parasol'e özel arama kutusu

23.8.10

dans edesim var
deli gibi

bir de diyesim var;

eğer herşeyin bir sebebi varsa

işte karşılaşmamızın da bir sebebi var

hello

hello again

20.8.10

klişeler dünyasına hoşgeldiniz.

hooooooop. yine haftasonu. ayol zaman su gibi akıp gidiyordu da biz hala öyle mi oldu böyle mi oldu, şimdi ne dedi, şimdi ne yaptı, hava ısındı, hava soğudu geyikleri ile uğraşıyoruz. bir de klişeler ile... düşündüm taşındım hazır bir klişeler haftasını daha geride bırakıyorken aklıma gelen ya da bizzat şahsıma söylenmiş yadyadayada arkadaşlarıma söylenmiş, ya da arkadaşlarımın söylediği  klişeleri bir çatıda toplayım istedim;

* sen çok iyisin, ben sana layık değilim

* sen çok harikasın, ama benim için doğru zaman değil

* sen o kadar değerlisin ki sevgili olup da seni harcayacağıma seninle dost olmayı tercih ederim

* her ilişki mutlaka sonlanır

* seninle sevişmeyi çok isterdim ama çok başım ağrıyor

* sen süpersin, ben seni üzerim

off filanda falanda, neden kimse dürüst olamıyor ben bunu anlamıyorum. canım istemiyorsa canım istemiyor, içim çekmiyorsa içim çekmiyor, beğenmiyorsam beğenmiyorum, sevmediysem sevmiyorum. ben böyle pat diye bomba gibi düşecek ama dürüst olacak söylemlerden yanayım. lastik patladı şoför atladı ddıdıdıdı bıdıbıdıbıdı lar sanki çok mu inandırıcı?? bugünü "dünya klişeleri bir kenara bırakma" günü ilan etmek istiyorum. bunu ispatlamak için de "başım ağrıyor" klişesini sözlüğümden kaldırıyorum. hadi şimdi siz de bir tane seçin!!

not: bu herhangi bir kişiye gönderme yapan bir post değil, hem kadın hem de erkeklerin genel olarak başvurduğu klişelerin yazılı hale gelmesidir. pliiiiz don t take it personally or take it or leave it.

notnot: aklınıza gelen klişeleri isterseniz siz de yazın. sözlüğümüz genişlemiş olur ve de bu klişeleri duyduğumuzda ona göre tedbirlerimizi alırız.

notnotnot: bu arada bir ipucu, hiçbir kız "iyi" olmayı istemez. bakınız eternal sunshine of the spotless mind'da geçen diyoloğa;

 
CLEMENTINE What is nice, anyway?  I mean, besides an
 adjective?  I guess it can be an adverb,
 sort of.

CLEMENTINE (CONT'D) It doesn't reveal anything.  Nice is
 pandering.  Cowardly.

CLEMENTINE (CONT'D) And life is more interesting than that.
 Or should be.  Jesus God, I hope it is...
 someday.
  
CLEMENTINE (CONT'D) I don't need nice.  I don't need myself
 to be it and I don't need anyone else to
 be it at me.

19.8.10

infected souls, infected bodies

ingilizce başlık için kusura bakmayın. insan vücudunun garipliğini anlatmak için sanki ingilizce konuşsam daha etkili olacak gibi geldi. herkes bilir ruhsal sıkıntılar illa da bedeninizin bir yerinden çıkar. o sırada zayıf olan bir yerinden... mesela benim uzun yıllar önce bir panik hastasına dönüşmemde emeği geçen o zaman ki patronuma buradan bir selam göndermeliyim. işimden o kadar hoşlaşmıyordum ki, bu nefret o sırada zayıf düşen kafa sigortalarıma yansımış ve ben sürekli başı dönen, ayakta duramayan, yalnız kalamayan bir insan haline dönüşmüştüm. diyeceğim o ki ruh ve beden ilişkisi çok çetrefilli bir konu. daha geçen gün geçirdiğim şok üzerine hastalanan ruhum, dudaklarım vasıtası ile ağlamaya başladı. şu an beni görseniz, buna pişman olabilirsiniz. zaten bir düşünsenize bedenimizin içine hapsolmuş ruhumuzun durumu gerçekten içler acısı. kendi kendine sevinemez, kendi kendine üzülemez, kendi kendine ağlayamaz. bunların hepsi için bedenimizi kullanmak zorunda... işte benim ruhum da şu an dudaklarım üzerinde geziniyor, duvarlara vuruyor, koşuyor, bağırıyor  ve ben de sabırla  bekliyorum sakinleşsin, içini döksün diye... ayrıca ruhuma hep sormak istediğim bir konu var; ey ruhh :) seçme şansın olsaydı sen hangi bedende olmak isterdin?? bu konuya da bir sonraki post da değinicem. şimdi doktora gitmem gerekiyor !! bu dünya zor bir dünya sevgili dünyalılar ve ben de ona alışamadım.

18.8.10


lütfen  bir   gün   biri   beni   şaşırtsın.

17.8.10

mor

ah ah ah sevgili dünyalılar, yazamıyorum yazamıyorum... bir heyecan tufanıdır gidiyor. ülkemizdeki şu nazar olayına hastayım. insanlar o kadar kötüye göre programlanmış ki, iyi bir şeyler olunca hep aman "nazar değer" diye bizleri korku basmış. hal böyle olunca en zaman güzel şeyler olsa  içimde bir ses sürekli bana "aman çok sevinme, aman çok düşünme, aman kötüye de hazırlıklı ol" şeklinde uyarı mesajları gönderiyor. dolayısıyla da her bir gün "acaba??" yı yaşayarak gidiyorum. bir de böyle durumların "kimseye söyleme" halleri var. aman kimselere bir şeyler söyleme, anlatma, paylaşma. aaaaaaaay ee ne biçim dünya burası, başlıycam nazarına da gözüne de diyeceğim olucak biticek. ben evrene mesajlarımı gönderiyorum artık onları dikkate almak almamak ona kalmış.

not: öyle bir durumdayım ki, sabah kalk the national akşam yat the national. bu sebeple size oradan bir şarkı gönderiyorum... şöyle içinize çekesiniz, iliklerinizde hissedesiniz.

Anyone's Ghost (live at Castle Rock Session by Pitchfork.tv) - The National from Liliana Coimbra on Vimeo.

13.8.10

13.cuma'da yapılması gereken şeyler

1- sabah kalkmadan önce 13 kez yatakta dönmek- durmak

2- evden çıkmadan önce 13 kez aynaya bakarak elbiselerinizi kontrol etmek

3- işe gelinceye kadar 13 kez lemonworld dinlemek

4- iş yerinde cuma'nın da verdiği rehavet ile 13 kez facebook, 13 kez twitter, 13 kez blogger refresh etmek

5- cep telefonundan 13 kez arama yapmak ve 13 tane de arama gelmesini beklemek

6- 13 bardak su içmek

7- 13 kez tuvalete gitmek

8- 13 kişiye mail atarak "bu mesajı 13 kişiye gönderirseniz akşama öpüşüceksiniz" demek

9- 13 adet badem+ceviz+yaban mersini yemek

10- 13 tek sigara içmek

11- eve dönüşte 13 kere lemonworld dinlemek

12- içinden 13'e kadar saymak

13- gece olunca 13 kere sevdiğiniz bir aktiviteye tekrarlamak ve mışıl mışıl uyumak (yapamıyorsanız zorlamayın, bu madde için mazeret kabulü bulunmaktadır)

işte eğer bunları yaparsanız 13.cuma'nın lanetinden kurtulursunuz, yapmazsanız 13 erenler sizi bulup kanınızı emicek. benden söylemesi...

dooo, dooo, doooo, dooooo

hani bazen bir arkadaşınızın ya da arkadaşınızın arkadaşının şehir dışındaki, doğa ile iç içe olan evine gidersiniz. şehirden o kadar sıkılmışsınızdır ki burası ilaç gibi gelir. belki de aslında ev sahibi çok yakınınz değildir ama keşke bir neden olsa da akşam burada kalabilsem dersiniz. hatta ev sahipleri mayolarını giyip göle-denize gitsinler ama ben burada bu huzurun içinde kalakalayım. hatta ölsem bile olur, şu hamakta sallana sallana kendimden geçeyim dersiniz. sonra duu duuu duu duuuu duuuuuu dersiniz. işte lemonworld'de öyle bir şey. limondünyada yaşayan iki kız kardeşe misafir giden matt berninger'in hikayesi.

duduududududududuududududududuududududududududududuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuu
şahane!




12.8.10

içinizde kelebekler uçuşmaya başladı mı bilinizki 
başınız beladaaaaaaaaaaaaaaaaa

(ya bu -ki - eki ne biçim ektir çözemedim gitti)

10.8.10

31 şarkı'nın listesi hem de müzikli!!

işte bu kıyağımı kimse unutmasın, hele ki nick hornby hayranları hiç unutmasın. bakın mesela diyelim ki 31 şarkı kitabını elinize aldınız, okumaya başladınız. kitapta yazan şarkıları merak ediyor, herbir şarkıya ait hikayeyi okurken şarkıyı da dinlemek istiyorsunuz. yani ben öyle istiyorum. bu sebeple açıyorsunuz burayı, basıyorsunuz play'e, dinliyorsunuz. hayatı kolaylaştıran nöbetçi blogcunuz indis size bu hizmeti sunuyor. daha ne duruyorsunuz, basın play'e bakın keyfinize. filan da falan da filan. ne istiyorsanız onu yapun ama olurda bir gün sizde severseniz, ayyy yok yok olur da bir gün siz de özlerseniz, ayy o da diil olur da bir gün siz de okumaya karar verirseniz. aha da iste burada liste çalınmayı bekler şekilde duruyor. bilginize sevgili dünyalılar ve de dünyamızdan yüzlerce ışık uzaklıktaki uzaylılar. reverans!


not: sevgili gezginler, bu liste daha önce santa_bora fm'de yayınlanmıştır ama ben uyumuşumdur. kopya çekmedim ama unuttum :) özür özür.

9.8.10

ince deri

insan unutuyor.    mu    ?       yoksa sadece zaman birşeylerin üstünü mü örtüyor?    

dünyadaki varlığımız süresince sayısız şey yaşıyoruz. ve zamanı geldiğinde ya da zamansız olarak yaşadıklarımızın üstü ince bir deri ile kaplanarak geride kalıyor. yaşananları unutmak diye bir şey var mı bilmiyorum ama bana daha çok geride bırakmak diye bir şey var gibi geliyor. bir şarkı, bir fotoğraf, bir mekan, bir kıyafet, bir şehir geride kalanları getirmeye yetiyorda artıyor bile. bazıları depderin yaralar açmış olduğundan herhangi bir etken ile canlandıklarında, gözümde iki damla yaş olarak beliriyor, bazılarına gülüp geçiyor, bazılarını ise irkilenerek geri gönderiyorum, ama hepsi aslında ruhuma irili ufaklı dövmeler yapmış oluyor. aslında hiç oradan silinmiyor. değişmem de zor kabullenmem de... canımsın, cicimsin, biriciğimsin derken birdenbire "alo" bile demez olunuyor. yediğin, içtiğin ayrı gitmezken birdenbire nerede yaşadığı ne yaptığı bilinmez oluyor. hal böyle olunca hiçbirşeye değer vermemek, bağlanmamak, kalbini dinlememek de bir seçenek olarak beliriyor. ardından "hiçbir şeyden pişman olma" klişesi akla geliyor. iyi ama nasıl pişman olmazsın? eğer ruhunuzdaki o dövmeler sürekli acı veriyor ve kendini hatırlatıyorsa... bir yerlerden, uzaklardan bakıp da gözünüzde yaşlar beliriyorsa nasıl olurda pişman olmazsınız? yaşananlardan değil ama yaptıklarınızdan, söylediklerinizden, varılan sonuçtan...

şimdi oturup da geçmişe baktığımda bugünler ile ilgili yaptığımız şakaların gerçek olduğunu görmek ne kadar acı verse de, şimdinin içindeyken, o zamanlarda olanlar acaba gerçekten yaşanmış mıydı diye düşünmeden edemiyorum. 

aklımda bir kaç şarkı var ama içimden söyleyeceğim. hani içinde beni unutmalar olan. zaman ince bir deri kaplamak için bir ilaç ama asla unutturmak için bir reçete değil. esasen herşey hep orada kalıyor.

6.8.10

çok bilmiş blogcular için kompozisyon sorusu

neden
31 şarkı
inception
the black keys
dukan diyeti
dini bütün
sonbahar
tindersticks
hüzün
new model army
doyumsuz
saçmalık
dünyalı
nem
atlantis
yunus 
patrick duffy
mirel matyu
biz birlikte güçlüyüz
ihihihihiihiii


ey çok bilmiş blogcu, yukarıdaki kelimeleri bir paragraf içinde kullanınız

hmmmm. neden ? mesela sadece neden desem zaten aslında başka bir şey dememe gerek yoktur. özellikle de burada yaşarken hiç yoktur. bu aralar ülkede olup biten tüm abukluklara karşı neden sorusunu soruyorum. kendim için konuşayım çünkü bazılarınızı tanıyorum ve bazılarınızı tanımıyorum. ben kendim için bu kadar çabalarken, hep iyi hep iyi olsun derken, gelişirken, akıllanırken, güzelleşirken,  neden hak etmediğim birileri tarafından yönetiliyorum? neden takdir ettiyim, desteklediğim, gurur duyduğum insanlar yerine kusasım geliyor? tüm dertlerimi, sevinçlerimi şarkılarda bulmak zorunda mıyım? eğer bir kitap yazsaydım bu şarkılar üzerinden olur. bilen bilir, ben böyle bir şey istiyorum diye bana bülent somay'ın kitabını alanlar olmuştu. işte ben kös kös oturup sadece istemekle kalayım, sevdiğimiz kişilik nick hornby konuları sevdiği şarkılara bağlayan bir kitap yazmış, kitap da türkçe'ye çevrilmiş. 31 şarkı. acaba türk okuyuculara bir mesaj mı vermek istiyor? bırakın tek kişi takılmayı çift olun mu diyor?? hemen alayım dedim ve aldım. son zamanlarda korkuyorum ki eğer inception'u seyretmezsem beni dövecekler, seyredeceğim tabii de nedense yaz vakti ben sinema salonuna giremiyorum. ters geliyor. halbuki biliyor musunuz amerika'da en çok yazın sinemaya gidiyorlarmış, çünkü en serin yer orası!!!! amerikalilara kim aptal diyorsa bir adım öne çıksın, bakalım buna ne diyceksiniz?? ben sinema ya da dvd seyredemeyerek geçen günlerimi maksimum hızda müzik dinleyerek geçirmekteyim. son favorilerim the black keys. son zamanlarda ben amerikalı grupları gönül verdim. hatırlayalım gönül bu ota da boka da konuyor ama hep mi boka konar, bunu da kendim için kınıyorum. bu aralar bu aralar demişken, çantamda sürekli olarak taşıdığım kitap ne? dukan diyeti... melek yüzlü dr.dukan biz dünyalılar için yeni bir diyet  formülü geliştirmiş. aklıma yattı. haftasonu şu düğün dernek olaylarını bitiriyim pazartesi hemencecik başlıycam. vallahi yaa, jiddiyim. bu arada eğer amcanız, dayınız varsa haber verin, ülkemize dini bütün, namazında niyazında, nur yüzlü bir komutan lazım,  bari pozisyon yabancıya gitmesin. oydu buydu derken ağustos ayını da hızlıca tüketmeye başladım. zaten yazdan da bir şey anlamadım. bari sonbahar gelsin de kulaklarımız şenlensin, ruhumuz sonbahar moduna girsin. tindersticks biletlerim cepte, damardan hüzün almayı bekliyorum. bir de new model army var. aman bu sefer erken gideyim yoksa ghetto da vestiyer sorumlusu ile birlikte "everything is beautiful, cause everything is dying" diye bağırmak zorunda kalabilirim. doyumsuz dünyalıların, düşük çenelerine kurban giderek saçmalamalarını görmek istiyorsanız doğru yerdesiniz. aman orada kalın! zaten nereye gideceksiniz ki, bu sıcakta, atlantis e mi?? aramızda kalsın benim ellerimde perdeler oluşmaya başladı, havanın içindeki nem oranı hepimizi atlantisli yapacak. şöyle yunus gibi deniz dibinde aşağı yukarı yüzeriz, harika olmaz mı? istanbul nemler altında kalmış olur, adı atlantis olur. dallas ın bobi si yani patrick duffy (dizideki ismini bilene teşekkür edicem) mirel matyu ile konsere gelir. tbiletler 2 günde "sold out" olur. together we are strooonggg adlı şarkıyı söylerler. bizde perdeli ellerimizi tutuşur, yunuslar gibi iiiiihiiihiihiiii sesleri çıkarırız.  müthiş!! hayal dünyamda kayboldum bilee. 

5.8.10

3.8.10

bekarlığa veda, evliliğe merhaba, özgürlüğe ......... ???

yakın geçmişten bugüne bekarlığa veda partileri hem kızlar hem de erkekler arasında oldukça popüler bir etkinlik haline geldi. eskiden bu kutlamayı genelde erkekler yaparken şimdi kızlar erkekleri geçti. her türlü ince detayı düşünülmüş bekarlığa veda partileri düzenleyip erkekleri kıskandırıyorlar.

benim derdim kimin nasıl partilediği değil de, benim derdim acaba bu partilerde bir dilemmmmmaa var mı yok mu bunu anlayabilmek, zira "veda" genelde istenmeyen bir durumdur, sanki kendi isteğinle oluşmaz da böyle boynu bükük olarak gidilir gibi, sanki elde olmayan sebeplerden dolayı hoşçakal dersiniz... yani o zaman bekarlığa veda ederken bu durum bir hüzün içerir mi? eğer içerirse dans etmeler, eğlenmeler, şarkı söylemeler, sarhoş olmalar neyin nesidir? ee aslında kendi rızamız ile de evleniyorsak o zaman "bekarlığa veda" demek neden?? "evliliğe merhaba" desek daha yerinde olmaz mı?? nihayetinde  sevdiğimiz birisi ile hayatımızı birleştiriyoruz, arkadaşlarımız ile gülüp eğleniyor, felekten bir gece çalıyoruz.

aslında bu partilerde vahim olan bir şey var o da erkek/kadın striptizci ya da dansöz çağırmak. işte burada bence iş biraz değişiyor. evlendikten sonra artık sadece partnerini striptiz yaparken görebilecek çiftler "yahu hazır evlenmeden ben bir çıplak daha göreyim de ondan sonra bu defteri kapatayım" moduna geçip, parti gecesinde ne görsem kardır mı diyorlar??!!! off bu da çaresizce bir durum değil mi sevgili sevgililer?? tutsaklık mı bekleyen insanları, yoksunluk mu??

sonuçta diyeceğim o ki, herşey sonunda özgürlüğe omuz vuruyor. evlilik özgürlüğü engeller mi? aslında neden engellesin? istediğin işi yapabilirsin değil mi? istediğin yerde yemek yer, istediğin filme gider, istediğin kıyafeti alırsın değil mi?? ee istediğin tatile gider, istediğin sporu yapar, istediğin zaman uyursun değil mi?? bunların hepsini yaparsın, bazen yalnız yaparsın bazen iki kişi yaparsın... o zaman aslında hayatta var olan bir çok şeyi yaparsın. hayatta sadece bir şeyi yapamazsın, o da başka birisini beğenemez, başka birisi ile beraber olamazsın! evliliğin en can alıcı söylemi olan "özgür olamamak" demek ki aslında sadece bir tek konudan ibarettir.

peki soruyorum, evlisiniz, istediğiniz hiçbir şeyi yapamıyorsunuz ama başkaları ile birlikte olabiliyorsunuz, o zaman özgür müsünüz???

haydi hop, kırmızı top, sarsıcı konular bunlar, kafa karıştıran, ortalık bulandıran, hayatın özü, yaşamın tözü.

not that I'm against anything, it's that I'm confused about everything.

2.8.10

WRAAAAAAAAAAWWW!! ağustos

aslanların ayı geldi çattı böylelikle aylarca ve mevsimlerce beklediğimiz yazın da son ayına girmiş bulunuyoruz!! yine yaz çabuk geçti ama bu yaz daha da bir garip geçiyor, ağustos geldi ama ben hala yaz moduna gelemedim. bu ay bizleri neler bekliyor ya da en azından beni ne bekliyor diye sorduğumda hiçbir şeyin beklemiyor olduğunu görmüş bulunuyorum. bu ayın en önemli etkinliği oruç tutanlar için ramazan herhalde, bu vesile ile yurdumuzda bakalm yemek yedi diye kimler hayatlarına veda edip, kimler taciz edilecek... bir de iftarın akşam 9 lara denk geldiğini düşünürsek %90'larda olan asabiyet sınırının %100'lere çıkması oldukça doğal bir durum olacak. hala bir yaz ayında olmamıza rağmen bu ay falımda herhangi bir deniz seyahati gözükmüyor, ayrıca herhangi bir konser monserde yok!! anlıycaanız bu ay sıcak mı sıcak durgun mu durgun olacağa benziyor. herşeye rağmen 1 ağustos günü oldukça verimli geçti çünkü bir dizi tüketim olayına girdim. bir sürü bir sürü kitap alıp günün sonunu da bir fleetwoodmac plağı ile taçlandırdım!günün özlü sözü;

tüketiyorum öyleyse varım!!

not: bugün tv'de avrupa atletizm şampiyonasına denk geldim ve meğersem tam 1 sene olmuş bunları burada konuşalı, yine friedrich yine vlasic vardı. friedrich çok "cool"du ama 2. oldu. türkler 5000 metrede 1.ve 2.oldu. yani aslında afrikalılar. acaba bu şampiyonalarda türkiyeyi bilmeyenler burada zencilerin yaşadığını düşünüyor mudur? yani topu topu aslnda bir elin parmağı kadar ya hani.. bu komiğime gidiyor sevgili gezegen sakinleri kusura bakmayın! neyse diyeceğim o ki zaman epey hızlı geçmekte.

not: tango in the night ne de harika bir albümdür, ona sahip değilseniz şiddet ile tavsiye ederim.

30.7.10

evrenimdeki su baloncukları

işte işte yine cuma. ne durumdasınız? ben büyük büyük balonlar yapıp onları sizlere doğru üfleme modundayım. koca koca kocaman balonları gidebildikleri yere kadar kovalama modundayım. asla ufacık bir parmak dokunuşu ile onları patlatmıycam çünkü oyun bozanlığı hiç sevmiyorum.

ufak ufak bi şiler diyim mi?? (bu aralar çeneme vurdu farkındayım)

- o kadar o kadar o kadar çok değer verdiğiniz insanların sizi ufacık bir açıklama bile yapmaksızın öylece çekip gitmeleri sonra kendi istedikleri gibi geri gelmeleri nedir allahaşkına? hiç hoşlanmıyorum bu tavırlardan ve onları büyük baloncuklarımın birinin içinde uzaya doğru yolluyorum. çaççaçav

- bu akşam son dönem virüs şeklinde tüm kızlara yayılan bekarlığa veda partilerinden birine gidiyorum, hem de gece konaklamalı ertesi gün yüzmeli. bekarlığa veda ve türkçesinin ne olduğunu bile bilmediğim "baby shower" işleri amerika'dan bize bulaştı ve ben bu konulardaki görüşlerimi sonra kulağınıza söyliyeyim zira etrafta çok fazla bu işlere bulaşmış insan var!! ama haftaya bekar kızlarımızdan birini büyük bir su baloncuğuna koyarak arkasından su dökücez ve balonunun hiç patlamamasını diliyeceğiz (oooff offf metafora bak) 

- londra seyahatimde neler yaptığımı anlatmadım ama şunu söylemeliyim ki 10 pound'a 2 cd kampanyasından çantayı doldurdum. hem de öyle eski cd filan değil. kasabian, kings of leon, paloma faith, the police (2 cd toplama), the boat that rocked sound track, amy macdonald, the courteneers, snow petrol (2 cd toplama) filanda falan.. nihayet bunları bugün i tunes baloncuğuna koydum, dinlenmeyi bekliyorlar, heyecan tufanı!!

- sahilde kafkayı okumamın zamanı gelmişti, bu yüzden 600 sayfa filan demeden londra bavuluna  koymuştum, çok azimli bir insan olduğumdan yolculuk boyunca okudum okudum okudum ve allahın işine bakın ki son bölümü de british airways in londra- istanbul seferinde tamamlayarak kendimce çok anlamlı bir iş yaptım. buradan murakami'ye diyeceğim o ki "harikasın, canım benim, sen ne akıllı bir caponsun ama lütfen bir de metafor sözlüğü bastır". canım çıktı ayol bu ne o ne şu ne demekten!! neyse sahilde kafka kendi balonunda ilerleye dursun ben o gazla hemen yaban koyununun izinde balonunu gökyüzüne göndermeye hazırlanmayayım mı??? vallahi de billahi de tellahi de!!


ingiltere'de tarot falı baktırdım, kartlarımda ne çıktı biliyor musunuz? hepsini söyliyemem ama ağustos iyi bir ay olacakmış, kafamdaki herbir derdi tasayı bir kenara bırakacakmışım, acaba sevgili dünyalılar bu baloncuk işi oradan mı geldi benim aklıma??? koy balona gönder gitsin!!! olabilir valaha, hani bazı insanlar var "bunun başına gelmesinin mutlaka bir sebebi var, şununla tanışmanın mutlaka bir nedeni var, oraya gitmen sana bir mesaj" diyerek, bu evren durumlarına jiddi jiddi inanıyorlar. ben naapsam?? inansam mı??? inanmasam mı?? evren??? evreeennnn?? gerçekten bizi duyabiliyor musun????? huuuuuuuuuuuuuuuuuu????????

not: artık bir dahaki sefere ağustos da görüşüciiğiizz, iyi haftasonları, koca koca su balonları sizinle olsun emi??

fotonot: latitude'den bir kare.

29.7.10

parasolpedia'dan dövmenin açıklaması

nedir bu alıp veremediğimiz- dövdürüp dövdüremediğimiz dövme işi ile ilgili? aslında sokaklarda dolaştığımda artık dövmesi olmayan insan kalmamış gibi düşünüyor, hatta dövmesiz olanlar daha bir nadideymiş gibi geliyorsa da halen tasvip etmeyenler, dalga geçenler, küçümseyenler olması da beni şaşırtıyor.

bence kim ne isterse onu yapsın; ister dövdürsün, ister dövdürmesin, paşa gönlünden ne geçiyor ise onun peşinden gitsin. ben dövmeyi seviyorum... ilk dövmemi yaptırmadan önceki heyecanımı, korkumu, yaptırdıktan sonraki acayip-tuhaf-bizarrrreee sevincimi, mutluluğumu hala unutamıyor, o zamanları hatırladıkça zevkten dört köşe oluyorum. ben ki iğneden-kan görmekten-doktordan-ottan boktan korkan birisi bunu diyorsa, bilin ki gerçekten acısında-yarasında bir numara yok demektir. hatta ben ilk dövmemi yaptırdıktan sonra ardından 4 tane daha yaptırdıysam bu, herkesin de dediği gibi, tutku haline gelen bir şey demektir.(tabii ki hiçbiri öyle dana kadar değil, inek damgası gibiler!!)

evet doğru; ne yaptıracağınıza karar vermek çok zordur, evet doğru; ömrünüz boyunca taşıyacağınız bir risktir, evet doğru; pişmanlık yaratma ihtimali vardır, evet doğru; mikrop kapma olasılığınız da vardır, evet doğru; çok çirkin bir iş olarak da sonuçlanabilir, evet doğru; zamanla rengi atabilir, evet doğru; hostes olamazsınız!

ama aynı zamanda

evet doğru; seçiminizi benimserseniz artık dövmeniz size gözükmez- mutlu mesut yaşarsınız, evet doğru; yarın ne olacağımızı kim bilebilir, evet doğru; eğer ustanızı iyi seçerseniz hastalık riski hiç yoktur, evet doğru; rengi atarsa üzerinden tekrar geçilebilir, evet doğru; kendinizi özel hissedersiniz, evet doğru; başınıza bir şey gelirse dövmelerinizden tanınabilirsiniz, evet doğru; çok çok güzel bir iş olarak sonuçlanabilir!

işte gerçekleri önünüze şak diye serdim. her ama her ama her şeyde olduğu gibi eksiler ve artılar burada benden söylemesi!

tüm bunlar dışında dövme ile ilgili beni en fazla düşündüren şey; neden bir daha bir daha bir daha yaptırmak istiyoruz? kendim için bulduğum cevaplar;

-  doğduğumdan beri bana verilmiş, seçme şansım olmamış bedenime kendi iradem ile vermiş olduğum "zarar", " dönüştürme kararı" , bir bakıma bir başkaldırı...

-  küçüklüğümden beri tedavi olmak- iyileşmek- zorunluluk sebebi ile olduğum aşıdan, iğneden vs'den sonra, kendi rızam ve isteğim ve kendimce bir anlam yüklediğim bir şey  için acı çekmenin zevki, iğneye kendi isteğim ile boyun eğmek

- bir de bir de dövme yaptırırken içilen bira gibisi yok, o koltukta biraz içmek için sürekli 3 nokta bir ünlem yaptırsam mı diye düşünüyorum

-  estetik açıdan hoşuma gitmesi

işte benim dövme saçmalıklarım böyle, çok uzadı ama tavsiyem;

- 30 yaşından sonra yaptırmak iyi fikir
- türkiye de ruhsel'e yaptırmak ve onun tavsiyelerini dinlemek  iyi fikir
- sevgili adı yazdırmamak ve  yüz bölgesine yaptırmamak iyi fikir
- üzerinde çok düşünmek ve karar vermek iyi fikir
- kopya çekmeden özgün bir şeyler bulmak iyi fikir
- çok büyük olmaması iyi fikir
- dövme ile ilgili olur olmadık şeyler yazmamak, insanları yargılamamak iyi fikir
- "gel sana  dövmemi göstericem" diyerek erkekleri kandırmak iyi fikir - şaka şaka

ayy dövmem geldi, küçük bir kalp, yıldız ya da yazı yazdırasım var, bu zor zamanları mimlemek için!

28.7.10

kumar tutkusu: bahisler açılsııııııııııııııınnnnnnnnnnnnnn!!

dün akşam itibari ile santa-bora fm'de yeni bahisler açılmış bulunuyor. bahsin konusu  "2010 the barclayyard mercury prize". bu senenin en iyi albüm adayları işte aşağıdaki gibi... ben en çok mumford&sons, the xx, laura marling ve wild beasts'e şans veriyorum, tabii halk oylaması olduğu için sonuç sürpriz de olabilir. ben atımı mumford&sons'a oynuyorum. iyi olan 7 eylül'de kazanır !! bol şans, roll the diceeeeee :) katılmak isteyen varsa çekinmesin ve atını söylesin :)

Biffy Clyro – 'Only Revolutions'

Corinne Bailey Rae – 'The Sea'
 
Dizzee Rascal – 'Tongue N' Cheek'
 
          Kit Downes Trio – 'Golden'
 
Foals – 'Total Life Forever'
             I Am Kloot – 'Sky At Night'
 
Laura Marling – 'I Speak Because I Can'

**Mumford And Sons – 'Sigh No More'**
 

Paul Weller – 'Wake Up The Nation'
 

Villagers – 'Becoming A Jackal'
 
Wild Beasts – 'Two Dancers'

The XX – 'XX'

27.7.10

herkes atıp tutuyor yani tatu-yor. kıskanmış belli.

artık biraz ciddiyete dönelim değil mi?? sonuçta bu hayat hep lay lay lom, hep lay lay lom kaldırmaz. radikal okuyor musunuz bilmiyorum ama ben hiç bir gün okumamamazlık etmiyorum. radikal süper süper olduğu içinde değil ama başka alternatifini bulamadığım, kültür sanat haberini en çok bulduğum ve benim kendimle ilgili olan "sevdim mi tam severim" bozukluğu sebebi ile...

radikal cumartesi de moda yazıları yazan ve diğer başka yerlerde de boy gösteren ferhan istanbullu'yu okurum, okurdum!  kendisini çok "cool" bulurdum, ama  bu hafta dövme işine el atmış ve benden de sıfırı almış! şimdi yazıya burada yer veremeyeceğim (yazı burada isterseniz okuyunuz) - son zamanlarda dövmenin moda olması, ama kendisinin bu konuda ne düşüneceğini bilememesi ile ilgili diyebiliriz-  ama sıfırı almasının sebebi olan cümlesini birebir yazıyorum: "Bir de son zamanlarda mühür gibi yapılan dövmeler var ki bence işin tanımına aykırı.." ".. Peki, adama sormazlar mı: Oyunu kuralına göre oynamak varken, inek gibi damgalanıp kısa yoldan gitmek neden?" bence yazının tamamı zaten olmamış, iskeleti oturmamış, konusu ve ana fikri belli olmayan bir yazı, ama bir de bu iki cümle eklenince talihsiz bir hal de alıyor. sayın ferhan hanım acaba dövmenin tanımı nedir? belliki siz bakmamışsınız ben buradan vereyim (vikipedi aracılığı ile) "Dövme, insan derisi üzerine yapılan işaret ve desenlerin genel adıdır." görüldüğü gibi dövme tanımının boyut ile herhangi bir ilişkisi yoktur, oyunun kuralı kısa yolu, uzun yolu da yoktur, bunlar sizin hayal gücünüzün birer uydurmasıdır! hatta ferhan hn ın tam tersine ben küçük sembollerden oluşan dövmeleri seviyorum ve onlardan taşıyorum, büyük dövmeler bana estetik gelmiyor.

velhasıl sevgili biricik, pekicik, cicicik dünyalılar bu yazı bir örnek, benim söylemek istediğim şey şu ki geniş kitlelerin okuduğu gazetelerde yazı yazan insanların kendi fikirlerini yazması her ne kadar doğalsa da bunları düşünmeden, araştırmadan, kimlere nasıl ulaşacağını kestirmeden ifade etmek yanlıştır.

ben artık ferhan istanbullu okur muyum?? haaaaayyyyyyıııııııııırrrrrrrr. 
çürük yumurtaaaaaaaaaaaaa.

not 1 : ferhan hn. bu yazısında talihsiz birçok  söz sarfetmiş mesela:

- "Eskiden daha çok erkeklere ait bir ‘süs’ gibi algılanan dövmeye son yıllarda kadınların da ilgisi büyük. ‘Kötü kız’ gibi görünmenin dayanılmaz cazibesi, kadınları giderek daha çok çekiyor belli ki..." kötü kızlar dövme yapar??? kötü kız kimdir?? 

- "90’ların başında genç kızların ‘dövmeye giriş’ deseni, işte bu dikenli tel olmuştu." genç kızları aşağılamak??? kimsenin kendi fikri olamazmış gibi aynı dövmeyi yaptığını afırmak?????

not2: bence ferhan istanbullu dövme yaptıranları kıskanıyor

not3: ben bir daha ki sefere dövme ile ilgili düşüncelerimi yazıyım da görün!!

26.7.10

15 günde devr-i alem

"yo yooo yoooooooooooooooooo... beni denizden koparmayııııııııııııııınnnnnnnnnnnn... lütfen hep burada kalayım. hiç bi yere gitmiyeyim, artık çalışmayayım, birden zengin olayım" dedim ama dinletemedim. denize taşa toprağa tutundum yine de olmadı ve şu an yine merkez üssünde adapte olma çalışmaları çerçevesinde uzun zamandır tatile giren postmoda'ya yeni giriş yapma, londra-festival-datça fotoğraflarının yüklenmesi ve tasnif edilmesi, etraftaki insanlarla çene çalma gibi eylemlerimi sürdürmekteyim. 

ağustos ayı boyunca buralarda olacağım ve istanbul'un bu çekilmez durumuna nasıl katlanacağım bilmiyorum ama eğer tatil planının eşiğinde iseniz size bir önerim var. herşeyden vazgeçin ve datça hayıt büküne gidin. tabii sakin bir tatil geçirmek için... benim ilk fırsatta yapacağım şey budur. bir haftasonu için bile olsa hayıt büküne gidicem ortam pansiyon, hoşmahal, selva'nın yeri neresi olursa şöyle en az bir 2-3 gün kalacağım. pırıl pırıl bir deniz, ev yemekleri, incecik gözleme, karpuz, mısır, birbirinden güzel kitaplar, yeni ayın dergileri, i-pod'umdaki yeni müziklerim, mışıl mışıl uyku. bunu yapın, jiddiyim, kendinizi çoook iyi hissedeceksiniz. 

velhasıl nem münasebeti ile  buğulama modundaki gezegen sakinleri, ben 15 günde devri-alem yaptım. ayaklarımı, ellerimi, kollarımı oradan oraya sürüklemek yolu ile ruhuma harika bir 2 hafta yaşattım. bunları yapabildiğim için öncelikle bana her ay düzenli olarak para yatıran sevgili iş yerime ve kendime ve aileme ve tüüm sevdiklerimeeee teşekkürü bir borç bilirim der ayak çırpa çırpa şimdilik karenizden uzaklaşırım.şıpıdık şıpıdık şıpıdık.....  ayy bu hızlı oldu!!! 


 not: fotolar kardeşim tarafından klik yapıldı


notnot:latitude'dan çektiğim bir kaç zibidi fotoğrafı postmoda'ya koydum isteyen tıkıtıkıtık yapsın.

21.7.10

"herşeyin bir ilki vardır" festival rehberi- müzik her derde deva- 2

yola çıkmama, aylar öncesinden bilet almama, arkadaşımı ayartmama ve onca derde tasaya katlanmama sebep olan şey festivalin line up'u idi. taaa ilkbaharda hangi festival hangi festival diye bakınırken latitude'nin line up'u  bana çok ideal gelmişti. öyle koca koca kocamaaan headliner'ler yoktu, çok doyurucu, mütevazi ve butik bir line up'tı. ayrıca sahne alan diğer gruplarda benim son zamanlarda çok severek dinlediğim gruplardı.  sonra tiyatro- dans- şiir ne bileyim herşey vardı. ayrıca çok da ingililz bir festivaldi. kendi içimde bu muhakemeleri yaptıktan sonra da işte festivale gidiverdim. 

festival alanına ilk girişimizde hemen bir program satın aldık, öyle program deyip geçememek lazım çünkü kitap-çık 200 sayfa idi. hergün bir sürü bir sürü bir sürü etkinlik ve konser vardı. ilk saatlerde içimi bir telaş kapladı, herşeyi nasıl görecektim??? sonra sakinleştim ve şuna karar verdim: "bu hayatta bir kez olsun deli gibi herşeye saldırmadan, sakince, en çok görmek istediğin şeylere giderek ortamın keyfini çıkart yavrum" dedim. benim böyle yoğun festivallere gidecek kişilere tavsiyem herşeye yetişmeye çalışmamaları çünkü tüm olup biteni görmek bence imkansız ve bunu yapmak da mutsuzluk yaratır. tanrılara teşekkürler ki benim görmek istediğim tüm müzik olayları 2 büyük ve birbirine yakın sahnede gerçekleşiyordu. böylelikle bazı konserleri yarımşardan izleyerek bir çok şey görme imkanım oldu. şimdi neler gördüğümü söylüyorum tabii ki benim içim önemli olanları! hemen söyliyeyim nazar etmeyin noolur, poponuzu kaldırın sizin de olur!!


cuma

spoon- diyeceğim özel bir şey yok

laura marling- vasat bir performans, büyük sahnedeydi ama bence küçük bir sahnede daha başarılı olabilir

the feeling- ben yeni tanıştım ve çok beğendim. brett anderson ile jarvis cocker karışımı solistleri Dan Gillespie Sells sahnede çok başarılı idi ayrıca şarkıları da gayet eğlenceli, dinlemenizi tavsiye ederim.

wild beasts- efes pilsen one love'da seyretmemiştim burada seyredeceğim diye.. çok başarılılar. kendileri mercury ödüllerine de aday seçildiler. sahne performanları da gayet tatminkardı :)

richard hawley- ingilizlerin erol evgin'i diyesim geliyor... richard hawley'nin onlar için özel bir yeri var. bence de özel birisi, romantik ve hüzünlü şarkılar üstadı

florence and the machine- florence kızımız ilk kez headliner olmuş latitude'da, tabii ki seyircisi çok kalabalıktı. sahne kıyafeti her zamanki gibi süperdi, sahnede peri kızı gibi hoplayıp zıplıyordu tanrının lütfettiği farklı ve güçlü sesi ile de ortalığı inletiyorsu ama ben hepsini seyredemezdim çünkü the national başlıyordu...

the national- ne diyebilirim ki- tek kelime ile müthiş. solist matt berninger ağır abi ya da arıza abi de diyebiliriz. seyirci ile iletişime geçmiyor ve şarkı aralarında genelde arkasını dönüp duruyor ama davudi sesi ile ortalığı indiriyor, bloodbuzz ohio'yu dinledim ya gözüm açık gitmez. bu arada yeni albümlerini de almayı ihmal etmedim.

cumartesi

james- ah james ahhhh, her zaman harika her zaman harika. istanbul konseri oldukça zayıf geçmişti, latitude'da öğleden sonra sahne almalarına rağmen o saatlerde büyük sahneye en çok seyirci çeken gruplardan biri idi. tabii ki tim booth her zamanki gibi seyircilerin arasına girip el tutuşma numarasını ve tuhaf ötesi dansını yapmayı ihmal etmedi. ayrıca sahne alış saatini ve süresini beğenmediğini de organizatörlere seyirci aracılığı ile iletti.

the maccabees- hayranı olduğum bir grup olmadığından performanslarını görmek için izledim. özel bir şey söyliyemiyeceğim.

crystal castles- süper performans, çok da eğlenceli.


the horrors- the maccabees ile aynı

belle and sebestian- en en en beğendiğim konserlerden biri . kimbilir bir daha denk gelir miyim gelmez miyim. solist ve kurucu Stuart Lee Murdoch aynı lastik bir top gibi sahnede bir oraya bir buraya zıp zıp zıpladı. headliner olmaktan ve yıllar sonra ilk kez konser veriyor olmaktan çok mutluydu. bu havası a tüm seyircilere yansıdı. harikasınız! 

pazar

rox- tesadüfen konserine girdim, eğlenceli hip hop reggae.

the antlers- hatırlamıyorum desem !!

charlotte gainsbourg - benim için hayal kırıklığı. heyecansız, iletişimsiz, soğuk geçen bir konser oldu. açıkçası
şarkıları da bana çok başarılı gelmedi. ister istemez anne ve babası olmasaydı burada olur muydu diye düşündüm. (oyunculuğunu hariç tutuyorum)

the coral- çok iyiydi ama solist karizmadan kaybediyor :( yine de favorilerim arasında

mumford&sons - merakla beklediğim konserlerden biri idi... yine öğleden sonra büyük sahnede çıkmalarına  rağmen en çok izleyici toplayan gruplardandı. marcus müthişti. seyirci onları çok çok seviyor ve onlarda bunu hak ediyor. sound'ları popüler müzikten çok çok uzak olmasına karşın bu kadar başarılı olmalarının sebebi nedir? eleştirmenlere göre kalplerinin derinliklerinden gelen samimiyet ve içtenlik. bayıldım bayıldım! çok iyiydiler.umarım mercury'de birinci olurlar.

midlake : en çok dinlemeyi istediğim midlake'ti gerçekten ve hiç ama hiç hayalkırıklığına uğramadım. bana çok farklı ve büyülü geldiler. gitar ağırlıklı müzikleri o kadar güçlü ki hayranlıkla dinlemekten kendinizi alamıyorsunuz. ayrıca grup elemanlarının o eski zamanlardan kopmuş gelmiş hallerini çok sevdim. müzik ziyafeti! 

vampire weekend: laylaylom... ohhh zıpla zıpla. bu yazın son konserini verdikleri için çok bir mutlu ve enerjiklerdi. seyirciyi en çok coşturan gruplardan biri idi. onlar da ilk kez headliner oluyormuş oh ne ala. benim vampire weekend tecrübem pek yoktur ama bundan sonra takip edicem!



grizzly bear: yahu bunlarda çok iyi!! hafif depresif. vampire weekend ile çakıştığı için bir ona girdim bir ona. hem dans ettim hem hüzünlendim. 

velhasıl sevgili dünyalılar ben müziğe doydum. ama tom jones, thom yorke, these new puritans, darwin deez, the projectors gibi görmek istediğim ama göremediğim de bir çok şey oldu. diyeceğim o ki eğer imkanınız varsa bu hayatta mutlaka böyle bir festivale gidin, hem yokluk neymiş görün hem de ruhunuzu müzik ile besleyin! 

the end

not: yine çok uzun oldu ama oldu bi kere.
tatil notu: geçen hafta o kadar yoruldum o kadar yoruldum ki biraz ayıp olucak ama ben 4 günlüğüne denize girmeye gidiyorum. yine yol yine yol.
not