parasol'e özel arama kutusu

25.9.09

gözünüz aydın U2 geliyor!!

ben hafifmüzik.org da okudum ama galiba ben okuyana kadar sağır sultan bile duymuştu!! sonunda U2 şehrimnize teşrif edecek. hani gelmiyeceklerdi hani burada insan hakları ihlal ediliyordu hani bilmem neydi. ne değişti de şimdi geliyorlar? bi baktlar ki 360 derecenin içine türkiye de giriyormuş!!!

ben bu habere sevindim desem yalan olur. daha öncede buradan belirttiğim üzere U2 benim için çooooooook eskide kaldı. bono irlanda için şarkı söylediği günlerde.. ama tabii ki eğer 12 ay sonra başıma bi şi gelmemiş olursa neler olduğuna bakmak için gidip göreceğim U2 yu. en azından the edge in hatırı için :) sunday bloody sundaaaaaaaaaay die de bağıracağım gerekirse.

naylon U2 geldi hoş geldi
ama artık bu saatten sonra biraz boş geldi

adlı şiirimi bono ya gönderiyorum bi kuple sivuple..

24.9.09

cızırdayan radyo

vızıldayan sinek

kapanmayan musluktan damlayan su

üst komşunun topuklu terliği

alt komşunun surrrrrround sistemli sinema keyfi

denize zorla sokulan çocuğun feryadı

herhangi bir anda çalan korna

sabah çalan alarm

polis arabasından yapılan plaka anonsu

tabağa sürten bıçak

dişe değen çatal

çıtlatılan parmak

törpülenen tırnak



23.9.09

özgün olmaya evet
kopyalamataklitetmebenzetmeyeçalışmaya hayır

meraklısına bayramda kaş manzaraları

artık bugün sonabahar kış 09-10 sezonuna adım atıyorum. bayram tatilini bir separatör olarak kullanıyorum. bu yeni sezonu" bayramda kaş nasıldı acaba" diye merak edenlere bir kitapçık yaparak taçlandırıyorum. bakın işte güzide tatil kasabamızdaki tatilim benim için şöyleydi;


bütün gecelerimiz deja vu da geçti. anıl ın çaldığı müthiş müzikler ile kah dans ettik, kah dans etmedik. biz her akşam istek şarkı istedik. o da sağ olsun olanları çaldı. ilk akşam bruce dan radio nowhere istediğimizden itibaren her akşam biz içeri girdiğimizde- bize cest olsun diye yaptığnı sandığım- bu şarkıyı çaldı. bol bol mojito içildi ama ben en çok kendimce süper bir keşif olarak adlandırdığım buzlu şendi içtim.


kaş gezilerinin vazgeçilmez yemek noktalarından biri olan bahçe restoranda güzel mezeler yedik ama en çok spaghettici - eski adı ile spaghetti house- de yediğimiz yemekler hoşumuza gitti. onun dışında her gün en az 2 kez noel babada mola verip çaylar- kahveler içtik, meydandan gelen geçenleri seyrettik. bademci ile selamlaştık, köpekleri sevdik, en önemlisi basket maçlarını buradaki büyük ekranlarda seyrettik taaaaaaaaaa ki yunanistan bizi eleyene kadar!
türkiye deki sahil mekanları içinde en güzel dükkanları olan yer kaş bence. işte uzun çarşısında biz de birazcık gümüş neyin aldık. bir de sumru nun dükkanından çok güzel kolyeler ve çantalar... kaygan taşların üzerinde ayağımız kaymasın diye çok çok dikkatli yürdük.
işte bayramda kaş ta olduğumun en büyük kanıtı; mavi nin önü!!! tüm bayram geceleri boyunca mavi nin önü işte böyleydi, ama biz bu kalabalığa hiç girmedik, zira bu kalabalık ilginç bir kalabalıktı. bence artık mavi 80'ler hard rock konseptini biraz güncellemeli, artık bu müziklere ben pek tahammül edemiyorum!
tabii ki her gün denizde çıp çıp yüzdük, bir kaç gün işte gökyüzü böyle gri bulutlar ile kaplıydı. hatta bir akşam üstü deniz dönüşü yağmur altında deja vu da biralarımızı içip, dans edip, sırılsıklam islandık ki bu da çok fantastiş oldu!!
ben hep ve her daim ve her zaman ve her yerde olduğu gibi burada da en büyük çantayı taşıyan kız ünvanını aldım, çantamda yok yokdu. fotoda görünen büyük çantamın içi havlu, kiyafet kitap, pareyo, deniz gözlüğü güneş yağı vs ile dolu iken büyük çantamın içindeki "küçük şeyler çantası"nda ise para, ilaç, sakız, ipod taç, foto maşin, cep tel, dudak parlatıcısı, toka, güneş gözlüğü neyin vardı. herkes "küçük şeyler çantası" ile çok dalga geçti :(
bi sürü bi sürü çeşit çeşit kolye, bilezik, küpe çart curt ıvır zıvır kombinasyonlarım sebebi ile buluşma yerlerine saatinde varamadım, hep geç kaldım, küpelerim x-ray de sebep olduğu metal yoğunluğu sebebi ile ilgi uyandırınca, çantamdan hepsini çıkartıp havaalanına da bir gösteri yapmış oldum :)

hemen hemen her gün limanağzında nuri nin yerine gidip göl kıvamındaki denizde bol bol yüzdüm. deniz kaplumbağalarınım kabuğuna tutunup balıklar ile oynadım, anne köftesi ve çiftlik çuprası yedim. hamakda bir oyana bir bu yana sallandım.

en önemlisi işte sadık dostum ipod taçım ile bol bol müzik dinledim, modem olduğu yerlerde maillarıma baktım, blogları takip ettim... bunun yanında her ne kadar bir fotosu olmasa da, yarısında olduğum aşk ile ilgili bir kitabımı, nick hornby nin shakepeare para için yazdı kitabını ve ian mcewan'ın siyah köpekler kitabını bitirdim. hepsi de bence güzeldi.

bunların dışında bu seferki kaş gezisinde eskinin ne kadar güzel olduğunu ve benim de ne kadar o zamanları özlediğimi fark ettim. ayrıca blogumu çok özledim, bu özlemin şerefine kendisine yeni bir template seçmeye karar verdim... işte böyle sevgili dünyalılar. umarım dalaman uçaklarındaki zengin züppecikler ile karşılaşmak zorunda kalmaz ve mutlu günler geçirirsiniz :) geçmiş bayram kutlu mutlu olsun.

yeni yayın döneminde kendime başarılar diliyorum!

19.9.09

ömer aaaaaşık ile aşık atılmaz

sonunda basket heyecanı da uçup gitti. mücadele etmezseniz ve kazanmak istemezseniz, kaybedersiniz. işte bu kadar basit. bir de tabii takımınızda büyü yapılmış oyuncunuz varsa o da üstüne tuz biber olur.

yani allahaşkına bu ömer aşık ın durumu nedir ben merak ediyorum. savımı da söyliyeyim. bence en son kavgalı ayrıldığı kız arkadaşı ona büyü yaptırdı. dedi ki; "aman da büyücü teyze, şu ömer e bi büyü yap ki hiç bir faul atışı sayı olmasın!!" e yuh. insan düşmanına bunu yapmaz!! bi de bu büyü tam avrupa şampiyonası maçlarına denk geldi mi!! işte buyrun burdan yakın. bir milli takım oyuncusu 513536564 faul atışının 513536562 tanesini sayı yapamaz mı? yapamayabiliyomuş bunu gördük. ömercik in resmen adı çıktı. o faul atışı yapacağı zaman herkes bıyık altından gülmeye başladı. en son kendisi de güldü. ömer tarafından bakarsanız herhalde hayatının en büyük travmasını yaşadı. "allahım allahım noolur bana faul neyin yapmasınlar, şimdi yine herkesin önünde topu elime alıp çembere sokmaya çalışıcam, anneeeee" dediğini düşünüyorum!! e olmayınca olmuyor!!

artık en son bügünki maçta spiker şöyle dedi: "sevgili seyirciler ömer bu iki maç arasında faul atışı çalışması yaptı ama yine de şansızlık işte" gibi bi şi.... yahu, bunca sene bu çocuk napıyodu? neye çalışıyodu?? karpuzlama diye bi şi var, bari onu yapsaydı!!

not1- oğuz 22 yaşında aklınız alıyor mu?

not2- ömer aşık faul atışlarına rağmen aslında çok iyi oynadı, aman diyim

not3- hellas lafına bayılıyorum.

18.9.09

o mu bu mu?

sabah 9 da kalktınız. evden çıktınız. 5 dakika yürüdünüz. elinizdeki anahtar ile kapıyı açtınız. etrafa şöyle bir göz attınız. megafonadan çaycıya seslendiniz. "bir çay" dediniz. yoldan aldığınız poğaça paketini açtınız. o sırada 2 dk uzaklıktaki çay ocağından çay geldi. yediniz içtiniz. etraftaki dükkanlar yavaş yavaş canlanmaya başladı. onlarda sizin yaptıklarınızı yaptılar. içlerinden sevdiklerinize gunaydın dediniz. sevmediklerinizi görmezden geldiniz. biraz gazete okudunuz. 1 saat geçti. içeriye erken uyanmış olan bir kaç kişi girdi. bir kaç fiyat sordular. sonra teşekkür ettiler. 2 saat geçti. 3 saat geçti. öğlen sıcağı bastırdı. uykunuz geldi. bir kaç esnediniz. 4 saat geçti. 5 saat geçti. 2 kişiye satış yaptınız. 6 saat geçti. 3 dk ötedeki dönerciden sandviç söylediniz. karşı komşu geldi. çay ocağından türk kahvesi söyleyip diğer komşunun aşk hayatı ile ilgili dedikodu yaptınız. 7 saat geçti. 8 saat geçti. 9 saat geçti. denizden dönenler turlamaya başladı. sokak biraz hareketlendi. 3 satış yaptınız. 10 saat geçti. büfeden kaşarlı tost ve ayran söylediniz. çaprazdaki komşu ile tostları yiyip karşı komşunun kocası ile ilgili dedikodu yaptınız. 11 saat geçti. 12 saat geçti. 13 saat geçti. saat 22.00. 2 saat kaldı. 5 satış yaptınız. 14 saat geçti. yoldan geçen süper mini etekli ve ince topuklu hatunları süzdünüz. yan komşu ile göz göze geldiniz. alaycı bir gülümseme belirdi yüzünüzde. 15 saat geçti. anahtarları çantadan çıkardınız. kapıyı kilitlediniz. diğer komşular ile 2 dk ötedeki bara gittiniz. 3 bira içtiniz. 17 saat geçti. 5 dk uzaklıktaki evinize gittiniz. 6 ay her gün aynı şeyleri yaptınız. sezonu tapi kapattınız. 6 ay size kaldı. biraz evde takıldınız. biraz istanbula gittiniz. biraz ailenizi ziyaret ettiniz. ve sonra tekrar 9 da kalkıp kapıyı açtınız.

böyle hayatlar var. durağan, zamanı öldüren. tercih meselesi. kaçış durumları. tembellik çekimi. postmodern dünyadan el ayak çekme durumları.

siz ne isterdiniz. bunu mu yoksa şimdikini mi?

17.9.09

e: merhaba, ben çıkış kapısındayım

ş: hemen havaş otobüslerinin oradayım, oraya gelirseniz beni görürsünüz

"hmm, elimde o kadar bavul varken neden bu adam beni buradan almıyor??"

e: tekrar merhaba, ben sizi göremiyorum, ayrıca neden buraya gelip bavullarıma yardım etmiyorsunuz?

ş: peki geliyorum oraya

"ayy sonunda akıl edebildi..."

ş: şey yine benim, çıkışa geldim beni görüyor musunuz?

e: yoooo, ben de çıkışın tam önünde bekliyorum. yoksunuz

ş: e ben burdayım, bakın el sallıyorum, görüyor musunuz?

e: hayır, yoksunuz (off çattık valla)....

ş: burdayım

e: yoksunuz (çıtonk, jeton düştü), beyefendi siz nerdesiniz? ben dalaman dayım

ş: nası yani hamfendi, ben antalya dayım!!!!!!!!!!!

işte uzun süre güneşte yaşayan insanların beyin tomografisi:) dün başıma geldi!!

hangimiz yaban insanı?

biraz sonra yazacağım ve eğer isterseniz sizin de biraz sonra okuyacağınız şeyi, aslında istanbul dışına çıkmadan önce düşünmüştüm ama ne kısmetmiş ki istanbul dışındayken yazıyorum.

konu istanbul da yaşamak aslında... istanbul da yaşadıkça ülkenin geri kalan bölgelerinden ne kadar uzaklaştığımın farkındayım. benim için bir bir çok sergi ve müze gezmek, konserlere gitmek, insanların tv lerde gördüğü mekanlara bir parmak şıklatmasıyla varmakk, trafik kurallarına ve sigara yasağına uymak, bir avrupalı gibi davranmak hayatımı oluşturuyor. bunları yapabilememin tek sebebi ise sadece istanbul da yaşıyor olmam. diğer çoğu şehirde ise bu saydıklarımın hemen hemen hiçbiri yok. müzeler yok, açılışlar yok, dünyaca ünlü grupların konserleri yok, büyük alışveriş merkezleri ve boğaz kıyısında çay içmek yok, trafik kurallarına ve sigara yasağına uymak şart değil.

ben de ne zaman istanbul dışına çıksam artık kendimi uzaydan düşmüş yaratık olarak görmeye başladım, ya da şöyle diyim; sanki insanlar beni öyle görüyor! mesela kırmızı ışıkta geçen şoföre hayret etmeler, cık cık cık yapmalar, her mekanda "burada sigara içilebiliyor mu?" die sormalar, çay bahçesinde çekirdek çitleyenleri yadırgamalar, dejavu da bildik ve son moda şarkıların çalmasına şaşırmalar, bar sahibini takdir etmeler, transferimi yapan şoförün istanbul ile ilgili yüce düşüncelerine karşı alçak gönüllü tavırlar takınmalar vesaire vesaire.

velhasıl, istanbul da yaşayıp da benim gibi uzaylı olduğunu hisseden ey gezegen sakinleri! biz gerçekten başka bir hayat yaşıyoruz, medeniyet ve vizyon geliştirme adına çok iyi ama kendi ülkene yabancılaşma adına vahim bir durumdayız. bunu değiştirmek için ne yapmalı derseniz, valla bize sunulan hayat da bu, eğer seviyorsanız devam edin zira yapacak başka da bi şi yok gibi!! ay pardon ya da şöyle yapın, son dönemlerin favori kavramı olan "empatiyi kurun", kuramıyorsanız ikea nın basit ve detaylı hazırlanmış kurulum kılavuzlarına bakın.

notbir: ya iyi de mesela bugün denize girdiğimiz yerde servis yapan garson, bi kültablası almış önüne herkesin ortasında tırnaklarını "çıt çıt çıt" kesiyodu. şimdi ben nasıl empati kurucam, yok galiba kuramıycam. bırakıcam böyle kalıyım.

notiki: istanbul un medeni olmadığını ve bizim de avrupalı olmadığımızı çok iyi biliyorum. sadece "miş gibi yapmak"tan bahsediyorum. yanlış anlaşma olmasın.

notüç: saat 2 28, peh deli miyim?

15.9.09

herkes kaş aaaaaaaa

evet sonunda benim için bu sezonun en uzun deniz tatili geldi çattı. yarın yollara düşüyorum. ilginç bir şekilde de herkes bu bayram kaş a geliyo. londra daki arkadaşım, kardeşim ve damatgil, kardeşimin ve benim arkadaşlarımız, zaten orada yaşayan arkadaşlarımız ve kimbilir istanbul dan başka bilmediğimiz kimler!!

şimdi genelde hep şöyle oluyor; noel babaya oturuyosun ve meydandan geçenleri seyrediyosun ve "aaa hani şu çocuk,trip teki şu çocuk diil miydi", " baksana hani kadıköyde gördüğümüz bi kız vardı ya, hani şu garip olan, işte bakkalda onu gördüm", "yaa hani şunun arkadaşı bilmem kim vardı ya, bi sevgili yapmış kendine, dün plajda gördüm", "alo anniş, hani sizin bi arkadaşınız vardı ya izmir'den, onlar da burda, dün akşam yemekte gördük, size selam söylediler", "eski çalıştığım şirkette çok samimi bi arkadaşım vardı ya, o da bayramda buraya gelmiş".

nereye gidersem gideyim, londra dahil- hep gitmeden önceki gün bir hüzün çöküyor içime. istanbul u bırakmak zor geliyor ama bir kere uçağa bindim miydi, hemen yeni mekanın moduna giriveriyorum :)

kaş ı seviyorum, denizini, bozulmamışlığını, dejavu yu (hep ama hep bizim müzikler çalıyor), restoranlarını, manzarasını, gümüşçülerini, meydanını, mütevaziliğini, herkesi tanıyor olmayı, deniz sonrası çay bahçesinde oturup çayıma pöti bör batırmayı..

not: tatile selam, yazmaya devam :)
akşam baktım federer önde gidiyor
sabah kalktım del potro kupayı öpüyor...

:(:(:(:(:(:(

14.9.09

11B

içinde bulunduğumuz günlerde istanbul, 11.bienale ev sahipliği yapıyor. çeşitli ülkelerden sanatçılara mantılar açıp, börekler pişiriyor, sosyetik konuklara şaraplar ikram ediyor, yerlilere ise meyve suyu yanına kuru pasta veriyor.

saçmalık bi yana, gerçekten güzel bir atmosfer var. geçtiğimiz çarşambadan beri çeşitli açılışlar, partiler vs etkinlikler dolu dizgin sürüp gidiyordu. şimdi ise artık sergi gezme zamanı. öncelikle eğer dünya siyaseti, politika gibi konulara ilgi duyuyor iseniz bu seneki bienali ziyaret ediniz. eminim hoşunuza gidecek bir gün geçireceksinizdir. ben de ucundan kıyısından sanata meraklı bir kişi olarak kendim için gitmeyi planladığım sergileri şöyle bir sıralıyorum. ama bu konuda gerçekten bir şeyler bilmek isterseniz dün radikal de yer alan ahu antmen yazısına şuradan bakabilirsiniz.

* bienal'in ta kendisi
* istanbul modern'de sarkis sergisi
* sabancı müzesi'nde beuys sergisi
* santral istanbul'da yüksel arslan sergisi
* galerist'de craig martin-craig sergisi
* yapı kredi'de Olga Chernysheva sergisi
* siemens sanat'da ‘Viatico: Yolluk’ sergisi

işte eğer ki bayramda- seyranda, yağmurlu haftasonlarında, güneşli pazar günlerinde, arkadaş baskısı ile, her ne neden ile olacaksa olsun bunlar güzel sergiler gibi sanki, olabilir, mümkün, hayırlısı, kısmetin önüne bi şi geçmez, gideceğiniz varsa gidersiniz elbet..

13.9.09

ne haftasonu ama..

bu hafta sonu gelişen spor olaylarına yarı bilerek yarı bilmeyerek seyirci kaldım:

öncelikle ispanya- türkiye basket maçını bilerek ve farkında olarak zamanında tv karşısına geçerek seyrettim ve iyi ki de etmişim, zira süper heyecanlı bir maçtı. son anda bizim yaptığımız blok sayesinde ispanyolların sayı yapamaması kısmı, tam kendi kullandığınız arabada bir kaza atlattıktan sonraki kalp atışı derecesinde heyecanlıydı. yarın akşamki maçı heyecanla bekliyorum. içimden bir his şampiyon olacağımızı söylüyor!!!

bugün ise tesadüfen yakaladığım "dünya atletizm finali" adlı etkinlik vesilesi ile- ki bu tanımda bir spor olayı olduğundan haberdar diildim- ussain bolt u 200 metrede koşarken seyretme fırsatım oldu. kendisi çok yorgunmuş o yüzden sadece 1.oldu, dünya rekoru neyin kırmadı. ayrıca vlasic in de rekor denemelerine şahit oldum, o da rekor kıramadı ama şampiyona 1.si oldu ve sonrada disko kraliçesi oldu, bir de bayanlar 3000 m de mesereti seyrettim, kendisi hayran olunacak bir disiplin ve başarı öreneği vs vs.

e sonra bi de belki us open da iyi bi şi yakalarım die eurosport u bi açtım ki federer djokovic maçı daha yeni başlıyo yani şu an- yani bunu yazmaktan 5 set oyun kaçırdım bile. vay be dedim ne şanslı bi gece.

ayrıca esas tenis ile ilgileniyor iseniz şuraya tıklayın ve serena nın clijters karşısında nasıl diskalifiye olduğunu seyredin. sinirden beyni oynayan serena, yandaki zavallı japon hakeme bi çıkışıyo, bi kızıyo, elini beline koyup kadına "seni dışarıda feci dövücem sefil japon, ben kimim sen biliyo musun" tarzında bi bağırıyo. sonunda bu küstah davranışları sonucu yarı finalde diskalifiye olup ablasının öcünü alamıyor.

işte böyle sevgili gezegen sakinleri. kah bilerek ve isteyerek, kah bilmeyerek ama çok sevinerek tanık olduğumuz spor olayları bu hafta sonu böyle gelişti. yarın maalesef pazartesi. buradan sizlere bob geldof tan bi kuple sivuple;

Tell me why?
I don't like Mondays.
Tell me why?
I don't like Mondays.
I want to shoot
the whole day doooooooooooooooooooooooooooooown.


12.9.09

CASH

bugün johnny cash in ölüm yıldönümü. daha önce şu yazıyı buraya döktüğüm için ayrıca uzun bi şi yazmıycam. işte o yazıda şu yazı.

kendisini buradan anıyorum ve hala walk the line filmini seyretmemiş olduğumu belirtmek istiyorum. aslında bugün seyretsem bu yağmurlu günde süper anlamlı olabilirdi. belki de ederim, hayat sürprizlerle dolu diil mi?? ben bi film salonu sahibi olsam bugün walk the line ı gösterime koyardım :)

şu düşünce çok doğrudur ki "cash bir şarkıyı cover ladıktan sonra o şarkı artık onun şarkısı olur". mesela neredeyse personal jesus bile...

ben the mercy seat şarkısını çok severim. nick cave in şarkısı olmasına rağmen de cash onun hakkını daha iyi verir bence. işte şarkıda şöyledir;

A life for a life
And a truth for a truth
And anyway there was no proof
But I'm not afraid to tell a lie.
And the mercy seat is waiting
And I think my head is burning
And in a way I'm yearning
To be done with all this measuring of truth.
An eye for an eye
And a truth for a truth
And anyway I told the truth
But I'm afraid I told a lie.

11.9.09

is this it?

aslında buraya yazacak kadar zerre değeri olmasa da, nefretimi kusmadan duramadım. hani şu 90 ların uçan kuşu affetmeyen zampara mankenlerinden yaş- ar alptekin adında birisi var ya, hah işte o.. ne olmuş biliyo musunuz? koyu müslüman!! yani buna diycek bi şi yok tabii herkes istediğini olsun da noolur evinde olsun. kendisi feci bir karakter olup çıkmış! gençlere doğru yolu göstermek için üzerinde parlak sim ile "5 vakit namaz" yazan t-şörtler satıyomuş. açıkçası ben düşüneceğimi bilemedim. fazla da ileri gitmek istemem ama bana riyakarca geliyo.

daha da önemlisi ve esas ileri gitmek istediğim şey şu; dün akşam yine ben sabbb'a tümer e takılmışken kendisi de konuk iken dedi ki; "bu hayatta en sevdiğim varlık önce allah, sonra annem ve babam ve sonra da kızım. neden kızım son sırada biliyor musunuz? çünkü ona bi şi olsa tekrar bi çocuk yapabilirim ama anne ve baba tektir". şimdi bu gerçek, şaka filan diil. bi de bi de şööyle dedi; "bu hayatta en imrendiğim kişi başbakanımız, ve haci bilmem ne efendi .... vs". siz bu insanın çocuğu olsanız ne yapardınız? binlerce şükür ki diilsiniz :) ya da küçük kız bu yazıyı okuyosan annenin yanına git, benden söylemesi.

işte derin bir psikanalize gerek kalmadan yapabileceğimiz bir karakter tahlili!! herkes kendisi içinden küfretsin, ben burada seviyeyi koruyayım :)

velsahıl sevgili medeni azınlık, biz ister açılalım, ister saçılalım, ister saçımızı başımızı yolalım, imreneceğimiz kişileri bilmediğimiz sürece bize gezegenin bu topraklarında huzur yok!!!

10.9.09

bu filmi biliyor musunuz? bu filmin müziklerini biliyor musunuz? bilmiyorsanız belki bilmek istersiniz. bu post için fimin bilgilerine girdiğimde tarihinin 1991 olduğunu gördüm. vay be dedim 18 sene önce... ben bu filmi 18 sene önce seyretmemiş olabilirim ama en kötü ihtimal ile 15 sene önce seyretmişimdir, ki bu da hiç fena diil. hakettiği başarıyı elde edememiş bir film olarak değerlendiriliyor film çevrelerince, benim de hatıramda kalan müthiş bir distopya filmi olduğudur. ben bu film ile nasıl tanıştığımı hatırlamıyorum, film müziklerinin olduğu cd bana nasıl geldi onu da bilmiyorum. önce cd geldi sonra fimi mi seyrettim, onu da bimiyorum. daha önce de söylediğim gibi b..ktan bir hafiza var bende.

ama herşey bir yana bu filmin müzikleri müthiştir, bakın şarkı listesi şöyle;
  1. Graeme Revell: "Opening Theme"
  2. Talking Heads: "Sax and Violins"
  3. Julee Cruise: "Summer Kisses, Winter Tears"
  4. Neneh Cherry: "Move With Me (Dub)"
  5. Crime and the City Solution, "The Adversary"
  6. Lou Reed: "What's Good" (Reed)
  7. Can: "Last Night Sleep"
  8. R.E.M.: "Fretless"
  9. Elvis Costello: "Days" (Ray Davies)
  10. Graeme Revell: "Claire's Theme" (Revell)
  11. Nick Cave and the Bad Seeds: "(I'll Love You) Till the End of the World"
  12. Patti Smith and Fred "Sonic" Smith: "It Takes Time" (Smith, Smith)
  13. Depeche Mode: "Death's Door"
  14. Graeme Revell: "Love Theme"
  15. Jane Siberry and k.d. lang: "Calling All Angels"
  16. T-Bone Burnett: "Humans from Earth"
  17. Daniel Lanois: "Sleeping in the Devil's Bed"
  18. U2: "Until the End of the World"
  19. Graeme Revell: "Finale"

gördüğünüz gibi yok yok. hemen hemen tüm sevdiklerim bir arada :) damar bir cd işte, çok karanlıktır, öyle her zaman dinleyemezsiniz. dinlediğinizde gerçekten dünyanın sonu geldi sanırsınız. arka arkaya gelen tüm şarkılar birbirini bütünler. hiçbirisi tek başına orada değildir. yani bir atmosfer sözkonusudur. çok yağmur yağarken camın önüne geçip dünyanın sonunun nasıl olacağını hayal ederek dinlersiniz.

filmin esas şarkısı olan U2 nun ve nick cave'in ayrı ayrı söylediği farklı şarkılar olan "until the end of the world" duyduğum en güzel şarkılardan ikisidir. U2 o zamanlar gerçek U2' ydu tabii, şu an ki naylon U2 değildi. şimdi bu saçmalıkları neden yazdın derseniz; 1- bu şarkıyı bugün dinledim, 2- u2 konserine gidenler ve onların hakkında yazanlar vardı, 3- bir distopyanın içinde olasım var, 4- bu blog işleri zaten bu tür geyikler için değil mi?

nick cave in şarkısı işte bu; http://fizy.com/s/13g1iv

u2 nun şarkısı da işte şu; http://fizy.com/s/138nhy

kızları öpüp, sonra kalplerini kırıp sonra da "sanki dünyanın sonu gelmiş gibi davranıyorsun" diyen erkeklerin şerefine!! hop

bizi topukları ile döveceklerdi!

daha öncede belirttiğim üzere şehrimizde bienal etkinlikleri tüm hızı ile "start" aldı. yarışmanın 1.gününde sosyetik ve kremdelakrem katılımcı grubu koç ailesinin verdiği davete katıldı. davet antrepoda gerçekleşti. hem master öğrencisi, hem maaşlı çalışan, hem indis, hem moda blogger ı, hem sanat hayranı, hem müzik böceği, hem aşk kelebeği bendeniz de oradaydım. nokta. tabii ki benim oradaki kitle ile uzaktan yakından bi alakam yoktu ama cumhuriyette sanat yazısı yazan sevgili arkadaşımın davetiyesine katık oldum.

katılımcılar müthişti yahu, mustafa koçgiller mi, tansa-derin mermercigiller mi, alınverin reklamlarındaki hem çingene güzeli hem ekonomist giller mi, vural gökçaylı- atıl kurtoğlugiller mi, güneri civagil mi, jet giller mi, kısacası kimi ararsanız orada. davet nitelik itibari ile öyle şaaaaşaaaalı bi şi diil. bi hangarda ayakta durup, açık büfeden yemek yiyosunuz. yemeklerde gayet mütavazi... ama mütevazi olmayan nedir? ayakkabılaaaaaaaaar!!!! tüm jetgillerin ayağında 1500 punto topuklar, genelde tabanının al kırmızısınndan anladığımız lou boutin ayakkabılar, markada marka şöleni!! benim kıyafetim ise topshop tan bir elbise ve tayt, ve derimoddan vintage görünümlü bi ayakkabı.. bu aşamada kendimi çok acındırmış olmama bakmayın, en tarz kişilik bendim!! (yani fena diildim)

neyse, gece bi şekilde geçti, biz biraz kokteylde takıldık sonra sergiyi gezdik filan falan ama bence en önemli çıkarım şu idi; "ayakkabınızın markası ne olursa olsun, 2 saat sonra kendinizi bir taşın üzerine bırakıp ayakkabılarınızdan kurtulmak için çeşitli yöntemlere başvurursunuz". gecenin sonuna doğru tüm kadınlar, biz de dahil, yamuk yumuk yürümeye, ayakkabılarımızı çıkarmaya, ya da ayak acısından yüzlerimizdeki buruşma etkisini yok etmeye çalışıyorduk!!! en son biz arkadaşımla o kadar acı içideydik ki, aramızdaki camper ayakkabılı the lunatic koşarak arabayı aldı bize getirdi. bizim ona gitmemiz sözkonusu bile değildi!!

bize yazık diil mi??

9.9.09

FRANKOFON KISKANÇLIĞI

şu gezegene bi daha doğsam, yine kız olmak ama mevcut durumumun tamamını değiştirmek; ingiltere de doğmak, guzel sanatlar okumak, veeee frankofon olmak isterdim. eğer bu hiç olmayacaksa, o zaman bari afrika da doğmamış olmaya şükredip, türkiye de doğmak ve frankofon olmak isterdim. yani diğer bir deyiş ile, eğer hiç bi şi değişmeyecek ise ve herşeyim aynı kalacaksaydı bile bari frankofon olsaydım!!

fransızcayı şöyle anadilim gibi konuşsam, ingilizceyi nasıl olsa öğrenirdim- zaten teoride herkes ingilizce biliyor maşallah, cv lerine yazıyorlar ingilizce çok iyi die, sonra konuşmaya gelince gak guk gak guk, bi türlü gitmiyo o da ayrı mesele- neyse ana konu benim frankofon olmaya özenir durumum. bu özentimi çocuğum olsa, onu saint joseph e gönderek tatmin eder, kendisinin kadiköy sokaklarında cirit atmasına göz yumardım.

velhasıl bu fransızca işi olmadı, tabii sadece bu zamana kadar, hiçbir şey için geç değildir lafı var ya!!! ben bu lafa gıcığım, valla o kadar çok şey için çok geç oluyo ki, bi de bu lafı afıran kişiye paye veremeyeceğim!!

bakın mesela şöyle bir şarkı döner;
Ma techno-délire psychédélique
Apocalyptico-dramatique...

yani ne diyo;

ma tekno deliiğğrr fizedeliqqq
apocaliptiko dramatiqqq
liliiiiiiiiiii

işte gördüğünüz gibi dildeki ahenge ve uyuma ve estetiğe ve seksiliğe bakınız...(anlamı ne bilmiyorum ama bu ahengin yanında anlam hiç kalır)

ben kıskanç bir frankofon hayranıyım ve lütfen bunu anneme söylemeyin., yoksa şöyle der :
"ee kızım, biz seni memur halimizle kolejlerde okuttuk, nankörlük yapma bakiim!"


"anne, saint josph de kolej, izmir de de vardı, keşki beni memur halinizle orada okutsaydınız!!"

not: küstahlığımın şakalardan ibaret olduğunu dikkate alarak bu yazıyı tekrar okuyunuz, evde annelerinize kafa tutmayı denemeyiniz".

8.9.09

kitabım geldi ama unutuyorum da!!

kütüphanem kitap ile dolsa taşsa da, okuma hızım ona yetişememekte.. ama bu aralar- aman da şeytan kulağına kurşun- bir okuyasım var, bir okuyasım var sormayın gitsin. sabah yarım saat erken kalkıyorum kitap okuyorum. akşam işten çıkıp eve gidip kitap okuyorum filan da falan. ayrıca geçtiğiimiz haftasonu paso kitap okumanın yanında yeni kitaplar da edindim.

huy olarak bir yazara başladım mıydı tüm kitaplarını edinip okuma takıntım olduğundan, bu aralar j.d.salinger dönemindeyim. son dönem bu takıntıma maruz kalan diğer yazarlar julian barnes, ian mcewan, alain de button, nick hornby idi. hepsini hiç sıkılmadan bir çırpıda okuyuverdim :) gelecek için yeni kurbanım ise walter benjamin olacak... (aman aferin!)

şimdi sanki çok havalı havalı yazdım yazarları, kitapları diye beni kınamayın, esas problemimi söylesem bu havalı tutumumun söndüğünü göreceksiniz. sevgili dünyalılar, ben okuduğum kitapları unutuyorum!!! geçen gün kütüphanenin karşısına geçtim, ve "okuduğum kitaplar" bölümündeki kitaplara göz gezdirdim, ve çoğunun konusunu dahi hatırlayamadığımı gördüm. yani psikopata bağlayıp her yıl tüm kitapları tekrar mı okuyacağım, yoksa okuyup okuyup okuyup hatırlamamaya devam edip anın tadını mı çıkaracağım, not mu alacağım, kitaplar ile ilgili vücuduma dövmemi yaptıracağım. of da of, puf da puf... hafizası kuvvetli insanlara gıpta ediyorum. mesela şöyle diyebilirler:" 1997 yılında okumuş olduğum otobanda tavşan koşusu adlı romanda yer alan sally karakterinin beyaz tavşan ile bakışması şöyleydi de böyleydi...." (uydurma kitap bu)

not: şu an aşkın antideprasan durumu ile ilgili bir kitap okuyorum- salinger diil ama olsundu. "öldüren cazibe" ne biliyor musunuz? zıt kutupların, aynı hobilere sahip olmayanların önceleri birbirlerini çekici bulması ama sonraları ortak zevkleri olmaması sebebi ile birbirlerine tahammül edememeleri. çok sevdim bunu. yani zıt kutuplar daha iyi anlaşır diye bi şi yok, benzer zevkleri olan ve ortak hobi-beğeni-nefret-hoşnutsuzluk- müzik-film- gezi- kitap beğenileri olanlar her zaman daha süperdir :) ben de hep bunu savunmuşumdur, en azında beni haklı çıkaran deneyler yapıldığını görmek gurur verici :) ho hoooooooyt

7.9.09

bu hafta

güzel bir hafta başlıyor sevgili gezegen sakinleri. eylül zaten hep güzeldir demiştik ya işte bunu doğrulayan nitelikte..

neler mi oluyor? bu hafta hem basketbol maçları başlıyo, hem amerika açıkta sona doğru yaklaşılıyo, hem bienal başlıyo, bienal başlıyo die başka bi sürü yerde bi sürü başka şey başlıyo, ian mcewan ın yeni kitabı çıktı, hava hep yağmurlu olacakmış... olacak da olacak... durum bu seviyededir.

not: bayanlar tenisinde en sevdiğim ikili williams kardeşler sürünüyo da sürünüyo. onları hiç böyle görmemiştim. venus dün sevimsiz clijters a yenildi, serena da geçen ay canada daki turnuvada dementieva ya feci yenilmişti. bakalım amerika açıkda ne yapacak. bi de bi de erkeklerde federer ağlamasın, kupayı hep o alsın :)

6.9.09

duyuru

ingilizlerin kült dizisi "dr.who" bu akşam cnbce de 21:00 da yayınlanmaya başlıyor. hem de iki bölüm arka arkaya olacakmış. nip tuck ın pazar akşamlarını heyecanlandırdığı zamanlardan sonra, "dr" who" lu pazar akşamlarından ben şahsen ümitliyim. ilgilenenlere duyurulur.