parasol'e özel arama kutusu

20.7.10

"herşeyin bir ilki vardır" festival rehberi- hayatta kalmak - 1

su

sabun

tuvalet

yatak


size tavsiyem bunların kıymetini bilin!! aslında baştan almam gerekirse ben 1 hafta+ 1 günlüğüne londra + latitude 2010 müzik festivalindeydim. londra'yı belki sonra özetlerim ama asıl gerçek bir festival nasıl oluyor diye merak eden varsa buraya gelsin! öncelikle özellikle ingiltere'de yapılan bir müzik festivalinin koşulları zor oluyor; izin verirseniz açıklayayım. 

1- kalma- yatma- uyuma durumları:  festivalde kalmak için bir çok alternatif var, çadır, podpad, büyük çadır, hazır çadır ya da en yakındaki oteller. biz şekil 1a da görünen podpad'de kaldık, diğer bir deyişle hobit evi!! içinde yükseltilmiş 2 yatak ve bir de usb girişi ve bir de elektrik ve bir de kapı kilidi var. onun dışında ayakta duramayacağınız kadar küçük ve geceleri de biraz kasvetli ama podpad'lerin olduğu bölge özel bir bölge olduğu için güvenliği var, tuvaletleri ve duşları daha bir modern ve temiz ve ulaşım olarak da festival alanına yakın. yine de uyku tulumunda yatmanız gerekiyor. geceleri o kadar soğuk o kadar soğuktu ki, bir gece bile doğru dürüst uyudum desem yalan olur. (yine de tavsiye ederim, podpad kiralarsanız hayatınız biraz daha kolaylaşır!)



2- temizlik- su- sabun- tuvalet: ayy sevgili dünyalılar, eğer titiz birileri iseniz sakın ingiltere'de festivale filan gitmeyin, gerçekten, çünkü festival ortamı titizlik kaldırmaz! öncelikle su yok denebilir, elinizi temizlemek için şu pürel tipi şeylerden kullanılıyor. o da bir yere kadar tatmin ediyor, insan istiyor ki eline bir su sabun değsin... sonra festival alanı toz- toprak- çimden oluşan bir yer, bu sebeple gün sonunda ayaklarınıza bir bakıyorsunuz ki onlar sizin ayaklarınız değil, kömürcü ustasının ayakları!! duş olayına gelince - açıkçası- ben duş almadım. 4 gün pis kalmayı ıslak mendil ile temizlenmeyi tercih ettim ama tuvalet derseniz işte bu bir festivalin en ama en ama en hassas konusu. bizim kaldığımız bölgede nispeten daha temiz ve kabul edilebilir bir düzen vardı ammaaaa bütün gününüzü ve gecenizi geçirdiğiniz festival alanına ne demeli!!!! ben diyecek bir şey bulamıyorum bakın şema ile göstereyim. 

şemanın 1.bölümü nasıl?? fena değil diyebiliriz. bilinen bir görüntü... ya peki kuşbakışı bölümü nasıl???? KORKUUUUUUUUUUNÇÇÇÇÇÇÇÇ. tuvalet kabinine bir giriyosunuz ki allahım allah. altı çiş ve kaka (sarı ve kahverengi ile belirtilmiştir) havuzu olan bir yere siz de katkıda bulunuyorsunuz, herşeyi net olarak görerek!! üstüne üstlük yanınızdaki kabinin çişleri bazen size kadar ulaşabiliyor (noktalı çizgiler ile belirtilmiştir). işte bir festivalin en can alıcı noktası burası. eğer bu tuvalet işini kafanızda çözerseniz gerisi kolay, eğer bunu halledemezseniz o zaman bir kabusun içindesiniz demektir.özellikle bu aşamada su ve sabunun değerini insan çok iyi anlıyor zira yapabileceğiniz tek şey sadece pürel ile ellerinizi ovuşturmak! (murphy kanunu gereği böyle durumlarda insanın sürekli tuvaleti geliyor, bu sebeple tavsiyem tuvalet işinin kolay olmayacağını kabullenmeniz)

3- güvenlik: binlerce kişinin olduğu bir yerde güvenlik işi gerçekten önemli, bizim gittiğimiz ilk akşam 19 yaşında bir kıza tecavüz edildi mesela, sonra da 17 yaşında bir kıza (bakınız bugünkü tarihli radikal gazetesinin arka sayfası)... bu sebeple karanlıkta fazla yalnız başına dolaşmamak lazım. onun dışında yanınızda, önünüzde, sağınızda solunuzda kim kalıyor bunu da gözlemlemeniz de fayda var. ingilizler bu tür festivallaeri çoluk çocuk cümbür cemaat, genç yaşlı katılıyorlar, bu yüzden de güzel bir ortam oluyor. ailelerin gelmesi de güvenlik probleminin olmadığını gösteriyor. (tavsiyem festival alanında istediğiniz gibi dolaşın ama gece olunca yatmaya filan giderken arkadaşınız ile el ele tutuşun :))

4- yeme-içme: içme deyince tabii ki düğüm birada çözülüyor. onun dışında herşey var. yemek ise karbonhidrat ağırlıklı. o kadar enerji harcanıyor ki zaten yediğiniz tüm junk food eriyip gidiyor. hatta bol bol karbonhidrat alınması yorgun düşmemek için iyi bir formül olabilir. onun dışında bizim festivale yiyicek içecek götürmek serbestti. bu da iyi bir şey tabii ki arabanız ile gidiyorsanız!

5- deşarjing: gördüğüm o ki türkiye de biz hiç deşarj olamıyoruz! şöyle dağıtıp, çılgınca dans etmek, her türlü abuk kıyafeti giymek, saçınıza başınıza tuhaf şeyler takmak, çılgınca makyaj yapmak, sonuna kadar pis pis dolaşmak... işte bunlara ihtiyacımız var. bu konuda ingilizleri takdir etmek gerek, her türlü tuhaflığı yaparak deşarj olmanın dibine vuruyorlar.  (tavsiyem burada yapamadığınız ve giyemediğiniz herşeyi yanınıza alın ve deşarja hazır olun!)

5- müzik: ben müzik açısından harika bir 3 gün geçirdim. bunun detaylarını bir sonraki yazıda vereceğim. herşeyi ama herşeyi bir kenara bırakın müziğe doymak için herşeye katlanın derim!

sonuç olarak;
yurtdışında bir festivale katılmak isterseniz yanınızda mutlaka pürel, tuvalet kağıdı, atıştırmalık yiyecekler, kalın kıyafetler ve ince kıyafetler, plastik botlar (yani wellies, meğersem sadece bir moda değil gerçekten ihtiyaçmış), sırt çantası, nakit para, ıslak mendil, fotoğraf  makinası, cep telefonu, şapka, yağmurluk, tek seferlik kullanım için sabunlar, anlaşabileceğiniz en az bir arkadaş, normal hayatta giyemeyeceğiniz kıyafetler, kostümler, makyaj malzemeleri ve herşeye açık bir ruh hali götürün.

not: çok uzun olduğu için üzgünüm sıkılanlar kusura kalmasın ama biz de hayatımızda ilk kez gittik heralde di mi??

not: sıkılanlara kötü haber, daha bitmedi yarın devam edecek. böööööö!

sonradan eklenen not: latitude ingiltere'de gerçekleşen en güvenli ve ailesel festivallerden biri olduğuna göre benim 1000 puanlık sorum "glastonbury'e gider miyim??"
merhaba dünyalı...

ben dostum....



ah ah ah aaaaaaaaah sevgili dünyalılar yorgunluktan öldüm bittim vesselam. ruhumu gezdireyim derken bacaklarıma, kollarıma, mideme yaptıklarımı bir bilseniz... artık buradayım. şu işlerimi bi halledeyim geliyim oki mi??

14.7.10

i will survive

.... ben iyiyim .... stop

..... hava sicak... stop

.............dun aksam birdenbire macy gray konserine girdik... stoppp..

bu aksam the coral.... stop

.... maalesef ucuzluk var .. stop...

....bir suru cd aldim... stop..

stella guzel. stop..

.... yemekler nefis.. stop..

insanlar coooollll.. sttoooooopp....

............... esas macera cuma gunu basliyor. stopp..

... deniz gunes tembellik hayal diyorum.. stop.

..........cok cok operim. stop stop stop

stopnot: turkce karakter yok. stop

..

9.7.10

çaçaççav

sevgili biricik, pekicik, minicik dünya sakinleri, size bir haberim var. ben yarın tatile uçuyorum. yaz geldi memlekettekiler merak eder, eş dost akrabayı görmek için köyüme bir gidip bir de döneyim. yok yok aslında yaz zamanı denizi olmayan bir tatil benim için pek terch edilir bir durum değil, ama bu yaz bir festival uğruna şukadarcık tatilimin bir kısmını büyyük biritanya'da geçiricem. yani , bol deniz güneş, tembellik, yatmak uyumak yerine bol müzik, bol sergi, bol yürüme,  bol sefalet, bol yolculuk  olan bir hafta geçiricem. bana  şans dileyin de bir sarhoş ingilizin kusmuğu altında kalmayayım :) yediklerim içtiklerim benim olsun ama gördüklerimi dönünce burada pek tabii yazıciim. okumak ya da okumamak ise - sevgili abilerim ablalarım- size kalmış!! ama öyle çabucak kurtulmak yok. oralardan da saçmalamaya devam ederim ben. 

herkes sağlıcakla kalsın.

not 1: bavul zor kapandı

not 2: yarın londra 28 derece

not 3: saçlarım fönlü ayol!

not 4: bu arada kırk yılın başı 1 hafta şehirden gidiyorum kaçırdıklarımı saymam gerekirse;
- imogen heap
- the brand new heavies
- faithless
- grace jones
- seal
-massive attack
- serdar ortaç              (şaka şaka)

buradan da bir festival çıkmaz mı? bal gibi de çıkar. üzgünüm. böyle olması gerekmesdi' başka hafta mı kalmadı eyy yarabbi!!!

not 5: 
hergün yazdım, hergün yazdım
tatil benim de hakkım

8.7.10

tatile giderken feminen ve maskülen eklerine bir göz atalım


yakında bir yolculuğa çıkıyorum. çok yakında. komplike bir yolculuk... içinde bir çok unsuru barındırıyor. hafta başından beri bavulumu nasıl formüle etmem gerektiğine, mc2xg=y mi yoksa (x+z)/y= dx mi olması gerektiğine bir türlü karar veremiyorum. o kadar çaresizim ki neredeyse bu komplike programı yaptığım için kendime kızmaya başlıycam. yok yok şaka şaka, kızmıycam bana biraz surat asıcam. geceleri yatarken gözümde canlandırdığım bavul listesini sizinle de paylaşayım dedim. karşısına da erkekler için olanı koydum. erkekler her açıdan ne kadar sade, yalın, tasasız, taraksız, rahat canlılar. kızlar ise her açıdan komplike, karmaşık, kaprisli, rahatsız, takıntılı, çok eşyalı canlılar. nadiren de olsa erkeklere özeniyorum. detayları düşünmem gerekmeseydi şimdiye çoktan bavuluma neler koyacağımı bilirdim. detayları düşünmem gerekmeseydi şimdiye o kadar çok küpembileziğimkolyemayakkabımtokamçantamkıyafetimmakyajmalzememkremim olmayabilirdi...

tatil notu: şemamız yaz tatili için hazırlanmış olup, kış gelince talep olursa kış şeması da hazırlayabiliriz.

bu tatilin notu: suç sadece benim değil, memlekette havaların ne olacağı belli olmuyor ki, bir yağmur bir güneş. şöyle bir bavul düşünün ki içinde takoz ağırlığında plastik çizmeler ve sandaletler bir arada yanyana duruyorlar.

6.7.10

sirkte miyim? korku tünelinde miyim neyim?? nerdeyim?

sanki medrano sirkinde yaşayan bir dünyalı gibiyim. gün geçmiyor ki bu topraklarda absürd bir şeyler olmasın. biliyorum defalarca bu konular hakkında bir şeyler saçmaladım ama kaynak o kadar zengin ki!! acaba BP ülkemizde de bir absürd madenini delip sonra da kapatmayı mı başaramadı? hergün hergün hergün olmadık şeyler cereyan ediyor. çok değil sadece 1-2 gün içinde okuduğum ya da tanık olduğum absürdlüklerden bazıları;

* vuvuzelllllaaaaaa kavgası: bugün gazetelerde çıktı, gezegeninimizin 60 maçlık vuvuzella macerasın sonrasında ilk vuvuzellaa kavgası bu topraklarda yaşandı. iki takım maç yaparken vuvuzelladan rahatsız olanlar vuvuzellası olanları dövmeye kalktı!! işte hoşgörü, işte kardeşlik!

* eski yönetici cinneti: iki gün önce caddebostan'da yani beyaz türklerin çoğunlukta olduğu kurtarılmış bölgede, bir apartmanın eski yöneticisi apartman toplantısını basarak yeni yöneticiyi ve karısını kurşuna dizerek öldürdü. sebebi iki yöneticinin aralarındaki anlaşmazlık sebebi ile mahkemelik olmaları. işte kin, işte intikam!

* denizde kaya ve balık var şoku: evvelsi gün datça'da güneşlenirken denize giren bir grup irili ufaklı insan birbirlerine "hala hala, kaya var burda denizin içinde" ya da "ablaaaa balık var balık, aaaa balık, çok korkarım amanıın'" şeklinde serzenişte bulunuyordu. "sizleri hayal kırıklığına uğratmak istemem ama farkındaysanız denize giriyorsunuz" demek geldi içimden. işte heyecan, işte sürprizlerle dolu bir deniz!

* yer görevlilerine fırça atan çok bilmiş: dün sabah uçağa binmek üzere uçuş kartlarımızı verdiğimiz genç kız ile orta yaşlı adam arasında kavga çıktı. adam "hanfendi öyle rastgele koltuk numarası aralığı verilerek uçağa alınmaz, önce yaşlılar ve çocuklular diye anons yapıcaksınız, yurtdışında bu işler böyle oluyor!!" diye avazı çıktığı kadar bağırıyor, görevli kız da "beyefendi bana niye bağıtıyorsunuz, gidin kabine söyleyin" diyordu. evet çocuklar ve yaşlılar önden binsin diye bir anons yapılmadı ama koltuk numarasına göre giriş yapmanın mantığını çözemeyen -avrupa görmüş çok bilmişler- var demek ki aramızda! işte kültür, işte sağduyu

en iyisi daha fazla saymıyım. bizim steril ve "öteki"lerden arınmış hayatımızda da güzel şeyler olmuyor değil. bu akşam martha wainwright, perşembe stanley clark, cumartesi air, haftaya çarşamba the coral, sonra latitude, eylül'de tindersticks. allahım şaka gibi yahu!! bu arada son zamanlarda istediğim iki şey oldu, keşke başka bi şi dileseydim dedirticek cinsten... bir tanesi tepemde langur lungur yürüyüp gürültü yapan şahislar aniden taşındı, ikinci neydi hatırlamıyorum. şimdi de başıma kötü bir şey gelmiş olmasın; alzaymır gibi! (amanın tütütütütütü)

not: dün yazdığım sigara kutuları yazısına istinaden santa bora fm harika bir alternatif yayın yaptı. ayrıca sigaranın faydaları da varmış. hepsi için buraya tıktıkıtıktık.

5.7.10

görsel malzemenin karşı koyulmaz etkisi

sigara içmeyi seviyorum. kahveye arkadaş, yemeğe dost, içkiye kardeş, derde tasaya mutluluğa can yoldaşı... ben kendimce tiryaki değilim. öyle içmeyince elim titremiyor, gözüm kararmıyor, sinirim bozulmuyor. şimdi içinizden "hadi canım sen kendini kandırıyosun, tiryakiiiisiiiiin tiryakiiiisiiiin" şeklinde korkunç şarkılar söyleyebilirsiniz ve belki de haklısınızdır ama ben de bu şarkınıza karşılık kulaklarımı tıkayarak "alalallaal loololoooooo duymuyoorumm, duymuyoorumm" diye bağırırım. yani şu jiddi konu dahi sulanıyor ya ben ona üzlüyorum. esas diyeceğim şu ki; hani vakti zamanında "sigara sizi gebertir", "sigara sonunuz olur", "sigara cildinizi bozar", "sigara kötülüklerin efendisidir" şeklinde yazılar yazılıyordu paketlere- ve hala da yazılıyo- da ben bunları pek de ciddiye almıyor, gözardı ediyordum. ammaaa şimdi paketlerin üzerine artık fotoğraf basıyorlar; hasta insanlar, bebekler, çilli eller, ciğerler, böbrekler, envai çeşit gariplikler. işte vallaha da ben bunları görünce bi kötü oluyorum. bu imajlar aklıma kazınmasın mı? her paketi elime alışta daaannnnnn diye vuruyor sonra flashback olarak gözümün önüne geliyor. insanları bu şekilde uyarmanın doğruluğu - yanlışlığı tartışılır ama görsel malzemenini dimağımda yarattığı etkiye ve dolayısıyla bu uygulamanın etkisine kendim adına şapka çıkartıyorum, ama yine de seviyorum seni be, gel bi fırt çekiyim, gel gel!!

not: okuduğum kitapta bir johnnie walker var ki, kedilere yaptıklarını anlatsam görsel flashback'in allahı olursunuz!! anneeee.. korkunç!! 

4.7.10

apart

telaşı olmayan, zamanın sakince ve yavaşça aktığı, meltemin yüzüme deyip geçtiği, serin suların içimi ürperttiği, bakir ve henüz saf topraklarına ayağımı bastığım bir yerdeyim. burası mı orası mı gerçek? burası mı orası mı istediğim, sevdiğim, bildiğim? 

how did we get this far apart?
we used to be so close together
how did we get this far apart?

 bugün farkına varmadan ya da vararak ayrı düştüğüm herşey için, mekanlar da dahil olmak üzere, işte bu sabah şarkısını gönderiyorum. 
iyi pazarlar :)

1.7.10

témmuuuzzzzz it is

bir ay daha "ay takvimin"den 2010 boşluğuna doğru yuvarlandı ve yerini témmuz'a bıraktı. témmuz okul yıllarında net bir tatil ayı olmuş olsa da, çalışma hayatım boyunca tatil yapmayı hiç sevmediğim bir aydır. her yer sıcak ve kalabalık olur, ama daha önce de bir çok kez ifade ettiğim gibi"never say never" sözcük grubu kapımı çalmış durumda. temmuz'un çoğu benim için tatil ile geçecek, ama önümüzde uzuuuuuuuun bir ay var detaylar nasıl olsa konuşulur. benim buradan dikkat çekmek istediğim iki konu var, ben 3 günlüğüne loooooooooooong haftasonu için datcha'ya gidiyorum ve şunları kaçırıyorum- ben yaptım siz yapmayın diye de bakın önceden söylüyorum!

1- hafta sonu jazzz festivali resmen başlıyor ve cumartesi günü tünel şenlikleri var. şuracıkta da program var. istanbul'un sıkıcı yazında eğlenmek isteyenlere şerbet olabilir nitelikte.

2- ama asıl asıl asıl beni çok çok çok ilgilendiren bir etkinlik daha var ki katılamadığıma gerçekten üzgünüm. 2010 kültür başkenti saçmalıkları çerçevesinde istancool (ne çirkin ve yapıştırma bir etkinlik ismi- bence) diye bir etkinlik var. bakın program şöyle:

1 Temmuz Perşembe

 “Efsane İstanbul” sergisi

2 Temmuz Cuma – Birinci Gün
Yer: The Seed
13:00 Istancool Resmi Açılış Gösterisi
Çağdaş Türk kültürü performansları
15:00 Edebiyat – Sir Naipaul bir romanından okuması
16:00 Medya Paneli – Financial Times Paneli: Dijital Medyanın Geleceği.
Konuşmacılar: FT.com editörü Robert Shrimsley, Dazed & Confused editörü Jefferson Hack, Wallpaper editörü Tony Elliott, Time Out kurucusu Tony Chambers
-İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti ve T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından düzenlenen akşam yemeği daveti.
-Türk sanatçıların performansları.
 
3 Temmuz Cumartesi – İkinci Gün

Yer: İstanbul Modern
11:00 Edebiyat – Hanif Kureishi ve Elif Şafak çocukluk dönemlerinin edebi kimliklerini nasıl şekillendirdiğini konuşuyor. Her ikisi de Müslüman ülkelerde doğup, Avrupa’da yetişmiş, biri Asyalı erkek, diğeri Türk kadın yazarın buluşması
12:00 Sanat ve Fotoğraf – Michael Nyman ile film ve fotoğraf çalışmaları üzerine söyleşi
14:00 Moda/Eğitim – Vogue, tasarımcı Kim Jones’un portfolyosunu genç Türk yeteneklerle paylaşacak. (Özel etkinlik)
14:00 ‘Precious’ filminin gosterimi ve yonetmeni Lee Daniels ile soru ve cevaplar,
17:00 Philip Treacy ve Daphne Guiness ile şapkacılık üzerine bir sohbet.
 
4 Temmuz Pazar – Üçüncü Gün
Yer: Pera Müzesi
13:00 Özalp Birol ile Pera Müzesi tarihi üzerine söyleşi.
Suna ve İnan Kıraç Vakfı fotoğraf arşivinden eski İstanbul manzaraları
14:00 Stephen Frears, Vecdi Sayar ve Lee Daniels ile sanat filmleri ve bağımsız sinema üzerine söyleşi
15:00: Shekhar Kapur ve Alphan Eşeli, dünya sinemasının Kapur filmleri üzerindeki etkisini konuşuyor
16:00 Taner Ceylan ile çağdaş Türk kültürü üzerine kişisel bir söyleşi

görüldüğü gibi tasarım, moda, medya, dergicilik ne bileyim işte bu tür antin kuntin işlere meraklı olanların, mesela benim, gitmem gereken bir program ama ben ne yapıyorum? kızgın kumlardan serin denizlere dalıyorum, kendimi kınıyorum!

not: ne güzel bir fotoğraf değil mi? dünyaya asılı kalmış ve sürekli olduğu eksende dönen gezegen sakinlerinin fotoğrafı or güzel bir temmuz havasında salıncakta eğlenen insanların fotoğrafı.

30.6.10

 sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım
sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağımsanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağımsanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım

28.6.10

erkek dediğin cesur olur!!

erkek dediğin cesur olur, erkek dediğin ağlamaz, erkek dediğin duygularını açığa vurmaz, erkek dediğin sarılmaz, erkek dediğin sevilmekten hoşlanmaz, erkek dediğin adam gibi adam olur. offff feci sıkıcı klişeler. halbuki aslında cesur olması gereken erkeklerin içyüzü ürkek tavşanlar gibi... gerçekten... çünkü onları küçükten beri koruyup kollayan, öven yükselten anneleri var. hatta bir yandan annelerinin kuzuları iken bir yandan da babalarının OĞULLARI onlar -ki bu ne yaman çelişki bir düşünün!!

yani bir şeyler hissettiği için, üzüldüğü için, duyarlı olduğu için ağlayan bir erkekten daha iyi ne olabilir? duygularını konuşamadığı için kaçıp gitmek yerine, gözlerinizin içine bakarak ne istediğini söyleyen, konuşan, anlatan bir erkekten daha iyi ne olabilir? başarısızlığı göze alamadığı için hiçbir şeye dört elle sarılamamak yerine, istediği şeylerin peişnde tutkuyla koşan bi erkekten daha iyi ne olabilir?  duygusal çalkantılar ile yüzleşmekten korkmak yerine bunların karşısında durup başına geleceklere göğüs geren, sırtını dönüp "yokmuş gibi" yapmayan erkekten daha iyi ne olabilir? benim her zaman savunduğum şey kadın-erkek yoktur, insan vardırdır :) eğer hepimiz bu kadın- erkek meselesini bırakıp da insan meselesine bir gelebilsek herşey şahane olucak. "cesur" olmak zorunda olmayan erkekler olucak.

tabii ki toplumun erkeklere enjekte ettiği tüm nosyonlar sebebi ile cesur insanlar arkasına saklanmış ürkek tavşanlar görüyoruz çoğu zaman, ama vallahi açıkçası benim erkeklere diyeceğim o ki; 

 evet cesur olun, ama duygularınızı dışa vurmakta...

not: bir french connection reklamının bana söylettiklerine bakın ve hayal edin. hayal edin. hayal edin.

heart over mind

27.6.10

DON'T THROW ANYTHING AWAY,  
THERE'S NO "AWAY".

bugün bir gazete ekinde bu cümle yazıyordu. benim için çok çarpıcı, çünkü ben sürekli toplayan, biriktiren, atamayan biriyim. aslında ufak çaplı bir koleksiyonerim. kıyafetler, ayakkabılar, dergiler, cd'ler, takılar, kırtasiye eşyaları, kitaplar, kumaşlar, seyahatlerden topladığım biletler, afişler, leafletler, posterler, defterler, konser biletleri, anı niteliğindeki objeler, lerlerlerlerlerler.... yeni toplama konularımdan biri "plaklar"... evde kullanılmış kullanılmamış bir sürü lerler larlar. titiz, minimal, sıkılgan, takıntılı insanlar için hiç de ideal bir model değilim anlayacağınız, ama ben küçük koleksiyonlarımla mutluyum, bu sebeple de bazen atmam gereken şeyleri de atamıyorum. evde gereksiz bir birklim de olmuyor değil. şimdi "hiçbir şeyi dışarı atmayın, çünkü "dışarısı" yok" şeklinde çevirebileceğimiz cümleyi görünce sevindim. aylardır gerçekleştiremediğim  -yağmurlu bir gün kovalayıp evde temizlik yapma planları- mı artık dışarı atabilirim (bunu atabilirim çünkü bu bir düşünce!! ) aslnda düşününce, bizim kurtulmak amaçlı attığımız şeyler  sadece mikro düzeyde yok olan ama makroda baktığınızda hala hayatını devam ettiren şeyler, hem de bazıları çevre kirliliği dahi yaratabilir cinsten. velhasıl sevgili pazar gününü yaşayan dünyalılar, ben bu cümleyi gördüm içim rahatladı. demek ki atmamayı teşvik eden gruplar da var :) 

bu haftasonu da ne acayip bir haftasonu, sonisphere haberleri bir yandan, glastonbury haberleri bir yandan, akşama derbi maçı bir yandan, güneşli ve meltemli bir hava bir yandan, pikabımın tamir edilmesi ile birlikte yaşadığım plak dinleme mutluluğu bir yandan, sarhoş geçen bir gece diğer bir yandan, ardı arkası kesilmeyen indirim haberleri bir yandan... noluyoruz sevgili evren? kurtlarını  dökücek tek hafta sonu bu muydu??

25.6.10

sonisphere'i kıskanıyorum, jidden!!


lise yıllarında az mı dinledim judas priest, dio, whitesnake, ac/dc, scorpions, accept, def leppard... hiç bir zaman trash'e kadar uzamadı ama kendi müzik yolculuğumda çok vakit geçirdim bu gruplarla. şimdi bugün, şu an, bu hafta sonu şehrimizde sonisphere gerçekleşiyor, gerçekleşecek (kısmetse) ve ben çok kıskanıyorum. yok, gitmek istedim de gidemedim değil, şu an artık bu tınıları kafam kaldırmıyor ama eğer ki bu tür müziğin takipçisi olsaydım sevinçten uçuyor olurdum. düşünsenize 3 gün arka arkaya kocaman gruplar sahne alacak.  ee bazıları içinden "sen de geçen hafta efes one love' gittin, daha ne kıskançlık yapıyorsun?" diye sorabilir. buna cevabım; 1- onun line up'u sonisphere kadar ağız sulandırıcı değildi, 2- daha da önemlisi heavy metal dineyicisi bir çok başka gruptan farklı, onlar yıllar geçse devran değişse de müziklerine sahip çıkıyorlar, müziklerini yaşam biçimlerinin bir parçası yapıyorlar ve deli gibi eşlik ediyorlar. beni en çok etkileyen de bu sahip çıkma durumu. öyle kimse sahnenin karşısına geçip, kollarını bağdaştırıp, "cool" gözükmeye çalışmıyor, olaya katılıyor!! 

velhasıl, kıskanıyorum işte var mı diyeceğiiiniiiiiiiiiiiiiiiizzzzz.  
\ ıı /

not: hani yıllar yılı herkesin çok sevdiği ama sizin ısınamadığınız gruplar vardır ya, metallica'da benim için onlardan biri. sevemedim gitti bu keretaları. muhtemelen bir şeyleri var ben göremiyorum.

24.6.10

korkunun ecele faydası yok

gök gürültüsü ve şimşekten korkuyorum

buzdolabının geceyarısı çıkardığı sesten korkuyorum

korku filmlerinden korkuyorum

büyümenin ne faydası oldu soruyorum

şair bu şiirinde ne demek istiyor? şair korkuyor. bu yaşına gelmiş, herşeyin somut nedenleri olmasına rağmen korkuyor. 5 yaşında nasıl korkuyorsa şimdi de korkuyor. gecenin 3'ünde yatak odasının içinde şimşekler çakıp gök gürüldediğinde kafasını yastığın altına sokuyor, gece yarısı dolabın buz bölgesinden çaaat diye ses geldiğinde hırsız korkusu ile evi dolaşmaya çıkıyor (bu aslında cesurca yahu!!), asla korku filmi seyredemiyor, zombi filmine denk gelirse gözlerini eli ile kapatıp sahnelerin akıp geçmesini bekliyor, ruhlardan cinlerden zaten her daim feci tırsıyor. demek ki büyümek hiçbir şeye engel değil sevgili gezegen sakinleri, hatta hiç bir şey için çok geç değildir, hatta hatta asla asla demeyin. bu şiirden yola çıkarak küçükken kollarına sığındığım annemin ya da babamın-  içten içe- bunların hepsinden acayip tırstığını ama çaktırmadığını söyleyebilir miyiz? en azından biz farketmediysek de bu da bir ihtimalmiş meğersem. 

not: korkunun ecele faydası yok biliyorum, bir gün zombiler beni yiyecekse bunu engelleyebilir miyim? hayır!

22.6.10

das wienerwald ist absuuurd!

etrafta dolaşan ördek yeşili scooter'ları gördünüz mü? hani üzerlerinde wienerwald yazıyor. ben gördüm ve bu nedir diye merak ettim; "pizzacı mı? kebapçı mı? etçi mi? tavukçu mu? su borusu mu?" nedir bu wienerwald.

neyse bu akşam babam bekar ben bekar felekten bir akşam yemeği çalalım dedik. ver elini wienerwald. muson yağmurları sebebi ile içeride oturduk, menuye baktık sırf tavuk var, demek ki yeşil scooter'lar tavuk taşıyormuş!! babama "sence wienerwald'da ne acaba bilge adam?" dedim, o da şöyle bir baktı ve ingilizce'ye olan müthiş yakınlığı sebebi ile "hmmm, wiener winner demek wald da tavuk olsa gerek, yani almanca'da kazanan tavuk demek" dedi. hay aklınla bin yaşa baba yaa, tabii "kazanan tavuk" çok mantıklı. tavuklarımızı bu keşfin zaferi ile mideye yolladık sonra akça pakça bir garson geldi. babam "bu wienerwald kazanan tavuk demek di mi?" diye çocuğa sordu. o da "hayır efendim, wiener viyana wald'da orman demek, yani viyana ormanları" dedi. neeeeeeeee?????* yuuuuuuuuuuuh!!! yabani tavuk mu bunlar? orman tavuğu mu? nedir? bu ne biçim tavuk zinciri ismi! biz çocuğu ikna etmeye çalıştık "bak yavrum bu kazanan tavuk olmalı, eğer değilse bile siz buna kazanan tavuk deyin, satışlarınız katlanarak çoğalır" dedik. nasıl ama iyi demiş miyiz?

şimdi sevgili dünyalılar,özellikle de marka uzmanı olanlar, türkiye'de wienerwald adlı bir tavuk zinciri ne kadar başarılı olur? peki ya viyana'da?? "hadi bey vinerwald'dan bir piliç sipariş edelim", "hadi baba bize viyenervald'dan kanat söyle", "hadi kurban ara şu vinervaltı'da keyfimizi bulalım". yo yo yo bana pek anlamlı gelmedi. das ist stratejik kontradiksiyon!

21.6.10

yazlık

okullar tatil oldu. hadi 3 ay yazlığa!! diyebilseydim keşke. sanki bir faydası varmış gibi her sene okullar tatil olunca öğrencilik günlerim aklıma geliyor. tabii okulu özlediğimden değil de tatili özlediğimden, yoksa hiçbir okulumu özlemiyorum. öğrenci olmayı hiç özlemiyorum ama kayıtsızca 3 ay boyunca denize girmeyi özlüyorum. hele bir de bütün yıl işe gidip sonra sadece 2 hafta tatil yapma imkanı olunca daha da özlüyorum. ama ne kadar da şaşkınmışız o zamanlarda... her şeyden sıkılırmışız. datça'ya gitmekten, her akşam aynı mekanlarda oturmaktan, her gün jetonlu telefon kuyruklarında beklemekten, her gün king oynamaktan... şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler, vallahide billahide hiç sıkılmam. hergün denizde şıpır şıpır yüzer, karpuz peynir yer, bisiklete biner, bahçeyi sular, eclipse'de bira içer, sorumsuzca yaşamanın tadını çıkarırım. ama işte hayat böyle hain bir şey, ne yapsanız gelip sizi arkanızdan bıçaklayıveriyor. ya da aslında hayat böyle bir şey değildi de üzerine kurulan sistemler bizi bu hale getirdi.

en güzel yaşlarımızda sınavlara girdik
en güzel yaşlarımızda okullara gittik
en güzel yaşlarımızda ciddi işlere başladık
en güzel yaşlarımızda sadece 2 hafta tatil yaptık
en güzel yaşlarımızda boyumuzdan büyük sorumluluk aldık
en güzel yaşlarımızda paramız yoktu
paramız varken özgürlüğümüz yoktu

derken ya bu düzende, ya ben de ya da sizde bir bozukluk var. diyeceğim özlü söz: kabullenmek başarmanın yarısıdır (ki uydurmasyon). söyliyeceğim şarkı: summer it turns me upside down, summer summer summer summer, like a merry-go-round.



not: farkettiniz mi bilmiyorum ama eksenim kaydı bir türlü düzeltemiyorum!!

20.6.10

hadi gel buluşalım, eski köprünün altındaaaa!!

evet efes pilsen one love (kısaca epol diyorlar) geldi ve geçti. ben sadece cumartesi katılımcı oldum ama aslında pazar günü katılmam gerekirdi zira cumartesi aslında the whitest bot alive dışında beni sahne önlerine çekecek bir dinleti yoktu, ama groove armada'yı merak ettiğim için gittim. seyrettiğim gruplar gayet iyiydi ama bence binlerce kişiyi oraya toplayan ve gördüğüm kadarı ile problemsiz sonuca ulaşan organizasyon herşeyden daha iyiydi. tabii ki orası bir festival alanı ve tabii ki sıralar, kuyruklar, kalabalıklar olacak bu sebeple 5 yıldızlı otel konforu bekleyenlerin 5 yıldızlı otele gitmesini öneriyorum. onlarda olmasa biz festival tadında bir şey göremeyeceğiz, o yüzden fazla eleştiri haksızlık olur bence...

ayrıca festival bir yana benim aklımda çalan şey bir yana! üjj bejjj gündür aklımda duman'dan köprüaltı şarkısı çalıyor. arabada bağıra çağıra dinleyip keyfime bakıyorum, geçici biliyorum, ama şimdilik böyle diyorum!!

ölmeden son bir defaaaaaa, yüzünü bir görsem yeter, lililililiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii. allahım yine pazar yine pazar. pazar geceleri içip, dans etmek bayağı bir çare oluyor tatsızlığı ortadan kaldırmaya, tavsiye ederim nöbetçi barınıza müracaat ediniz.

off poff afra tafra!!

18.6.10

candy

foto:murat süyür.

bu fotoğraf bu haftaki le cool'un başlangıç fotosuydu ve ben de görür görmez bayıldım!! ayrıca içinde bulunduğumuz teknoloji çağı itibari ile kendi profilime bakacak olursam, gerçekten de neredeyse klavyemi yiyeceğim. hem bilgisayar teknolojisinden çok hoşlanıyorum ama hem de başında çok zaman geçirdiğim için kendime kızıyorum. böyle tuhaf bir ikircikli durum sözkonusu. işte klavyeyi de beyaz bir çikolata gibi yerken hem acayip bir zevk hem de suçluluk duygusu meydana gelir diye düşünüyorum. 
velhasıl sevgili dünyalılar, yine bir cuma günü geldi çattı. haftasonu efes pilsen one love'da takılıcam, ama tabii ki akşam 18:00'den sonra... yoksa güneşin alnında çekilir dert diil- ki ben daha yeni bir yaş daha yaşlanmış birisiyim :) 

not1: itiraf etmeliyim ki her akşam trip de olsam galiba başka bi şi istemem, zira bu beton ve güneş ısısı karışımı beni bezdirmekte, şehire olan sevgimi söndürmekte

not2:murat süyür senden izin almadım ama kusura kalmayasın

17.6.10

kötübahn

blog camiasının aykırı karakterlerinden biri olan- adının açıklanmamasını isteyen arkadaşım- dün yapmış olduğum "das our otoban" şemasına alternatif bir şema gönderdi. yorumsuz olarak yayınlıyorum yoksa yayımlıyor muyum? napıyorum ben allahaşkına?? 

yorum yapmıycam dedim ama söylemeden edemiycem yola düştüğü kıyafeti çok beğendim :) yolun tek yön oluşu da çok doğru, benim şemamda eksikti bu detay! "dönülmez akşamın ufkundayım, vakit çok geç diyebilir miyiz?",  yok yok "hiçbirşey için geç değildir" diyebilir miyiz?? ay ne diycez???

kafam karıştı- kafam karışık- kafam hep karışık mı olucak??

16.6.10

das our otoban

insanlar ile hayvanları ayıran özellikler arasında hep "zeka"nın bahsi geçer ya, aslında sadece zeka demek hafif kalır sanki... duygular, istekler, arzular, talepler, aşk, nefret, kafa karışıklıkları... hepsi ama hepsi bize özgü. bir kuş mesela napıyor? doğuyor, uçmayı öğreniyor, yemek buluyor, yumurta yapıyor, sonra çat ölüyor. diğer bir kuştan nefret ediyor mu? bir kuşa aşık oluyor mu? diğer bir kuşa karşı hırs yapıyor mu? kafası karışıyor mu? offf. her türlü çetrefilli iş bizim başımızda. bu gezegendeki yolculuğumuzda dümdüz, etrafa bakmadan, uzun ve kimi zaman sıkıcı otobanımızda gidemiyoruz. sağda güzel ve heyecan dolu bir dönme dolap, solda nefis kokulu bir çiçek, biraz ileride lezzetli yemekler, sonra rengarenk bir bahçe, nereye gideceğinizi bilemediğiniz bir yol ayrımı, size kol kanat gerecek yüce bir ağaç... hepsi aklımızı çeliyor. tüm duraklara uğrayıp her şeyi tecrübe etmek istiyoruz. e bu da aslında çok gairp değil. gelmişiz bu gezegene bir kere, neden kös kös aynı otobanda gidip duralım. bir de avam tabiri ile "her gün aynı yemeği yer misin? ya da her gün aynı kazağı giyer misin?" diyebiliriz. üstüne üstlük yolun sonunda "yokolmak" olduğunu da bilirken... bakıyorum da bazı insanlar kurmuşlar kendilerini otobanda dümdüz gidiyorlar, bazıları ise benim gibi kafası karışıyor bir çiçek olsun, bir yemek olsun, bir dönme dolap olsun istekleri tükenmiyor. arzuları bitmiyor. arzuladıklarınızı elde edememek nasıl bir duygu? benim en sevmediğim şey! ama bu elde etmemi sağlamıyor! velhasıl sevgili dünyalılar, aşk harika bir şey değil mi? ama bir o kadar da nadir bir şey. "aşka nerden geldin" derseniz, "eee zaten konumuz hep bu değil miydi?" der, kafa karşıklıklarına birebir çözüm olan biraz tarçın, biraz deve tüyü, bir çimdik nane, bir tutam at püskülü ve bir kaşık arı balını karıştırarak için derim. eğer bunu yapamıyorsanız "drive on your safe autobahn with the automatic pilot on!!"

not: sakın o dediğimi içmeyin emi, uydurdum valla, ama siz bir formül biliyorsanız hemen söyleyin!! hemen!