parasol'e özel arama kutusu

7.8.09

bu aralar


son zamanlarda;

- şu gördüğünüz kağıttan atları yapmayı
- buraya bir şeyler saçmalamayı
- burada listesi olan ve olmayan blogları takip etmeyi
- yeni dövme motifleri aramayı
- bayramdaki kaş tatilimi
- yemek yerken sienfeld seyretmeyi
- arctic monkeys in crying lightning şarkısını arabada son ses dinlemeyi
- babamla zaman geçirmeyi

çok çok çok seviyorum.

her zaman;

- fıkra dinlemekten
- forward karikatür okumaktan
- facebook daki videolardan
- benzin istasyonundan sorulmadan camlarımın silinmesinden
- el kol işareti yapmama rağmen önümde duran ya da korna çalan taksi ve dolmuşlardan
- restoran önlerindeki valelerden
- içten davranışlarımı yanlış anlayan insanlardan
- ilgilenmediğim konulardan konuşmak zorunda kalmaktan

hiç hoşlanmıyorum.

çok gıcık birisi olduğum anlaşılmasın diye sevdiği ve sevmediğim şeyleri eşit sayıda sıraladım, sevdiğim ve sevmediğim başka şeyler de çıkabilir. bu liste nereden çıktı derseniz, o da hafta sonundan önce iç dökme durumu...

özgürlüğe dakikalar kalmıştı sevgili dünyalılar. bugün cuma- saat 16:47- hava bulutlu- ortam yapış yapış- küpeler mavi- ayakkabılar topuklu- ojeler kırmızı.

ne diyorsun?

entellektüel camianın renkli kişilerinden tuğrul eryılmaz bugün radikal e leonard cohen konseri ile ilgili bir yazı yazmış. yazısında "dance me to the end of love" şarkısının "dance me" kısmına "f.ck me" koyarak söylediğini ve bunu yapınca da keyfinin yerine geldiğini yazmış. bu küçük oyununu da pornografi merakına bağlamış!! yani "f.ck me to the end of love" ?? ne demek oluyor şimdi? eğer pornografiye o kadar meraklıysan "f.ck me to the end of time" diye söyle!! yani o kadar ki ölene kadar!! ya da ölesiye!! haha.... adam durup dururken bakın nelere maaal oldu. bi de şöyle bir laf vardır ki bunu bu kişi için söylemek yerinde olur herhalde. insanın fikri neyse zikri de odur. (böyle miydi ayy?)

6.8.09

YAŞAMIM BOYUNCA ESEN EN GÜZEL RÜZGAR DÜN GECEKİYDİ

dün geceden sonra kendimi biraz daha toparlamış olarak leonard cohen konserine dair hissiyatımı döküyorum. bu döküntüler tamamen amatör bir dinleyiciye aittir, ahkam kesmek gibi de hiç bir derdim yoktur. aslında dün geceden beri düşünüyorum bu konser ile ilgili bir şey yazmasam mı diye, çünkü benim için ne yazılsa yaşanmışı ile uzaktan yakından ilgisi olamayacak. yine de bir gün geriye dönüp baktığımda hatırlamak isteyeceğim bir hadise olduğundan, izlerini buraya düşmeye karar verdim.

öncelikle çok üzüntülü bir durum sebebi ile ben çok guzel bir yerde oturdum. tam tamına en önden 6.sıra yani en pahalı bilet sırası, çünkü funda nın yaşadığı talihsiz olay sebebi ile konsere gelemeyecek olması onun biletini bana vermesi ile sonlandı. leonard cohen, gözlerimin seçtiği mesafedeydi, beklediğimden daha ufak tefek ve daha yaşlı... maalesef saat 9 da sessiz sedasız sahneye gelerek take me to the end of love ile başladığında, bizim müthiş izleyicilerimiz halen yerlerine oturmamıştı ve bir kaos yaşanıyordu. ne yapsak boş biz hep böyle olacağız! ancak 3. şarkıda herkes yerini bulmuş oturmuş ve çıt çıkarmadan dinlemeya başlamıştı. ekip müthişti, tüm müzisyenler harikaydı, baş vokalist ve leonardın sağ kolu sharon karizması ve küllü sesi ile, diğer iki vokalist ise yumuşacık ve büyülü sesleri ile bizi hipnotize ediyordu.

aslında her şey daha çok konserin 2.yarısında başladı. seyirci leonard'a veda etmenin yaklaştığını görünce bir panik ve can havli ile kontrolü elden yitirdi ve her şarkıdan sonra, dakikalarca ayakta alkışladı, bağırdı, çağırdı, ağladı ve loenard tüm bu sevgi gösterisine mütevazi bir şekilde cevap verdi. galiba 3 ya da 4 bis yapıldı. ben waiting for a miracle dan sonra koptum ve gözyaşlarımı konser sonuna kadar serbest bıraktım. neden? çünkü karşınızda 74 yaşında müthiş bir insan size elinden gelen herşeyi yaparak müthiş şarkılar söylüyor, dünyaca kabul edilmiş bir ozan sizinle öyle bir empati kuruyor ki onun mükemmelliyi karşısında kendiniz çaresiz hissediyorsunuz, şarkılaırn tümü içinizdeki o en kırılgan noktaya değiyor.

konser sırasında şunu düşündüm ki, eğer tanrı seslendirilecek olsaydı bunu en iyi leonard cohen yapabilirdi.

oturduğum yerden dolunayı göremedim ama yaşamım boyunca bana çarpan en güzel esinti- ferah ve huzur dolu, serin ama üşütmeyen- dün geceki esintiydi.


Yeah let's do something crazy,
something absolutely wrong
while we're waiting
for the miracle to come.

not: bu akşam ki konsere de gitmeyi planlıyorum, dün gece gitmediyseniz bu gece mutlaka...
ŞU DURUMDA LEONARD COHEN KONSERİ İLE İLGİLİ SÖYLİYEBİLECEĞİM TEK ŞEY ÇOK AĞLADIĞIMDIR

5 ağustos gecesi saat 24:30

5.8.09

işte bugün O gün... leonard cohen şehrimize geliyor. tam da dolunay gecesinde bizi şereflendiriyor. bundan daha güzel nasıl bir rastlantı olabilirdi? isterse gelsin ve sadece tek şarkı söyleyip gitsin, bu bile beni mutlu edecektir. yıllardır beklediğim anlardan biri inşalllah bugün gerçekleşecek, hadi bakalım belki bu diğerlerine de vesile olur :) leonard cohen in ne kadar yakışıklı bir adam olduğunu görmek ve bilmek lazım, işte bu foto da o sebeple burada...

4.8.09

nick cave yi göresim var

bana bir şeyler oluyor, nick cave yi canlı canlı göresim var. şöyle gelse de o güzel silüeti ve takım elbisesi ile bizlere güzel sesiyle şarkılar söylese. ama kötü tohumları da getirsin, yalnız takılmasın. böyle kimseyi çok sık göresim gelmez ama toprağa mı yaklaştım nedir, ben de anlamadım. kendisi kötü tohumlarını beynimize saçıp oradan bizi yönetiyor olabilir mi? en çok da babe, i m on fire yi dinleyesim var. mercy seat i de söylesin, bir de i m your man i kavırlasa daha ne isterim. do you love me zaten allahın emri olarak gelir. buradan organizatörlere sesleniyorum, getirin nick cave yi de havamızı bulalım. bir bulutlu ve serin istanbul akşamında gel, ya da yağmurla gel :)

o kız ona olmamış durumları!!

kızların arasında ağır dedikodudan sayılan "o kız ona olmamış" durumları konulu geyiğimi açıyorum. hani böyle bulunduğunuz sosyal çevrelerde bildik karakterler vardır. çok samimi olmasanız da bir şekilde birbirinizi bilirsiniz. takip edersiniz. bu sosyal oluşumlar içindeki bazı erkekler size karizmatik gelir, düzgün insan dersiniz, "cool" dur filan. bu erkeklerin yanında hep şöyle -kendinizce uygun bulduğunuz ve sizce nispeten hoş, havalı, farklı, karizmatik kızlar görmeyi beklersiniz. sonra bir gün ilginç gerçekle karşılaşırsınız. o da şudur ki, o erkek yanında evgilisi ile gelir, ve kız sizin hayal ettiğiniz kızla yakından uzaktan alakalı dahi değildir. burada kötü bulma ya da hor görme gibi bir şeyden bahsetmiyorum sadece farklılıktan bahsediyorum. tarz olarak sizin beklediğiniz tarzda değildir. ben bu türden o kadar çok vakkaaa ile karşılaştım ki artık erkeklerin seçimleri ile ilgili olarak hiç bir fikrim olmadığına karar verdim. erkekler ile kızlar arasındaki algılama o kadar değişken ki, ortak ufacık bir noktada bile bir araya gelmek mümkün değil. beğeniler fecii şekilde farklılaşıyor. burada bana sorulacak sorular;

1- bu saçmalık da nereden çıktı?

2- bir çiftin uygun olup olmadığına sen mi karar vericen?

3- insanları tanımadan dış görünüşleri ile değerlendirmeye utanmıyor musun?

4- önemli olan fikren anlaşmaktır cicim, buna ne diyceksin?

5- peki kimya tutmuşsa bir kere bunun önüne ne geçebilir ki?

eğer benim saçmaladığıma inanıyorsanız, etrafınızdaki kızlara sorun ve böyle bir dedikodu yapılıyor mu yapılmıyor mu kendi kulaklarınız ile duyun... bu kızlar arasında süper zevkli bir sohbet konusudur ve ne yaparsanız yapın konuşulması engellenemez bir durumdur.

not:arasıra bir dizi bu türden durumla karşılaşıyoruz, izini buraya koymadan geçemedim.

3.8.09

HANG THE DJ!!! HANG THE DJ!!!!

herkesin bir gece eğlencesinden beklediği farklı şeyler vardır. kimi sadece dibine kadar içip sarhoş olmak, kimi kızları erkekleri kesmek, kimi farklı müzikler dinlemek kimi de bildik müziklere dans etmekten hoşlanır. tabii bunların hepsi bir pakettir de ağır basan nedenler vardır diyorum. ben de sevdiğim müzikleri dinleyip, eğer ortam yeteri kadar gürültülü ise bağıra çağıra çalan şarkları söylemek ve dans etmek için giderim. tüm bunların yanında elimde biram da olur.

bu yaz bir furya ile biz kendimize orta büyüklükte bir tekne bulup her bir kutlama bahanesinde bu tekneyi kiralayıp boğazda gündüz gece gezintiye çıktık. boğaz güzel, deniz güzel, yemekler güzel, bir de ne güzel olmalı? tabii ki müzik. eğer müziği miçolara bırakırsanız muhtemelen serdar ortaç ve hande yener dinlemeye mahkum olursunuz. işte biz bu facia karşısında kendi müziğimizi götürmeyi tercih ettik. ilk gezide, gezinin kardeşimin bir kutlaması da olması sebebi ile, müzikleri yapmak bana görev oldu. benim de canıma minnet çünkü binlerce kötü huyumdan bir tanesi de bilmediğim ve sevmediğim müzikleri dinleyememek. teknede müzik sistemi cd çalarlı bir araba teyibi ve kolonlardan ibaret. bu sebeple cd leri audio olarak doldurup götürmek zorundasınız. ben de oturdum sırf kızların olduğu bir teknede ne çalınır diye düşünüp yavaş ve hızlı müziklerden oluşan bir sürü cd hazırladım. böyle bir şey hazırlarken tabii ki kendi müziklerimi kullandım ama herkesin bildiği ve seveceği şeyleri seçtim. benim hoşlanmadığım bir durumda başkalarının olmasına gönlüm razı gelemezdi. o gece herşey süperdi, kızlar müziklere bayıldı, hiç oturmadan dans ettik. bunun üzerine bir daha ki sefere yine görev bana verildi. hafif hafif bu işin üzerimde yarattığı sorumluluğu hissetmeye başladım. ve sonunda geçen gece kızlı erkekli karışık bir grupta yapılan doğum günü kutlaması için dj ben tayin edildim. öyle acayip bir iş ki... öncelikle öyle ortamın havasına göre müzik değiştirme şansım yok. çekicem cd lere arka arkaya şarkıları ve onlar çalınacak. hal böyle olunca kendimi teknede gibi hissederek hangi şarkıdan sonra hangi şarkı olmalı diye düşünerek, erkekler ne sever, kızlar neye oynar filan falan derken bir çok cd oluşturdum. itiraf etmeliyim ki insanları mutlu etmek üzerine yapılan her iş stres yaratıyor, müzik işi de... neyseki herkes memnun kaldı.

buradan şunu da belirtmek isterim, müzik camiasında isim yapmış bazı insanlar dj lik yapıyor. bazen o kadar dinleyenleri düşünmüyorlar ki kimsenin bilmediği, sadece kendilerini yansıtan şarkıları arka arkaya sıralıyorlar. e o zaman dinleyiciler havaya giremiyor, bu da hoş olmuyor bence. amatör ruhla çalan ve bizi aşşırı şekilde eğlendiren dj lere buradan şerefe diyorum. bunu sadece ben demiyorum bakın the smiths de ne diyor;

Burn down the disco
Hang the blessed DJ
Because the music that they constantly play
IT SAYS NOTHING TO ME ABOUT MY LIFE
Hang the blessed DJ
Because the music they constantly play

tabii ya, bize hayatımız ile- anılarımız ile- gençliğimiz ile- şimdiki zaman ile ilgili bir şeyler diyin de havamızı bulalım !!!

not: uzun şeyler yazıp da sıkıcı olmak istemiyorum çünkü benim de uzun yazıları olan blog yazarlarından okuduğum nadir insanlar var ama ne yapayım yazdım bi kere, okumak şart değil. kısalara beklerim.
bunu yazmak için radikal gazetesinin web sitesini güncellemesini beklemek zorunda kaldım ve sonunda bu gerçekleşti. cumartesi günü kaan sezyum un yazısını okumadıysanız işte buracığa eklenti yapıyorum. her hafta çok gülerek ve severek okuyordum da bu hafta bir tuhaf oldum. çok beğendim. güldürürken düşündürüyor vallahi, allah sizi inandırsın!!

sezyum un yazısı için buraya tik tak.

2.8.09

sanırsınız ki cinnet geçiren aile babası ard arda 5 kişi katletti

şuracıkta oturup takılırken birdenbire yukarıdan feci sesler ve gürültüler gelmeye başladı.. müziğin sesini kıstım, kalbim 100 atmaya başladı. birileri deli gibi böğürüyor.. kulak verdim. kesin yukarıdaki baba cinnet geçiriyor ve evdekileri katletmeye başladı, bir baba bağırıyor, bir kurbanlar çığırıyor. ilk önce feci tırstım sonra aklıma geldi fenerbahçe beşiktaş maçı var. tv yi açtım acaba orada bir şeyler mi oluyor yoksa gerçek bir katliam ile alt altamıyım diye. bir de ne göreyim fenerbahçe penaltı kazanmış. yukarıdaki manyak da "penaltıııı penaltıııı" diye böğürüyormuş. oh bir derin nefes çektim sonra da ben de onlara uyup sussunlar diye kalörifere vurmaya başladım. hahah. canavarla canavar olmak işte buna denir, çıldırtmayın beni ayol, sevinecekseniz de adam gibi sevinin. yanınızdakini kucaklayın, koltukta zıplayın, karınızı öpün ama pliiiiz böğürmeyin!!

sigara sevdası müziğin önüne geçmiş

çoooooooook uzun zamandır gece eğlencesi demek kadıköy demek benim için. gittiğim de tek bir yer var, oraya gitmemin sebebi öncelikle müzik ikincil olarak da tanıdıklarım olması sebebi ile güvenli olması. bu sigara meselesinden sonra ilk kez cumartesi akşamı kadıköy ün yolunu tuttum ve her zaman olduğu gibi arabayı otopark a bıraktım ve barların olduğu sokağa dalınca bir de ne göreyim. herkes dışarıda masalarda oturuyor, barların içi bomboş. ilerileyip de hedefime ulaştığımda da gördüm ki bizim mekan da bomboş, arka bahçesi dopdolu ve bahçede müzik yok!! anlaşılıyor ki kimse müzik için değil de sigara içebilmek için gidiyormuş buralara. bu durumda müzik yapan kişinin motivasyonunu düşünün. kimse yok ve siz bir şeyler çalıyorsunuz, hoş değil. bence bu durum değişmeli, başka formuller bulunmalı.

1.8.09

cep telefonumun 3g özelliğine yazarım adını: EY ÖZGÜRLÜK!

tutkulu karakterime karşılık ideolojik tutkularım hiçbir zaman olmadı, ama lise hayatım boyunca-çoğu liselinin yaptığı gibi- yoğun bir şekilde benim de zülfü livaneli dinlemişliğim vardır. tüm şarkı sözlerini ezbere bilir, özellikle okul gezilerinde otobüse verilen kaset eşliğinde bağıra çağıra söyler, kendimizi sosyalist sanardık- tıpkı zülfü nün de sandığı gibi... benim gözlemlediğim kadarı ile özellikle komünist geçinen kişiler parayı gördümüğdü kapitalist dünyaya balıklama atlıyor. dolayısıyla bu işin suyu çoktandır çıkmış durumda. yine de artık yuh dediğim bir şey çalınıyor kulağıma son bir kaç gündür. hangi operatör bilmiyorum ama 3G reklamlarında zülfü nün ey özgürlük şarkısı cıngıl olarak dönüyor. sözleri de olsaydı şöyle mi olurdu?

Okulda lap top ıma

cebim de iphoe uma

Yazarim adini


eyyy özgürlüüüüüüüüük....

herşey para sevgili dünyalılar, zülfü nün ey özgürlük şarkısı dahi...

31.7.09

IT S ALWAYS BETTER ON HOLIDAY, SO MUCH BETTER ON HOLIDAY!!

not: bu aralar ingilizce yazageldiğim başlıklar için sorry!!! ama böyle oluyor. buna dikkat etmek için çaba harcayan bir insan değilim. umursamıyorum da.

işte yeni bir hafta sonu geldi çat-tı. yazın son ayının ilk haftasonusu. bu akşam bizim damaaadın doğum günü. bu vesile ile bir kutlama var. müzikler benden, içkiler kaptandan. bu müzik konusuna ayrıca sonra döneceğim. yarın bir moda kahvaltısını mütakiben takılmaca ve akşamına kısmet ise kendimi kadıköy e atıvericem. yine kısmet ise dans bile ederiz belki. bu arada santral istanbul da bedavaya bir etkinlik düzenleniyor. plaklar mı almak istersiniz, oyuncaklar mı istersiniz, müzik mi istersiniz, sergi mi gezmek istersiniz, çimlerde bira mı içmek istersiniz, kızları- oğlanları mı kesmek istersiniz, işte hepsi orada var. hiçbirini istemez misiniz? o zaman gelmeyin, bizim de keyfimizi kaçırmayın! bir maaani olmazsa ben bunları yapacağım, gidip orada neler oluyor kontrol edeceğim.

sonra pazartesi sabahı olduğunda yine bu masada oturuyor olacağım.

dipnot: eğer başıma bir şey gelirde burada olamazsam feci komik olur kanımca.

echo&the bunnymen bana çaya gelsin

evet, istanbul un en gözde gruplarından echo&the bunnymen ekim de yeni album çıkarıyormuş, ingiltere ve amerika turuna da başlıyomuş. hadi hayırlısı çocuklar! hani böyle "bizden biri" gruplar var ya işte e&b den onlardan. bakın şuraya çiziyorum, bu kış yine bir istanbul konseri gözüktü ufukta. buyrun gelin, biz hep orda oluyoruz. bu sefer çaya da bekliyoruz.

not: donnie darko ve echo&the bunnymen birleşince tadından yenmez bir karışım ortaya çıkması sebebi ile yerleri ayrıdır, ıssız bir orman yolunda bisiklete binerken arka ses olarak size de the killing moon çalsalar, siz de donnie darko olursunuz, ne olacaydınız?

30.7.09

how could anybody possibly know how they feel?

yakın geçmişte erkeklerin psikolojileri hakkında orda burda bazı yazılar okuyup duruyorum. bu yazıların yardımı ile toplumumuzdaki erkekleri düşünüyorum. aslında benim toplumum büyük şehirlerden ibaret. yani bence oldukça kısıtlı ama yine de gördüğüm kadarı ile erkeklerin üzerinde yoğun baskı var. küçüklükten itibaren kodlanarak geliyoruz. omuzlarına yükler biniyor da biniyor. hangi karakter özelliği ya da gen ile doğmuş olurlarsa olsunlar, hep "erkek" adam olmak zorundalar. güçlü olmak, mantıklı olmak, duygularından arınmak ya da en azından açığa vurmamak, ağlamamak, belli bir dövüşçü ruhuna sahip olmak durumundalar. bunlar da onlara küçüklükten itibaren ince ince işleniyor. büyüyüp de belli bir yaşa geldikten sonra da, iyi bir iş sahibi olmak, varsa ailesini geçindirmek, onların sorumluluğunu almak, iyi bir baba olmak, örnek olmak durumundalar. kadınlara baktığınızda onların bu türden hiç bir derdi olmayabilir, tabii eğer isterlerse. düşünsenize hayatını hiç çalışmadan evde geçiren bir sürü kadın var. çalışmak zorunda değiller, para kazanmak zorunda değiller, ağlayabilirler, duygularını dibine kadar dışa vurup kendilerini yerden yere vurabilirler, zayıf ve güçsüz olabilirler...

bizim ülkede, mesela, hem erkekler hem de kadınlar çok çabuk hayatın gerçekleri ile yüzyüze kalıyor. 30 una gelmeden evlenip, çocuk sahibi olup, göreceli olarak daha oturaklı, sakin ve ciddi bir hayata atılıyorlar. sonra bir bakıyorsunuz, yaş 35 ve hala herkes çok genç, ve yaşanması gereken bir sürü heyecan yaşanmamış, ve insanlar kilitli pencerelerin ardından dışarıda oyun oynayan çocuklara bakar gibi bakıyorlar. erkekler küçük yaşlarda bahsettiğim tüm sorumlulukları yüklenmek zorunda kalıyor.

merak ediyorum, bu kodları bize yüklemeselerdi nasıl olurduk acaba?

bu konunun bir de dış görünüş yönü var. bizde,erkekler bu konuda da gönüllerince özgür değil. canlı renkler giymek, modaya uymak, aksesuar kullanmak, çok dikkat çekici oluyor. genelde onlar sade, düz, göze batmayan "erkek" kıyafetler giyiyorlar. erkeklere yönelik moda kavramı bizim ülkede ne kadar kısır kalmış durumda bir düşünün. halbuki kadınlar ne isterlerde onu giyebilirler, pantolon da...

velhasıl, erkeklerin işi çok zor sevgili dünyalılar... isterdim ki erkek kadın sınıflandırması yerine insan birleşmesi olsun. herkes insan olsun. kimse ile cinsiyeti sebebi ile iletişim kurmak zor olmasın. hep dönem dönem bazı erkeklerin beyninin içinde dolaşmak ve tüm düşünce balonlarını görmek isterim, çünkü onlar düşünce balonlarını hiç göstermezler. biz kızlar da hep kendimize göre tahminlerde bulunup, çoğunlukla da yanılırız.

not: kadınların çektikleri de artık başka bahara!!




binamızdan sigara yasağı manzaraları/ elektrik tellerindeki güvercinler


şu adreste bir haber var ki ama ne haber!!! düşünmemeye çalışıyorum, ama hep aklıma geliyor.

29.7.09

haydi sağ ayakla bismillah!

I'm gonna clear out my head
I'm gonna get myself straight
I know it's never too late
To make a brand new start


evet benim gerçek hayattaki haftam yeni başlıyor. gerçek hayata yeni bir başlangıç yapsam mı naapsam? yoksa eski tas eski hamam devam mı etse? iki gün tatile gittim diye şimdi kendime çeki düzen vermem mi gerekir? tatile gittim de düşündüm de ne oldu? yapabileceğim en radikal şey ne olsun? istifa edip yeni bir şehre gideyim.. ohh bundan daha iyi "yeni başlangıç olur mu?".. ya da iş çıkışı hemen moda ya gidip oradan yeni bir ev kiralayıp. hafta sonu taşınayım. vaaay, süper bir başlangıç be!!

aman bu başlangıç işinde sağ ayak atalım uğursuzluk olmasın. ananemin beynime kazıdığı şeylerden biridir, uçağa binerken, otobüse binerken, yeni bir eve girerken filan falan hep sağ ayakla girmem gerekir. yoksa uğursuzluk olur, bööööö... şu an okuduğum kitapta da (franny&zooey) bir ailenin küçük kardeşlerinin beynine, kendi inandığı dinin vecibelerini aşılayan bir abi sebebi ile bütün çocuklar yemeklerine başlamadan önce bildik duayı okumaktan kendilerini alamıyorlar, hem bundan nefret edip hem de yapıyorlar. işte bilinçaltı kazı çalışması buna diyorlar. ince ince, arkeolojik kazılardaki küçük fırçalar ile süpür kazı süpür kazı.... bir de mesela yine ananemin bize küçükken kazıdığı şey yemeğini yemezsen taş olursun afırması idi ki, biz uzun süre gerçekten taş olacağımıza inanmış ve hatta sokaklardaki heykellerin de bu yolla oluştuğunu sanmıştık.. halbuki ne olduk, her daim rejim yapmak zorunda kalan şahıslar.

ayy neyse nereden nereye geldim, yeni başlangıç.... ama küçük çaplı başlangıç, tatil sonrası gerçek hayata başlamak ile yetineceğim şimdilik. kimbilir belki mesela leonard cohen den sonra hayatım değişir. ben de monk lara bulaşırım.

bu arada paul weller ı anmışken, o güzelim açıkhava konseri, kendisinin pembe t şörtü ve benim "you do something to me" çaldığında yanımdakinin omzuna yaslanıp ağlamam geldi- ki onun da konu ile 1.dereceden alakası vardı. bir gün konserlerde ağladığım şarkıları yazmalıyım zira oldukça çoktur.

bismillah!

28.7.09

en büyük rakibimiz kim?

bizim ailede genelde 3 e 1 bir muhalefet durumu işliyor. 3 kişi babama neler yapmaması gerektiğini sürekli söyleyip duruyor. onu yeme bunu yeme tatlı yeme güneşte yürüme top oynama o kıyafeti giyme hoplama zıplama. oysa ki babamın ruhu o kadar genç ki bizim söylediklerimiz ona anlamsız geliyor çünkü o bunların hepsini yapmamak için hiç bir neden göremiyor. biz de zaten söylediğimizle kalıyoruz. onun için sağlıklı yaşam demek istediği şeyleri kısıt olmaksızın yapabilmek demek. bu sahnede kameraları kendi üstüme çevirip yerime babamı koyduğumda o da herhalde benim şu an olmam gereken yerin çok daha farklı bir yer olması gerektiğini düşünüyordur. ne yazık ki ruhumun kendisini halen 25 yaşında filan hissetmesi sebebi ile onun istediği yerde olamıyorum. daha 10 yıl da geçse ben de hep bu ben olmaya devam edeceğim. umarım bedenim ruhuma çok fazla direnmez. bu durumda aslında bu hayattaki en büyük rakibimizin bedenimiz olduğunu söylemeden edemeyeceğim. babamın durumunda da onu engelleyen bir şey var ise-ki bu da tartışılır- o da biz değil bedenidir. velhasıl babamın istediklerini yaptığı sürece süper mutlu insan olduğunu gördükçe artık bedenine verdiği zararı görmezden gelmeye karar verdim, galiba o da benim hayatım ile ilgili endişelerini dile getirmekten artık vazgeçti.

şimdi kendisi kara kara buradaki antreman arkadaşlarına 2 gün sonra nasıl veda edeceğini düşünüyor, zira bunu söylediğinde çocuklar bir travma geçirecek. plajda diğer büyükler sürekli fikir yürütüyor "söylemeyin çocuklara gideceğinizi!!!" - "söylemeyin çocuklara gideceğinizi !!"

not: hep bir şeye veda edeceğiniz gün o şey süper gözükür gözünüze, deniz, güneş, aileniz, arkadaşlarınız eviniz. benim her bir yerden ayrılmam bir hüzünlü oluyor. karakterim zayıf yahu her şeyden çat diye etkileniyorum!!

27.7.09

if you can't get here fast enough, i will swim to you!

size hiç olur mu? bana oluyor çok. dönemsel olarak bir şarkıya, sadece bir şarkıya takıyorum kafayı. sonra arka arkaya dinliyorum. kaç kere olduğu önemli değil. ama çok kez. gece yatmadan önce son yaptığım hayati etkinlik olarak sabah ilk uyandığımda hayata başlamadan önce, sonra da gün içinde bir sürü kez. bu durum kafamdaki bazı düşüncelerden kaynaklanıyor. şu anda da böyle bir durum söz konusu...

ben lisedeyken yeni taşınmış olduğumuz lojmanlarda bana fecii şekilde aşık olan bir çocuk benimle "slow" dans edebilmek için kendi aramızda düzenlediğimiz partide arka arkaya hiç değiştirmeden hotel california yı çaldırmıştı. biz de hiç durmadan dans etmiştik. herhalde diğer insanlar benden nefret etmişti ama bir şey diyememişti çünkü o çocuk fazlasıyla iktidar sahibi idi..

aşk süper bir şey değil mi? kimyanız değişiyor, gözünüz değişiyor, yüzünüz değişiyor, hayata bakışınız değişiyor. ve çoğu zaman mutluluğumuzu aşka bağlıyoruz. eğer aşık değilseniz mutlu bir hayat yaşamıyorsunuz gibi bir şey oluyor sonunda. ben buna katılmak istemiyorum ama etrafımda herkesin aşık olmasını ve yalnız kalmamasını isiyorum. yeni ilişkilere başlayanlara sürekli nasıl gittiğini soruyorum, sevgilisi olmayanları bir araya getirmenin çok faydalı bir hareket olduğuna inanıyorum. hiçbirşey öylesine yaşanmasın istiyorum. buradan aktarabiliyormuyum bilmiyorum ama gerçekten insanların aşk ilişkileri yaşaması beni feci ilgilendiriyor. aşık olduğunuz zaman bunun koşulsuz olması gerekli, öyle içten pazarlıklı ve bencil olursanız gerçek aşkı yaşamazsınız bence. sonuna kadar teslimiyet!!!!

İşte bu aralar sabah akşam tekrar tekrar dinlediğim şarkı şöyle diyor,

Wanna feel my heart break, if it must break, in your jaws
Want you to lick my blood off your paws

bu durum harika değil mi? ben de böyle olsun isterim. yani kalbini yiyip kanını pençelerimden yalamak !! haha

songs: ohia

not: bu yazı benim aşık olduğumu göstermez. olmadığımı da göstermez düzeltmek isterim