parasol'e özel arama kutusu

15.6.10

aydaki kız

işte gerçek hayata geri dönüşşşşşşşşşşş. çoktandır şöyle bir konu toparlaması yapmadığımı farkederek minik minik alakasız şeyler söyliyeceğim, hazır olun!! 

* öncelikle resmen 3 gün 3 gece doğum günü kutladım, gerçekten harika idi. tekrar katkıda bulunan herkesi öperim :) ( yılda bir kez ilginin ekseni olmak ruha iyi geliyor, o yüzden "ben yaşgünü kutlamam", "doğumgünü de neymiş" filan demeyin, tadını çıkarın)

* bu hafta minicik, biricik, pekicik blogum parasol'ün header sanatçısı yok, onun yerine çeşitli festivallerin posterlerini koyucam, malum mevsim festival mevsimi, biz de biraz havaya girelim! mesela bu hafta sonu efes pilsen one love var ki ben gidiyorum. en çok kimi merak ediyorsun derseniz de aslında tutkuyla beklediğim bir şey yok, görgüm artsın diye katılım yapıciimmm

* merak edenler, benim için  önce sevinen sonra üzülenler için son dakika haberi geçiyorum! sonunda pikap araparçası işi çözüldü, sevgili araparçam bugün yarın elimde olucak, hem bu vesile hem de kutlu doğum günü vesilesi ile dün kendime vintage'dan iki plak hediye ettim. bir tanesi best of blondie (yaşasın kadın gücü!!), diğeri de foreigner'ın toplama bir albümü. foreigner dinler misiniz? bence harikadır. bu arada önümüzdeki ay hangi plakları alacağımı galiba belirledim bile! the cars ve the police ile devam edeceğim. sanki çok param varmış gibi bir masraf kapısının daha çıkmış olması harika oldu! 

* bu hafta annem yazlık şatomuza uçuyor, bu sebeple biz babamla moda çay bahçesinde çaylarımızı yudumlar, güneşimizi batırırız, tabii babam bekarlığın tadını çıkarmak üzere alemlere dalmazsa!

* bu  haftanın geri kalanından tek isteğim bana spora başlayacak gücü vermesi, başka da bir şeycik istemiyorum, allahım allahım yarabbim ya iştahımı kes ya da içime spor aşkı iliştir, bak ben ettim sen etme!!.

*geçtiğimiz günlerde öğrendiğim bir şey var, o da eskiden birbirini seven insanlardan biri saflığını ve içindeki çocuğu yitirdi mi, o, artık sizin sevdiğiniz kişi olmaktan çıkıyor ve buna seyirci kalmak da çok üzücü oluyor ama sevgili dünyalılar hayat devam ediyor, arzular- istekler- sıkılmalar- üzülmeler-sarhoşluklar devam ediyor..

madem foreigner dedim, en sevdiğim şarkılarını ek yapıyorum. kendini dünyadan çok ayda hissedenler için :) 

14.6.10

flash flash!!

şu an kendi standartlarıma göre oldukça şarhoşum! 4 bira +2 tekila ile saat 1 52 de bunları yazmaya çalışıcam çünkü şimdi yazmak istiyorum,  neden mi? çünkü 13 haziran 14'üne döndü mü benim doğum günüm başlar. geçmişte ne kadar da şaşaaalı kutlarmışım doğumgünlerimi, bir süredir oldukça mütevazi takılıyorum. galiba artık o kadar da önem vermiyorum, ya da "benim doğduğum günden insanlara ne" diyorum! en güzeli doğum günüme trip'te bruce'a dans ederek girdim ve bu da herkese nasip olmaz!

farkında mısınız bilmiyorum ama doğduğunuz günün üzerinizde feci bir baskısı oluyor. "bugünü harika geçirmeliyim", "herkes beni aramalı", "şerefime büyük bir parti düzenlenmeli", "ben etrafta mutlu maymun şeklinde dolaşmalıyım", "bugün çok özel bir gün" diye diye kendimiz üzerinde tuhaf bir baskı yaratıyoruz halbuki doğduğunuz gün aslında çoğu insan için sıradan bir gün. ben de tüm bu gaza gelme durumlarını gözardı etmek adına 2 senedir kutlama yapmıycam derken maaşallah 2 senedir 3 gün 3 gece doğum günü kutluyor oldum. bu vesile ile seneler önce beni dünyaya getiren anneme ve ona yardım eden babama teşekkürü bir borç bilirim. ayrıca doğum günü hediyem bir mücevher ve bunu bana temin ettikleri için ailemdeki tüm fertlere öpücüklerimi yollarım, ayrıca tam da benim sevdiğim gibi bana saat geceyarısı 12 yi vurduktan hemen sonra telefon edenlere "harikasınız" derim ve velhasıl bir doğumgünü de böyle geçer. düşünürseniz binlerce olasılıktan sıyrılarak düyaya gelen bizlerin -şanlımıyız bilmiyorum ama- ayrıcalıklı olduğumuz kesin! mümkün olduğunca bunun tadını çıkarmak gerekir ve bence en güzel doğum günü formülü:  aileniz ile yemek yediğiniz, en sevdiğiniz müziklerle dans ettiiğiniz, üzerinde düşünülmüş bir hediye aldığınız ve mümkünse arzuladığınız birisi ile öpüştüğünüz bir gündür. (öpüşemezseniz üzülmeyin bu sizden kaynaklanan bir şey değildir!), işte sevgili dünyalılar yine bir 14 haziran ve yine bir ikizler burcunun dünyaya fırlatıldığı gün! kucak dolusu indiskiss sizinle olsun, kafa bi dünya sürçi lisan ettiysem affolaaaa!!!

not: o bahsettiğin kişi kim?

11.6.10

"özgür kız modeli bize sökmez" durumları

ikili ilişkilerde bir gariplik var. nasıl mı? erkeklerin lehine bir gariplik... hangi konuda mı? arkadaşlar konusunda... genelde bir çiftin erkek tarafının arkadaşları ile her türlü vakit geçirilirken, kız tarafının arkadaşları ile ya çift olarak vakit geçirilmiyor ya da kızlar tekil olarak kendi arkadaşları ile vakit geçiriyor. sonra da allah muhafaza çift olma durumu biterse kız tarafı sap gibi kalıyor, zira kendisi arkadaşlarını boşlamış oluyor ve tekrar onlara geri dönmesi de sorun yaratabiliyor. bu durumu eleştiriyor muyum? evet ama kendimi de içine alarak. nedense kızlar daha çok prensiplerinden vaz geçerken maaşallah erkekler pek de bir şeylerden vaz geçmiyor. hatta hiç maç izlemeyen kızlar kendilerini biralı, cipsli, bol küfürlü maç ortamlarında ya da hiç ilgilenmedikleri playstation partilerinin ortasında bulabiliyorlar. bunun yanında kızların alışveriş turları, akşamları dizi seyretme ritüelleri eskisi gibi tekil şekilde sürüp gidiyor. bir de şöyle bir durum var ki o da beni benden alıyor. bazı kızlar arkadaşları ile program yapmak için sevgililerinin iş seyahatine çıkmasını ya da başka birileri ile program yapmasını bekliyorlar!

galiba bu durum, annelerimizin zamanında iki çiftin araba yolculuğu yapacağı zamanlarda öne annemizin değil de diğer amcanın oturması kültürünün devamı. yani bence benziyor. 

velhasıl ben size söyliyeyim, kızlar posta koyamıyor! ben bu duruma gıcığım ama özgür ruhlu kızı oynarsanız da çoğu zaman suçlu taraf siz oluyorsunuz. ikili ilişkiler her şekilde zor, ama bir de ayak uydurmaya çalışırken diğer insanlar ile ilişkileri dengeli bir şekilde yürütmeye çalışmak daha bir zor. 

keşke ve keşke bu dünyanın düzeni- özellikle de kadınxerkek, aile, evlilik, çocukluluk, ahlak, onur, gurur meseleri-  sil baştan kurulsaydı, bakın o  zaman herşey nasılda farklı olurdu!

kızın notu 1: bu benim genel bir tespitim olup kimsenin üzerine alınması gerekmemektedir!

kızın notu 2: bu bahsettiğim durum karşısında çoğu dişi "ee kimse beni zorlamıyor, ben kendim yapıyorum" (mesela ben) diyordur ki ben de bundan korkuyorum, acaba bu biz de içgüdüsel mi? allahım noolur ööyle olmasın!

9.6.10

zayıflıklarımın bir üstesinden gelsem, her şey süper olacak!!

dün posta kutuma bir mail düştü astrology.com'dan. aslında bu mektup her gün düşüyor amma ben pek ilgilenmiyorum. neyse "doğum günüm yaklaşıyor, bakalım bu astro center bana ne diyo" dedim, gelen mektuba baktım. amanın iyi ki de bakmışım, meğersem jupiter uranus ile birleşmiyomuymuş... ya ben bunu görmeseydim, ya ben bu mesajı açmasaydım halim ne olurdu?? mail diyo ki "your time is now!!" yani gün benim günüm sevgili dünyalılar, bu aralar yaptım yaptım, yapamadım burada kaldım!! neyi mi?? işimi değiştirmeyiiiiiiiiii. vallahi de çok inanasım geldi ziraaa iş yerinde "pat" diye patlayasım var. demek ki her işte bir hayır var. benim istediğim işi yapmak, yeni girişimlerde bulunmak için gezegenlerin durumu çok müsaitmiş ve ben bunu tesadüfen öğreniyorum. acaba uranüs'e mi taşınsam jüpiter'e mi? oralardaki iş imkanlarını bilen varsa bi zahmet bana söylesin. öyle kolay değil, buradaki işi bırakıcam, evi kapatıcam, sırt çantasını hazırlıycam jüpiter'e yerleşicem!! 

velhasıl astro raporumun devamında zayıflıklarımı yenersem harika bir insan olacağım yazıyor! umarsızlık, uçarılık, sorumluluk alma korkusu. yahu allahaşkına eğer ben bunların hepsini bu bünyede taşıyor isem vay halime. ben iflah olmam sevgili gezegen sakinleri, jüpüter, uranüs, satürn ayağıma gelse ben yine de olduğum yerde kalakalırım alimallah.

not: o kadar canım sıkkın, o kadar canım sıkkın ki dünyanın kenarından atlayasım var. ne dinlesem iyi gelir diye düşünüyorum vallahi de aklıma bir şey gelmiyor!! puffff.

7.6.10

ŞAŞKINIM! bir succulent+ bir saksı+ bir karga

bu fotoğrafa bakıp şaşırabilirsiniz, nasıl oluyor da oluyor diyebilirsiniz ama artık yaz ortasında kış yağmuru yağdığında şaşırmazsınız, çünkü içinde yaşadığımız zamanlarda hiçbirşey bizi şaşırtmıyor diyebilirsiniz ama eğer ki balkonunuzdan bir saksı yok olursa ne yaparsınız? ben çok şaşırırım! ofiste çok sevdiğim bir kişi bana küçük bir toprak saksıda succulent denen ve  benim de çok beğendiğim bitkilerden verdi. ben de gittim onu zemin+3. kattaki balkonuma koydum. sonra hafta sonu çiçekleri sulamak için balkona çıktım, bir de ne göreyim. yani bir de ne görmeyeyim. saksı yok!!!! bahçeye baktım, saksı yok!! bildiğiniz "yok" ! önce ufak çaplı bir ürperme yaşadım. "sonunda geldiler!! beni de buldular" dedim. sonra "kızım kendine gel hiçbir şey durup dururken yok olmaz" dedim. sizce saksım nerede? bence kargalar aldı! edepsiz, sevimsiz, cazgır, çikin kargalar, küçücük, minicik, şekercik saksımı alıp ağaç evlerinde dekor malzemesi yaptı! düşünün bir kere, siyah bir karga, gagasında succulentlar olan toprak biR saksı ile uçuyor!! işte şaşı bak şaşır buna derler!!
not: yaa hani kargalar peynir yerdi? hani kargalar budalaydı?? kandırmışlar bizi çocukken. kargalar şimdi ağaç evlerini süslemek için  için elalemin balkonundan bitki alışverişi yapıyor huuuu, uyanın, eğer hiç bir şey içn hakkımızı savunamıyorsak da kargalara karşı bitki hakkımızı savunmanın zamanı geldi!!

5.6.10

vinyl

tabii ki de ben de her tüketim toplumu bireyi gibi  tüketicem, tabii ki ben de her şeyin acısını tüketerek alıcam, tabii ki benim de günün birinde bir pikabım ve plaklarım olucak ve işte oldu! artık bir pikabım var. yo yo yoooo çok para vermedim, 2. el bi pikap aldım önce sürmeyi öğreniyim, sonra sıfırını alırım. ilk 2 saatteki pikap tecrübem, cici pikabımı kadıköy'den eve taşımak ve onu münaaasip bir yere koymak oldu ziraaa kendisinin sürülebilir hale gelmesi için minicik biricik bir parça gerekiyor. sabırsızlıkla bekliyorum ki parçacık gelsin ben de sürüş keyfini yaşayayım... ilk sürüşte kimi mi yanıma alıciiiim??? işte o da sürüş anıları bölümdeeeeeee.... haydi hop, dünyamız neşeli bi cumartesi geçirsin, en güzel deniz taşıtları ile  gönlünüzden gelen yardımları ardınıza koymamanız dileği ileeeeeeeee.....

4.6.10

size ne desem bilmiyorum!

size ne desem bilmiyorum, güzel bir cuma mı dilesem? iyi bir hafta sonu mu?? peki ya sonra? güzel bir ay, güzel bir yaz, güzel bir kış??? neşe mi??  şu an itibari ile hiçbirini yapamayacağım. artık yaşadığımız yerlerde yarın ne olacağını kimsenin kestirebilmesi mümkün değil. bana öyle geliyor ki dönülmez bir yola doğru "gemi" ile yolculuğa başlamış durumdayız. haberiniz oldu mu bilmiyorum, yarından itibaren google yasaklanıyor! ee zaten youtube 2 senedir yasak, sonra sonra artık kendi topraklarımızda öldürülen askerlerin yasını da tutamıyoruz, başka insanlar başka şeylerin yasını tutuyor, hem  artık kimse kardeş değil, kimse dost değil, bu topraklar bildiğimiz topraklar değil. bloglar, twitter, facebook, radyo, tv onlar ne zaman yasaklanacak? korkarım önümüzde artık bunlar var. merak ediyorum, ben bunları hak etmek için ne yaptım? ayrıca siz kimsiniz de benim özgürlüğümü benden alıyorsunuz? anlıyacağınız sevgili dünyalılar, hepimiz aynı dünyanın insanıyız aslında ama sınırlar itibari ile biz diğerlerine göre uzaylıyız! ümitsizim a dostlar ümitsiz!!

aslında bu sabah bir dizi olay olmadan önce ve ben mine kırıkkanat'ın bazı makalelerini okumadan önce sizlere şu foto ile güzel bir cuma dilemeği düşünmüştüm. "sihirli tozlar bu cuma sizinle olsun" diyecektim. ama şimdi diyorum ki, "elimizdeki özgürlükler bir pufff la uçup gitmesin, birileri buna bir dur desin!". 

not: içinde hafta sonu neşesi olanlar kusura bakmasın, tüm bu yukarıdakilere ek olarak, ofisimizin yanındaki apartmandan genç bir kadın sabaha karşı balkondan atlayarak intihar etti ve biz de sabah ofise gelince bu durumun sonucu yapılan prosedürleri yakından görüp bu şokla gün başladık, sonra da google şoku geldi. ne gün ama!!

3.6.10

LOUISE BOURGEOIS: FAREWELL

98 yaşına kadar hiç durmadan çalışmak ister miydiniz? eğer cevap evet ise louise bourgeois'i kendinize örnek alabilirsiniz. 1911'de doğup geçtiğimiz perşembe kalp krizi sonucu ölen  sanatçı louise bourgeois'e buradan hoşçakal demek isterim. hem heykelleri, hem enstalasyonları, hem de çizimleri ile çok yönlü bir sanatçıydı. çok şanslıyım ki 2007'de tate modern'deki retrospektifini gezme şansım olmuştu ve o zaman ona hayran kalmıştım.“The subject of pain is the business I am in,” (acı mevzuuu benim içinde olduğum iştir) demiş bir yerde. ilgilenenler için şurada kendisi ile ilgili güzel bir yazı var.

not: ayrıca tipi ananeme benziyor , jiddiyim.

2.6.10

hayatın müzik hali

bu aralar the police'e takmış durumdayım. radyo dinlemediğim zamanlarda muhakkak the police'den şarkılar dinliyor oluyorum. kendi müzik alışkanlıklarımı düşündüğümde, eğer sadece tek bir grup ya da şarkıcıyı dinliyorsam bunun bir nedeni vardır. mütevazi müzik arşivimden birilerini çekip çıkarıyor isem, bu hiçbir zaman laf ola beri gele değildir. bu durumdan yola çıkarak bu aralar the police dinlememi; 1980'lerin sonundaki hayatıma özlem ( ergenlik, aşk, heyecan, üzüntü, aile baskısı ve bunun arkasındaki kabına sığamayan ben) + geçmişe yolculuk = nostalji olarak formüle edebilirim. sting'i dinlerken, the police zamanında ne güzel şarkılar yaptıklarını ve şimdi bildiğim kadarı ile böyle bir üretkenlik içinde olmadığını görüyorum. bu durum senelere dayalı bir geçmiş olan tüm gruplar için geçerli... hala isimleri var olsa da, aslında onlar hep gençliklerinde ürettikleri şarkılar ile varlıklarını sürdürüyorlar. 20'li yaşlarındaki heyecanları, isyanları, üzüntüleri, aşkları, ayrılıkları, protestoları şarkılarına yansımış ve çok güzel şeyler ortaya çıkmış. bu müzisyenler, kendi hayatlarını düzene soktuklarında, artık bazı şeyleri çözdüklerinde, isyan edecek bir şeyleri kalmadığında eskisi gibi kanları kaynatan şarkılar yapamıyorlar. bu durumu yadırgıyor muyum? tabii ki hayır. ama görüyorum ki, kitleleri peşinden sürükleyen insanlar ne yaparsa gençken yapıyor. bu minvalde ben onların içinde oldukları psikolojiyi merak ediyorum. bu durumu olduğu gibi kabul ediyor ve düzene girmiş hayatlarına devam mı ediyorlar, yoksa aslında 25 yaşında yaptıkları gibi bir şarkı yapabilmek için her sabah gitarlarını ellerine mi alıyorlar? bir zamanlar kocaman kitleleri peşlerinde sürükleyen müzik adamları zaman geçtikçe bunu yeni üretimler ile pekiştiremeyince neler hissediyorlar? düşünüyorum da eğer ben onların yerinde olsam kendimi  oldukça kötü hissederdim. bunun sonucu şu sorunun cevabını merak ediyorum;

küçük hayatlar mı yoksa büyük hayatlar mı yaşamak ...??

not: bu bahsettiğim müzisyenlerin konserlerine gidenlerin beklentileri hep o eski gençlik yıllarında yazılmış bildik şarkıları duymak oluyor. halbuki müzik işinin bir duygu işi olduğunu düşünürseniz, onlar artık "o" şarkıları yazdıkları dönemleri, heyecanları, duyguları çoktaan geride bırakmış oluyorlar ve "o" şarkıları söylemek istemiyorlar ya da şarkıyı değiştiriyorlar. aslında bence kendilerine ve seyirciye karşı dürüst oluyorlar.  ben bunu- ki ben kimim- anlayışla karşılıyor ve emeğe ve yaratıcılığa karşı her zaman saygı ile eğiliyorum. reverans. 

Follow my blog with 

1.6.10

haziran: ayların kraliçesi

bugün 1 haziran... yazın başlangıcı, deniz mevsiminin resmi açılışı, güneşin parlaması, tatillerin, izinlerin, buzzz biraların, yoğurtlu semizotu salatalarının, ege otlarının, neşenin, eğlencenin ayı... benim için ayların kraliçesi. haziran ağacının binbir renkli çiçeğe büründüğü, tropik kuşların dallarında dans ettiği ay... ikizler burcunun hüküm sürdüğü, yaz çocuklarının dünyaya geldiği ay. tüm gezegen sakinlerine kutlu ve mutlu olsun. 
Not: yaşasın kutlu doğum ayı!

31.5.10

ufak bir deniz tatilinden sonra haftaya başlamak kolay oldu, çünkü sanki hafta sonu değil de daha uzun bir süre yokmuşum gibi geldi. artık hava güzel, insanlar güzel, kıyafetler ince, tenler bronz, etkinlikler gani... dünyanın genel durumuna bakıldığında bunlara sahip olmak da oldukça önemli gibi... bu haftaya takip ettiğim blogların birinden afırdığım bir soru ile başlamak istiyorum. 

"eğer başarısız olmayacağınızı bilseniz ne yapmak için bir girişimde bulunurdunuz??"

düşünün, taşının, nedir o yapmaya korktuğunuz şey!
ben de düşünüyorum, o kadar çok ki...

29.5.10

majesteleri cuma(e)rtesi

uzun uzun yazmaya gerek var mı? 
o bir kraliçe, o bir özgürlüğün temsilcisi, o bir  neşe kaynağı. 
her majesty cumartesi. 
reverans!

28.5.10

çiçek dürbünü yani cumaaaaaaaaaaaaa!!

Çiçek dürbünü veya kaleydoskop yani cuma , içine bakıldığında renkli desenler görülen bir aygıttır. Bu desenler, ışığın yansımasıyla elde edilir ve dürbün hareket ettirildikçe sürekli değişir.

işte işte iştee veee karşınızda cumaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa... cuma nasıl gelir? cuma perşembenin sihirli ellerinin çağrısı üzerine beyaz yeleli mor boynuzlu atı ile dört nala gelir. bence cumanın cinsiyeti yoktur.  cuma bir kaleydoskopun canlanmış halidir. cuma'da bir kaleydoskop gibi bir çok rengi, deseni, hareketi, karmaşıklığı, sevinci, sıkıntıyı içinde barındırır. sabah kalkarsınız aslında işinize, okulunuza gitmeniz gerekir, cuma günleri her zamankinden daha bir spor ya da seksi yada havalı giyirnirsiniz, işe ya da okula gitmenize rağmen stresiniz daha azdır "amaaaan nasıl olsa bugün cuma" der işleri- dersleri hafife alırsınız. hatta bazen işte çalışmak yerine intrenette surf yapmak için kendinize izin verirsiniz. sonra akşam olur. işten- okuldan ya da her nerede iseniz oradan çıkıp da derin bir nefes aldınız mı işte 2 günlük özgürlüğünüz o an başlamıştır. ondan sonrasında ister içer, ister yatar, ister kalkar, ister öpüşür, ister ağlar, ister gülersiniz, ister 11 de yatar, ister 1 de ister 2 de yatarsınız ya da hiç yatmazsınız. bu arada cuma bazı zamanlar şahane dönemlerin başlangıcıdır. mesela bir sömestir tatili, mesela bir yaz tatili, mesela bir yıllık izin. işte o zaman herşey kaymaklı ekmek kadayıfı olur. görüldüğü üzere cuma kaleydoskopu böyle bir şeydir, ne tam özgür ne de tam bağlıdır, o mutlu sonu olan bir ikirciktir, oo biiirrr çiçek dürbünüdüüüüüüüür.

şimdi bu sıcak mı sıcak, güzel mi güzel, şeker mi şeker cuma gününde size mutluluklar diliyorum, ESEN KALIN SEVGİLİ DÜNYALILAR!!

not: cumartesi çalışanları tenziiiiiiih ederim. ama galiba genel hava sebebi ile cuma onlar için de güzel bir gün gibi. gibi gibi. sanki. diil mi??

the siyah kalp kortejini selamlıyorum

kısa bir süre için "günlerin saçma hikayeleri" programımıza ara veriyoruz. kimilerinin bildiği kimilerinin bilmediği kimilerinin ise ilgilenmediği üzere the siyah kalp korteji dün gece şehrimizdeydi. çok kısa notlar ile özetlemem gerekirse- ki bu gereklilik benim geleceğimde dönüp de okuyacağım bir belge olması sebebi iledir- işte durum şöyledir.

  • öncelikle ghetto saçma bir yer, eğer benim gibi konsere geç kalırsanız konseri grup üyelerinin yanından seyredebilirsiniz. yani LIFO kuralı- last in first out-yani başı sonu karışmış bir mekan. sahnenin yanından giriş yapıyor ve mekanın ortasında duran arkadaşlarınıza ulaşamıyorsunuz ama bir bakıma iyi de oldu böylece ben konseri arkadaşlarımdan ayrı ama gruba bir kol mesafesi kadar yakın olarak seyretme fırsatı buldum. 
  • the black heart procession, esas oğlanları Pall Jenkins and multi-enstürmentalist Tobias Nathaniel başta olmak üzere maalesef isimlerini hiçbir yerde bulamadığım devasa basçıları ve erkek güzeli bateristleri ile karşımızdalardı. yine maalesef playlisti not edemedim eminim ilerleyen günlerde bir yerlerde çıkar ben de buraya eklerim ama beklenen tüm şarkılarını çaldılar. release my heart, tropics of love, drugs, heaven and hell, rats...  en sona da en popülerini getirdiler; it's a crime... .bir kere bis yaptılar. müzikal kalitesi ile ilgili eminim konser alanında bulunan bir çok müzik adamı bir şeyler yazıp çizecektir, bu sebeple ben o işe girmiyorum ama amatör bir dinleyici olarak ben çok tatmin oldum. ancak ses düzeni daha iyi olabilirdi.
  • benim  bu küçük mekan konserlerinde en etkilendiğim şey, yıllardır şarkılarını dinleyerek bir çok duygusal ruh hali yaşadığınız insanların capacanlı karşımda durması, bu sebeple konserler boyunca yüzümdeki sırıtmayı engelleyemiyorum. bu yetenekleri görünce şarkıları benim için daha da anlam kazanıyor. 
  •  grup için seyirci ile teması yok, gelip çalıp gidiyorlar diyenler olmuştu, dün gece tam tersine seyirci ile konuşan, isteklerini duyan ve yerine getiren, bize kadeh kaldıran bir grup vardı. tüm elemanları gayet samimi buldum.
  • tüm bunların dışında bence dün akşam sahnede gerçek müzisyenler vardı, tüm egolarını sahnenin dışında bırakmış, sadece yazdığı şarkıları ve çaldığı müziği düşünen, bunları en iyi şekilde icra eden ve bunu yaparken de gayet doğal olabilen, sanki evinin salonunda ya da stüdyosunda çalıyormuşçasına,  yalın insanlar vardı. dosdoğru, dümdüz, olduğu gibi mütevazi müzisyenler...  ve bence bunu görmek benim için gecenin en önemli sonucu idi. 
  • son olarak ben çok çok çok çok beğendim ve imrendim ve kıskandım ve hayran oldum. 
  •  
    bhp notu 1: ülkemizin büyük müzik adamlarının, konseri seyretmek yerine, dışarıda sigara içmesi beni benden alıyor
    bhp notu 2:  20-25 yaş aralığındaki kızların konserlere alınmasını yasaklayabilir miyiz?? (şaka şaka ama çok tuhaf olabiliyorlar)
    bhp notu 3: baterist gerçekten ama gerçekten çok çok yakışıklıydı, hatta pall jenkins'de bir ara seyircilere "bu arkamda duran güzelliği gördünüz değil mi? çekinmeyin bir kaç dakika kendisine bakakalın" türünden şeyler söyledi, ben zaten çok yakınında olduğum için hep bakakaldım :)  (yukarıdaki küpte görülen zenci kardeşimiz).
release release release my heaaart, before yoouuuu move aaheaaaad!!

27.5.10

PERŞ HANIMIN NEŞESİ!

perşembe'nin bize cuma'yı getiren elleri konulu sanat eserim: courtesy of the artist

yüzüyoruz yüzüyoruz kuyruğuna geliyoruz!! bugünki konuğumuz perşembe. "hoşgeldin perşembe nasılsın?", "iyiyim valla, genelde iyiyim zira haftayı cuma'ya taşımak oldukça onur verici ve heyecanlı bir görev", " peki nasıl yapıyorsun hep neşeli ve moralli olma işini? yani hiç içinden  - hay allah bu cuma'nın başına taş düşsün, şöyle pazartesi gibi bir hüzün ve melankoli yaşayamayacak mıyım?- demiyor musun?", "doğru söylüyorsun, ben hep cuma'ya doğru giden yolda motive olmalıyım, neşeli olmalıyım, ama zaten bu şekilde doğduğum için hüzün içgüdüm de çok az", "sana çok teşekkür ederim sevgili perşembe, başarılarının devaMını dilerim".

evet, sayın dunyalılar sizlere perşembe ile yaptığım kısa röportajı aktardım. salı bey gibi, suya sabuna en az dokunan günlerden biri olan perşembe size ne hatırlatır? bence kendisi neşeli deli dolu bir kızdır. kısa adı perş'dir. genelde herkes tarafından sevilir, ama bunun en önemli nedeni cuma'nın habercisi olmasıdır. bu sebeple kendine olan güveninde biraz dalgalanma yaşar. haaaa, unutmayalın bir de yaz aylarında turklerin de  "loooong weekend" diye tabir ettiği uzun haftasonlarının başlangıcı olduğu için çoğu zaman perş akşamları yolculuk akşamıdır da... ben perş'i severim, kendisine bize güzel haberler getirdiği için teşekkür ederim.

bu perşembe'ye özel olarak, hüzünlerin hüzünü, melankolinin melankolisi, kırık kalplerin şarkıcıları, ne bileyim yani yağmurlu havaların tınıları; THE BLACK HEART PROCESSION (güçlü vurgu yaparak söyledim) şehrimizde. bakalım nasıl bi konser olacak. konsere gidecekler için antreman babında ufak bir playlist iliştiriyorum. ek olarak "gözlerimdeki elmaslardan bana hiç bahsetmemiş olman gerçekten de bir suçtur" diyorum. bir de bir de 1.şarkı benim favori bhp şarkım söylemiş olayım.




not: sevgili perş, neşene hüzün getirdik ama bir günlük hoşgör, adamlar taaaaaaaaa nerelerden geliyor!!

26.5.10

CHARSHAMBA YA DA CHUMBAWAMBA

huuuuuuuuuuuuuuuuuu, yaşşassıın, bu günlerin hikayeleri kitabımı yazarken hafta ne de çabuk geçmeye başladı!! işte geldiğimiz gün, bence, çalışma günlerinin en en en en güzeli. hiç bir zaman çarşamba'ya kızamam, ona sövemem, onu güzelce yaşar giderim. bence çarşamba bir kızdır ve oldukça da güzel ve havalıdır, kendine de güveni sonsuzduır çünkü ne de olsa hemen hemen tüm dünyalılar onu severler. belki de çarşambayı sevmemizde bu kızın da payı vardır. 

çarşamba'nın bir diğer özelliği genelde eğlence gecesi de olmasıdır. hafta içi günlerinin etkinlik günü genelde bu gündür. pazar, pazartesi, salı günleri evde oturan etkinlik böcekleri, çarşamba gününde kendilerini eğlencenin kollarına bırakırlar. bundan ötürü bu akşam size iki etkinlikden bahsediyorum. "the fall" filmini seyrettiniz mi?? seyretmediyseniz mutlaka seyredin,bu akşam saat 22:00'da radikal islamcı olmayanların kanalı cnbce'de,  harika bir film, bir ipucu vermeyeceğim, ne kadar şahane olduğunu seyredince görüceksiniz. eğer filmi seyrettiyseniz; "nasıldı ama? harika di mi?" bu arada oradaki küçük kız ile benim küçüklüğüm arasında ciddi benzerlik var ,acaba o benim izini bulamadığım küçük kardeşim mi?? bir de trip de the smiths gecesi var, çarşamba akşamları morrissey kırmızı maske takınca daha da yakışıklı olmuyor mu? ben bu akşam moda şeylerimi trip de şey etmeği planlıyorum, böylece bu eğlence gecesinde hem yazıp hem eğlenebilirim!!

değmek istediğim diğer bir konu ise turkçe kelimeleri ingilizce yazarak bi b.k yaptıklarını zanneden esnaf zanaatkarlara vereceğim bir müjde! bakın "charshamba" harika bir harf bileşkesi olmuyor mu? haydin hemen bir restoran açarak adını "charshamba" koyun!

işte bööle sevgili dünyalı dostlarım. charshamba'nın şerefine size chumbawamba'dan bir şarkı gönderiyorum. ne olduğuna siz karar verin!

25.5.10

SALI SALLANIR, AAAAAAA OOOOOOOOOO UUUUUUUUU!!

dedim ki, madem kaptırdık gittik, haftanın iki günü için saçmaladık, bari bu hafta "haftanın günlerine öğütler" adlı bir yazı dizisi çıkarayım, bunu da olmazsa bir kitapta birleştireyim sonra! iyi demiş miyim? bilemiyorum tereddütlerim var!

işte bugün salı bey günü. yukarıdaki şemada da gördüğünüz üzere salı bey ne yapıyor??? salı bey sallanıyor. aslında "salı sallanır" lafı buradan geliyor. salı bey biraz garip bir kişilik olduğu için her gördüğü şeyin üzerinde sallanmaya çalışıyormuş. sonra bakmışlar ki bu tehlikeli bir durum oluyor, mesela kayıkta sallanıyor, vapurda sallanıyor, telefon tellerinin üzerinde sallanıyor, boğaz köprüsünde sallanıyor, hayatı kötü etkiliyor, hemen ona çağdaş tasarımlı bir sallanan sandalye almışlar. işte o gün bügün salı sallanıyor. uuuuuuuuuuuuuuuuuuuu.... saçmalığın böylesini ben bile duymadım.

salı ile ilgili ne diyebilirim bilmiyorum. ben de herhangi bir duygu tetiklemesi yapmaz. bana hatırlattığı en önemli şey ise eskiden söğütlüçeşme'de kurulan salı pazarıdır ve izmit'te oturduğumuz bir dönem annem ile salı pazarına gelmek için bindiğimiz adapazarı treni içinde yaşadığımız feci anılardır. örnekse, hiç oturacak yer olmaması ve şişko teyzelerin popoları ile bizi sıkıştırması ve yaz sıcağında perperişan olunması ama yine de  elimizde pazardan alınmış şahane ganimetler olmasıdır. 

işte böyle sevgili gezegen sakinleri. bence salı'nın adını değiştirmemize gerek yok, ne dersiniz? güzel bir adı var. salı bey'de oldukça yakışıklı, böyle devam edebilirler, onay veriyorum. pehhh.

24.5.10

r u walking on a wire thinking it's monday??

pazar gününü atlattınız mı?? ee nooldu?? şimdi de pazartesi oldu!!! 

pazartesiyi seviyor musunuuuz???? 
 HAYIIIIIIIIIIIIIIR!! 

pazartesi olunca kendinizi kalkanlarını kuşanarak bir ip üzerinde yürüyen darth vader gibi hissediyor musunuuuz?? 
EVEEEEEEEEEEEEEET!!!! 

dertlerinizi unutmak için pazartesi günleri kahve denizinde boğuluyor musunuuuuz? 
EVEEEEEEEEEEET!!! 

o zaman size iyi bir haberim var :) 

BUGÜN PAZARTESİ DEĞİL SALIÖNCESİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİ

haydi herkes neşeye, ama taa ki ne zamana kadar???? perşembe akşam ki black heart procession konserine kadar!

not: bu nadide ve dahiaaane kandırmacamı "meğersem bugün pazar değilmişmişin" pazartesi versiyonunu isteyenlere gönderiyorum!!

23.5.10

meğersem pazar akşamı değilmiş!!

bu pazar akşamlarının üzerimde yarattığı korkunç travmanın farkındasınızdır umarım, zira kendisi temcit pilavı gibi dönüp dolaşıp geldiğim konulardan bir tanesi. şimdi de çocukluğumda beynimde yer eden pazar günlerinin "life long" (yaaaani ömür boyu) yarattığı etkiyi silmek için ne yapamk gerekir konusunu deney masasına yatırıyorum, karnını yarıyorum, amanın!! iğrenç; 11 yaşında sürekli zırlayan bir çocuk mu istersiniz, feci bir yurt mu istersiniz, ayrılmak zorunda olduğum çocukluk aşklarım mı dersiniz, şehrilerarası yolculuk mu dersiniz, okula gitmek, evde yapılan ütü, pazar eğlencesi programlarımı dersiniz, sevilmeden gidilen ofisler, işler, güçler mi dersiniz. ööööööööğğğğk hepsi bu karın yarığının içinde.

yine konu dağıldı ama "meğersem bu akşam pazar akşamı değilmiş" deneyimize hoşgeldiniz, yapmanız gerekenler:

1- "pazar sabahı mükellef kahvaltı yapılır" : bu klişeden vaz geçin, erken kalkın ve küçük bir tost ve çay ile kahvaltıyı geçiştirin

2- "pazar günleri evde ya da güneş altında tembellik yapılır": yo yo yooo, hemen evden çıkın ve bir iş halledin, şöyle cumartesi günleri hallettiğiniz türden, mesela gidin evinize bir çalışma lambası alın.

3- "pazar günleri aile ziyareti yapılır": yapmayın!!! mümkünse ailenizden kimseyi görmeyin, arkadaşlarınız ile buluşun ya da yalnız durun.

4- "pazar günleri sinemaya gidilir" (daha çok kış için geçerli): sakın gitmeyin! onun yerine meyhaneye gidin ya da bir bara gidin. aynen cumartesi akşamı yaptığınız gibi. böylece eve de geç gelir ve hemen uyuyakalırsınız.

işte travmayı atlattınız!!  benim size tavsiyem, sevgili gezegen sakinleri, pazar travmasını atlatmak için pazar gününe ilişkin klişelerden uzak durun!! benim gibi aile kahvaltısı yapıp, sonra açık havada gazete okuyup, sonra evde film seyredip, bir yandan da her pazar akşamı moda blogunuz için harıl harıl malzeme aramayın!! (şaka şaka, aile kahvaltısı çok güzeldi:)). onun yerine pazar günleri hiç yapmadığınız şeyler yapın.yani;

BENİM DEDİĞİMİ YAPIN, SAKIN SAKIN YAPTIĞIMI YAPMAYIN!!!