oluyor. ben de bu partilerden birine gitmeyi planlıyorum. tabii ki kadiköy'de tabii ki trip'te ama aslında gidişimin konseptle hiç alakası yok. sadece yolum düşebilir. düşmeyedebilir. akşam kebap yiycem sonra uyku tutmazsa gezicem.
  • bu hafta sonu hava 16 derece civarı güneşli olucak, ben derim ki sokaklara çıkıp gezelim, aman avm lere gitmeyelim! eğer yolum istiklale düşerse ben tekrar bi chagall yaparım. 

  • eğer kız iseniz manikür yaptırın mesela, şöyle kısa tırnağa kan kırmızısı oje sürdürün, sonra da çantanızı kolunuza takıp gidin, erkekseniz de bu kırmızı ojeli kızların koluna girin. onlar nasıl olsa sizi götürürler :)
  • herhangi bi sabah moda ya kahvaltıya gelirseniz bekleriz, denize karşı şööle koyu çay ve domates-peynir-zeytin-biber-zeytinyağ-fesleğen bulamacı yiyerek, gazete ya da derginizi okuyarak kendinizi harika hissedebilirsiniz.  bi de pinggggg pongggggg oynarsınız, ohh ne alaaaaa....
  • yaa aslında adalara da gitmek süper oluyor, ben geçen hafta burgaz adaya gittim, bi meyhanede içtim içtim, balık yedim. adaların havası bi başka, sanki bizden diiller gibi, sanki Kaş'ın kucağına oturmuş Meis gibi...
  • bu arada kendinize "ben nereleri gezdim bi bakalım" ya da "bayramda nereye uçsam yarabbii?" testi yapmak isterseniz, işte size the new york times'ın "2009 da gidilmesi en isabetli  44 yer" listesi . hani 1.sıra var ya; beirut, işte ben bayramda orada olacağım, bu listeden bakmadım. tesadüfii ve olağanüstü bir şekilde gelişiverdi.
görüldüğü gibi yine bol laf- sıfır fayda şeklindeki bir postumuzun daha sonuna geldik. havalar nasıl olursa olsun sizin havanız istediğiniz gibi olsun. havaya bağımlı kalmasın. madde bağımlısı olmasın. diyeceğim o dur ki "we go down to the river, into the river we'd dive."1-2-3 hopp...