parasol'e özel arama kutusu

30.6.10

 sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım
sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağımsanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağımsanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım sanki       bir       daha      hiç     kitap       okuyamayacağım

28.6.10

erkek dediğin cesur olur!!

erkek dediğin cesur olur, erkek dediğin ağlamaz, erkek dediğin duygularını açığa vurmaz, erkek dediğin sarılmaz, erkek dediğin sevilmekten hoşlanmaz, erkek dediğin adam gibi adam olur. offff feci sıkıcı klişeler. halbuki aslında cesur olması gereken erkeklerin içyüzü ürkek tavşanlar gibi... gerçekten... çünkü onları küçükten beri koruyup kollayan, öven yükselten anneleri var. hatta bir yandan annelerinin kuzuları iken bir yandan da babalarının OĞULLARI onlar -ki bu ne yaman çelişki bir düşünün!!

yani bir şeyler hissettiği için, üzüldüğü için, duyarlı olduğu için ağlayan bir erkekten daha iyi ne olabilir? duygularını konuşamadığı için kaçıp gitmek yerine, gözlerinizin içine bakarak ne istediğini söyleyen, konuşan, anlatan bir erkekten daha iyi ne olabilir? başarısızlığı göze alamadığı için hiçbir şeye dört elle sarılamamak yerine, istediği şeylerin peişnde tutkuyla koşan bi erkekten daha iyi ne olabilir?  duygusal çalkantılar ile yüzleşmekten korkmak yerine bunların karşısında durup başına geleceklere göğüs geren, sırtını dönüp "yokmuş gibi" yapmayan erkekten daha iyi ne olabilir? benim her zaman savunduğum şey kadın-erkek yoktur, insan vardırdır :) eğer hepimiz bu kadın- erkek meselesini bırakıp da insan meselesine bir gelebilsek herşey şahane olucak. "cesur" olmak zorunda olmayan erkekler olucak.

tabii ki toplumun erkeklere enjekte ettiği tüm nosyonlar sebebi ile cesur insanlar arkasına saklanmış ürkek tavşanlar görüyoruz çoğu zaman, ama vallahi açıkçası benim erkeklere diyeceğim o ki; 

 evet cesur olun, ama duygularınızı dışa vurmakta...

not: bir french connection reklamının bana söylettiklerine bakın ve hayal edin. hayal edin. hayal edin.

heart over mind

27.6.10

DON'T THROW ANYTHING AWAY,  
THERE'S NO "AWAY".

bugün bir gazete ekinde bu cümle yazıyordu. benim için çok çarpıcı, çünkü ben sürekli toplayan, biriktiren, atamayan biriyim. aslında ufak çaplı bir koleksiyonerim. kıyafetler, ayakkabılar, dergiler, cd'ler, takılar, kırtasiye eşyaları, kitaplar, kumaşlar, seyahatlerden topladığım biletler, afişler, leafletler, posterler, defterler, konser biletleri, anı niteliğindeki objeler, lerlerlerlerlerler.... yeni toplama konularımdan biri "plaklar"... evde kullanılmış kullanılmamış bir sürü lerler larlar. titiz, minimal, sıkılgan, takıntılı insanlar için hiç de ideal bir model değilim anlayacağınız, ama ben küçük koleksiyonlarımla mutluyum, bu sebeple de bazen atmam gereken şeyleri de atamıyorum. evde gereksiz bir birklim de olmuyor değil. şimdi "hiçbir şeyi dışarı atmayın, çünkü "dışarısı" yok" şeklinde çevirebileceğimiz cümleyi görünce sevindim. aylardır gerçekleştiremediğim  -yağmurlu bir gün kovalayıp evde temizlik yapma planları- mı artık dışarı atabilirim (bunu atabilirim çünkü bu bir düşünce!! ) aslnda düşününce, bizim kurtulmak amaçlı attığımız şeyler  sadece mikro düzeyde yok olan ama makroda baktığınızda hala hayatını devam ettiren şeyler, hem de bazıları çevre kirliliği dahi yaratabilir cinsten. velhasıl sevgili pazar gününü yaşayan dünyalılar, ben bu cümleyi gördüm içim rahatladı. demek ki atmamayı teşvik eden gruplar da var :) 

bu haftasonu da ne acayip bir haftasonu, sonisphere haberleri bir yandan, glastonbury haberleri bir yandan, akşama derbi maçı bir yandan, güneşli ve meltemli bir hava bir yandan, pikabımın tamir edilmesi ile birlikte yaşadığım plak dinleme mutluluğu bir yandan, sarhoş geçen bir gece diğer bir yandan, ardı arkası kesilmeyen indirim haberleri bir yandan... noluyoruz sevgili evren? kurtlarını  dökücek tek hafta sonu bu muydu??

25.6.10

sonisphere'i kıskanıyorum, jidden!!


lise yıllarında az mı dinledim judas priest, dio, whitesnake, ac/dc, scorpions, accept, def leppard... hiç bir zaman trash'e kadar uzamadı ama kendi müzik yolculuğumda çok vakit geçirdim bu gruplarla. şimdi bugün, şu an, bu hafta sonu şehrimizde sonisphere gerçekleşiyor, gerçekleşecek (kısmetse) ve ben çok kıskanıyorum. yok, gitmek istedim de gidemedim değil, şu an artık bu tınıları kafam kaldırmıyor ama eğer ki bu tür müziğin takipçisi olsaydım sevinçten uçuyor olurdum. düşünsenize 3 gün arka arkaya kocaman gruplar sahne alacak.  ee bazıları içinden "sen de geçen hafta efes one love' gittin, daha ne kıskançlık yapıyorsun?" diye sorabilir. buna cevabım; 1- onun line up'u sonisphere kadar ağız sulandırıcı değildi, 2- daha da önemlisi heavy metal dineyicisi bir çok başka gruptan farklı, onlar yıllar geçse devran değişse de müziklerine sahip çıkıyorlar, müziklerini yaşam biçimlerinin bir parçası yapıyorlar ve deli gibi eşlik ediyorlar. beni en çok etkileyen de bu sahip çıkma durumu. öyle kimse sahnenin karşısına geçip, kollarını bağdaştırıp, "cool" gözükmeye çalışmıyor, olaya katılıyor!! 

velhasıl, kıskanıyorum işte var mı diyeceğiiiniiiiiiiiiiiiiiiizzzzz.  
\ ıı /

not: hani yıllar yılı herkesin çok sevdiği ama sizin ısınamadığınız gruplar vardır ya, metallica'da benim için onlardan biri. sevemedim gitti bu keretaları. muhtemelen bir şeyleri var ben göremiyorum.

24.6.10

korkunun ecele faydası yok

gök gürültüsü ve şimşekten korkuyorum

buzdolabının geceyarısı çıkardığı sesten korkuyorum

korku filmlerinden korkuyorum

büyümenin ne faydası oldu soruyorum

şair bu şiirinde ne demek istiyor? şair korkuyor. bu yaşına gelmiş, herşeyin somut nedenleri olmasına rağmen korkuyor. 5 yaşında nasıl korkuyorsa şimdi de korkuyor. gecenin 3'ünde yatak odasının içinde şimşekler çakıp gök gürüldediğinde kafasını yastığın altına sokuyor, gece yarısı dolabın buz bölgesinden çaaat diye ses geldiğinde hırsız korkusu ile evi dolaşmaya çıkıyor (bu aslında cesurca yahu!!), asla korku filmi seyredemiyor, zombi filmine denk gelirse gözlerini eli ile kapatıp sahnelerin akıp geçmesini bekliyor, ruhlardan cinlerden zaten her daim feci tırsıyor. demek ki büyümek hiçbir şeye engel değil sevgili gezegen sakinleri, hatta hiç bir şey için çok geç değildir, hatta hatta asla asla demeyin. bu şiirden yola çıkarak küçükken kollarına sığındığım annemin ya da babamın-  içten içe- bunların hepsinden acayip tırstığını ama çaktırmadığını söyleyebilir miyiz? en azından biz farketmediysek de bu da bir ihtimalmiş meğersem. 

not: korkunun ecele faydası yok biliyorum, bir gün zombiler beni yiyecekse bunu engelleyebilir miyim? hayır!

22.6.10

das wienerwald ist absuuurd!

etrafta dolaşan ördek yeşili scooter'ları gördünüz mü? hani üzerlerinde wienerwald yazıyor. ben gördüm ve bu nedir diye merak ettim; "pizzacı mı? kebapçı mı? etçi mi? tavukçu mu? su borusu mu?" nedir bu wienerwald.

neyse bu akşam babam bekar ben bekar felekten bir akşam yemeği çalalım dedik. ver elini wienerwald. muson yağmurları sebebi ile içeride oturduk, menuye baktık sırf tavuk var, demek ki yeşil scooter'lar tavuk taşıyormuş!! babama "sence wienerwald'da ne acaba bilge adam?" dedim, o da şöyle bir baktı ve ingilizce'ye olan müthiş yakınlığı sebebi ile "hmmm, wiener winner demek wald da tavuk olsa gerek, yani almanca'da kazanan tavuk demek" dedi. hay aklınla bin yaşa baba yaa, tabii "kazanan tavuk" çok mantıklı. tavuklarımızı bu keşfin zaferi ile mideye yolladık sonra akça pakça bir garson geldi. babam "bu wienerwald kazanan tavuk demek di mi?" diye çocuğa sordu. o da "hayır efendim, wiener viyana wald'da orman demek, yani viyana ormanları" dedi. neeeeeeeee?????* yuuuuuuuuuuuh!!! yabani tavuk mu bunlar? orman tavuğu mu? nedir? bu ne biçim tavuk zinciri ismi! biz çocuğu ikna etmeye çalıştık "bak yavrum bu kazanan tavuk olmalı, eğer değilse bile siz buna kazanan tavuk deyin, satışlarınız katlanarak çoğalır" dedik. nasıl ama iyi demiş miyiz?

şimdi sevgili dünyalılar,özellikle de marka uzmanı olanlar, türkiye'de wienerwald adlı bir tavuk zinciri ne kadar başarılı olur? peki ya viyana'da?? "hadi bey vinerwald'dan bir piliç sipariş edelim", "hadi baba bize viyenervald'dan kanat söyle", "hadi kurban ara şu vinervaltı'da keyfimizi bulalım". yo yo yo bana pek anlamlı gelmedi. das ist stratejik kontradiksiyon!

21.6.10

yazlık

okullar tatil oldu. hadi 3 ay yazlığa!! diyebilseydim keşke. sanki bir faydası varmış gibi her sene okullar tatil olunca öğrencilik günlerim aklıma geliyor. tabii okulu özlediğimden değil de tatili özlediğimden, yoksa hiçbir okulumu özlemiyorum. öğrenci olmayı hiç özlemiyorum ama kayıtsızca 3 ay boyunca denize girmeyi özlüyorum. hele bir de bütün yıl işe gidip sonra sadece 2 hafta tatil yapma imkanı olunca daha da özlüyorum. ama ne kadar da şaşkınmışız o zamanlarda... her şeyden sıkılırmışız. datça'ya gitmekten, her akşam aynı mekanlarda oturmaktan, her gün jetonlu telefon kuyruklarında beklemekten, her gün king oynamaktan... şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler, vallahide billahide hiç sıkılmam. hergün denizde şıpır şıpır yüzer, karpuz peynir yer, bisiklete biner, bahçeyi sular, eclipse'de bira içer, sorumsuzca yaşamanın tadını çıkarırım. ama işte hayat böyle hain bir şey, ne yapsanız gelip sizi arkanızdan bıçaklayıveriyor. ya da aslında hayat böyle bir şey değildi de üzerine kurulan sistemler bizi bu hale getirdi.

en güzel yaşlarımızda sınavlara girdik
en güzel yaşlarımızda okullara gittik
en güzel yaşlarımızda ciddi işlere başladık
en güzel yaşlarımızda sadece 2 hafta tatil yaptık
en güzel yaşlarımızda boyumuzdan büyük sorumluluk aldık
en güzel yaşlarımızda paramız yoktu
paramız varken özgürlüğümüz yoktu

derken ya bu düzende, ya ben de ya da sizde bir bozukluk var. diyeceğim özlü söz: kabullenmek başarmanın yarısıdır (ki uydurmasyon). söyliyeceğim şarkı: summer it turns me upside down, summer summer summer summer, like a merry-go-round.



not: farkettiniz mi bilmiyorum ama eksenim kaydı bir türlü düzeltemiyorum!!

20.6.10

hadi gel buluşalım, eski köprünün altındaaaa!!

evet efes pilsen one love (kısaca epol diyorlar) geldi ve geçti. ben sadece cumartesi katılımcı oldum ama aslında pazar günü katılmam gerekirdi zira cumartesi aslında the whitest bot alive dışında beni sahne önlerine çekecek bir dinleti yoktu, ama groove armada'yı merak ettiğim için gittim. seyrettiğim gruplar gayet iyiydi ama bence binlerce kişiyi oraya toplayan ve gördüğüm kadarı ile problemsiz sonuca ulaşan organizasyon herşeyden daha iyiydi. tabii ki orası bir festival alanı ve tabii ki sıralar, kuyruklar, kalabalıklar olacak bu sebeple 5 yıldızlı otel konforu bekleyenlerin 5 yıldızlı otele gitmesini öneriyorum. onlarda olmasa biz festival tadında bir şey göremeyeceğiz, o yüzden fazla eleştiri haksızlık olur bence...

ayrıca festival bir yana benim aklımda çalan şey bir yana! üjj bejjj gündür aklımda duman'dan köprüaltı şarkısı çalıyor. arabada bağıra çağıra dinleyip keyfime bakıyorum, geçici biliyorum, ama şimdilik böyle diyorum!!

ölmeden son bir defaaaaaa, yüzünü bir görsem yeter, lililililiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii. allahım yine pazar yine pazar. pazar geceleri içip, dans etmek bayağı bir çare oluyor tatsızlığı ortadan kaldırmaya, tavsiye ederim nöbetçi barınıza müracaat ediniz.

off poff afra tafra!!

18.6.10

candy

foto:murat süyür.

bu fotoğraf bu haftaki le cool'un başlangıç fotosuydu ve ben de görür görmez bayıldım!! ayrıca içinde bulunduğumuz teknoloji çağı itibari ile kendi profilime bakacak olursam, gerçekten de neredeyse klavyemi yiyeceğim. hem bilgisayar teknolojisinden çok hoşlanıyorum ama hem de başında çok zaman geçirdiğim için kendime kızıyorum. böyle tuhaf bir ikircikli durum sözkonusu. işte klavyeyi de beyaz bir çikolata gibi yerken hem acayip bir zevk hem de suçluluk duygusu meydana gelir diye düşünüyorum. 
velhasıl sevgili dünyalılar, yine bir cuma günü geldi çattı. haftasonu efes pilsen one love'da takılıcam, ama tabii ki akşam 18:00'den sonra... yoksa güneşin alnında çekilir dert diil- ki ben daha yeni bir yaş daha yaşlanmış birisiyim :) 

not1: itiraf etmeliyim ki her akşam trip de olsam galiba başka bi şi istemem, zira bu beton ve güneş ısısı karışımı beni bezdirmekte, şehire olan sevgimi söndürmekte

not2:murat süyür senden izin almadım ama kusura kalmayasın

17.6.10

kötübahn

blog camiasının aykırı karakterlerinden biri olan- adının açıklanmamasını isteyen arkadaşım- dün yapmış olduğum "das our otoban" şemasına alternatif bir şema gönderdi. yorumsuz olarak yayınlıyorum yoksa yayımlıyor muyum? napıyorum ben allahaşkına?? 

yorum yapmıycam dedim ama söylemeden edemiycem yola düştüğü kıyafeti çok beğendim :) yolun tek yön oluşu da çok doğru, benim şemamda eksikti bu detay! "dönülmez akşamın ufkundayım, vakit çok geç diyebilir miyiz?",  yok yok "hiçbirşey için geç değildir" diyebilir miyiz?? ay ne diycez???

kafam karıştı- kafam karışık- kafam hep karışık mı olucak??

16.6.10

das our otoban

insanlar ile hayvanları ayıran özellikler arasında hep "zeka"nın bahsi geçer ya, aslında sadece zeka demek hafif kalır sanki... duygular, istekler, arzular, talepler, aşk, nefret, kafa karışıklıkları... hepsi ama hepsi bize özgü. bir kuş mesela napıyor? doğuyor, uçmayı öğreniyor, yemek buluyor, yumurta yapıyor, sonra çat ölüyor. diğer bir kuştan nefret ediyor mu? bir kuşa aşık oluyor mu? diğer bir kuşa karşı hırs yapıyor mu? kafası karışıyor mu? offf. her türlü çetrefilli iş bizim başımızda. bu gezegendeki yolculuğumuzda dümdüz, etrafa bakmadan, uzun ve kimi zaman sıkıcı otobanımızda gidemiyoruz. sağda güzel ve heyecan dolu bir dönme dolap, solda nefis kokulu bir çiçek, biraz ileride lezzetli yemekler, sonra rengarenk bir bahçe, nereye gideceğinizi bilemediğiniz bir yol ayrımı, size kol kanat gerecek yüce bir ağaç... hepsi aklımızı çeliyor. tüm duraklara uğrayıp her şeyi tecrübe etmek istiyoruz. e bu da aslında çok gairp değil. gelmişiz bu gezegene bir kere, neden kös kös aynı otobanda gidip duralım. bir de avam tabiri ile "her gün aynı yemeği yer misin? ya da her gün aynı kazağı giyer misin?" diyebiliriz. üstüne üstlük yolun sonunda "yokolmak" olduğunu da bilirken... bakıyorum da bazı insanlar kurmuşlar kendilerini otobanda dümdüz gidiyorlar, bazıları ise benim gibi kafası karışıyor bir çiçek olsun, bir yemek olsun, bir dönme dolap olsun istekleri tükenmiyor. arzuları bitmiyor. arzuladıklarınızı elde edememek nasıl bir duygu? benim en sevmediğim şey! ama bu elde etmemi sağlamıyor! velhasıl sevgili dünyalılar, aşk harika bir şey değil mi? ama bir o kadar da nadir bir şey. "aşka nerden geldin" derseniz, "eee zaten konumuz hep bu değil miydi?" der, kafa karşıklıklarına birebir çözüm olan biraz tarçın, biraz deve tüyü, bir çimdik nane, bir tutam at püskülü ve bir kaşık arı balını karıştırarak için derim. eğer bunu yapamıyorsanız "drive on your safe autobahn with the automatic pilot on!!"

not: sakın o dediğimi içmeyin emi, uydurdum valla, ama siz bir formül biliyorsanız hemen söyleyin!! hemen!

15.6.10

aydaki kız

işte gerçek hayata geri dönüşşşşşşşşşşş. çoktandır şöyle bir konu toparlaması yapmadığımı farkederek minik minik alakasız şeyler söyliyeceğim, hazır olun!! 

* öncelikle resmen 3 gün 3 gece doğum günü kutladım, gerçekten harika idi. tekrar katkıda bulunan herkesi öperim :) ( yılda bir kez ilginin ekseni olmak ruha iyi geliyor, o yüzden "ben yaşgünü kutlamam", "doğumgünü de neymiş" filan demeyin, tadını çıkarın)

* bu hafta minicik, biricik, pekicik blogum parasol'ün header sanatçısı yok, onun yerine çeşitli festivallerin posterlerini koyucam, malum mevsim festival mevsimi, biz de biraz havaya girelim! mesela bu hafta sonu efes pilsen one love var ki ben gidiyorum. en çok kimi merak ediyorsun derseniz de aslında tutkuyla beklediğim bir şey yok, görgüm artsın diye katılım yapıciimmm

* merak edenler, benim için  önce sevinen sonra üzülenler için son dakika haberi geçiyorum! sonunda pikap araparçası işi çözüldü, sevgili araparçam bugün yarın elimde olucak, hem bu vesile hem de kutlu doğum günü vesilesi ile dün kendime vintage'dan iki plak hediye ettim. bir tanesi best of blondie (yaşasın kadın gücü!!), diğeri de foreigner'ın toplama bir albümü. foreigner dinler misiniz? bence harikadır. bu arada önümüzdeki ay hangi plakları alacağımı galiba belirledim bile! the cars ve the police ile devam edeceğim. sanki çok param varmış gibi bir masraf kapısının daha çıkmış olması harika oldu! 

* bu hafta annem yazlık şatomuza uçuyor, bu sebeple biz babamla moda çay bahçesinde çaylarımızı yudumlar, güneşimizi batırırız, tabii babam bekarlığın tadını çıkarmak üzere alemlere dalmazsa!

* bu  haftanın geri kalanından tek isteğim bana spora başlayacak gücü vermesi, başka da bir şeycik istemiyorum, allahım allahım yarabbim ya iştahımı kes ya da içime spor aşkı iliştir, bak ben ettim sen etme!!.

*geçtiğimiz günlerde öğrendiğim bir şey var, o da eskiden birbirini seven insanlardan biri saflığını ve içindeki çocuğu yitirdi mi, o, artık sizin sevdiğiniz kişi olmaktan çıkıyor ve buna seyirci kalmak da çok üzücü oluyor ama sevgili dünyalılar hayat devam ediyor, arzular- istekler- sıkılmalar- üzülmeler-sarhoşluklar devam ediyor..

madem foreigner dedim, en sevdiğim şarkılarını ek yapıyorum. kendini dünyadan çok ayda hissedenler için :) 

14.6.10

flash flash!!

şu an kendi standartlarıma göre oldukça şarhoşum! 4 bira +2 tekila ile saat 1 52 de bunları yazmaya çalışıcam çünkü şimdi yazmak istiyorum,  neden mi? çünkü 13 haziran 14'üne döndü mü benim doğum günüm başlar. geçmişte ne kadar da şaşaaalı kutlarmışım doğumgünlerimi, bir süredir oldukça mütevazi takılıyorum. galiba artık o kadar da önem vermiyorum, ya da "benim doğduğum günden insanlara ne" diyorum! en güzeli doğum günüme trip'te bruce'a dans ederek girdim ve bu da herkese nasip olmaz!

farkında mısınız bilmiyorum ama doğduğunuz günün üzerinizde feci bir baskısı oluyor. "bugünü harika geçirmeliyim", "herkes beni aramalı", "şerefime büyük bir parti düzenlenmeli", "ben etrafta mutlu maymun şeklinde dolaşmalıyım", "bugün çok özel bir gün" diye diye kendimiz üzerinde tuhaf bir baskı yaratıyoruz halbuki doğduğunuz gün aslında çoğu insan için sıradan bir gün. ben de tüm bu gaza gelme durumlarını gözardı etmek adına 2 senedir kutlama yapmıycam derken maaşallah 2 senedir 3 gün 3 gece doğum günü kutluyor oldum. bu vesile ile seneler önce beni dünyaya getiren anneme ve ona yardım eden babama teşekkürü bir borç bilirim. ayrıca doğum günü hediyem bir mücevher ve bunu bana temin ettikleri için ailemdeki tüm fertlere öpücüklerimi yollarım, ayrıca tam da benim sevdiğim gibi bana saat geceyarısı 12 yi vurduktan hemen sonra telefon edenlere "harikasınız" derim ve velhasıl bir doğumgünü de böyle geçer. düşünürseniz binlerce olasılıktan sıyrılarak düyaya gelen bizlerin -şanlımıyız bilmiyorum ama- ayrıcalıklı olduğumuz kesin! mümkün olduğunca bunun tadını çıkarmak gerekir ve bence en güzel doğum günü formülü:  aileniz ile yemek yediğiniz, en sevdiğiniz müziklerle dans ettiiğiniz, üzerinde düşünülmüş bir hediye aldığınız ve mümkünse arzuladığınız birisi ile öpüştüğünüz bir gündür. (öpüşemezseniz üzülmeyin bu sizden kaynaklanan bir şey değildir!), işte sevgili dünyalılar yine bir 14 haziran ve yine bir ikizler burcunun dünyaya fırlatıldığı gün! kucak dolusu indiskiss sizinle olsun, kafa bi dünya sürçi lisan ettiysem affolaaaa!!!

not: o bahsettiğin kişi kim?

11.6.10

"özgür kız modeli bize sökmez" durumları

ikili ilişkilerde bir gariplik var. nasıl mı? erkeklerin lehine bir gariplik... hangi konuda mı? arkadaşlar konusunda... genelde bir çiftin erkek tarafının arkadaşları ile her türlü vakit geçirilirken, kız tarafının arkadaşları ile ya çift olarak vakit geçirilmiyor ya da kızlar tekil olarak kendi arkadaşları ile vakit geçiriyor. sonra da allah muhafaza çift olma durumu biterse kız tarafı sap gibi kalıyor, zira kendisi arkadaşlarını boşlamış oluyor ve tekrar onlara geri dönmesi de sorun yaratabiliyor. bu durumu eleştiriyor muyum? evet ama kendimi de içine alarak. nedense kızlar daha çok prensiplerinden vaz geçerken maaşallah erkekler pek de bir şeylerden vaz geçmiyor. hatta hiç maç izlemeyen kızlar kendilerini biralı, cipsli, bol küfürlü maç ortamlarında ya da hiç ilgilenmedikleri playstation partilerinin ortasında bulabiliyorlar. bunun yanında kızların alışveriş turları, akşamları dizi seyretme ritüelleri eskisi gibi tekil şekilde sürüp gidiyor. bir de şöyle bir durum var ki o da beni benden alıyor. bazı kızlar arkadaşları ile program yapmak için sevgililerinin iş seyahatine çıkmasını ya da başka birileri ile program yapmasını bekliyorlar!

galiba bu durum, annelerimizin zamanında iki çiftin araba yolculuğu yapacağı zamanlarda öne annemizin değil de diğer amcanın oturması kültürünün devamı. yani bence benziyor. 

velhasıl ben size söyliyeyim, kızlar posta koyamıyor! ben bu duruma gıcığım ama özgür ruhlu kızı oynarsanız da çoğu zaman suçlu taraf siz oluyorsunuz. ikili ilişkiler her şekilde zor, ama bir de ayak uydurmaya çalışırken diğer insanlar ile ilişkileri dengeli bir şekilde yürütmeye çalışmak daha bir zor. 

keşke ve keşke bu dünyanın düzeni- özellikle de kadınxerkek, aile, evlilik, çocukluluk, ahlak, onur, gurur meseleri-  sil baştan kurulsaydı, bakın o  zaman herşey nasılda farklı olurdu!

kızın notu 1: bu benim genel bir tespitim olup kimsenin üzerine alınması gerekmemektedir!

kızın notu 2: bu bahsettiğim durum karşısında çoğu dişi "ee kimse beni zorlamıyor, ben kendim yapıyorum" (mesela ben) diyordur ki ben de bundan korkuyorum, acaba bu biz de içgüdüsel mi? allahım noolur ööyle olmasın!

9.6.10

zayıflıklarımın bir üstesinden gelsem, her şey süper olacak!!

dün posta kutuma bir mail düştü astrology.com'dan. aslında bu mektup her gün düşüyor amma ben pek ilgilenmiyorum. neyse "doğum günüm yaklaşıyor, bakalım bu astro center bana ne diyo" dedim, gelen mektuba baktım. amanın iyi ki de bakmışım, meğersem jupiter uranus ile birleşmiyomuymuş... ya ben bunu görmeseydim, ya ben bu mesajı açmasaydım halim ne olurdu?? mail diyo ki "your time is now!!" yani gün benim günüm sevgili dünyalılar, bu aralar yaptım yaptım, yapamadım burada kaldım!! neyi mi?? işimi değiştirmeyiiiiiiiiii. vallahi de çok inanasım geldi ziraaa iş yerinde "pat" diye patlayasım var. demek ki her işte bir hayır var. benim istediğim işi yapmak, yeni girişimlerde bulunmak için gezegenlerin durumu çok müsaitmiş ve ben bunu tesadüfen öğreniyorum. acaba uranüs'e mi taşınsam jüpiter'e mi? oralardaki iş imkanlarını bilen varsa bi zahmet bana söylesin. öyle kolay değil, buradaki işi bırakıcam, evi kapatıcam, sırt çantasını hazırlıycam jüpiter'e yerleşicem!! 

velhasıl astro raporumun devamında zayıflıklarımı yenersem harika bir insan olacağım yazıyor! umarsızlık, uçarılık, sorumluluk alma korkusu. yahu allahaşkına eğer ben bunların hepsini bu bünyede taşıyor isem vay halime. ben iflah olmam sevgili gezegen sakinleri, jüpüter, uranüs, satürn ayağıma gelse ben yine de olduğum yerde kalakalırım alimallah.

not: o kadar canım sıkkın, o kadar canım sıkkın ki dünyanın kenarından atlayasım var. ne dinlesem iyi gelir diye düşünüyorum vallahi de aklıma bir şey gelmiyor!! puffff.

7.6.10

ŞAŞKINIM! bir succulent+ bir saksı+ bir karga

bu fotoğrafa bakıp şaşırabilirsiniz, nasıl oluyor da oluyor diyebilirsiniz ama artık yaz ortasında kış yağmuru yağdığında şaşırmazsınız, çünkü içinde yaşadığımız zamanlarda hiçbirşey bizi şaşırtmıyor diyebilirsiniz ama eğer ki balkonunuzdan bir saksı yok olursa ne yaparsınız? ben çok şaşırırım! ofiste çok sevdiğim bir kişi bana küçük bir toprak saksıda succulent denen ve  benim de çok beğendiğim bitkilerden verdi. ben de gittim onu zemin+3. kattaki balkonuma koydum. sonra hafta sonu çiçekleri sulamak için balkona çıktım, bir de ne göreyim. yani bir de ne görmeyeyim. saksı yok!!!! bahçeye baktım, saksı yok!! bildiğiniz "yok" ! önce ufak çaplı bir ürperme yaşadım. "sonunda geldiler!! beni de buldular" dedim. sonra "kızım kendine gel hiçbir şey durup dururken yok olmaz" dedim. sizce saksım nerede? bence kargalar aldı! edepsiz, sevimsiz, cazgır, çikin kargalar, küçücük, minicik, şekercik saksımı alıp ağaç evlerinde dekor malzemesi yaptı! düşünün bir kere, siyah bir karga, gagasında succulentlar olan toprak biR saksı ile uçuyor!! işte şaşı bak şaşır buna derler!!
not: yaa hani kargalar peynir yerdi? hani kargalar budalaydı?? kandırmışlar bizi çocukken. kargalar şimdi ağaç evlerini süslemek için  için elalemin balkonundan bitki alışverişi yapıyor huuuu, uyanın, eğer hiç bir şey içn hakkımızı savunamıyorsak da kargalara karşı bitki hakkımızı savunmanın zamanı geldi!!

5.6.10

vinyl

tabii ki de ben de her tüketim toplumu bireyi gibi  tüketicem, tabii ki ben de her şeyin acısını tüketerek alıcam, tabii ki benim de günün birinde bir pikabım ve plaklarım olucak ve işte oldu! artık bir pikabım var. yo yo yoooo çok para vermedim, 2. el bi pikap aldım önce sürmeyi öğreniyim, sonra sıfırını alırım. ilk 2 saatteki pikap tecrübem, cici pikabımı kadıköy'den eve taşımak ve onu münaaasip bir yere koymak oldu ziraaa kendisinin sürülebilir hale gelmesi için minicik biricik bir parça gerekiyor. sabırsızlıkla bekliyorum ki parçacık gelsin ben de sürüş keyfini yaşayayım... ilk sürüşte kimi mi yanıma alıciiiim??? işte o da sürüş anıları bölümdeeeeeee.... haydi hop, dünyamız neşeli bi cumartesi geçirsin, en güzel deniz taşıtları ile  gönlünüzden gelen yardımları ardınıza koymamanız dileği ileeeeeeeee.....

4.6.10

size ne desem bilmiyorum!

size ne desem bilmiyorum, güzel bir cuma mı dilesem? iyi bir hafta sonu mu?? peki ya sonra? güzel bir ay, güzel bir yaz, güzel bir kış??? neşe mi??  şu an itibari ile hiçbirini yapamayacağım. artık yaşadığımız yerlerde yarın ne olacağını kimsenin kestirebilmesi mümkün değil. bana öyle geliyor ki dönülmez bir yola doğru "gemi" ile yolculuğa başlamış durumdayız. haberiniz oldu mu bilmiyorum, yarından itibaren google yasaklanıyor! ee zaten youtube 2 senedir yasak, sonra sonra artık kendi topraklarımızda öldürülen askerlerin yasını da tutamıyoruz, başka insanlar başka şeylerin yasını tutuyor, hem  artık kimse kardeş değil, kimse dost değil, bu topraklar bildiğimiz topraklar değil. bloglar, twitter, facebook, radyo, tv onlar ne zaman yasaklanacak? korkarım önümüzde artık bunlar var. merak ediyorum, ben bunları hak etmek için ne yaptım? ayrıca siz kimsiniz de benim özgürlüğümü benden alıyorsunuz? anlıyacağınız sevgili dünyalılar, hepimiz aynı dünyanın insanıyız aslında ama sınırlar itibari ile biz diğerlerine göre uzaylıyız! ümitsizim a dostlar ümitsiz!!

aslında bu sabah bir dizi olay olmadan önce ve ben mine kırıkkanat'ın bazı makalelerini okumadan önce sizlere şu foto ile güzel bir cuma dilemeği düşünmüştüm. "sihirli tozlar bu cuma sizinle olsun" diyecektim. ama şimdi diyorum ki, "elimizdeki özgürlükler bir pufff la uçup gitmesin, birileri buna bir dur desin!". 

not: içinde hafta sonu neşesi olanlar kusura bakmasın, tüm bu yukarıdakilere ek olarak, ofisimizin yanındaki apartmandan genç bir kadın sabaha karşı balkondan atlayarak intihar etti ve biz de sabah ofise gelince bu durumun sonucu yapılan prosedürleri yakından görüp bu şokla gün başladık, sonra da google şoku geldi. ne gün ama!!

3.6.10

LOUISE BOURGEOIS: FAREWELL

98 yaşına kadar hiç durmadan çalışmak ister miydiniz? eğer cevap evet ise louise bourgeois'i kendinize örnek alabilirsiniz. 1911'de doğup geçtiğimiz perşembe kalp krizi sonucu ölen  sanatçı louise bourgeois'e buradan hoşçakal demek isterim. hem heykelleri, hem enstalasyonları, hem de çizimleri ile çok yönlü bir sanatçıydı. çok şanslıyım ki 2007'de tate modern'deki retrospektifini gezme şansım olmuştu ve o zaman ona hayran kalmıştım.“The subject of pain is the business I am in,” (acı mevzuuu benim içinde olduğum iştir) demiş bir yerde. ilgilenenler için şurada kendisi ile ilgili güzel bir yazı var.

not: ayrıca tipi ananeme benziyor , jiddiyim.

2.6.10

hayatın müzik hali

bu aralar the police'e takmış durumdayım. radyo dinlemediğim zamanlarda muhakkak the police'den şarkılar dinliyor oluyorum. kendi müzik alışkanlıklarımı düşündüğümde, eğer sadece tek bir grup ya da şarkıcıyı dinliyorsam bunun bir nedeni vardır. mütevazi müzik arşivimden birilerini çekip çıkarıyor isem, bu hiçbir zaman laf ola beri gele değildir. bu durumdan yola çıkarak bu aralar the police dinlememi; 1980'lerin sonundaki hayatıma özlem ( ergenlik, aşk, heyecan, üzüntü, aile baskısı ve bunun arkasındaki kabına sığamayan ben) + geçmişe yolculuk = nostalji olarak formüle edebilirim. sting'i dinlerken, the police zamanında ne güzel şarkılar yaptıklarını ve şimdi bildiğim kadarı ile böyle bir üretkenlik içinde olmadığını görüyorum. bu durum senelere dayalı bir geçmiş olan tüm gruplar için geçerli... hala isimleri var olsa da, aslında onlar hep gençliklerinde ürettikleri şarkılar ile varlıklarını sürdürüyorlar. 20'li yaşlarındaki heyecanları, isyanları, üzüntüleri, aşkları, ayrılıkları, protestoları şarkılarına yansımış ve çok güzel şeyler ortaya çıkmış. bu müzisyenler, kendi hayatlarını düzene soktuklarında, artık bazı şeyleri çözdüklerinde, isyan edecek bir şeyleri kalmadığında eskisi gibi kanları kaynatan şarkılar yapamıyorlar. bu durumu yadırgıyor muyum? tabii ki hayır. ama görüyorum ki, kitleleri peşinden sürükleyen insanlar ne yaparsa gençken yapıyor. bu minvalde ben onların içinde oldukları psikolojiyi merak ediyorum. bu durumu olduğu gibi kabul ediyor ve düzene girmiş hayatlarına devam mı ediyorlar, yoksa aslında 25 yaşında yaptıkları gibi bir şarkı yapabilmek için her sabah gitarlarını ellerine mi alıyorlar? bir zamanlar kocaman kitleleri peşlerinde sürükleyen müzik adamları zaman geçtikçe bunu yeni üretimler ile pekiştiremeyince neler hissediyorlar? düşünüyorum da eğer ben onların yerinde olsam kendimi  oldukça kötü hissederdim. bunun sonucu şu sorunun cevabını merak ediyorum;

küçük hayatlar mı yoksa büyük hayatlar mı yaşamak ...??

not: bu bahsettiğim müzisyenlerin konserlerine gidenlerin beklentileri hep o eski gençlik yıllarında yazılmış bildik şarkıları duymak oluyor. halbuki müzik işinin bir duygu işi olduğunu düşünürseniz, onlar artık "o" şarkıları yazdıkları dönemleri, heyecanları, duyguları çoktaan geride bırakmış oluyorlar ve "o" şarkıları söylemek istemiyorlar ya da şarkıyı değiştiriyorlar. aslında bence kendilerine ve seyirciye karşı dürüst oluyorlar.  ben bunu- ki ben kimim- anlayışla karşılıyor ve emeğe ve yaratıcılığa karşı her zaman saygı ile eğiliyorum. reverans. 

Follow my blog with 

1.6.10

haziran: ayların kraliçesi

bugün 1 haziran... yazın başlangıcı, deniz mevsiminin resmi açılışı, güneşin parlaması, tatillerin, izinlerin, buzzz biraların, yoğurtlu semizotu salatalarının, ege otlarının, neşenin, eğlencenin ayı... benim için ayların kraliçesi. haziran ağacının binbir renkli çiçeğe büründüğü, tropik kuşların dallarında dans ettiği ay... ikizler burcunun hüküm sürdüğü, yaz çocuklarının dünyaya geldiği ay. tüm gezegen sakinlerine kutlu ve mutlu olsun. 
Not: yaşasın kutlu doğum ayı!

31.5.10

ufak bir deniz tatilinden sonra haftaya başlamak kolay oldu, çünkü sanki hafta sonu değil de daha uzun bir süre yokmuşum gibi geldi. artık hava güzel, insanlar güzel, kıyafetler ince, tenler bronz, etkinlikler gani... dünyanın genel durumuna bakıldığında bunlara sahip olmak da oldukça önemli gibi... bu haftaya takip ettiğim blogların birinden afırdığım bir soru ile başlamak istiyorum. 

"eğer başarısız olmayacağınızı bilseniz ne yapmak için bir girişimde bulunurdunuz??"

düşünün, taşının, nedir o yapmaya korktuğunuz şey!
ben de düşünüyorum, o kadar çok ki...

29.5.10

majesteleri cuma(e)rtesi

uzun uzun yazmaya gerek var mı? 
o bir kraliçe, o bir özgürlüğün temsilcisi, o bir  neşe kaynağı. 
her majesty cumartesi. 
reverans!

28.5.10

çiçek dürbünü yani cumaaaaaaaaaaaaa!!

Çiçek dürbünü veya kaleydoskop yani cuma , içine bakıldığında renkli desenler görülen bir aygıttır. Bu desenler, ışığın yansımasıyla elde edilir ve dürbün hareket ettirildikçe sürekli değişir.

işte işte iştee veee karşınızda cumaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa... cuma nasıl gelir? cuma perşembenin sihirli ellerinin çağrısı üzerine beyaz yeleli mor boynuzlu atı ile dört nala gelir. bence cumanın cinsiyeti yoktur.  cuma bir kaleydoskopun canlanmış halidir. cuma'da bir kaleydoskop gibi bir çok rengi, deseni, hareketi, karmaşıklığı, sevinci, sıkıntıyı içinde barındırır. sabah kalkarsınız aslında işinize, okulunuza gitmeniz gerekir, cuma günleri her zamankinden daha bir spor ya da seksi yada havalı giyirnirsiniz, işe ya da okula gitmenize rağmen stresiniz daha azdır "amaaaan nasıl olsa bugün cuma" der işleri- dersleri hafife alırsınız. hatta bazen işte çalışmak yerine intrenette surf yapmak için kendinize izin verirsiniz. sonra akşam olur. işten- okuldan ya da her nerede iseniz oradan çıkıp da derin bir nefes aldınız mı işte 2 günlük özgürlüğünüz o an başlamıştır. ondan sonrasında ister içer, ister yatar, ister kalkar, ister öpüşür, ister ağlar, ister gülersiniz, ister 11 de yatar, ister 1 de ister 2 de yatarsınız ya da hiç yatmazsınız. bu arada cuma bazı zamanlar şahane dönemlerin başlangıcıdır. mesela bir sömestir tatili, mesela bir yaz tatili, mesela bir yıllık izin. işte o zaman herşey kaymaklı ekmek kadayıfı olur. görüldüğü üzere cuma kaleydoskopu böyle bir şeydir, ne tam özgür ne de tam bağlıdır, o mutlu sonu olan bir ikirciktir, oo biiirrr çiçek dürbünüdüüüüüüüür.

şimdi bu sıcak mı sıcak, güzel mi güzel, şeker mi şeker cuma gününde size mutluluklar diliyorum, ESEN KALIN SEVGİLİ DÜNYALILAR!!

not: cumartesi çalışanları tenziiiiiiih ederim. ama galiba genel hava sebebi ile cuma onlar için de güzel bir gün gibi. gibi gibi. sanki. diil mi??

the siyah kalp kortejini selamlıyorum

kısa bir süre için "günlerin saçma hikayeleri" programımıza ara veriyoruz. kimilerinin bildiği kimilerinin bilmediği kimilerinin ise ilgilenmediği üzere the siyah kalp korteji dün gece şehrimizdeydi. çok kısa notlar ile özetlemem gerekirse- ki bu gereklilik benim geleceğimde dönüp de okuyacağım bir belge olması sebebi iledir- işte durum şöyledir.

  • öncelikle ghetto saçma bir yer, eğer benim gibi konsere geç kalırsanız konseri grup üyelerinin yanından seyredebilirsiniz. yani LIFO kuralı- last in first out-yani başı sonu karışmış bir mekan. sahnenin yanından giriş yapıyor ve mekanın ortasında duran arkadaşlarınıza ulaşamıyorsunuz ama bir bakıma iyi de oldu böylece ben konseri arkadaşlarımdan ayrı ama gruba bir kol mesafesi kadar yakın olarak seyretme fırsatı buldum. 
  • the black heart procession, esas oğlanları Pall Jenkins and multi-enstürmentalist Tobias Nathaniel başta olmak üzere maalesef isimlerini hiçbir yerde bulamadığım devasa basçıları ve erkek güzeli bateristleri ile karşımızdalardı. yine maalesef playlisti not edemedim eminim ilerleyen günlerde bir yerlerde çıkar ben de buraya eklerim ama beklenen tüm şarkılarını çaldılar. release my heart, tropics of love, drugs, heaven and hell, rats...  en sona da en popülerini getirdiler; it's a crime... .bir kere bis yaptılar. müzikal kalitesi ile ilgili eminim konser alanında bulunan bir çok müzik adamı bir şeyler yazıp çizecektir, bu sebeple ben o işe girmiyorum ama amatör bir dinleyici olarak ben çok tatmin oldum. ancak ses düzeni daha iyi olabilirdi.
  • benim  bu küçük mekan konserlerinde en etkilendiğim şey, yıllardır şarkılarını dinleyerek bir çok duygusal ruh hali yaşadığınız insanların capacanlı karşımda durması, bu sebeple konserler boyunca yüzümdeki sırıtmayı engelleyemiyorum. bu yetenekleri görünce şarkıları benim için daha da anlam kazanıyor. 
  •  grup için seyirci ile teması yok, gelip çalıp gidiyorlar diyenler olmuştu, dün gece tam tersine seyirci ile konuşan, isteklerini duyan ve yerine getiren, bize kadeh kaldıran bir grup vardı. tüm elemanları gayet samimi buldum.
  • tüm bunların dışında bence dün akşam sahnede gerçek müzisyenler vardı, tüm egolarını sahnenin dışında bırakmış, sadece yazdığı şarkıları ve çaldığı müziği düşünen, bunları en iyi şekilde icra eden ve bunu yaparken de gayet doğal olabilen, sanki evinin salonunda ya da stüdyosunda çalıyormuşçasına,  yalın insanlar vardı. dosdoğru, dümdüz, olduğu gibi mütevazi müzisyenler...  ve bence bunu görmek benim için gecenin en önemli sonucu idi. 
  • son olarak ben çok çok çok çok beğendim ve imrendim ve kıskandım ve hayran oldum. 
  •  
    bhp notu 1: ülkemizin büyük müzik adamlarının, konseri seyretmek yerine, dışarıda sigara içmesi beni benden alıyor
    bhp notu 2:  20-25 yaş aralığındaki kızların konserlere alınmasını yasaklayabilir miyiz?? (şaka şaka ama çok tuhaf olabiliyorlar)
    bhp notu 3: baterist gerçekten ama gerçekten çok çok yakışıklıydı, hatta pall jenkins'de bir ara seyircilere "bu arkamda duran güzelliği gördünüz değil mi? çekinmeyin bir kaç dakika kendisine bakakalın" türünden şeyler söyledi, ben zaten çok yakınında olduğum için hep bakakaldım :)  (yukarıdaki küpte görülen zenci kardeşimiz).
release release release my heaaart, before yoouuuu move aaheaaaad!!

27.5.10

PERŞ HANIMIN NEŞESİ!

perşembe'nin bize cuma'yı getiren elleri konulu sanat eserim: courtesy of the artist

yüzüyoruz yüzüyoruz kuyruğuna geliyoruz!! bugünki konuğumuz perşembe. "hoşgeldin perşembe nasılsın?", "iyiyim valla, genelde iyiyim zira haftayı cuma'ya taşımak oldukça onur verici ve heyecanlı bir görev", " peki nasıl yapıyorsun hep neşeli ve moralli olma işini? yani hiç içinden  - hay allah bu cuma'nın başına taş düşsün, şöyle pazartesi gibi bir hüzün ve melankoli yaşayamayacak mıyım?- demiyor musun?", "doğru söylüyorsun, ben hep cuma'ya doğru giden yolda motive olmalıyım, neşeli olmalıyım, ama zaten bu şekilde doğduğum için hüzün içgüdüm de çok az", "sana çok teşekkür ederim sevgili perşembe, başarılarının devaMını dilerim".

evet, sayın dunyalılar sizlere perşembe ile yaptığım kısa röportajı aktardım. salı bey gibi, suya sabuna en az dokunan günlerden biri olan perşembe size ne hatırlatır? bence kendisi neşeli deli dolu bir kızdır. kısa adı perş'dir. genelde herkes tarafından sevilir, ama bunun en önemli nedeni cuma'nın habercisi olmasıdır. bu sebeple kendine olan güveninde biraz dalgalanma yaşar. haaaa, unutmayalın bir de yaz aylarında turklerin de  "loooong weekend" diye tabir ettiği uzun haftasonlarının başlangıcı olduğu için çoğu zaman perş akşamları yolculuk akşamıdır da... ben perş'i severim, kendisine bize güzel haberler getirdiği için teşekkür ederim.

bu perşembe'ye özel olarak, hüzünlerin hüzünü, melankolinin melankolisi, kırık kalplerin şarkıcıları, ne bileyim yani yağmurlu havaların tınıları; THE BLACK HEART PROCESSION (güçlü vurgu yaparak söyledim) şehrimizde. bakalım nasıl bi konser olacak. konsere gidecekler için antreman babında ufak bir playlist iliştiriyorum. ek olarak "gözlerimdeki elmaslardan bana hiç bahsetmemiş olman gerçekten de bir suçtur" diyorum. bir de bir de 1.şarkı benim favori bhp şarkım söylemiş olayım.




not: sevgili perş, neşene hüzün getirdik ama bir günlük hoşgör, adamlar taaaaaaaaa nerelerden geliyor!!

26.5.10

CHARSHAMBA YA DA CHUMBAWAMBA

huuuuuuuuuuuuuuuuuu, yaşşassıın, bu günlerin hikayeleri kitabımı yazarken hafta ne de çabuk geçmeye başladı!! işte geldiğimiz gün, bence, çalışma günlerinin en en en en güzeli. hiç bir zaman çarşamba'ya kızamam, ona sövemem, onu güzelce yaşar giderim. bence çarşamba bir kızdır ve oldukça da güzel ve havalıdır, kendine de güveni sonsuzduır çünkü ne de olsa hemen hemen tüm dünyalılar onu severler. belki de çarşambayı sevmemizde bu kızın da payı vardır. 

çarşamba'nın bir diğer özelliği genelde eğlence gecesi de olmasıdır. hafta içi günlerinin etkinlik günü genelde bu gündür. pazar, pazartesi, salı günleri evde oturan etkinlik böcekleri, çarşamba gününde kendilerini eğlencenin kollarına bırakırlar. bundan ötürü bu akşam size iki etkinlikden bahsediyorum. "the fall" filmini seyrettiniz mi?? seyretmediyseniz mutlaka seyredin,bu akşam saat 22:00'da radikal islamcı olmayanların kanalı cnbce'de,  harika bir film, bir ipucu vermeyeceğim, ne kadar şahane olduğunu seyredince görüceksiniz. eğer filmi seyrettiyseniz; "nasıldı ama? harika di mi?" bu arada oradaki küçük kız ile benim küçüklüğüm arasında ciddi benzerlik var ,acaba o benim izini bulamadığım küçük kardeşim mi?? bir de trip de the smiths gecesi var, çarşamba akşamları morrissey kırmızı maske takınca daha da yakışıklı olmuyor mu? ben bu akşam moda şeylerimi trip de şey etmeği planlıyorum, böylece bu eğlence gecesinde hem yazıp hem eğlenebilirim!!

değmek istediğim diğer bir konu ise turkçe kelimeleri ingilizce yazarak bi b.k yaptıklarını zanneden esnaf zanaatkarlara vereceğim bir müjde! bakın "charshamba" harika bir harf bileşkesi olmuyor mu? haydin hemen bir restoran açarak adını "charshamba" koyun!

işte bööle sevgili dünyalı dostlarım. charshamba'nın şerefine size chumbawamba'dan bir şarkı gönderiyorum. ne olduğuna siz karar verin!

25.5.10

SALI SALLANIR, AAAAAAA OOOOOOOOOO UUUUUUUUU!!

dedim ki, madem kaptırdık gittik, haftanın iki günü için saçmaladık, bari bu hafta "haftanın günlerine öğütler" adlı bir yazı dizisi çıkarayım, bunu da olmazsa bir kitapta birleştireyim sonra! iyi demiş miyim? bilemiyorum tereddütlerim var!

işte bugün salı bey günü. yukarıdaki şemada da gördüğünüz üzere salı bey ne yapıyor??? salı bey sallanıyor. aslında "salı sallanır" lafı buradan geliyor. salı bey biraz garip bir kişilik olduğu için her gördüğü şeyin üzerinde sallanmaya çalışıyormuş. sonra bakmışlar ki bu tehlikeli bir durum oluyor, mesela kayıkta sallanıyor, vapurda sallanıyor, telefon tellerinin üzerinde sallanıyor, boğaz köprüsünde sallanıyor, hayatı kötü etkiliyor, hemen ona çağdaş tasarımlı bir sallanan sandalye almışlar. işte o gün bügün salı sallanıyor. uuuuuuuuuuuuuuuuuuuu.... saçmalığın böylesini ben bile duymadım.

salı ile ilgili ne diyebilirim bilmiyorum. ben de herhangi bir duygu tetiklemesi yapmaz. bana hatırlattığı en önemli şey ise eskiden söğütlüçeşme'de kurulan salı pazarıdır ve izmit'te oturduğumuz bir dönem annem ile salı pazarına gelmek için bindiğimiz adapazarı treni içinde yaşadığımız feci anılardır. örnekse, hiç oturacak yer olmaması ve şişko teyzelerin popoları ile bizi sıkıştırması ve yaz sıcağında perperişan olunması ama yine de  elimizde pazardan alınmış şahane ganimetler olmasıdır. 

işte böyle sevgili gezegen sakinleri. bence salı'nın adını değiştirmemize gerek yok, ne dersiniz? güzel bir adı var. salı bey'de oldukça yakışıklı, böyle devam edebilirler, onay veriyorum. pehhh.

24.5.10

r u walking on a wire thinking it's monday??

pazar gününü atlattınız mı?? ee nooldu?? şimdi de pazartesi oldu!!! 

pazartesiyi seviyor musunuuuz???? 
 HAYIIIIIIIIIIIIIIR!! 

pazartesi olunca kendinizi kalkanlarını kuşanarak bir ip üzerinde yürüyen darth vader gibi hissediyor musunuuuz?? 
EVEEEEEEEEEEEEEET!!!! 

dertlerinizi unutmak için pazartesi günleri kahve denizinde boğuluyor musunuuuuz? 
EVEEEEEEEEEEET!!! 

o zaman size iyi bir haberim var :) 

BUGÜN PAZARTESİ DEĞİL SALIÖNCESİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİ

haydi herkes neşeye, ama taa ki ne zamana kadar???? perşembe akşam ki black heart procession konserine kadar!

not: bu nadide ve dahiaaane kandırmacamı "meğersem bugün pazar değilmişmişin" pazartesi versiyonunu isteyenlere gönderiyorum!!

23.5.10

meğersem pazar akşamı değilmiş!!

bu pazar akşamlarının üzerimde yarattığı korkunç travmanın farkındasınızdır umarım, zira kendisi temcit pilavı gibi dönüp dolaşıp geldiğim konulardan bir tanesi. şimdi de çocukluğumda beynimde yer eden pazar günlerinin "life long" (yaaaani ömür boyu) yarattığı etkiyi silmek için ne yapamk gerekir konusunu deney masasına yatırıyorum, karnını yarıyorum, amanın!! iğrenç; 11 yaşında sürekli zırlayan bir çocuk mu istersiniz, feci bir yurt mu istersiniz, ayrılmak zorunda olduğum çocukluk aşklarım mı dersiniz, şehrilerarası yolculuk mu dersiniz, okula gitmek, evde yapılan ütü, pazar eğlencesi programlarımı dersiniz, sevilmeden gidilen ofisler, işler, güçler mi dersiniz. ööööööööğğğğk hepsi bu karın yarığının içinde.

yine konu dağıldı ama "meğersem bu akşam pazar akşamı değilmiş" deneyimize hoşgeldiniz, yapmanız gerekenler:

1- "pazar sabahı mükellef kahvaltı yapılır" : bu klişeden vaz geçin, erken kalkın ve küçük bir tost ve çay ile kahvaltıyı geçiştirin

2- "pazar günleri evde ya da güneş altında tembellik yapılır": yo yo yooo, hemen evden çıkın ve bir iş halledin, şöyle cumartesi günleri hallettiğiniz türden, mesela gidin evinize bir çalışma lambası alın.

3- "pazar günleri aile ziyareti yapılır": yapmayın!!! mümkünse ailenizden kimseyi görmeyin, arkadaşlarınız ile buluşun ya da yalnız durun.

4- "pazar günleri sinemaya gidilir" (daha çok kış için geçerli): sakın gitmeyin! onun yerine meyhaneye gidin ya da bir bara gidin. aynen cumartesi akşamı yaptığınız gibi. böylece eve de geç gelir ve hemen uyuyakalırsınız.

işte travmayı atlattınız!!  benim size tavsiyem, sevgili gezegen sakinleri, pazar travmasını atlatmak için pazar gününe ilişkin klişelerden uzak durun!! benim gibi aile kahvaltısı yapıp, sonra açık havada gazete okuyup, sonra evde film seyredip, bir yandan da her pazar akşamı moda blogunuz için harıl harıl malzeme aramayın!! (şaka şaka, aile kahvaltısı çok güzeldi:)). onun yerine pazar günleri hiç yapmadığınız şeyler yapın.yani;

BENİM DEDİĞİMİ YAPIN, SAKIN SAKIN YAPTIĞIMI YAPMAYIN!!!

21.5.10

radyo parasol

sabahtan beri bir ağırlık var,  sanki saalter her zamankinden daha yavaş akıp gidiyor, bir kapanan bir açılan hava ve sıkıcı işler de buna tuz biber oluyor. eğer bu akşam bir yerlerde müzik dinliyor olsaydım işte bunları dinlemek isterdim. benim gibi durağan bir gün geçiriyor iseniz, playlist'im bu duyguların arkasında rüzgar olabilir, ama eğer siz akıcı ve dinamik bir gün geçiriyorsanız bu playlist ile zaman kaybetmeyin zira melankoli her an sizi de yakalayabilir!

not: madem radyo parasol'ü henuz hayata geçiremedim, şimdilik bu deneme yayını olsun. olsun mu??
ülkemizde bir umut rüzgarlarıdır gidiyor. herkes sanki bu anı bekliyormuş gibi, sanki herşey birden düzelecekmiş gibi. sanki maruz kaldığımız haksızlıklar bitecekmiş gibi, sanki özgürlüklerimiz geri gelecekmiş gibi.
valla olur olur.

20.5.10

eskişehir gibi şehrim olsun, onyüzbin lira borcum olsun!!

etrafımdaki insanlar harıl harıl haftasonu turları ile eskişehir'e gidiyor. seneler önce voleybol takımımızla turnuva için gittiğimiz eskişehir'i düşündüğümde, bu turistik  maceralara inanasım gelmiyor. benim hatırladığım eskişehir, karanlık, beton, kokulu porsuk ve kötü bir otelden ibaret. halbuki şimdi parklardan, gondollardan, cafe'lerden, müzelerden, temizlikten ve hatta bir de plajdan bahsediyorlar!!! eskişehir'in bu evrimini duyunca, ben istanbul'un nasıl bir yer olmasını isterdim diye düşündüm. tabiiki burası çok çok büyük bir yer ve yönetmesi de kolay değil vevesairevevesaire ama benim dileklerim şöyle:
1- etrafıma baktığımda çirkin binalar görmemek
2- daha fazla yeşil
3- daha fazla toplu taşıma, öyle ki arabamı kullanmak aklıma gelmesin ve bisiklet yolları
4- mangalsız sahil şeridi
5- "yok" a yakın dilenci ve evsiz ve tinerci nüfusu
6- 100 kat daha fazla deniz ulaşımı
7- daha çok sokak pazarı
8- temiz bir deniz ve mayo giyen deniz severler
9-her ülkeden burada yaşamaya gelen insanlar
10- her ülkenin mutfağına özgü restoranlar
11- daha az avm
12- her semt için bir sanat galerisi ve bir de cafe ve bir de avlu
13- insanı hoplatmayan ve üzerine su fışkırtmayan kaldırım taşları
14- tarihe özen 
15- sıfır badem bıyık
14- saygı, sevgi, tahammül, mutluluk ve hoşgörü dolu insanlar

eminim biraz daha düşünsem daha çok şey çıkar ama burada kesiyorum. bu saydıklarımın çoğu hayal gibi geliyor, ama kimbilir belki eskişehir'in belediye başkanı, bir gün bizim şehrimize de gelir, ya da umarım şu an şehrimizi b..ka çevirenler bir gün gider!!  gidingidingidingidiiiiiiiiiiiiiiin. gandi kemal kurtar biziiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii :) yaa belki de bir gün ben giderim, belli mi olur??
too drunk to f....k
too drunk to f....k
too drunk
too drunk
too drunk to
f...............................................k

not: çok popüler şarkıları cover'layan gruplar kazanır, konserleri 2 gece "sold out" olur, eğlenilir, coşulur, güzel solistler seyredilir ve hepsi budur ve bu da oldukça yeterlidir. örnekse nouvelle vague.

18.5.10

taş kalpliyim
taş kalplisin
taş kalpli
taş kalpliyiz
taş kalplisiniz
taş kalpliler

artık acımasız bir dünyada yaşıyoruz. 
duygulardan, sinirlerden, merhametten, alçakgönüllülükten, sevgiden, anlayıştan arınmış, yerdeki taşı almış, kalbine koymuş!!
ref:stone roses- made of stone

17.5.10

kaçmak için mi? koşmak için mi? yönetmek için mi? yaratıldık...

evet sevgili dünyalılar bu aralar duygular karışık, ama bunun şuan hiç bir şey ile alakası yok. hafta sonu ile ilgili bir kaç ufak not vermek için buradayım. 

not 1 : şehrimizde şu an tiyatro festivali sürmekte, ben 1-2 yıl önce mecbur kalmadıkça tiyatroya gitmemeye karar verdim, çünkü hoşlanmıyorum, sıkıntıdan kurdeşen döküyorum. john malkovich'i canlı olarak seyretmek sözkonusu olunca "mecburen" bilet aldım ve cuma günü oyununu seyrettim. beğendim mi? hayır. 2 soprano ve john malkovich arasında geçen oyun bence vasatın dahi altındaydı. buradan hayat tecrübemize ne ekledik? sadece isimler başarının olması için yeterli değildir!

not 2: cumartesi planladığım ve size de programı verdiğim gibi sergi ziyaretlerimi yaptım. botero sergisi gayet güzel, yurt dışında düzenlenen sergiler kadar da başarılı, bence görülmeli. nazif topçuoğlu'nu görmek şart değil ama ben beğendim. julian opie sergisi tahminimden de güzel çıktı. çokçokçok beğendim. bu arada cda projects'e uğradım ve bu hafta header yaptığım julia fullerton batten sergisine denk geldim. güzel fotoğraflar... buradan hayat tecrübemize ne ekledik? çağdaş sanat candır ve istanbul bu konuda gayet iyi gidiyor ve her zaman sürprizler ile karşılaşmak mümkündür.

not 3: bir kaç dövme daha yaptırmak istediğim için cumartesi günü ruhsel'e uğradım. kendisi her zamanki gibi çok prensipli bir dövmeci olarak benim istediğim yerlere dövme olmayacağını ve kesin karar verdiğimde ona gitmemi söyledi. buradan hayat tecrübemize ne ekledik ? elinde somut tasarımların ve yüzünde kararlılık ifaden olmadan ruhsel'e uğrama!

not 4 : pazar günü vintage yeni yerinde açıldı. bir grup insanda bu açılışa şahit oldu. çok güzel bir dükkan olmuş ben çok beğendim. sonrasında da benim için kısa süren bir trip gecesi oldu. fener'in şampiyon olma ve olamama durumları arasında bütün gün kadiköy halkına yaşattığı sıkıntı sebebi ile garip bir gün geçti. hani şöyle bir şey yok muydu?? "birisinin özgürlüğü, başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biter". işte dün bazı gruplar diğerlerinden daha özgürdü. buradan hayat tecrübemize ne ekledik ? pazar günü karışık bir gündü, fenerliler şampiyon olacaksa ya da olmayacaksa, halk korunaklı bir yerde olmalı, sık sık barış manço dinlemeli ve başka şeyler...

cuma günü söylediğim gibi ilk plağımı aldım ve o bir "born to run", şimdi bir pikapa ihtiyacım var!!  hayırlara vesile olsun. diyeceğim o ki kaçmak için mi, koşmak için mi, yönetmek için mi doğduk? ne için doğduk , birisi bunun cevabını versin de ona göre takılalım???

Someday girl, I don't know when, we're gonna get to that place
Where we really want to go and we'll walk in the sun
But till then, tramps like us baby, we were born to run
(umarım bir gün oraya gideriz)