parasol'e özel arama kutusu

5.6.10

vinyl

tabii ki de ben de her tüketim toplumu bireyi gibi  tüketicem, tabii ki ben de her şeyin acısını tüketerek alıcam, tabii ki benim de günün birinde bir pikabım ve plaklarım olucak ve işte oldu! artık bir pikabım var. yo yo yoooo çok para vermedim, 2. el bi pikap aldım önce sürmeyi öğreniyim, sonra sıfırını alırım. ilk 2 saatteki pikap tecrübem, cici pikabımı kadıköy'den eve taşımak ve onu münaaasip bir yere koymak oldu ziraaa kendisinin sürülebilir hale gelmesi için minicik biricik bir parça gerekiyor. sabırsızlıkla bekliyorum ki parçacık gelsin ben de sürüş keyfini yaşayayım... ilk sürüşte kimi mi yanıma alıciiiim??? işte o da sürüş anıları bölümdeeeeeee.... haydi hop, dünyamız neşeli bi cumartesi geçirsin, en güzel deniz taşıtları ile  gönlünüzden gelen yardımları ardınıza koymamanız dileği ileeeeeeeee.....

4.6.10

size ne desem bilmiyorum!

size ne desem bilmiyorum, güzel bir cuma mı dilesem? iyi bir hafta sonu mu?? peki ya sonra? güzel bir ay, güzel bir yaz, güzel bir kış??? neşe mi??  şu an itibari ile hiçbirini yapamayacağım. artık yaşadığımız yerlerde yarın ne olacağını kimsenin kestirebilmesi mümkün değil. bana öyle geliyor ki dönülmez bir yola doğru "gemi" ile yolculuğa başlamış durumdayız. haberiniz oldu mu bilmiyorum, yarından itibaren google yasaklanıyor! ee zaten youtube 2 senedir yasak, sonra sonra artık kendi topraklarımızda öldürülen askerlerin yasını da tutamıyoruz, başka insanlar başka şeylerin yasını tutuyor, hem  artık kimse kardeş değil, kimse dost değil, bu topraklar bildiğimiz topraklar değil. bloglar, twitter, facebook, radyo, tv onlar ne zaman yasaklanacak? korkarım önümüzde artık bunlar var. merak ediyorum, ben bunları hak etmek için ne yaptım? ayrıca siz kimsiniz de benim özgürlüğümü benden alıyorsunuz? anlıyacağınız sevgili dünyalılar, hepimiz aynı dünyanın insanıyız aslında ama sınırlar itibari ile biz diğerlerine göre uzaylıyız! ümitsizim a dostlar ümitsiz!!

aslında bu sabah bir dizi olay olmadan önce ve ben mine kırıkkanat'ın bazı makalelerini okumadan önce sizlere şu foto ile güzel bir cuma dilemeği düşünmüştüm. "sihirli tozlar bu cuma sizinle olsun" diyecektim. ama şimdi diyorum ki, "elimizdeki özgürlükler bir pufff la uçup gitmesin, birileri buna bir dur desin!". 

not: içinde hafta sonu neşesi olanlar kusura bakmasın, tüm bu yukarıdakilere ek olarak, ofisimizin yanındaki apartmandan genç bir kadın sabaha karşı balkondan atlayarak intihar etti ve biz de sabah ofise gelince bu durumun sonucu yapılan prosedürleri yakından görüp bu şokla gün başladık, sonra da google şoku geldi. ne gün ama!!

3.6.10

LOUISE BOURGEOIS: FAREWELL

98 yaşına kadar hiç durmadan çalışmak ister miydiniz? eğer cevap evet ise louise bourgeois'i kendinize örnek alabilirsiniz. 1911'de doğup geçtiğimiz perşembe kalp krizi sonucu ölen  sanatçı louise bourgeois'e buradan hoşçakal demek isterim. hem heykelleri, hem enstalasyonları, hem de çizimleri ile çok yönlü bir sanatçıydı. çok şanslıyım ki 2007'de tate modern'deki retrospektifini gezme şansım olmuştu ve o zaman ona hayran kalmıştım.“The subject of pain is the business I am in,” (acı mevzuuu benim içinde olduğum iştir) demiş bir yerde. ilgilenenler için şurada kendisi ile ilgili güzel bir yazı var.

not: ayrıca tipi ananeme benziyor , jiddiyim.

2.6.10

hayatın müzik hali

bu aralar the police'e takmış durumdayım. radyo dinlemediğim zamanlarda muhakkak the police'den şarkılar dinliyor oluyorum. kendi müzik alışkanlıklarımı düşündüğümde, eğer sadece tek bir grup ya da şarkıcıyı dinliyorsam bunun bir nedeni vardır. mütevazi müzik arşivimden birilerini çekip çıkarıyor isem, bu hiçbir zaman laf ola beri gele değildir. bu durumdan yola çıkarak bu aralar the police dinlememi; 1980'lerin sonundaki hayatıma özlem ( ergenlik, aşk, heyecan, üzüntü, aile baskısı ve bunun arkasındaki kabına sığamayan ben) + geçmişe yolculuk = nostalji olarak formüle edebilirim. sting'i dinlerken, the police zamanında ne güzel şarkılar yaptıklarını ve şimdi bildiğim kadarı ile böyle bir üretkenlik içinde olmadığını görüyorum. bu durum senelere dayalı bir geçmiş olan tüm gruplar için geçerli... hala isimleri var olsa da, aslında onlar hep gençliklerinde ürettikleri şarkılar ile varlıklarını sürdürüyorlar. 20'li yaşlarındaki heyecanları, isyanları, üzüntüleri, aşkları, ayrılıkları, protestoları şarkılarına yansımış ve çok güzel şeyler ortaya çıkmış. bu müzisyenler, kendi hayatlarını düzene soktuklarında, artık bazı şeyleri çözdüklerinde, isyan edecek bir şeyleri kalmadığında eskisi gibi kanları kaynatan şarkılar yapamıyorlar. bu durumu yadırgıyor muyum? tabii ki hayır. ama görüyorum ki, kitleleri peşinden sürükleyen insanlar ne yaparsa gençken yapıyor. bu minvalde ben onların içinde oldukları psikolojiyi merak ediyorum. bu durumu olduğu gibi kabul ediyor ve düzene girmiş hayatlarına devam mı ediyorlar, yoksa aslında 25 yaşında yaptıkları gibi bir şarkı yapabilmek için her sabah gitarlarını ellerine mi alıyorlar? bir zamanlar kocaman kitleleri peşlerinde sürükleyen müzik adamları zaman geçtikçe bunu yeni üretimler ile pekiştiremeyince neler hissediyorlar? düşünüyorum da eğer ben onların yerinde olsam kendimi  oldukça kötü hissederdim. bunun sonucu şu sorunun cevabını merak ediyorum;

küçük hayatlar mı yoksa büyük hayatlar mı yaşamak ...??

not: bu bahsettiğim müzisyenlerin konserlerine gidenlerin beklentileri hep o eski gençlik yıllarında yazılmış bildik şarkıları duymak oluyor. halbuki müzik işinin bir duygu işi olduğunu düşünürseniz, onlar artık "o" şarkıları yazdıkları dönemleri, heyecanları, duyguları çoktaan geride bırakmış oluyorlar ve "o" şarkıları söylemek istemiyorlar ya da şarkıyı değiştiriyorlar. aslında bence kendilerine ve seyirciye karşı dürüst oluyorlar.  ben bunu- ki ben kimim- anlayışla karşılıyor ve emeğe ve yaratıcılığa karşı her zaman saygı ile eğiliyorum. reverans. 

Follow my blog with 

1.6.10

haziran: ayların kraliçesi

bugün 1 haziran... yazın başlangıcı, deniz mevsiminin resmi açılışı, güneşin parlaması, tatillerin, izinlerin, buzzz biraların, yoğurtlu semizotu salatalarının, ege otlarının, neşenin, eğlencenin ayı... benim için ayların kraliçesi. haziran ağacının binbir renkli çiçeğe büründüğü, tropik kuşların dallarında dans ettiği ay... ikizler burcunun hüküm sürdüğü, yaz çocuklarının dünyaya geldiği ay. tüm gezegen sakinlerine kutlu ve mutlu olsun. 
Not: yaşasın kutlu doğum ayı!

31.5.10

ufak bir deniz tatilinden sonra haftaya başlamak kolay oldu, çünkü sanki hafta sonu değil de daha uzun bir süre yokmuşum gibi geldi. artık hava güzel, insanlar güzel, kıyafetler ince, tenler bronz, etkinlikler gani... dünyanın genel durumuna bakıldığında bunlara sahip olmak da oldukça önemli gibi... bu haftaya takip ettiğim blogların birinden afırdığım bir soru ile başlamak istiyorum. 

"eğer başarısız olmayacağınızı bilseniz ne yapmak için bir girişimde bulunurdunuz??"

düşünün, taşının, nedir o yapmaya korktuğunuz şey!
ben de düşünüyorum, o kadar çok ki...

29.5.10

majesteleri cuma(e)rtesi

uzun uzun yazmaya gerek var mı? 
o bir kraliçe, o bir özgürlüğün temsilcisi, o bir  neşe kaynağı. 
her majesty cumartesi. 
reverans!

28.5.10

çiçek dürbünü yani cumaaaaaaaaaaaaa!!

Çiçek dürbünü veya kaleydoskop yani cuma , içine bakıldığında renkli desenler görülen bir aygıttır. Bu desenler, ışığın yansımasıyla elde edilir ve dürbün hareket ettirildikçe sürekli değişir.

işte işte iştee veee karşınızda cumaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa... cuma nasıl gelir? cuma perşembenin sihirli ellerinin çağrısı üzerine beyaz yeleli mor boynuzlu atı ile dört nala gelir. bence cumanın cinsiyeti yoktur.  cuma bir kaleydoskopun canlanmış halidir. cuma'da bir kaleydoskop gibi bir çok rengi, deseni, hareketi, karmaşıklığı, sevinci, sıkıntıyı içinde barındırır. sabah kalkarsınız aslında işinize, okulunuza gitmeniz gerekir, cuma günleri her zamankinden daha bir spor ya da seksi yada havalı giyirnirsiniz, işe ya da okula gitmenize rağmen stresiniz daha azdır "amaaaan nasıl olsa bugün cuma" der işleri- dersleri hafife alırsınız. hatta bazen işte çalışmak yerine intrenette surf yapmak için kendinize izin verirsiniz. sonra akşam olur. işten- okuldan ya da her nerede iseniz oradan çıkıp da derin bir nefes aldınız mı işte 2 günlük özgürlüğünüz o an başlamıştır. ondan sonrasında ister içer, ister yatar, ister kalkar, ister öpüşür, ister ağlar, ister gülersiniz, ister 11 de yatar, ister 1 de ister 2 de yatarsınız ya da hiç yatmazsınız. bu arada cuma bazı zamanlar şahane dönemlerin başlangıcıdır. mesela bir sömestir tatili, mesela bir yaz tatili, mesela bir yıllık izin. işte o zaman herşey kaymaklı ekmek kadayıfı olur. görüldüğü üzere cuma kaleydoskopu böyle bir şeydir, ne tam özgür ne de tam bağlıdır, o mutlu sonu olan bir ikirciktir, oo biiirrr çiçek dürbünüdüüüüüüüür.

şimdi bu sıcak mı sıcak, güzel mi güzel, şeker mi şeker cuma gününde size mutluluklar diliyorum, ESEN KALIN SEVGİLİ DÜNYALILAR!!

not: cumartesi çalışanları tenziiiiiiih ederim. ama galiba genel hava sebebi ile cuma onlar için de güzel bir gün gibi. gibi gibi. sanki. diil mi??

the siyah kalp kortejini selamlıyorum

kısa bir süre için "günlerin saçma hikayeleri" programımıza ara veriyoruz. kimilerinin bildiği kimilerinin bilmediği kimilerinin ise ilgilenmediği üzere the siyah kalp korteji dün gece şehrimizdeydi. çok kısa notlar ile özetlemem gerekirse- ki bu gereklilik benim geleceğimde dönüp de okuyacağım bir belge olması sebebi iledir- işte durum şöyledir.

  • öncelikle ghetto saçma bir yer, eğer benim gibi konsere geç kalırsanız konseri grup üyelerinin yanından seyredebilirsiniz. yani LIFO kuralı- last in first out-yani başı sonu karışmış bir mekan. sahnenin yanından giriş yapıyor ve mekanın ortasında duran arkadaşlarınıza ulaşamıyorsunuz ama bir bakıma iyi de oldu böylece ben konseri arkadaşlarımdan ayrı ama gruba bir kol mesafesi kadar yakın olarak seyretme fırsatı buldum. 
  • the black heart procession, esas oğlanları Pall Jenkins and multi-enstürmentalist Tobias Nathaniel başta olmak üzere maalesef isimlerini hiçbir yerde bulamadığım devasa basçıları ve erkek güzeli bateristleri ile karşımızdalardı. yine maalesef playlisti not edemedim eminim ilerleyen günlerde bir yerlerde çıkar ben de buraya eklerim ama beklenen tüm şarkılarını çaldılar. release my heart, tropics of love, drugs, heaven and hell, rats...  en sona da en popülerini getirdiler; it's a crime... .bir kere bis yaptılar. müzikal kalitesi ile ilgili eminim konser alanında bulunan bir çok müzik adamı bir şeyler yazıp çizecektir, bu sebeple ben o işe girmiyorum ama amatör bir dinleyici olarak ben çok tatmin oldum. ancak ses düzeni daha iyi olabilirdi.
  • benim  bu küçük mekan konserlerinde en etkilendiğim şey, yıllardır şarkılarını dinleyerek bir çok duygusal ruh hali yaşadığınız insanların capacanlı karşımda durması, bu sebeple konserler boyunca yüzümdeki sırıtmayı engelleyemiyorum. bu yetenekleri görünce şarkıları benim için daha da anlam kazanıyor. 
  •  grup için seyirci ile teması yok, gelip çalıp gidiyorlar diyenler olmuştu, dün gece tam tersine seyirci ile konuşan, isteklerini duyan ve yerine getiren, bize kadeh kaldıran bir grup vardı. tüm elemanları gayet samimi buldum.
  • tüm bunların dışında bence dün akşam sahnede gerçek müzisyenler vardı, tüm egolarını sahnenin dışında bırakmış, sadece yazdığı şarkıları ve çaldığı müziği düşünen, bunları en iyi şekilde icra eden ve bunu yaparken de gayet doğal olabilen, sanki evinin salonunda ya da stüdyosunda çalıyormuşçasına,  yalın insanlar vardı. dosdoğru, dümdüz, olduğu gibi mütevazi müzisyenler...  ve bence bunu görmek benim için gecenin en önemli sonucu idi. 
  • son olarak ben çok çok çok çok beğendim ve imrendim ve kıskandım ve hayran oldum. 
  •  
    bhp notu 1: ülkemizin büyük müzik adamlarının, konseri seyretmek yerine, dışarıda sigara içmesi beni benden alıyor
    bhp notu 2:  20-25 yaş aralığındaki kızların konserlere alınmasını yasaklayabilir miyiz?? (şaka şaka ama çok tuhaf olabiliyorlar)
    bhp notu 3: baterist gerçekten ama gerçekten çok çok yakışıklıydı, hatta pall jenkins'de bir ara seyircilere "bu arkamda duran güzelliği gördünüz değil mi? çekinmeyin bir kaç dakika kendisine bakakalın" türünden şeyler söyledi, ben zaten çok yakınında olduğum için hep bakakaldım :)  (yukarıdaki küpte görülen zenci kardeşimiz).
release release release my heaaart, before yoouuuu move aaheaaaad!!

27.5.10

PERŞ HANIMIN NEŞESİ!

perşembe'nin bize cuma'yı getiren elleri konulu sanat eserim: courtesy of the artist

yüzüyoruz yüzüyoruz kuyruğuna geliyoruz!! bugünki konuğumuz perşembe. "hoşgeldin perşembe nasılsın?", "iyiyim valla, genelde iyiyim zira haftayı cuma'ya taşımak oldukça onur verici ve heyecanlı bir görev", " peki nasıl yapıyorsun hep neşeli ve moralli olma işini? yani hiç içinden  - hay allah bu cuma'nın başına taş düşsün, şöyle pazartesi gibi bir hüzün ve melankoli yaşayamayacak mıyım?- demiyor musun?", "doğru söylüyorsun, ben hep cuma'ya doğru giden yolda motive olmalıyım, neşeli olmalıyım, ama zaten bu şekilde doğduğum için hüzün içgüdüm de çok az", "sana çok teşekkür ederim sevgili perşembe, başarılarının devaMını dilerim".

evet, sayın dunyalılar sizlere perşembe ile yaptığım kısa röportajı aktardım. salı bey gibi, suya sabuna en az dokunan günlerden biri olan perşembe size ne hatırlatır? bence kendisi neşeli deli dolu bir kızdır. kısa adı perş'dir. genelde herkes tarafından sevilir, ama bunun en önemli nedeni cuma'nın habercisi olmasıdır. bu sebeple kendine olan güveninde biraz dalgalanma yaşar. haaaa, unutmayalın bir de yaz aylarında turklerin de  "loooong weekend" diye tabir ettiği uzun haftasonlarının başlangıcı olduğu için çoğu zaman perş akşamları yolculuk akşamıdır da... ben perş'i severim, kendisine bize güzel haberler getirdiği için teşekkür ederim.

bu perşembe'ye özel olarak, hüzünlerin hüzünü, melankolinin melankolisi, kırık kalplerin şarkıcıları, ne bileyim yani yağmurlu havaların tınıları; THE BLACK HEART PROCESSION (güçlü vurgu yaparak söyledim) şehrimizde. bakalım nasıl bi konser olacak. konsere gidecekler için antreman babında ufak bir playlist iliştiriyorum. ek olarak "gözlerimdeki elmaslardan bana hiç bahsetmemiş olman gerçekten de bir suçtur" diyorum. bir de bir de 1.şarkı benim favori bhp şarkım söylemiş olayım.




not: sevgili perş, neşene hüzün getirdik ama bir günlük hoşgör, adamlar taaaaaaaaa nerelerden geliyor!!

26.5.10

CHARSHAMBA YA DA CHUMBAWAMBA

huuuuuuuuuuuuuuuuuu, yaşşassıın, bu günlerin hikayeleri kitabımı yazarken hafta ne de çabuk geçmeye başladı!! işte geldiğimiz gün, bence, çalışma günlerinin en en en en güzeli. hiç bir zaman çarşamba'ya kızamam, ona sövemem, onu güzelce yaşar giderim. bence çarşamba bir kızdır ve oldukça da güzel ve havalıdır, kendine de güveni sonsuzduır çünkü ne de olsa hemen hemen tüm dünyalılar onu severler. belki de çarşambayı sevmemizde bu kızın da payı vardır. 

çarşamba'nın bir diğer özelliği genelde eğlence gecesi de olmasıdır. hafta içi günlerinin etkinlik günü genelde bu gündür. pazar, pazartesi, salı günleri evde oturan etkinlik böcekleri, çarşamba gününde kendilerini eğlencenin kollarına bırakırlar. bundan ötürü bu akşam size iki etkinlikden bahsediyorum. "the fall" filmini seyrettiniz mi?? seyretmediyseniz mutlaka seyredin,bu akşam saat 22:00'da radikal islamcı olmayanların kanalı cnbce'de,  harika bir film, bir ipucu vermeyeceğim, ne kadar şahane olduğunu seyredince görüceksiniz. eğer filmi seyrettiyseniz; "nasıldı ama? harika di mi?" bu arada oradaki küçük kız ile benim küçüklüğüm arasında ciddi benzerlik var ,acaba o benim izini bulamadığım küçük kardeşim mi?? bir de trip de the smiths gecesi var, çarşamba akşamları morrissey kırmızı maske takınca daha da yakışıklı olmuyor mu? ben bu akşam moda şeylerimi trip de şey etmeği planlıyorum, böylece bu eğlence gecesinde hem yazıp hem eğlenebilirim!!

değmek istediğim diğer bir konu ise turkçe kelimeleri ingilizce yazarak bi b.k yaptıklarını zanneden esnaf zanaatkarlara vereceğim bir müjde! bakın "charshamba" harika bir harf bileşkesi olmuyor mu? haydin hemen bir restoran açarak adını "charshamba" koyun!

işte bööle sevgili dünyalı dostlarım. charshamba'nın şerefine size chumbawamba'dan bir şarkı gönderiyorum. ne olduğuna siz karar verin!

25.5.10

SALI SALLANIR, AAAAAAA OOOOOOOOOO UUUUUUUUU!!

dedim ki, madem kaptırdık gittik, haftanın iki günü için saçmaladık, bari bu hafta "haftanın günlerine öğütler" adlı bir yazı dizisi çıkarayım, bunu da olmazsa bir kitapta birleştireyim sonra! iyi demiş miyim? bilemiyorum tereddütlerim var!

işte bugün salı bey günü. yukarıdaki şemada da gördüğünüz üzere salı bey ne yapıyor??? salı bey sallanıyor. aslında "salı sallanır" lafı buradan geliyor. salı bey biraz garip bir kişilik olduğu için her gördüğü şeyin üzerinde sallanmaya çalışıyormuş. sonra bakmışlar ki bu tehlikeli bir durum oluyor, mesela kayıkta sallanıyor, vapurda sallanıyor, telefon tellerinin üzerinde sallanıyor, boğaz köprüsünde sallanıyor, hayatı kötü etkiliyor, hemen ona çağdaş tasarımlı bir sallanan sandalye almışlar. işte o gün bügün salı sallanıyor. uuuuuuuuuuuuuuuuuuuu.... saçmalığın böylesini ben bile duymadım.

salı ile ilgili ne diyebilirim bilmiyorum. ben de herhangi bir duygu tetiklemesi yapmaz. bana hatırlattığı en önemli şey ise eskiden söğütlüçeşme'de kurulan salı pazarıdır ve izmit'te oturduğumuz bir dönem annem ile salı pazarına gelmek için bindiğimiz adapazarı treni içinde yaşadığımız feci anılardır. örnekse, hiç oturacak yer olmaması ve şişko teyzelerin popoları ile bizi sıkıştırması ve yaz sıcağında perperişan olunması ama yine de  elimizde pazardan alınmış şahane ganimetler olmasıdır. 

işte böyle sevgili gezegen sakinleri. bence salı'nın adını değiştirmemize gerek yok, ne dersiniz? güzel bir adı var. salı bey'de oldukça yakışıklı, böyle devam edebilirler, onay veriyorum. pehhh.

24.5.10

r u walking on a wire thinking it's monday??

pazar gününü atlattınız mı?? ee nooldu?? şimdi de pazartesi oldu!!! 

pazartesiyi seviyor musunuuuz???? 
 HAYIIIIIIIIIIIIIIR!! 

pazartesi olunca kendinizi kalkanlarını kuşanarak bir ip üzerinde yürüyen darth vader gibi hissediyor musunuuuz?? 
EVEEEEEEEEEEEEEET!!!! 

dertlerinizi unutmak için pazartesi günleri kahve denizinde boğuluyor musunuuuuz? 
EVEEEEEEEEEEET!!! 

o zaman size iyi bir haberim var :) 

BUGÜN PAZARTESİ DEĞİL SALIÖNCESİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİ

haydi herkes neşeye, ama taa ki ne zamana kadar???? perşembe akşam ki black heart procession konserine kadar!

not: bu nadide ve dahiaaane kandırmacamı "meğersem bugün pazar değilmişmişin" pazartesi versiyonunu isteyenlere gönderiyorum!!

23.5.10

meğersem pazar akşamı değilmiş!!

bu pazar akşamlarının üzerimde yarattığı korkunç travmanın farkındasınızdır umarım, zira kendisi temcit pilavı gibi dönüp dolaşıp geldiğim konulardan bir tanesi. şimdi de çocukluğumda beynimde yer eden pazar günlerinin "life long" (yaaaani ömür boyu) yarattığı etkiyi silmek için ne yapamk gerekir konusunu deney masasına yatırıyorum, karnını yarıyorum, amanın!! iğrenç; 11 yaşında sürekli zırlayan bir çocuk mu istersiniz, feci bir yurt mu istersiniz, ayrılmak zorunda olduğum çocukluk aşklarım mı dersiniz, şehrilerarası yolculuk mu dersiniz, okula gitmek, evde yapılan ütü, pazar eğlencesi programlarımı dersiniz, sevilmeden gidilen ofisler, işler, güçler mi dersiniz. ööööööööğğğğk hepsi bu karın yarığının içinde.

yine konu dağıldı ama "meğersem bu akşam pazar akşamı değilmiş" deneyimize hoşgeldiniz, yapmanız gerekenler:

1- "pazar sabahı mükellef kahvaltı yapılır" : bu klişeden vaz geçin, erken kalkın ve küçük bir tost ve çay ile kahvaltıyı geçiştirin

2- "pazar günleri evde ya da güneş altında tembellik yapılır": yo yo yooo, hemen evden çıkın ve bir iş halledin, şöyle cumartesi günleri hallettiğiniz türden, mesela gidin evinize bir çalışma lambası alın.

3- "pazar günleri aile ziyareti yapılır": yapmayın!!! mümkünse ailenizden kimseyi görmeyin, arkadaşlarınız ile buluşun ya da yalnız durun.

4- "pazar günleri sinemaya gidilir" (daha çok kış için geçerli): sakın gitmeyin! onun yerine meyhaneye gidin ya da bir bara gidin. aynen cumartesi akşamı yaptığınız gibi. böylece eve de geç gelir ve hemen uyuyakalırsınız.

işte travmayı atlattınız!!  benim size tavsiyem, sevgili gezegen sakinleri, pazar travmasını atlatmak için pazar gününe ilişkin klişelerden uzak durun!! benim gibi aile kahvaltısı yapıp, sonra açık havada gazete okuyup, sonra evde film seyredip, bir yandan da her pazar akşamı moda blogunuz için harıl harıl malzeme aramayın!! (şaka şaka, aile kahvaltısı çok güzeldi:)). onun yerine pazar günleri hiç yapmadığınız şeyler yapın.yani;

BENİM DEDİĞİMİ YAPIN, SAKIN SAKIN YAPTIĞIMI YAPMAYIN!!!

21.5.10

radyo parasol

sabahtan beri bir ağırlık var,  sanki saalter her zamankinden daha yavaş akıp gidiyor, bir kapanan bir açılan hava ve sıkıcı işler de buna tuz biber oluyor. eğer bu akşam bir yerlerde müzik dinliyor olsaydım işte bunları dinlemek isterdim. benim gibi durağan bir gün geçiriyor iseniz, playlist'im bu duyguların arkasında rüzgar olabilir, ama eğer siz akıcı ve dinamik bir gün geçiriyorsanız bu playlist ile zaman kaybetmeyin zira melankoli her an sizi de yakalayabilir!

not: madem radyo parasol'ü henuz hayata geçiremedim, şimdilik bu deneme yayını olsun. olsun mu??
ülkemizde bir umut rüzgarlarıdır gidiyor. herkes sanki bu anı bekliyormuş gibi, sanki herşey birden düzelecekmiş gibi. sanki maruz kaldığımız haksızlıklar bitecekmiş gibi, sanki özgürlüklerimiz geri gelecekmiş gibi.
valla olur olur.

20.5.10

eskişehir gibi şehrim olsun, onyüzbin lira borcum olsun!!

etrafımdaki insanlar harıl harıl haftasonu turları ile eskişehir'e gidiyor. seneler önce voleybol takımımızla turnuva için gittiğimiz eskişehir'i düşündüğümde, bu turistik  maceralara inanasım gelmiyor. benim hatırladığım eskişehir, karanlık, beton, kokulu porsuk ve kötü bir otelden ibaret. halbuki şimdi parklardan, gondollardan, cafe'lerden, müzelerden, temizlikten ve hatta bir de plajdan bahsediyorlar!!! eskişehir'in bu evrimini duyunca, ben istanbul'un nasıl bir yer olmasını isterdim diye düşündüm. tabiiki burası çok çok büyük bir yer ve yönetmesi de kolay değil vevesairevevesaire ama benim dileklerim şöyle:
1- etrafıma baktığımda çirkin binalar görmemek
2- daha fazla yeşil
3- daha fazla toplu taşıma, öyle ki arabamı kullanmak aklıma gelmesin ve bisiklet yolları
4- mangalsız sahil şeridi
5- "yok" a yakın dilenci ve evsiz ve tinerci nüfusu
6- 100 kat daha fazla deniz ulaşımı
7- daha çok sokak pazarı
8- temiz bir deniz ve mayo giyen deniz severler
9-her ülkeden burada yaşamaya gelen insanlar
10- her ülkenin mutfağına özgü restoranlar
11- daha az avm
12- her semt için bir sanat galerisi ve bir de cafe ve bir de avlu
13- insanı hoplatmayan ve üzerine su fışkırtmayan kaldırım taşları
14- tarihe özen 
15- sıfır badem bıyık
14- saygı, sevgi, tahammül, mutluluk ve hoşgörü dolu insanlar

eminim biraz daha düşünsem daha çok şey çıkar ama burada kesiyorum. bu saydıklarımın çoğu hayal gibi geliyor, ama kimbilir belki eskişehir'in belediye başkanı, bir gün bizim şehrimize de gelir, ya da umarım şu an şehrimizi b..ka çevirenler bir gün gider!!  gidingidingidingidiiiiiiiiiiiiiiin. gandi kemal kurtar biziiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii :) yaa belki de bir gün ben giderim, belli mi olur??
too drunk to f....k
too drunk to f....k
too drunk
too drunk
too drunk to
f...............................................k

not: çok popüler şarkıları cover'layan gruplar kazanır, konserleri 2 gece "sold out" olur, eğlenilir, coşulur, güzel solistler seyredilir ve hepsi budur ve bu da oldukça yeterlidir. örnekse nouvelle vague.

18.5.10

taş kalpliyim
taş kalplisin
taş kalpli
taş kalpliyiz
taş kalplisiniz
taş kalpliler

artık acımasız bir dünyada yaşıyoruz. 
duygulardan, sinirlerden, merhametten, alçakgönüllülükten, sevgiden, anlayıştan arınmış, yerdeki taşı almış, kalbine koymuş!!
ref:stone roses- made of stone

17.5.10

kaçmak için mi? koşmak için mi? yönetmek için mi? yaratıldık...

evet sevgili dünyalılar bu aralar duygular karışık, ama bunun şuan hiç bir şey ile alakası yok. hafta sonu ile ilgili bir kaç ufak not vermek için buradayım. 

not 1 : şehrimizde şu an tiyatro festivali sürmekte, ben 1-2 yıl önce mecbur kalmadıkça tiyatroya gitmemeye karar verdim, çünkü hoşlanmıyorum, sıkıntıdan kurdeşen döküyorum. john malkovich'i canlı olarak seyretmek sözkonusu olunca "mecburen" bilet aldım ve cuma günü oyununu seyrettim. beğendim mi? hayır. 2 soprano ve john malkovich arasında geçen oyun bence vasatın dahi altındaydı. buradan hayat tecrübemize ne ekledik? sadece isimler başarının olması için yeterli değildir!

not 2: cumartesi planladığım ve size de programı verdiğim gibi sergi ziyaretlerimi yaptım. botero sergisi gayet güzel, yurt dışında düzenlenen sergiler kadar da başarılı, bence görülmeli. nazif topçuoğlu'nu görmek şart değil ama ben beğendim. julian opie sergisi tahminimden de güzel çıktı. çokçokçok beğendim. bu arada cda projects'e uğradım ve bu hafta header yaptığım julia fullerton batten sergisine denk geldim. güzel fotoğraflar... buradan hayat tecrübemize ne ekledik? çağdaş sanat candır ve istanbul bu konuda gayet iyi gidiyor ve her zaman sürprizler ile karşılaşmak mümkündür.

not 3: bir kaç dövme daha yaptırmak istediğim için cumartesi günü ruhsel'e uğradım. kendisi her zamanki gibi çok prensipli bir dövmeci olarak benim istediğim yerlere dövme olmayacağını ve kesin karar verdiğimde ona gitmemi söyledi. buradan hayat tecrübemize ne ekledik ? elinde somut tasarımların ve yüzünde kararlılık ifaden olmadan ruhsel'e uğrama!

not 4 : pazar günü vintage yeni yerinde açıldı. bir grup insanda bu açılışa şahit oldu. çok güzel bir dükkan olmuş ben çok beğendim. sonrasında da benim için kısa süren bir trip gecesi oldu. fener'in şampiyon olma ve olamama durumları arasında bütün gün kadiköy halkına yaşattığı sıkıntı sebebi ile garip bir gün geçti. hani şöyle bir şey yok muydu?? "birisinin özgürlüğü, başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biter". işte dün bazı gruplar diğerlerinden daha özgürdü. buradan hayat tecrübemize ne ekledik ? pazar günü karışık bir gündü, fenerliler şampiyon olacaksa ya da olmayacaksa, halk korunaklı bir yerde olmalı, sık sık barış manço dinlemeli ve başka şeyler...

cuma günü söylediğim gibi ilk plağımı aldım ve o bir "born to run", şimdi bir pikapa ihtiyacım var!!  hayırlara vesile olsun. diyeceğim o ki kaçmak için mi, koşmak için mi, yönetmek için mi doğduk? ne için doğduk , birisi bunun cevabını versin de ona göre takılalım???

Someday girl, I don't know when, we're gonna get to that place
Where we really want to go and we'll walk in the sun
But till then, tramps like us baby, we were born to run
(umarım bir gün oraya gideriz)

14.5.10

anadolu yakası avrupa yakasını döver!!

sevgili dünyalılar diyemiyeceğim, sevgili istanbul'lular diyeceğim. bunu okuyorsanız bir panelde olduğunuzu bilmelisiniz. panelimizin konusu "anadolu yakası avrupa yakasını döver". inceleyeceğimiz konu hiç avrupa yakası olmasaydı bir hafta sonu anadolu yakasında ne kadar şahane zaman geçirilirdi. bu blogu harbi harbi takip edenler benzer paneller ile karşılaşmışlardır. onlardan özür dileriz. 

eveeeeeeeeeet, canlanın, sanki herkes baygın gibi!!

neyse, şimdi mesela bu hafta sonu hiç avrupa yakası yokmuş;

cuma: hava oldukça sıcak, iş çıkışı eve gidip üzerimize rahat bir şeyler alırız, bir sigara yakarız (opsiyonel), çıkırt diye bir bira-cola- gazoz açarız. radyomuzu da açarız. hava serinleyene kadar evde takılırız. sonra karnımız acıkır. kadıköy'de çiya nın yolunu tutarız. orada çeşit çeşit yöresel yemekler yeriz. hava sıcak olduğu için yağlı yemeklere pek bulaşmayız. sonra üstüne bir zahter içer midemizi rahatlatırız. saatlerimiz 22.00 civarına gelince tirp'e doğru yola çıkarız. bu akşam bence eklektik müzik yapan cembak'ın playlistini dinleriz. (görseli çaldım diye cem kızmaz umarım). kadıköy'de mekanlar 2'de kapanır (yani galiba) bu sebeple uslu anadolu yakası çocukları olarak evimize doğru yola çıkarız. tabii isteyen "ayy dur bi de karga'ya bakalım, ay dur bi arkaoda'ya da girelim" diyebilir.gecenin sonunda "drink responssibly" der, kadıköy'de uygunsuz park etmiş taksilerden birine atlar evimize yollanırız.


cumartesi: oooooh hava mis gibi, hemen evden peynir, zeytin, domates, biber, bir kaba koyar güzel bir karışım hazırlar, yolda komşu fırın'dan kepekli simitleri alır, moda çay bahçesinin yolunu tutarız. orada saatlerce denize kuşbakışı oturur, dergilerimizi, gazetelerimizi, herşeyimizi okuruz. sonrası serbest plan (tüm günü yazsam uzun olucak okunmıycak) isteyen kadıköy çarşıda dolaşsın biraz. sonra akşama doğru sanat aktivitesi mi istedi canınız hemen çat mtaar'a gidersiniz. orada "yerel illüstratörler 2" sergisi var. ona gider biraz güzellik görürsünüz. mesela bant dergisinin has illüstratörü sadi güran'ın işleri gibi ...  sonra yine akşam olur. eğer para harcamak kaygınız yok ise moda'daki cibali kapı balıkçısına gidersiniz ve harika yemekler yersiniz, eğer kaygınız varsa da kadiköy'ün ara sokaklarındaki balıkçılarda balık yersiniz. sonra gece yaklaşır. arkaoda'da bant'ın "kulaktan kulağa" serisi kapsamında KHAN konseri var ve ayrıca bant dj'leri çalıyor. bence güzel olabilir ona katılırsınız. 
                                                                                                                                                                                        SADİ GÜRAN









              KHAN

pazar: nerde kahvaltı yapmalı?? adalar? moda kırıntı? çiftehavuzlar saray? balkon? vallahi hepsi de harika alternatifler. nerede olursa olsun açıkhavada olsun!! kahvaltıdan sonra yine muhakkak gazete mütalaaaası şart. sonrasında serbest zaman veriyorum:) bağdat caddesine mi gidersiniz, bir avm'ye mi gidersiniz bilmiyorum. günün ilerleyen saatlerinde plak alışverişi yapmak isterseniz yeni yerine taşınan "vintage records" a uğrayabilirsiniz. adres -Dr. Esat Işık Cad. No:4 Kadıköy- (bu görseli de çaldım diye de kızmazlar umarım!) benim planım ilk plağımı satın almak olucak. o plak da bir bruce sprinsteen albümü ya da 45'liği olucak.sonrasında bu pazar trip'te şuradaki blog sahibi çalıyor. sarhoş olmak ve özlediğimiz şarkıları dinlemek istersek kendimizi trip'e atabiliriz. (galiba hayatımda ilk olmasa da 2.kez pazar gecesi sarhoş olabilirim. kimbilir.) 

işte sevgili istanbul'lular, sıkışık trafiğe, karmaşaya, betona girmek istemeyenler anadolu yakasına gelsin. ne varsa asya da var. söyleyin bakalım: "anadolu yakası avrupa yakasını döver mi dövmez mi?"

panelimiz panel olamadan kapanmıştır. iyi hafta sonlarıııııııııııııııııııııııı.

sizi hangi kutuya koysunlar??

bu marc johns'a bayılıyorum! bazen komik, bazen düşündürücü,  bazen de hem komik hem düşündürücü. geçtiğimiz günlerde parasol'de bu çizimine "marc johns" köşesinde yer vermiştim. insani ilişkiler kapsamında da çok beğenmiştim. şimdi marc johns burada ne diyor? insanları, kutularda tasnifliyor.uz diyor aptal, sıkıcı, takılası, kaybeden, karar veremedim, uza! oldukça ağır bir liste aslında ama benim de sormak istediğim soru şu; "siz hangi kutuda olmak istersiniz?" ya da "siz hangi kutuda olduğunuzu düşünüyorsunuz?" ben kendimi analiz ettiğimde 3 kutuda olabileceğimi düşünüyorum;



 yani ortası olmayan bir durumdur. hangi kutuda olmak isterdim derseniz. bazıları için gerçek arkadaş, bazıları için yanına yaklaşılmaz, bazıları için ise çözemedim kutusundaaaaaaaaaaaa..... buradan çıkarılacak sonuç: arkadaş canlısı olmadığımdır bence:(

13.5.10

MAYIS'DA NELER NELER OLACAK DİZİSİ- 1

ay sevgili dünyalılar, bir seyahate gittim feleğim şaştı. neyse şimdi yavaş yavaş rutine dönmeye başlıyorum. bu arada tarsus-mersin ellerinden size selam getirmişem!! tabii şehir seyahat filan dinlemez, dört nala koşar gider. mayıs'ın gelmesi ile birlikte şehrimizde fecii acayip şeyler oluyor. şimdi sizlere benim gidilesi bulduğum bir kaç sanat olayından bahsedicem. sonra da aslında daha da heyecanlı olan başka şeylerden ama sonraaa.

1- botero > aman harika bir sergi zira botero hep tombiş insanları resmediyor. çok da güzel yapıyor. gitmek isteyenler şuradan bilgi alabilir. sergi 18 temmuz'a kadar devam ediyor, epey zaman var.

2- julian opie > daha önce de çok bahsettim, julian opie ingilizlerin gözde çağdaş sanatçılarından biri. bence hiç kaçırılmaması gereken bir sergi. gitmek isteyenler işte buracıktan bilgi alabilir. aman acele edin sadece 29 mayıs'a kadar.

3- nazif topçuoğlu > ülkemizin önde gelen fotoğraf sanatçılarından biri olan nazif bey çoğunlukla ergen kızları fotoğrafladığı için sexist olarak eleştirilmektedir. ben fotoğraflarını beğeniyorum. bunun için de oracıktan bilgi alabilirsiniz. bu sergi de 29 mayıs'a kadar!!

4- starter > belki duymuşsunuzdur, ülkemizin ileri gelen koleksiyonerlerinden ömer koç, beyoğlunda 4-5 katlı bir çağdaş sanat galerisi açtı, adı "arter". buradaki ilk sergi, kendisinin koleksiyonundan parçalara yer verilen "starter" adlı sergi. bir çok sanatçının eseri yer alıyor. sergiyi de merak ediyorum ama galeriyi daha da çok. henüz galiba web adresi yok, ama istklal caddesi no 211'de yer alıyor ve 8 eylül'e kadar da sergi devam ediyor. no need to rush yani!

5- david lynch'in baskıları > filmlerini ya çok sever ya da sevmezsiniz, ben bayılırım aslında david lynch'i insan olarak çok seviyorum çünkü o tam bir sanatçı, hem de yaşına rağmen feci karizmatik! işte onun baskıları artane'de sergileniyor. geniş bilgi için buraya tık tık. aman dikkat bu sergi de 29 mayıs'da sonlanıyor!!

bu sergilerin hepsi beyoğlu civarında ve ben cumartesi günü gezmeyi planlıyorum. siz de gelirseniz, görüşemeyiz ama olsundu!!

11.5.10

perfect strangerzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzz

iş gereği farklı şehirlerdeki farklı ofislerde bulunmam gerekiyor ya hani, işte bu gezilerde tabii ki bir sürü insan profili ile karşı karşıya geliyorum ama en belirgin özelliği, önce bekar sonra evli sonra da çocuk doğuran  kadınlar gösteriyor. bu kadınlar bekarken şıkşıkıdım, pür makyaj, kikirdek tiplerken, evlendiktan sonra bir pantolon bir bluz, düz ayakkabı giyip sıfır makyajla işe geliyorlar. mesela bir ziyaretimde bu hatunlar hayatının en güzel günlerini yaşıyor gibi gözüktürken, bir sonraki ziyarette hepsinin feleği şaşmış (buna halk dilinde bir şeyleri dağıtmış denir ama ben terbiyeli olmaya çalışan bir kız olduğum için açıkça ifade etmeyeceğim), sanki sanırsınız evde koca dayağı yemiş gelmiş gibi görünüyorlar. hele ki bir de bu hatunların hayatında 3.aşama var ki, sormayın, bu aşamadan sonra artık imajı topla toplayabilirsen > çocuk doğurmaaaaa!!! çocuk doğurduktan sonra bu hatunlar sanki 1.aşamadan hiç geçmemiş gibi oluyorlar, seksapel yerini analık durumlarına bırakıyor. bol bir etek, bol t shirt, terlik vari ayakkabılar ve no makyaj. ben bu durumları gördükçe üzülüyorum zira kendine iyi bakmak ve özen göstermek diye bir şey varsa bu her daim vardır. adamlara yüzüğü taktıktan sonra bu durum değişiyor ise burada bir riyakarlık olduğundan bahsedebiliriz. velhasıl;

eyyyy hatun kişiler, eğer siz de bu aşamalardan geçiyor iseniz hemen toparlanın ve 1.aşamaya dönüş yapın, kocanız ve çocuğunuz olsa dahi!! hadi hadi hadi move your assssssssssssssssssssssseeeesssssssssssssssss!!

not: kocayı koluna, çocuğu eline taktıktan sonra kabak çiçeği gibi açan dişilerde var ama bu şu an konumuz değildir.
bu ülkenin bir gün yaşamaktan mutluluk duyacağınız bir ülke olacağına inanıyor musunuz??
ben şüpheliyim!!

10.5.10

yiorgos'a veda edemedim...

yıllardır dışa vuramadıklarımı dan dan dan tepe tepe dışavurduğum bu blogda, kendi çapımda her hafta bir sanatçının işlerini blog fotoğrafım yapıyorum. geçtiğimiz hafta da komşumuzdan bir fotoğrafçı olan yiorgos korkadis'i seçmiştim ama görüyorum ki bu hafta kendisine veda edemeyeceğim ve kendisinin beni derinden etkileyen fotoğraflarına devam edeceğim. tabii ki bu kimi ne kadar ilgilendiriyor o da tartışılır! 

yanıbaşımızdaki yunan adalarınıa yolunuz düştü mü? benim bir çoğuna düştü. evet, hepsi de çok güzel; bozulmamış, sessiz, sakin, kendi halinde, hatta anakaralarından uzak oldukları için midir nedir, yalnız ve 80'lerden kalma bir halleri var. ayrıca bizim ege sahillerimizin de eski masumiyeti ve yalınlığı var.  yiorgos kordakis'in bu fotoğrafları nerelerde çekilmiş bilmiyorum ama sanki bana adalar gibi geliyor. silik ve uçuk renkler, görüntüler, sahiller, deniz, plaj... neşeli olması gerekirken sanki daha çok hüzün barındırıyor ... galiba ben bu aralar nostaljik bir ruh halindeyim. çocukluğumun denizini, yemeklerini, arkadaşlarını ve anılarını özlüyorum. yiorgos'da bana bunları hatırlatıyor. veda edemedim. bir hafta daha devam...

9.5.10

anane

anneciiim seni ben
çiçeklerden yemişten
sarı saçlı bebekten
canımdan çok severim

bugün anneler günü de, nasıl bir gün olması gerektiğini ben henüz kestirebilmiş değilim. neden bugün var? annemize olan sevgimizi hediye alarak ya da yemeeee götürerek ya da ne bileyim istediği şeyleri yaparak gösterelim diye mi??? vallahi eğer bunları göstermek için sadece bir  gün varsa, vay annelerin haline. ben anneme hergün bunları gösteriririm, anneler günü de neymiş!!! yok yok şaka şaka, ben iyi bir çocuk değilim, geçmişten günümüze biraz yol katetsem de (bu nasıl yazılıyor yahu??), geçmişte çeşitli sebepler ile anneme bir çok kez kurdeşen döktürtmüşlüyüm vardır, ayrıca unutulmamalı ki annemiz bizim kakalarımızı da temizlemek zorunda kalan biridir. bu sebepler ile ben annemi çok üzmüşümdür. bu yüzden şimdilerde ona iyi davranmalıyım!! herkes kutluyor, biz de kutluyoruz, annemizi yemeklere götürüyoruz, ben bugün alternatif anneler günü yapalım mesela pazartesi kutlayalım böylece bugün oluşan annelerin sokaklardaki kaotik iktidarını bertaraf edelim dedim, kabul görmedi. uzun lafın kısası diyeceğimi unuttum, ama çocuklarını bir nedenle kaybetmiş olan anneler için zor bir gün, bir de annelerini ya da ananelerini kaybedenler için.

anane, benim için anneler günü seninle moda'da oturduğumuz gündür ve seni çok çok çok özledim, iyi ki senin sevginle büyümüşüm, iyi ki de sen vardın, umarım seni hiç üzmemişimdir ve sen benim biricik, tekicik ve kıymetlim emily'msin.

7.5.10

batisfer


çocukken kurduğumuz hayallerin ucu bucağı yoktu. bize göre herşey olabilirdik. ama sonra hepimiz farkettik ki aslında istediğimiz işi yapmak bile şanslı sayılma sebebi oluyor. 
güzel hayaller, renkli dünyalar, uçan filler, konuşan tavşanlar, en yakın arkadaşımız olan oyuncak ayılar, deniz kızları, pireler, develer, tellallar, 3 elmalar çocukken varmış. 
yine de eğer çocukluğunuzu özlüyorsak, o zaman hala şanslı sayılırız, demek ki güzel bir çocukluk geçirme fırsatı bulmuşuz. 
benim çocukluğum deniz kıyısında, güzel taşlar, berrak deniz, renkli balıklar, sağlam bir duba, tramplenler, balıklar, midyeler, buzzz gibi bir su, sıcak pide, buzlu kola, arkadaşlar, soyulan burunlar ve büyük çekirdekli karpuzla geçti. 
şanslının bir tık ötesindeydim belki de. 
işte şimdi çocukluğuma bu şarkıyı gönderiyorum. 7 yaşında batisfer ile denize inip, dünyada yaşayacağına, balıklar arasında "kayıp bir denizci" olmayı tercih eden çocuğun hikayesi. 
son 5 günümün şarkısı.

  

not: bill callahan'ın bu şarkısını geçen pazar açık radyo'da ahtapotun bahçesi programı aracılığı ile tanıştım. iyi ki de tanıştım. teşekkürü bir borç bilirim :)

***
oohh aaaaa aa o ooohhhh  aaa aaaaaaa :)

herkeslere bol denizler, aman batisfere binip de derin sularda kaybolmayınız
kendinize mukayet olunuz !!!

6.5.10

aydınlanmadan önce, her şeyin sorumlusu benim dışımdaki herkesdi. 
canım mı sıkıldı çat sen suçlusun, istediğimi mi yapmadın çat o kötü, benimle aynı fikirde değiller mi çat onlar haksız! 
sonra, bir bilge sayesinde aslında tüm bunların böyle olmadığını öğrendim; 
"başımıza ne gelirse sorumlusu bizdik". 
mutsuzluklarımızı, öfkelerimizi, yenilgilerimizi başkalarının üzerine atmak gerçek bir çözüm değildi, sadece yüzleşmekten korkmaktı.
gel zaman git zaman, arasıra tökezlesemde kendimi bu şekilde eğitmeye çalışıyorum ve tabiiki bu çok zor iş.
diyeceğim o ki, eğer karşınızdaki insan sizin istediğiniz gibi cevaplar vermezse ya da talep ettiğiniz şeyleri kendine özgü sebepler ile yerine getirmezse, bu onun kötü olduğu ya da mutsuzluğunuzun sorumlusu olduğu anlamına gelmez.
bu sebeple sevgili dünyalılar, bence, talepler, istekler, başa gelenler, yaşananlar sadece sahibinindir, bir başkasının değil.

not: sevgili bilge, sen şimdi yeni bir ferrari almaya çalışıyorsun, bu hikaye böyle değildi, dön bu yoldan!

5.5.10

"be stupid: buy diesel" diyesim geliyor




siz hiç denk geldiniz mi bilmiyorum ama ben sürekli moda dergilerini arşınladığımdan her yerde yeni diesel kampanyasına denk geliyorum. mottolaru nedir? "be stupid" (aptal ol). reklam kampanyasına da baktığınızda yukarıda da görüleceği üzere; 

"eğer aptal fikirlerimiz olmasaydı, ilginç fikirlerimiz de olmazdı"
"zekilerin beyni var ama aptalların cesareti..."
"akıllının iyi bir fikri vardı, ama o da aptalcaydı"
"zeki aklını, aptal kalbini dinler "

"zeki hayır der, aptal evet"

"aptallar çok yaşasın!!"

ve daha nice nice slogan ve çarpıcı görseller. açıkçası ben bu kampanyayı, kendi içinde çok beğeniyorum ama diesel'i marka olarak düşündüğümde sanki sloganda sarkastik bir durum var gibi geliyor, bizimle dalga mı geçiyorlar?? "neden acaba bööle düşünüyosun?" mu dediniz? evet dediniz diyelim ki; çünküüüüüüüü diesel'de bir t-shirt yeri geldiğinde 170tl, bir mont 400 tl, bir kot 170 tl, bir saat 270 tl, bir çanta 700 tl (şaşırtıcı şekilde ayakkabılar 100 tl bu yüzden ayakkabıyı örnek vermiyorum!!). yanlış anlaşılmasın bence diesel'in tasarımları çoğunlukla güzel ve farklı ama ama ne olursa olsun bit t-shirt'e 170 tl verirsem slogana uyuyorum gibi geliyor. 

"be stupid, pay 150 to a t-shirt!!" ya da 

"akıllının iyi bir fikri vardı, diesel den çanta aldı, o da aptalcaydı" 

"eğer aptal fikirleriniz olmasaydı, diesel montunuzda olmazdı"

"zekilerin beyni var, aptalların diesel saati"

"zeki banka hesabını, aptal kalbini dinler" 

"zeki hayır der, aptal evet" 
(bunu değiştirmeye gerek yok)

"diesel alanlar çok yaşşşşaaaa!!"

şimdi kendim dahil diesel'den alışveriş yapmayı sevenler vardır elbette. ben onlara bir şey demiyorum, bu günlerde herkes biraz hassas malum bahar geldi, ortalık kırılıyor!! demek istediğim şu ki bu sloganlar ile diesel alıcısı birleşince, pahasından ötürü, ironik bir durum ortaya çıkıyor mu- çıkmıyor mu??

not 1: şuraya tıklayarak tüm kampanya görsellerine bakabilirsiniz, hepsi de birbirinden güzel. bayılıyorum gerçekten.

not 2: indis'in sloganı "zenginin parası züürdün çenesini yorar!"

not 3: aptal ol aptal ol aptal ol aptal ol aptal olaptal olaptal olaptal olaptal olaptal olaptal olaptal olaptal olaptal 

4.5.10

"giderayak" olmasa olmaz mıydı??


yaşını almış kişilere karşı feci bir zaafım var. onları görünce gözlerim doluyor. galiba bu ananemden kaynaklanan bir şey. ananem hayatımın 30 yılında benimle birlikteydi ve çok çok özeldi. velhasıl geleceğim konu şu; tema vakfının kurucusu hayrettin karaca ve sümerolog muazzez ilmiye çığ'ın birlikte yaptığı, gözlerimi dolduran bir program var. ikisi de ileri yaşlarına rağmen çok güzel ve çok enerjikler, esprilerin ardı arkası kesilmiyor, bir de hayrettin bey'in muazzez hanıma yaptığı küçük flört girişimleri de eklenince program çok izlenesi bir hal alıyor. program boyunca okudukları kitaplardan, ataturk'ten, güncel olaylardan bahsediyorlar. muazzez hn bilgisi ve kültürü ile değil ama (çünkü ben ona yetişemem), süsü ile püsü ile şapkası ve makjajı, ojesi  ile hem benim idolüm hem de muhtemelen geleceğim nokta diye düşünüyorum :) 

herşey iyi güzel de ben bir tek bu programın adına takmış durumdayım; "giderayak" !!! tabii ki bu insanların programlarına bu adı koyması, yaşlarının ileri olmasının onları hiç de endişelendirmemesinden ve bununla dalga geçebiliyor olmaktan ileri geliyor, ama ben yine de müthiş sempatik ve cesur iki insanın programının adının "giderayak"  olmasını kabullenemiyorum. içim cızzzz ediyor. programın adına takılarak sanki bir sonraki haftaya içlerinden biri gidecekmiş gibi saçma salak bir hisse kapılıyorum. tüttüütüttüüüü ağzımdan yel alsın!! hayrettin bey ve muazzez hanım müthişsiniz, size bayılıyorum!!! :) lütfen bizi aydınlatmaya devam ediniz ve gitmeyiniz!

not: her zaman denk gelemesem de programa bir göz atmak için pazartesi akşamları saat 22:00'da kanal b'ye zıplayın.

3.5.10

at yarışına başladık

sarı benim, beyaz babamın, tuurncu annemin. 5 tl koyduk, atları kurduk, kimin atı önce giderse o 15 tl'yi alır dedik. benim sarıkızım çok nazlı çıktı, annemin alev kızı çok aklı havada çıktı, babamın yağız deelikanlısı çok hızlı çktı. 
15 tl'yi kazandı. 
dıgıdık dıgıdık dıgıdık... 
ciddiyim!

M A Y I SSSSSSSSSSSSS

not: bu görselin üzerine tıklarsanız daha süper olur :)