parasol'e özel arama kutusu

27.3.09

desperate film directors

bu fotoğrafları çok beğeniyorum, cuma nın şerefine buraya da koyuyorum. bunlar ile ilgili bir kaç tezim var;

1- uslanmaz kızını zaptedemeyen çaresiz babanın durumu

2- baba kız gibi olsalar da, kıza duyduğu hayranlığı gizlemeyen orta yaşlı adamın ne yapacağını bilmez çaresiz durumu, "ah ben 30 larımda ( hadi 40 larda olurdu ama..) olacaktım ki ozaman sen beni görecektin" şeklindeki düşünce balonu... ve yahut "seninle başım dertte, ne yapsam bilmiyorum..." şeklinde de özetlenebilir

3- ayy bu adamda bana yanık ama ben çaktırmıyayım, saf ayağına yatayım, biraz şımarıklık biraz cilve, bir de şeker mi şeker ama bir o kadarda seksi mayomla top peşinde uçuşayım bakalım neler olacak diyen deneyci genç bir kadının cıvıltısı

benim teoremlerimin dışında Woody Allen ın Scarlett a olan hayranlığını ve bu sebeple onu arka arkaya çektiği filmlerde oynattığını biliyoruz, bu fotoğraflarda bu ikilinin durumu sebebi ile çekilmiş fotoğraflar.

not:
1- bu kiraz deseni ilginçtir, girdiği yeri seksileştirir. (bu mayoyu bulduğum yerde almak isterim, süper süper güzel)

2- fotoğrafçıyı bir türlü bulamıyorum. bu sebeple kendisinden özür dilerim. annie lobovitz mi acaba

26.3.09

HER ŞEY ZAMANINDA GUZEL

bir çok büyük grup ya da müzisyen senelerdir müzik piyasasında boy gösteriyor... gençliklerinde çok çok popüler olmuşları, olgun yaşlarında da, sanki hala 20 lerindelermiş gibi müzik yapıyorlar. ama maalesef üzülerek söylüyorum ki bunlardan bazıları artık çiğnemekten çürüyen sakız tadı veriyorlar. ben de bunlara tahammül edemiyorum. çünkü kendilerini tekrarlıyorlar, yeni bir şeyler yapmıyorlar. kim mi bunlar? mesela U2 (bir çok kişi oooooooooo aaaaaaaaaaa diyecek biliyorum), bono ve arkadaşlarına ben oldum olası fazla sempati beslemem ama tabii ki irlandalı bir grup olarak söyledikleri protest şarkılarını hariç tutuyorum. ancak günümüzde artık kabak tadı verdiler. radyo da sürekli yeni albümlerinden magnificent adlı şarkı dönmekte. ah be yu tuu, hiç mi bir notanız değişmedi 20 yıldır, hiç mi bi uğraşmaya değer bulmadınız tarzınız üzerinde, ne kadar klişe- ne kadar sıkıcı- ne kadar müsamere şarkısı bu böyle, açıkçası tüylerim diken diken oluyo.. bono yu degrade böcek gözlükleri ile maaaniiiifiiiiiisssssssssınnt die çığırırken düşününce ööğğkk... bunun yanı sıra morrissey de keza aynı durumda. artık göbekli ağır abi görüntüsü ile 1975 li kızların kendisine nasıl asıldığı ile ilgili laasstt night i spoke to bilmemkim tadındaki 20 li yaş şarkıları olmuyor. hele şu barselona şarkısına çektiği klip, amannda aman fecii... benim eski olup da bu eleştiriler dışında tutacağım grup/ müzisyenler hemen aklıma geldiği kadarı ile rolling stones, bruce springsteen olacaktır. tabii ki örnekler çoğaltılabilir ama diyeceğim odur ki öyle eski başarıların üzerine tembellik yapanları yemeyiz, çalışıp didinin bize yeni ve güzel şeyler getirin.. ya da her şey zamanında güzel abilerim ablalarım. ...

YÖRESEL SEÇİMLER

günlerdir, denk geldikçe, araştırma şirketlerinin yerel seçimler ile ilgili olarak yaptığı araştırmalar üzerine kurulu tv programlarına kulak veriyorum. bir umut belki istanbul da ezberler bozulsun, kumdan kaleler yıkılsın, lakin naaa mümkün anladığım kadarı ile.... yani istanbul da badem bıyıklara devam. ama anlamadığım bir şey var ki o da ankara nın durumu. her her her her şeye rağmen melih gökçek (61 miş, şaşırdımmm) önde gidiyor. yahu nasıl olur. ben mi körüm- onlar mı, ben mi garibim- onlar mı... pes doğrusu, hes doğrusu... halimize feci gülesim geliyor, trajik tracciikkk, traciiikommiiikk...

insan ilişkileri

gşyk
uüaı
vpls
ehak
nenn
ssiç
ianl
zdtı
laik
ikkk
kaai
tmn

25.3.09

ASTRONOTSEVGİLİMBENİBİRGÜNUZAYAGÖTÜRECE
ĞİN
ESÖZVERDİ...

23.3.09

YAPACAK O KADAR ÇOK ŞEY VAR Kİ HİÇ BİR ŞEY YAPAMADIM

önümde tam bir boş gün var diyelim. sabahtan başlıyorum yapmak istediğim şeyleri listelemeye aklımda. sonra önüme alıyorum hepsini. sonra hangisini yapacağıma o kadar karar veremiyorum ki düşünürken düşünürken, birini yaparken öbürü eksik kalacak derken, kendimi hiçbir şey yapmadan durur pozisyonda buluyorum. a aaa, bir de bakıyorum zaman bitmiişş..

ANA KUCAĞI- BABA OCAĞI

ben 11 yaşında, süper- müthiş- şahane- bi eğitim alabilmek uğruna yabancı bir özel okula gitmek sureti ile yatılı okumak zorunda kaldım. hayatımın en en kabus günleri o günlerdi... en az 4 sene boyunca ki düşünürseniz orta 3 öğrencisi iken bile- pazar günleri ağlayarak ki ne ağlamak evden ayrıldım. lojmandaki diğer çocuklar güle oynaya annelerine el sallarken ben deli gibi anneme sarılır, beni gelip ayırmalarını ve servise tıklamalarını beklerdim. sonradan öğreniyorum ki, pazar günleri beni uğurladıktan sonra annem sinir krizleri geçirirmiş. şimdi burada ailesine çok düşkün bir insan olduğum anlaşılmasın... 11 yaşından sonra şu yaşıma kadar sadece 3 yıl annemlerle yaşadım ve bu da hiç eğlenceli değildi... hiç bir zaman anlaşamadım çünkü kendileri ile.... ama burada esas konu şu.. son aylarda annemlere gittiğimde çok mutlu oluyor ve orada bir gece olsun kalmaktan acayip zevk alıyorum. bu hafta sonu da bir gece orada kaldım, ertesi sabah işim olduğu için kalma şartı olarak "eğer 9 da kahvaltı hazır olursa kalırım" dedim. (halbuki her halükarda kalıcaktım aslında). onlarda hemen kabul ettiler, ertesi sabah annem 8 de kalkmış (kendisi kesinlikle bu saatte kalkmaz), babam ise çoktan simitlerimizi almaya gitmişti bile... anne ve babamla halen hiç anlaşamam ama ne olursa olsun karşılıksız sevgi alacağınız tek yer ana kucağı- baba ocağıdır. onlar size her durumda kucak açar ve bağrına basar. yehuuuuuuu......

21.3.09

KAYA YÜRÜYÜŞÜ

2 aydır bir yoga merkezinde yoga yapmaya çalışıyorum ancak bi türlü haftada 1 günden daha fazla gitmeyi başaramadım. yine de spor salonlarında bangır bangır elektronik müzik eşliğinde koşu bandıymış, bisikletmiş, uzay yürüyüşüymüş, yok mekik yok şınav derken beynen ve bedenen helak olmaktan uzak olması itibari ile bu işi yürütmeye kararlıyım. bu sabah yogadan bir takım insanla kaya yürüyüşü yaptık. sabahın sekizinde kalamış kıyısındaki kayalarda yürüdük ya da zıpladık. bu eylemin amacı doğası itibari ile rastgele kıyıya dizilmiş güzelim kayalarda yürüyerek konsantrasyon, dikkat ve odaklanma dürtülerini harekete geçirmek. daha önce de kayaların üzerinde yürümüşlüğüm vardır ancak bu amaçla yapmış olduğum ilk yürüyüş ve gerçekten çok amacına uygun ve zevkli olduğunu düşünüyorum. denizin yanı başında, kocaman- farklı renkler ve oluşumlardaki- kayaların üzerinde alıştırma yapmak ilginç şeyler düşündürüyor insana. neler düşündüm yürürken? dünya ne kadar da yaşlı, kayaların altı ne kadar da gizemli, deniz ne kadar da sakin ama güçlü ve ben ne kadarda narin ve kırılganım. kaya yürüyüşlerine devam, evrenin sırrını çözene kadar :)

20.3.09

MAKE HISTORY- LEE


Lee'nin 2 yıldır devam eden "make history" adlı fotoğraf yarışması sonuçlanmış. Birincilik ise Rossella Dimichina adlı italyan bi sanatçıya gitmiş ve kendisi ödül olarak 50 000 euro almış. İşte fotoğraf bu ve adı da “The Weak in Wonderland”. yarışmaya 90 ülkeden 16000 fotoğraf katılmış ve ben de çok katılmak istemiştim ama katıldım mı hatırlamıyorum :) sanatçı ile yapılan röportajda bu fotoğrafı Kodak ın tek çekimlik bir su altı kamerası ile çektiğini söylemiş. yani 50 000 euro kazanmak için öyle süper mega digital makinalar ve mercekler gerekmiyor. önemli olan insan gözü. diğer finalistleri görmek ve detaylı bilgi için işte budur http://www.makehistory.eu/ .

19.3.09

SEINFELD



benim için hayatımda yeni bir seinfeld furyasının başladığı günler bu günler... baktım ki herkes bir dizi takip etme işine girişti, ben de düşündüm ne takip edeyim diye açıkçası hiçbirşey bulamadım, the end de aval aval dizilerin olduğu raflara bakarken birden dedim ki "yahuu neden seinfeld olmasın, en eğlenceli, en doğal, en zeki seinfeld", hemen önce 1 ve 2 dvd yi aldım eve gittim ve kendime şöyle bir sienfeld ritüeli oluşturdum; işten direk eve gittiğim günlerde, saat 7 de yemek yerim. işte bu sırada yemeğimi alıyorum, tv nin karşısına geçiyorum ve başlıyorum seinfeld den bir bölüm seyretmeye. o kadar hoşuma gidiyor ki bu iş, dün yine the end e gidip yeni seriyi aldım. bu arada 3.ve 4. seriyi birlikte alacaktım ki bir serinin fiyatının 20 tl olduğunu öğrendim, 4.seriyi bıraktım :( artık onu önümüzdeki ay alacağım. o zamana kadar evde çok yemek yiyip de 3.seriyi ay bitmeden önce tamamlamamalıyım.

bu nereden çıktı derseniz bu akşam evde yiyeceğim de işte oradan çıktı..

not: ben dvd seyretmekten hoşlanmadığım için dizilere de çamur attım, başka dizileri sevenler alınmasın oki mi?

ESKİ SÜREYYA SİNEMASI

dün akşam eski süreyya sineması, şimdi ise süreyya operası (galiba ) olan mekanda verdi nin "la traviata" operasına gittim ve yarıda da çıktım :) operadan zaten hoşlanmam ama mekanın nasıl restore edildiğini merak ettiğim için gittim. zaten sinema iken de çok çok güzel bir salondu.. şimdi daha da güzel olmuş. her yer tertemiz, ışıklandırma harika, duvar ve tavan resimleri eskisi gibi hiç bozulmadan muhafaza edilmiş, bunlara diyecek hiçbir şey yok ancak gösteri konusunda bu kadar olumlu olamayacağım. bence biz de opera olmuyor. sanki üstümüze yapıştırmış gibi, zorlama gibi... kültürümüzle hiç alakası olmayan bir sanat dalı olması sebebi ile doğallıktan uzak oluyo.. sanatçılar dertlerini italyanca anlatıyo, onlarda ne dediklerini anlıyor mu o da ayrı konu.. zaten kostüm, sahne filan derseniz onlarda vasat oluyor. bu sebeple ben opera taraftarı değilim. ama sevenlere de mani olmak istemem... süreyya ya daha sık gidebilmek için opera gösterimlerinin yanında daha çok konser, tiyatro filan gibi etkinlikler olsun çok isterim...

18.3.09

konser sancıları

çoktandır yazmak istediğim bir konuyu gündeme getireceğim şimdi. o da konser seyircisinin bitmeyen çilesi... ben bu konser işlerini filan oldukça takip eden bir kişiyim. genelde istanbul a gelen ve tarzı bana yakın olan bildiğim bilmediğim insanların konserlerine ya da küçük çaplı canlı performanslarına gitmeye çalışırım. (bilmediklerime gitmem sadece deneysel amaçlıdır). genelde türkiye ye gelen gruplar artık kaşar kıvamına gelmiş, eskiden çok popüler olan gruplar olur ya da olmaz, aslında haklarını yememek lazım bir çok yeni ve büyük grupta geliyor. ayy neyse giremedim bir türlü konuya olay şu.. gidersiniz heyecanla aylardır beklediğiniz konsere. önce yeni albümden şarkılar çalınır. çoğunu bilmiyor olursunuz, sonra araya bir kaç tane eskilerden duyulmuş şarkılar serpiştirilir. tabii siz o sırada hafif yorulmuş, hafif sabırsızlanmış bir halde beklersiniz ki o müthiş şarkılarını çalsınlar diye, ama bir türlü o an gelmez, zaman geçer, cesur seyircilerden bazıları o müthiş şarkıların ismini çığırmaya başlar hatta çoğunlukla böğürür... sonra birden grup çaktırmadan "bu akşamlik da bu kadar, mersileeer" diyerek sahneden yok olur... aaaaa diye kalırsınız... sonra seyircinin israrlı alkışları üzerine grup geri gelir bazen o şarkılardan bazılarını çalar, bazen duymamazlığa gelip çalmaz, bazen yavaş tempolu bir şarkı ile seyircinin heyecanını kursağında bırakır ve gider. şimdi türkiye de yaşanan bu tür olaylardan bazı örnekler;
1- echo & the bunnymen (son istanbul konseri- studio live mıydı ööle bi şi) - tüm gece hiç mi hiç popüler şarkı çalmadılar, bis te hepsini döktürdüler. hatırladığım kadarı ile killing moon, under the milky way, lips like sugar. echo&thebunnymen müthiştir ve olumsuz sözüm olamaz onlara ama bence artık zamanları geçtiğinden popüler şarkıları önceden söyleyip seyircinin gitmesini önlemek için böyle yapıyorlar
2- mark knopfler- kuruçeşme arena- bence harika bir konserdi, seyircilerin kudurmasına rağmen "walk of life" ı söylemeden gitti, romeo & juliet de beklenen gibi değildi, prensip olarak dire straits zamanlarının geçmiş olduğunu seyirciye anlatmaya çalıştı ama kardeşim biz de her gün seni görmüyoruz ki mark..
3- tindersticks- crr- çok yerinde bir mekanda tam bir müzik şöleni idi ancak bathtime ve can we start again i her türlü ısrara rağmen söylemediler
4- morrissey - parkorman- kısa kısa kısacık... there is a light that never goes out demedi başka bir çok şey de demedi. tabii the smiths günleri ile ilgili bir travmadır diye düşünüyorum

5- james- solar beach mi neydi- galiba loose control ü söylemediler çok bozulmuştum
6- aklıma gelmiyor diğerleri :(

not: bunlar dışında hakkını yememem gereken konserler var, franz ferdinand, manic street preachers, paul weller, depeche mode, roger waters ve aklıma gelmeyen diğerleri hiç bir şarkıyı eksik kalmadan çığırmışlardır.

17.3.09

GOLE GİDEN FUTBOLCU ORACIKTA VURULDU

ayyy yine feci şekilde kafayı üşütmüş birinin haberi bugün gazetede yer aldı. ırak ta bir futbol maçında beraberlik golünü atmak üzere kaleye doğru giden futbolcu karşı takımın bir taraftarı tarafından silah ile vurulmuş ve ölmüüüüüş... yuuuhhhh ki yuuh...yani berabere kalmayı o kadar yedirememişki bünyesine adamı öldürmüş. bu ne hastalıklı zihniyet valla bravo.. bunları yetiştirenlere, stada silah sokulmasını kontrol etmeyenlere ve bu zihniyetteki bütün saman kafalılara buradan bir atom bombası gönderiyorum. yok olun yahu dünyamızdan. aaaa. insan kılığındaki hayvan kişilerin bu dünyada yaşamasına karşıyım. ya insan olunsun ya da hayvan olunsun ama ikisinin arası olunmasın, kişilik bunalımına sebep oluyor ve beyinde tahribat yaratarak delirmeyi sağlıyor....

TUVALETMETRE

gün geçmiyorki bir tuhaflık olmasın. bir tekstil firmasında çalışanlara günde 3 kere maksimum 10 dk lık tuvalete girme izni veriyorlarmış. bunu da nasıl ölçüyorlar? işçilere ait kartlar kapılardaki cihazlara okutuluyor ve kapılar parmak izi ile açılıyor. eğer bir işçi kendisine tanınan hakkı aşarsa ücretinden kesim yapılıyor. bu nedir.. yani hangi boyutta irdelenmeli... işveren psikopat mı denmeli, bu sistemi üretenler nasıl bir zihniyet içinde mi denmeli... tuvalete gitmeyi kurala bağlayan kişiler hakkında bi cezai işlem yapılacak mı diye merak etmeli... bu insanlar bir de çıkıp kendilerini savunuyorlar. herkese akıl fikir, bize de sabır..

15.3.09

EKSİK PARÇALAR- uygur yılmaz


cumartesi günü mısır apartmanında bulunan galerist te iki yeni sergi başladı. ben uygur yılmaz ın sergisinden bahsetmek isterim. eksik parçalar adlı bir fotoğraf sergisi. fotoğrafın etkileyici olabilmesi bence resiminkinden çok daha önemlidir çünkü hepimiz fotoğraf makinası ile fotoğraf çekeriz ve bu herkesin kolaylıkla yapabileceği bir iş gibi gözükür. resim yapmak ise herkesin cesaret edemediği ve bu sebeple bulaşmadığı bir şeydir. ayrıca fotoğraf makinası gibi bir araç da yoktur resimde.. tuval ve siz başbaşasınızdır, hele manipülasyon, sonradan düzeltme, fotoşop (fotoşok !!) gibi şeylerde yoktur. işte bu sebeplerle (herkesin yapıyor olması) iyi fotoğraf çekmek çok önemlidir ve gerçekten farklı bakış açısına sahip nadir insanlara kısmet olur. işte bence uygur yılmaz da bu insanlardan biri. sergi bir plajda muhtemelen yaz mevsimi olmayan bir mevsimde çekilmiş fotoğraflardan oluşuyor. aslında kareler çok sade, sadece bir objede odaklanan kareler ama öyle güzel bulunup öyle güzel açılardan çekilmiş ki akıl karıştırmadan çok temiz bir şekilde ne demek istediğini göstermiş sanatçı ve çok çok önemli şeyler anlatıyor. bi fotoğrafın etkileyici olması için devasa boyutlarda basılmış olması da gerekmiyor. işte uygur yılmaz ın fotoğrafları 50x30 boyutta olduklarını tahmin ediyorum. çok beğendim ve çok etkilendim. serginin anlattıkları ile ilgili kendi yorumlarımı yazmak isterdim ama herkes kendi yorumunu kendisi yapsın.

not. resimlerin hangi plajda çekildiğini çok merak etmiştim, bugün öğrendim ki mersin de susanoğlu plajı diye bir yermiş.

13.3.09

MAN ON WIRE

bu hafta vizyona giren bir film "man on wire", sadece Alkazar da oynuyor. film hikayesi kısaca şöyle; "7 Ağustos, 1974’de, Philippe Petit isimli bir Fransız o zamanın en yüksek binaları olan New York şehrinin ikiz kuleleri arasında gerilmiş telin üzerine ilk adımını attı. Telin üzerinde yaklaşık bir saat dans ettikten sonra tutuklanıp psikolojik değerlendirmeden geçip sonra salıverilmek üzere hapse atıldı. Petit, altı ay kulelerin hayalini kurmuş ve New York’ta geçirdiği sekiz ay boyunca da projeyi gerçekleştirmek için çalışmıştı. Arkadaşları ve iş birlikçileriyle beraber, Petit inanılmaz engeller aştı: İkiz kulelerin güvenliğinden geçmek; vs ve sabah saat 7:15’te, Philippe Petit, Manhattan kaldırımlarından 411 metre yükseğe gerilmiş tele ilk adımını attı. James Marsh’ın belgeseli, Petit ve ona yardım eden arkadaşlarının anlatımları ile “yüzyılın sanatsal suçu”nu bize aktarıyor. Asla asla demeyenlere adnmış bir belgesel..." (sinema.com dan alıntı)

işte o resimdeki adam bu adamikiz kulelerin arasında, o yükseklikte bir tel üzerinde yürümek. düşüncesi bile korkunç bir etki yaratıyor.... bence müthiş birşey Petit nin yaptığı. belgeseli görmek için sabırsızlanmaktayım.

87.7

bilbooooarrrrrrrddddd rediyoooooooo (amerikan aksanı ile söylüyorum aman bir yanlış anlama olmasın).

seksenler çalıyo da çalıyo.. çalıyo da çalıyoo... eski günlerimin hepsi gözümün önünden geçiyo da geçiyoo.. hayal kutucuklarımda eski aşklarım, lojman günlerim, ortaokul ve lise sıkıntılarım. hepsi biiir biiiiiir resmi geçit yapıyor.

dinleyecek hiçbir şey bulamadığımda bu kanalı açıyorum. eskilerden süper şarkılar dinliyorum. geçen gün sıkışık bir trafikte gece 10-11 arası artist top 10 diye bir programa denk geldim, the police in en guzel şarkılarını ard arda dinledim... özellikle 70 li yıllarda doğanlara duyurmak isterim.

evet 87.7 frekansından yayın yapan bu nadide radyo kanalını manikürcümde keşfettim. YSM manikür salonuna bir teşekkürü borç bilirim.

12.3.09

sokaktaki bay- (lar) / bayan (lar)- 1

bakın şimdi sevgili ülkemin sevgili vatandaşları... hiç sinirlenmeden, sayıp sövmeden, faşizan olmamaya çalışarak, kendimi tutarak pozitif bir eda ile evrene ay pardon sizlere bazı mesajlar gönderiyorum. ne mesajı diye soracak olursanız; hep birlikte medeni bir şekilde yaşayabilme mesajı. neden ben size mesaj gönderiyorum? ayy çünkü çıldırıciiim.. ayol bu kadar kural tanımazlık olmaz ki şekerlerim. şimdi bakın ne diycem.. şööle bir günlük hayatımızda neler oluyor gözden geçirelim;
1- yaya geçitleri: şimdi sevgili asabi yurdum sürücüleri. yaya geçidi neden var hiç düşündünüz mü? eğer "yaa ne düşünücem banane, beynimimi yorayım" diyorsanız ben söyliyeyim. trafik ışığının olmadığı yerlerde bir iz olsun ve yayalar oradan geçebilsin diye. ee peki siz neden yol vermiyosunuz insanlara bir de üstüne üstlük yayaların üzerine üzerine sürüyosunuz. hatta yayalar kızınca da arabayı el freni ile durdurup aracınızın içinden bir ayı edası ile sarkıyor, anlaşılmayan bir hayvan dilinde bağırıyorsunuz. ya da önünüzdeki araç yayalara yol verince arkadan kornaya yapışıyorsunuz. yapmayın etmeyin, yayalar insandır, hiç mi görmediniz?
2- kapı geçişleri: eveeet, yurttaşlar mesela bir mağazadan içeri gireceksiniz. fakat dışarı çıkmak isteyenler de var. napacağız? birbirimizin içinden geçmeye çalışmayacağız di mi? mantıken ve medeni ülkelerde, önce içeridekiler çıkar ki içerideki yoğunluk azalsın ve içeri yeni insanlar daha kolay girsin. ööyle haldur huldur çıkmaya çalışlanların üstüne yürümek ancak kaos doğurur. sabredin, bakın siz de yağ gibi gireceksiniz içeri.
3- sıra olgusu: günümüzde bizim topraklarda yaşanan en büyük aymazlıklardan biri sıra olgusudur. kurnaz tilkilerimiz bu olgunun gelişmesini bir türlü istemez. halbuki başkalarının hakkına tecavüz etmenin ne kadar feciii bir şey olduğunu bir anlayabilseler, sıra problemi de ortadan kalkacaktır. bakın canikolar, hakkaniyet neyi gerektirir, önce gelenin önce işini halletmesini, önce gelen önce parasını öder, biletini-içkisini-yemeğini- herşeyini alır, önce gelen önce otobüse- dolmuşa- taksiye biner. bırakın kurnaz tilki ya da saf ayağına yatma numaralarını emi, o zaman herkes hak ettiği şekilde ve kolayca istediğine sahip olacaktır.
4- park etme rahatlığı: bakın sevgili sürücüler, laf dönüp dolaşıp size geliyor, ama nasıl gelmesin. yahu bir düşünün eğer aracınızı kaldırıma lönk diye park ederseniz yayacıklar nasıl yürüyecek, nereden geçecek? uçsunlar mı, geçmesinler mi, siz gidene kadar beklesinler mi, yoksa yaa allah diyip yola atıp kendilerini aracınızı etrafından mı geçsinler? ne istiyorsunuz söyleyin. ayrıca hayretler içinde kaldığım bir konu da şu. kadıköy de belediye her yere kuka dikti yolları düzenlemeye çalıştı ve artık yollara park edilemiyor. peki kurnaz tilkiler ne yapıyor, yol dönüşlerine araba park ediyor, hele akşamları taksiler resmen diğer arabalara kıl payı yer bırakıp duruyorlar yol ortasında. bakın hiç mi aklınız çalışmıyor, ne oluyor size kuzum? hadi silkinip kendinize gelin ve bu adamlar neden bu yolları böyle yaptı diye bir düşünün.
5- girilmez işareti: yavrucuklarım, sizce bazı yolların başındaki girilmez işareti ne demek istiyor? bazılarınız bilmiyor ben söyliyeyim, aynen girilmez demek istiyor, altında farklı bir gizem ya da mana yok. düpedüz "GİRMEYİN" diyor. neden? çünkü o yol ancak tek şeritlik olabilir, çünkü trafiği düzenlemek için o yola girilmemesi gerekiyor olabilir. e girerseniz ne olur. işte her şey çorba olur. karışır, kavga çıkar, ben küfrederim. size yol vermem. gerekirse stop eder ööle dururum karşınızda. yaaa gördünüz mü. bu sebeple girmeyin diyolarsa lütfen girmeyin. oki mi??

şimdilik dile getireceklerim bunlar, tabii bu maddeler 1000 e kadar gider, öyle bir potansiyele sahip bu topraklar yani, ama şimdilik hala sövmeden duruyorken bitiriyorum. sevgili şeker şeyler hadi bi gayret yaşadığımız yerlere ve insanlara önem vermeye ve saygı duymaya çalışalım. bak çok guzel olucak valla billa sözzz...

10.3.09

FRANZ FERDINAND- no you girls

Oh, kiss me
Lick your cigarette, then kiss me
Kiss me where your eye won't meet me
Meet me where your mind won't kiss me
Lick your eyes and mine and then hit me
Hit me with your eyes so sweetly
Oh, you know you know you know that yes I love
I mean I'd love to get to know you
........
Because I never wonder
Oh how the girl feels
Oh how the girl feels
No you boys never care
Oh no you boys'll never care
..........
How the girl feels

ladies and gent, toniiiiiiiiiiiiggggggggggggggggghhhhhhhhhhhhttttttttttttt franz ferdinand....

son zamanlarda dinlediğim en eğlenceli şarkı işte yukarıda sözlerini alıntıladığım franz ferdinand şarkısı "no you girls". şarkı hem eğlenceli, hem de kadın erkek ilişkisini tam tamına açıklamış. şimdi şarkının atmosferini hayal edersem şöyle; kalabalık ve küçük bir gece klubü.. bir cmts gecesi. erkekler kot t-shirt ile gezerken kızlar o gün giymek için aldıkları kıyafetlerini giymişler, en sevdikleri göz makyajını yapmışlar, saçlarını dağıtmışlar, hafif topuklu ayakkabılarını giymişler ve bordo ile nar çiçeği arasındaki tonlarda gezinen ojelerini sürmüşler. gece ilerlemiş, alkol kana karışmış, bir kız bir erkeği beğenmiş, erkeğin yanına yaklaşmış. genelde erkek yanına yaklaşan her kıza yüz vereceğinden burada kızın yaklaşması çok önemli. sonra erkek ne demiş: gel guzel kız öp beni, hem sigaranı iç hem de öp beni. aman diyim öyle romantik göz göze gelmeler olmasın, sadece öp beni. gözün gözüme değdi ve vurdun beni. çok alkollüyüm ya sevdim seni... yani seni daha iyi tanımayı isterim tabii." işte alkollü bar gecelerinde her zaman olan şey. sonrasında kızlar telefon bekler, erkeklerin aklına dahi gelmez. kızların ne hissettiği onları ilgilendirmez. aslında şimdi düşündüm de oldukça trajik bir durum. ama biz kızlar da artık öğrenmiş olmalıyız ki alkollü bar gecelerinden sevgi ve aşk dolu ilişkiler çıkmaz, yine de biz iyi niyetimizle bir ümit bekleriz. bu durumda erkekler mi çok kurnaz kızlar mı çok saf. nedir daha çözemedim. yine de franz ferdinand a dönecek olursak. böyle trajik bir durumu süper eğlenceli bir şarkı haline getirmiş olmaları müthiş. zaten franz ferdinand her zaman çok eğlenceli ve kan kaynatıcıdır. özellikle alex kapranos (vokal) ve grubu sanki bir panayıra uzaydan düşmüşler ve o dakika şarkı söylemeye başlamışlar gibi gelir bana... genelde yeni parlayan gruplar ilk albümleri ile ortalığı kasıp kavurur ama sonraki albümleri hep sönük kalır. bu durumu bozan bir gruptur franz ferdinand. şimdiye kadar çıkarttıkları 3 albüm de birbirinden başarılı idi bence.

hadi bi daha bi daha, istanbul a gelinde bizi dışarı çıkarıııııııııııın......

burda da şarkı vaaar
http://fizy.org/yX4yLYvduXag

bu sabah ülkem ile ilgili neler duydum

bu sabah yine beni bu ülkeye isyan ettiren 2 haber duydum... bir tanesi sadrazam r.t.e. paşanın 3 sene önce "ananı da al git" dediği kişinin evinin, sadrazamın mersin e gitmesi sebebi ile 3 gündür gözlemeye alındığı ve kendisinin de miting sırasında bizzat karakolda göz altına alındığı, ikincisi de Tübitak ın çıkardığı bilim ve teknik dergisinin kapağı yapılan darwin in evrim teorisi haberinin kaldırılarak yerine küresel ısınma ile ilgili kapak yapmaları. dahası söylentilere göre kapağı hazırlayan editörün de işine son vermişler...

şimdi soruyorum.. böyle demokrasi olur mu? bu ülkede hala demokrasi olduğuna inanlar var ise tekrar düşünsünler... potansiyel suçlu diye bir insanı göz altına almak ne demek... r.t.e. ye derdini söymelenin cezası bu mu? peki bu insanı r.t.e. den kim koruyacak? bir de falaka ya yatırsalardı bari ya da dilini kesselerde mesela konuştu diye.. ama çok yakında bunlar da olacak korkarım.. sonra darwin teorisi neden birden bu kadar cıssssss oldu... benim zamanımda okulda okuduğumuzu hatırlıyorum... neden oldu? işte badem bıyıklar sebebi ile ... çok çok endişe verici... ne demokrasisi ne hukuk devleti, düpedüz ılımlı islam cumhuriyeti..