parasol'e özel arama kutusu

17.12.09


beklemek; mezun olacağın günü, seyahate gideceğin günü, evleneceğin günü, doğuracağın günü, askerliğinin biteceği günü, iş görüşmesine çağrılacağın günü, sevgiline kavuşacağın anı, uçağın gelmesini, sipariş verdiğin kitabın postadan çıkacağı günü, beğendiğin grubun yeni albümünü alacağın  günü, haftasonunu, yazı, baharı, telefonunun bilinmeyen bir numara tarafından aranmasını...

15.12.09

MURPHY'E MEKTUPLAR

sevgili murphy, bu dünyaya gelen hiç kimsenin kuralları seninkiler kadar geçerli olmadı! insanlık sürdükçe ve dünya döndükçe-ki belki de 2012 yılına kadar- sen hep var olacaksın... bak senin namına ben bir kaç kuralını şuracığa döktürmek isterim;
  • arabamızı her yıkattığımızda yağmur yağar ya da üzerine karga kaka yapar
  • deniz tatiline gideceğimiz o kısacık izin günlerimizde "hasta oluruz" (kızlar için)
  • dişimiz ağrır ağrır, sonunda doktordan randevu alırız ve muayene günü geldiğinde ağrımız geçer
  • cep telefonumuza en ihtiyaç duyduğumuz zamanda şarjı ya da şarzı!!? biter
  • her gün şemsiye yanımızda dolaşırız yağmur yağmaz, ama şemsiyemizi yanımıza almadığımız o gün yağmura yakalanırız
  • akşam yemeğine misafirimiz geldiği an evde ya tüp biter, ya su biter, ya da limon olmaz
  • uzun süre bir yerde beklememiz gerektiğinde bir bakarız ki müzik aletimizin şarjı bitmek üzeredir
  • uzun yolculuklara çıkmadan önce ya midemiz bozulur ya ayağımız burkulur
  • flört etmeye başladığımız karşı cins ile ilk buluşmalarımızda  dudağımızda uçuk, güzümüzde arpacık, yanağımızda sivilce çıkar, saçımızın en inatçı teli kendini göstermek için diğerleri ile birlik olmayı reddeder
işte tam da bu zamanlarda sahip olduğumuz şeylerin ne kadar da değerli olduğunun farkına varır ve bir daha bu ters köşelerde kalmamak için daha dikkatli davranırız. söylesene murphy, sen aslında bize herşeyin kıymetini öğretmek için mi varsın yoksa sadece her işin ters gitmesini mi sağlarsın?

not: senede en fazla 4 gün arabamı yıkamaya veriyorum- bugün mesela- ve hava tahminleri önümüzdeki dört günü yağışlı gösteriyor. M   U   R  P     H    YYYYYYYYYYYYY !!!

bu da londra hatırası!!


londralondralondraaaaaa diye sayıklarken işte bir londra seyahatimi daha sonlandırmış bulunuyorum. kısa kısa notcuklar ile özetlemem gerekirse, gerekli mi? bilmiyorum ama işte şööyle;

* londra artık sabiha gökçen'den thy ile ucuza uçulabilecek ve kalabalık olmaması sebebi ile arka koltuklarda business class konforu ile yatabileceğiniz bir destinasyondur, ancak dönüş uçağı oradan 22 45 olduğu için, ertesi gün benim gibi bi de işe giderseniz, sınırları zorlayan bir yolculuk olabilir!

* benim gibi şanslı iseniz hiç yağmur görmeden dahi gezinebilirsiniz :)

* eğer yolunuz düşer ise muhakkak tate modern'deki "pop life" sergisini görmelisiniz

* yine yolunuz düşer ise national portrait gallery'de "beatles to bowie: the 60's exposed" sergisini görmelisiniz

* eğer gerçekten sergi gezmekten hoşlanıyor iseniz hayward gallery'de "ed ruscha: fifty years of painting" sergisi de görülebilir

* yolunuz düşse bile maalesef royal academy'deki müthiş sergiyi kaçırdınız; anish kapoor... ben son gününe yetiştim harikaydı!!

* aralık ayında oxford street'te adım atmak naaamümkün  ama ne olursa olsun oradaki topshop ve urban outfitters'a muhakkak gidilmeli, ayrıca farklı şeyler bulmak istenirse de carnaby street ve covent garden'daki james street ziyaret edilmesi gereken yerler,

* en güzel ama en güzel şey bence asla burada yaşayamayacağımız bir etkinlik olan hyde park'taki winter wonderland olayı... sadece christmas için yapılan bir aktivite, mükemmel, filmlerdeki gibi... her türlü lunapark eğlencesi, alman beer garten durumları, etler, sosisler, sıcak şaraplar, canlı müzik, küçük küçük alışveriş, temiz ve sıcak suyu olan portatif tuvaletler, asla rahatsızlık vermeyecek bir insan kitlesi (en bulumazı!!) vs, vs...

* son günlerin en hip yeri shoreditch, brick lane, spitalfields market.. 2 gün zaman olsa dahi buralara gidilmeli ve görülmeli, rough trade burada sonra bir sürü vintage mağazası, el yapımı eşyaların satıldığı standlar, yemekler, pizzacılar, cool ve de şahsına münhasır giyinen bir dolu insan.

* her ne kadar ingilizlerin mutfağı yok deselerde ben pub food dan hoşlanıyorum. fish&chips, sunday roast filan falan içimi ısıtıyor, ama zaten londra da tüm restoranlar bence harika dünya mutfaklarından envai çeşit örnek var, tüm restoranlar, barlar, publar tıklım tıkış, 40 gün 40 gece chrismas kutlamaları!!  

* özgür sokaklar, özgür insanlar, güzel kızlar yakışıklı erkekler!!

benim gezi işte böyle gelip geçti...  darısı isteyenlerin başına... şimdi gerçek hayata alışmaya çalışıyorum, her seyahatten sonra sanki hayat yeniden başlıyor gibi oluyor. eşyaları yerleştir, aileni görmeye git, seyahat sonrası arkadaşlarınınla buluş, manikür yaptır, kuaföre git, banka hesabını kontrol et, rejime başla, yeni kararlar al... yahu alt tarafı 4 günlüğüne tatile gittim. tüm bu işler nereden çıktı, üstüne üstlük bu hafta ofisimiz de taşınıyor.. ooohhh 2010 harika bir giriş oluyoo be!!

14.12.09


tüm bir gece süren yolculukların etkisinden kurtulmak için yapılması gereken en faydalı şey; bir su kıyısında, mümkünse güneşin altında yatmak ve kuşların üzerinizden geçmesini seyrederken uykuya dalmaktır.

12.12.09

MUSIC MUSIC MUSIC

sonunda dun hayallerini kurdugum rough trade ye attim kendimi. edindigim yeni muzikler:

-bombay bicycle club/ i had the blues but i shook them loose

- little red/ listen to little red

- mumford&sons/ sigh no more

ayrica urban outfitters dan da harika bir album olan cocoon un my firends all died in a plane crash ini aldim.

tabii ki cd dunyasi artik yok oldu ama yine de ben hala cd almayi seviyorum. ayrica birakin ben burada kalayim yaaa... nooluur!!!!

not: ingilizce bir klavye de yazdigim icin yazilar abuk oluyo be dunyali dostlar!!

11.12.09

ilk gun- evde kilitli kalmak

londra da ilk gun.... .sabah erkenden kalktim... giyindim... cay ictim... biraz tv ye baktim....disari cikma vakti... paltomu giydim... evin anahtarini aldim.. kapiya yoneldim.... kilitli.... normal.. arkadasim cikarken kilitlemis... anahtarlar elimde, acabilirim.... deniyorum... deniyorum.... acilmiyor.... anliyorum... kilitli kaldim... paltomu cikariyorum... arkadasimi ariyorum.. cevap yok.. mesaj atiyorum... tv yi aciyorum... londra da ilk gunum.... evde kilitliyim... bir sure sonra arkadasim ariyor... ben ne yaptim!! diyor... ev merkeze oldukca uzak... is yerindan birisini taksi ile eve gonderiyor... kurtaricum geliyor... o disarida ben iceride... bir kac denemeden sonra kapi aciliyor... KURTULDUM!!! hatta onun geldigi taksi ile tate e kadar gidebiliyorum.. bu da sansimin dondugu an oluyor... kurtarilmayi beklerken fleetwood mac geliyor aklima... common baby now saaaaaveeee meeeeee....

(kurtaricim siyahi bir bayan temi!!!)

10.12.09


bir pikapın arkasında çıplak olarak giderken kahve içmenin keyfine diyecek yoktur. çıplak olarak denizde yüzmek gibi!

9.12.09

işte beklenen an!! londraaaaaaaaaaaaaaaaa...

bayramda acilen gitmem gereken beyrut seyahati sebebi ile (ki acilen seyahate gitmek de ne demek denebilir!!) londra seyahatimi bilinmeyen ama çok beklenen bir tarihe ertelemiştim. işte o çok istenen tarih bügün ile pazar günü arasında gerçekleşiyor.bu plan londra da yaşayan arkadaşımı, 18'inde ülkemize gelmeden, orada yakalamam gerektiği için bu kadar sıkışık bir şekilde gerçekleşiyor. geç olsun, sıkışık olsun güç olmasın sevgili dünyalılar! sabihadan gidiş, sabihaya abuk bi saatte dönüş. gezi planımı yaptım, gideceğim sergileri, müzeleri belirledim; tate, royal academy, v&a, hayward, saatchi... bunlar dışında da shoreditch ve rough trade'de tapınmayı düşünüyorum. bu sefer akşamlar için bir hazırlık yapmadım, arkadaşım işten çıktığında onunla güzel restoranlara gidip, sonra da publar'da stella içmeyi planlıyorum. bol fotoğraf, az alışveriş, çok gözlem, memleket havası, özgür giyim, özgür hayat!!!! bu arada kadıköy-trip ekibi de orada ve cuma akşamı mete avunduk manchester'da türkçe müzik çalarak ayar bozacakmış. süper eğlenceli olabilirdi ama zaman az yapacak iş çok. 

not: "uçakta" olacağım...
not: yazmaya da devam tanrım kısmet ederse :)

"UÇAKTA"

"uçakta" ilginç bir durumdur. çoğunlukla uçaktaki durumuma dışarıdan bakmam ama, baktığımda bu çok komiğime gider. bir sürü bir sürü kişi küçücük bir alana, göreceli olarak da küçücük bir metal yığınının içine binip uçarlar. durum budur. tabii ki diğer tüm araçlar için de yaptığımız şey budur ama onlar yere sağlam basar, yerde gider, yerde çarpar, yerde düşer. ama uçak boşlukta gider. bir de şunu düşünün, kocaman bir gökyüzünde bir silindirin içinde gidiyorsunuz. o atmosferin içinde sadece bir zerresini! puff diye ortadan kaybolsanız yapacak bir şey yoktur. puff, ve işte yoksunuz..  neyse bu durum komik bence. ben çoğunlukla uçağa binince kötü şeyler düşünmem yani aklıma  gelmez. kaderciğimdir. uçağa binmeyi seviyorum. benim için harika bir okuma alanı. gazetemi, kitabımı, dergimi en ince ayrıntısına kadar okur, yazıp çizmem gereken şeyleri tamamlarım. özellikle uzak diyarlara yapılan seyahatlerin sonunda geçirdiğim uzun uçak yolculuklarında seyahat ile ilgili günlüğümü uçakta yazarım. eğer koltuğunuz istediğiniz yerde ise, hatta yanınızda kimse yoksa, ya da exit'i kapmışsanız işte o zaman yolculuk tadından yenmez. ama ağrıyan bir başınız ya da bozuk bir mideniz, yanınızda uçak korkusu olan bir teyze, fazla kilolu bir amca, önünüzde "yatan koltuk" manyağı bir görgüsüz oturuyor ise işte o zaman, işte o zaman... yapacak hiç bir şey yoktur, bir an önce tekerleklerin yere değmesini beklemekten başka!!

not: aslında "uçakta" tekerleklerin yere değmesini takip eden 15-20 saniye ne acayiptir, sanki duramayıp duramayıp alabora olacağımızı düşünürüm.

8.12.09

beyaz yalanlar


Just one little white lie
Is all I need from you
What harm can it do?


beyaz yalanlar duymak ister misiniz? kimseyi incitmeyecek, yarım elma gönül alma şeklinde, biraz egonuzu okşayacak, biraz yüzünüzü güldürecek, kimseler duymayacak, kulağınıza fısıldanacak... hep dan! dan! diye vuran gerçekler, hep düşünmeden sarfedilmiş sözler, hep can yakmaca, hep gurur oyunları oynamaca, hep üstün gelmece, hep sahip olmaca... uzun lafın kısası sıkıldım etrafta olanlardan. benim beyaz yalan duyasım var.

7.12.09

e(art)h

iş seyahatiii, bırak peşimiiii

hay yarrrabbim sen ne muzursun!! yahu kendimi bildim bileli sürekli yolculuk halindeyim. 11 yaşında yatılı okula gönderilen küçücük ben, cuma günleri servise bin izmir'den aliağa'ya git, pazar günleri ağlaya zırlaya aynı servise bin izmir'e git, üniversite'de yatılı oku, bir süre haftasonları  istanbul'dan izmit'e taşınan ailemin yanına git(ama bu sefer ağlama), sonra bir süre tekrar izmir'e geri dönen ailemin yanına ayda 1-2 kez git, sonra geri dön, istanbul'da çalışmaya başlayınca paso ama paso iş sehayati yapılan bir işin olsun, sonra diğer işlerinde nispeten daha az seyahat eden ama yine de diğer insanlara göre daha fazla seyahati olan işler bul... oooof da ooffff.. şimdi de izmir deyim. işin daha da komik tarafı hani o ağlaya zırlaya geldiğim okulumdayım. çünkü okulum ile ilgili bir yerde çalışıyorum. ama artık sıkıldım. sabahın köründe gözleri kan çanağı olmuş taksi şöforleri, havalimanında kolye-bilezik- kemer- lap top çıkarma törenleri, kötü ama pahalı kahveler, uçağa biniş kuyruğu, iniş kuyruğu, domuz gribi havada asılı mı acaba endişesi, bagajı merakla bekleme durumu, harıl harıl çalışıp akşam pestil gibi kendini otele atma durumu, otelin yemeklerini odada yerken tv karşısında mıhlanma durumu... durumu da durumu..... 

yani tanrım, ben gezmeyi seviyorum diye bana bi kıyak mı geçmeye çalıştın? gezmeyi seviyorum diye bana aklınca komik şakalar mı yaptın? naaptın allasen, neden ben??? zaten biliyorum bu günlerde aramız pek iyi değil, sevmiyosun beni ama bak belki yıldızımız barışır, bir dene, beni sevmeye çalış, sürekli istemediğim ve hoşuma gitmeyen şeylerin arka arkaya yuvarlanmasına bir son ver, ne dersin? bunun karşılığnda ben ne mi yapıcam?? eğil de kulağına söyliyeyim...

küçük bir not

bu hafta benim için ilginç bir hafta, daha sonra detayları ile yazacağım ama şimdi bu haftanın aksiyonlarından biri olan iş için izmir e gelme fiilini gerçekleştirdim ve bunu saw'dan yaptım- yani atatürk ün manevi kızı yani sabiha gökçen havalimanından. aman da aman ne güzel olmuş, o eksi taşra havalimanı durumundan kurtulmuş, geniş mi geniş, ferah mı ferah güzel mi güzel bir havalimanı olmuş. ohhh anadolu yakasından sefamız olsun efendim. daha bitmedi çarşamba günü oradan londra ya uçuyorum, dediğim gibi garip bi hafta!!

5.12.09


her kitap okumaya başladığımda öyle uykum geliyor öyle uykum geliyor ki, 2. sayfadan sonra kelimeler ağır ağır üzerime çöküyor. ya da bir kitaba başlayabilmek için neyi bekliyorum?? 

4.12.09

bilinçaltı etkileşimleri- seviş-me

son zamanlarda hep işten eve evden uykuya, uykudan işe işten eve evden uykuya filan derken bayağı bir tv izleme işine girdim. aaa, bir de baktım ki ciddi ciddi bilinçaltımı etkilemeye çalışıyorlar. geyik muhabbeti yapılan programlarda sürekli şöyle bir görüş var; "turk dizileri 90 dk oldu, bunun yarısı da sevişme ile doldu!!", "artık tv'lerde sevişme sahnesinden geçilmiyor", "çocukların dahi ayakta olduğu saatlerde sevişme sahneleri gösteriliyor". allasen, hangi sevişme sahneleri? kim kiminle hangi dizide sevişti? ben tv seyrettiğimi zannederken dvd'mi seyrediyomuşum?? sevişmeden kastınız, oyunculuğun sıfır olduğu, öpüşür gibi yapıp aslında öpüşmeme ya da üstünkörü öpüşme sahneleri mi???? eğer bunlardan etkilenecek birileri varsa gerçekten sokağa çıkmasın. ülkede olan olaylar onları feci bir travmaya sürükleyebilir!! bir de bir de biz tutti frutti ile büyüyen, yasemin evcim miydi neydi onun erotik aerobiği ile spor yapan insanlarız, iki tane sevişir gibi yapma ama sevişememe sahnesinin topluma zararlı olduğuna kimi inandırabilirsiniz? yavaş yavaş beynimizi yıkayın, yakında sözde sevişen bu oyuncuları sokakta taşlama seansları başlayacaktır!!

3.12.09


evde kelebek beslemenin bazı zararları olabilir ama bundan daha kötüsü dev bir sulama kabına sahip olmaktır!

2.12.09

aralık'a mektup

sevgili aralık,

yine döndün dolaştın geldin. senin için aslında endişeleniyorum çünkü çok fazla nosyonun var. ayrıca özellikle 40 yaş üstü insanlar arasında pek de sevildiğini söyleyemeyiz. bunun sebebini sen de çok iyi tahmin ediyorsundur, ama yine de ben açıklayayım; maalesef yaş hesaplaması, pratik olsun diye, içinde bulunduğun yıl - doğduğun yıl olarak yapılıyor ve bu da mayıs sonrası doğan insanları erkenden yaşlandırıyor. (ben de 40 yaşımdan sonra seni sevmeyebilirim haberin olsun!) yani yeni bir yıl getirdiğin için bu insanlar sana biraz bozuluyor. öte yandan, yeni bir yılın gelmesine sebep olduğun için; yılbaşı kutlamaları, hiristiyan aleminde christmas kultamaları, şükran günü filan derken bayağı bir aksiyonu da beraberinde getiriyorsun. bol hediyeli bol kutlamalı bol yemekli bol içmekli.... tabii tüm bunların gerçekleşmesi için çok para harcanması gerekiyor. yani cebimize zararın var bunu açıkça söylemeliyim... onun dışında ücretli çalışan bizler için vergi dilimi denen olgunun maksimuma ulaştığı bir zamana denk geliyorsun. maaşlar kuş gibi kalıyor ama senin kutlamaların bu konuyu göz önüne almıyor. bunun dışında mesela müzik adamları, film adamları, dizi adamları tüm yıl popüler olan ya da başarılı olan müzik, film, dizi, şarkı, kitap arasında sıralama yapıyor. biz de tüm yılı böylece hatırlamış oluyoruz ve ayrıca bu toplama tavrı beraberinde kısa dalgalı bir hareketi de getiriyor. sonra, masa takvimim bitiyor, kırmızı moleskine'm bitiyor ve ben yenilerini almaktan feci mutlu oluyorum. hepsinde temiz sayfalar açıyorum. senin ortalarına geldiğimizde artık herkes seni def edip bir an önce yeni yıla girmek istiyor, yeni umutları, yeni beklentileri, yeni takvimleri ve yeni ajandaları ile...

uzun lafın kısası senin de avantajların ve dezavantajların var ve diğer aylar içinde de ayrı bir yerin... herşeye rağmen ben renklenen vitrinleri, ışıldayan sokakları, süslenen ağaçları, alınan hediyeleri ve ailecek yenen yılbaşı yemeklerini çok seviyorum. sen şehrimize ayrı bir güzellik getiriyorsun ammaaaa bir türlü gökyüzü ile anlaşıp yılbaşı gününde kar yağdıramadın. hadi bak bekliyoruz, kartpostalları haksız çıkartmayın, birlik olun yağdırın şu karı!!neyse dediğim gibi senin işin zor. kolay gelsin der gözlerinden öperim.

sevgiler ve selamlar,

1.12.09

beyrut hatırası




beyrut beyrut, bir zamanlar doğunun paris'i dedikleri beyrut. bence bu lafı etmelerinin sebebi, arap dünyasının yaşam alışkanlıkları açısından gavuru olduğu için, ama tabii tamamen uyduruyorum. öncelikle şunu belirtmek isterim ki benim sandığımdan çok farklı bir şehirdi beyrut. pis değil, beyaz entarili adamlar, siyah peçeli kadınlar değil, korku değil, güvensiz değil, kurban bayramının kesik koyunları değil... değil de değil. özetle beyrut benim gözümden şöyle bir yerdi:
  • insanlar, yaşam, kültür: beyrutta çok çok güzel, şık bakımlı kadınlar ve bu kadınlara öküz gibi bakmayan, gözleri ile taciz etmeyen yakışıklı ve medeni erkekler yaşıyor. türbanlı kızlar dahi tayt ve mini etekle dolaşıyor!! tip olarak aynı ama aynı bize benziyorlar yani karışık... sarışın var, esmer var, kumral var, yeşil gözlü, mavi gözlü var, hepsi var. ayrıca mimik ve vücut dili olarak da aynı biz. dolayısıyla ben bu insanların arapça konuşmasını yadırgadım. ama aslında onlara çok yakışıyor ve karar verdim ki arapça çok güzel bir dil, önemli olan kimin ağzından çıktığı !! kültürel olarak karışık bir topluluk müslüman, hiristiyan, ermeni, musevi, budist hepsi bir arada yaşıyor. hemen hemen herkes ingilizce ya da franszıca biliyor. çok içten, yardım sever ve samimi insanlar. türkleri seviyorlar!!! vllahi billahi!! tesadüfen girmiş olduğumuz bir ermeni mahallesinde herkesin türkçe konuştuğunu görünce kalakaldım ve bu insanlar ile konuşunca onların 1915' lerde türkiye'den sürülen ermenilerin çocukları ya da torunları olduğunu öğrendim. onlar kendilerini "adanalı", "iskenderunlu", "istanbullu" diye tanıtıyorlar! bu durum karşısında utandığımı itiraf etmeliyim. vatan dedikleri yerden zorla gönderilmiş, başka diyarlarda yaşamaya çalışan yoksul insanlar...
  • trafik: bu kadar medeni bir toplumun nasıl bu kadar çılgın bir trafiğe sahip olduğunu ben çözemedim. deli gibi araba kullanıp, hiçbir kurala uymayıp, sürekli ama gerçekten sürekli korna çalıyorlar. trafik lambası yok denecek kadar az. arabalara bakıldğında da burada göremeyeceğiniz kadar mega lüks arabalar ve neredeyse hurdaya çıkacak kadar eski arabalar var. toplu taşıma yok sayılır. olan otobüslerde 1970'lerden kalma
  • yemek, içmek, eğlenmek, müzik: çoğunlukla baklagil, et ve yeşillikten oluşan nefis bir mutfak kültürleri var. arak dedikleri rakıları, almaza marka lokal biraları var. bunun dışında çok tükettikleri ama bence iğrenç olan gülsuyundan hazırlanan bir içecekleri var. güzel restoranlarda yemek yemek bize göre dah ucuz. müzikleri bildiğimiz arap müziği ve darbukanın ağırlığı sebebi ile her yerde göbek atasınız geliyor. ayrıca her türlü müziğin çalındığı barların olduğu sokaklar mevcut. hafta sonları sabaha kadar dans yani!!
  • alışveriş: lokal bir şeyler almak, kapalıçarşı tarzı yerlerde gezmek gibi bir hedef koyarsanız bunu gerçekleştiremezsiniz çünkü öyle bir yer yok. bizdeki gibi bolca avrupa ya da amerika uyruklu marka var. dolayısıyla alışveriş yapacak bir durum söz konusu değil.
  • mimari: iç savaşta yıkılmış, hasar görmüş, kurşun ve füze yemiş bir çok eski bina, yenilenmeye çalışan bir şehir, milyonlarca dolara satılan gökdelen katları, gaziantep ya da mardın'de de bolca gördüğümüz sarı taş, palmiyeler, perde ile örtülen büyük balkonlar, bu balkonlarda güzel bitkiler, yeşil panjurlar, eski akdeniz mimarisi ile yeni gökdelen mimarisinin karışımı...
  • para birimi: lübnan pound'u ama dolar da lokal para gibi, her yerde kullanımda..
  • güvenlik: her ne kadar bir çok yerde silahlı lübnan askeri görseniz de bu durum hiç rahatsız edici olmuyor. şehre indiğim andan ayrılana kadar güvenlik ile ilgili bir tek şüphem bile olmadı, zaten suç ornaı en düşük ülkelerden biri imiş. ne hırsızlık, ne sözlü taciz, ne ıssız sokaklarda korku... hiçbiri yok, endişeniz olmasın.
bunlar dışında kadın erkek türk dizileri ile kafayı bozmuşlar, herkes aşkımemnu, asi ve gümüş seyrediyor. sigara her yerde ama heryerde içiliyor ve paketi 2 TL, yani içilmesin de ne olsun?? belediye otobüsü, dolmuş, havalimanı, restoran, bar her yer her yer sigara dostu. insan her şeye ne çabuk alışıyor, daha 5 ay önce restoranlarda sigara içen ben beyruttaki sigara özgürlüğüne aldanıp içtim de içtim ama yadırgadım da!! ayrıca nargile çok çok çok ama çok yaygın. herkes tüttürüyor.

velhasıl "eee yani gidelim mi, napalım?" diye sorarsanız ben de şöyle derim "vizesiz gidebileceğiniz, nispeten ucuz ve yabancılık çekmeyeceğiniz, kolay ulaşılabilen (1.5 saat uçak) güzel bir şehir. yazın giderseniz şehirde denize de girersiniz ve bu kışın gitmekten daha eğlenceli olabilir, gidin görün". sonra siz bana "bir daha gider misin?" derseniz ben de size "galiba gitmem, 3 gün yeterli idi" derim.

not: tüm gezi boyunca lonely planet'in "syria& lebanon" başlıklı kitabını kullandık ve tüm yönlendirmelerinden feci memnun kaldık. tavsiye ederim!

nereye kafamı çevirsem kızlar kendilerine göre "ideal" bir erkek aramakta. her yerden çığlıklar yükselmekte. böyle bir şey olmadığının ne zaman farkına varılacak gerçekten merak ediyorum?

30.11.09

tomorrow, will it really come??


beyruttan bir kare
işte sevgili dünya vatandaşları bir yolculuk, bir tatil, bir kendini bulma, arkanda bıraktıklarını unutma, bir rutinden uzaklaşma seansı daha sona ermek üzere. ilginç bir diyara seyahat etmiş olmanın verdiği garip duygular ile, bu seyahate ilişkin bir kaç not ve fotoğtrafı buralardan paylaşacağım ama henüz kendime gelmiş değilim. doğunun kaderi midir, evrenin düzeni midir nedir bilmiyorum ama doğuya giden  ve oradan gelen tüm uçaklar garip saatlerde yol almakta. gidiş gece yarısı- dönüş ise sabaha karşı gerçekleştiği için, hiç uyumadan bu sabah saat 6 da eve varabildim ve bu da bünyemde bazı uyumsuzluklara sebep oldu!! velhasıl gezi notları toparlanmayı bekleyecek.

tatilden önce işyerindekiler ile yaptığımız geyik şöyleydi; "acaba pazar günü tatil olunca pazar sendromu atlatılabilir mi?" bu soruya zamanı gelmişken cevap veriyorum "HAAAAAAAAAYIIIIIIIIIIRRRR". böylece şuna karar verdim ki işe ya da okula başlamadan önceki hergün pazardır. bu da bizi morrissey'in "everyday is like sunday" şarkısına referans verdirtebilir. tatiller bitiyor, seyahatler sonlanıyor ve neymiş? sayılı gün çabuk geçiyor. bloglara neler yazılmış, posta kutusuna neler gelmiş, kim neler twitlemiş, facebook da neler olmuş, çamaşır,bavul, erzak alışverişi, aile ziyareti derken tampon olarak koyduğum bu günün de sonuna geldim. yine morrrissey'den bir şarkı ile bu zırvalıklara bir son veriyorum. eid el mubarek!!!

Tomorrow
Will it really come ?

Tomorrow
Does it have to come ?

Tomorrow
It's surely nearer now ?
You don't think I'll make it
I never said I wanted to !
Well did I ?