parasol'e özel arama kutusu

27.4.10

bu program için uyku tulumunda uyur muyum? uyuruuuuuum!!


sevgili dünyalılar öncelikle size bir şark ile sesleneceğim (selamımı verdim, siz görmediniz)

tulumlar elimizdeeee, biletler cebimizdeee
 biz gideriz ortama hey ortaaaamaaaa

reverans.

yahu şu yaşımıza geldik, gördüğümüz göreceğimiz steril ortamların efes pilsen one love festivali, rock'n coke festivali, açık havanın kalbur üstü jazz festivali olmasın dedik; şöyle uyku tulumuyla, yağmuruyla- çamuruyla, sarhoşuyla- ayığıyla, ağzı açık bırakan line up'iyla, bu dünya gözü ile bir ingiliz festivaline gidelim dedik. tabii ki glasto'ya bilet bulana aşkolsun. baktım baktım latitude festivali tam bana uygun gibi geldi. bir kere öyle koca koca isimler headliner değil, ama çok baba isimler var. sonra programda benim çok beğenerek dinlediğim bir sürü isim var, sonra tiyatro var, sanat var. yani sadece müzik  değil bir çok şey var. ee bir de bilet de var. haydi o zaman neden helva yapmıyoruz dedik. biletlerimizi aldık. ayrıca çadırdan bir üst gömlek olan podpad (bungalo gibi bi şi)'imizi de kiraladık (yine de uyku tulumu gerekiyor), iş şimdi zor koşullarda yaşamaya çalışma, minimum sayıda tuvalete gitme, bir sırt çantasına maksimum kıyafeti sığdırırak sefalet içinde bile şık olabilme antremanı yapmaya kaldı.

korkmuyorda değilim küçücük bungaloda sarhoş ingilizler gece bizi sağ bırakırlar mı diye ama "indisin ölümü müzikten olsun" dedim- desem yalan olur, tabii ki hafif bir ürkme durumu var. uzun lafın kısası biricik, pekicik, birtanecik gezegen sakinleri, temmuz'da ben, ingiltere'nin yaylalarından biri olan suffolk yaylasında müzik otluyor olacağım. beklerim :)
festival notu: festivali incelemek isterseniz şuraya tıkıtık yapınız

ağız sulandıran not: 
richard hawley, the national, the horrors, noah and the whale, james, the maccabees, charlotte gainsbourg, the coral, girzzly bear, mumford&sons, midlake, vampire weekend, belle and sebestian, florence+the machine

26.4.10

kayıtsız kalıyım diyorum olmuyor!

vakti zamanında feciiii şekilde kıl olduğum sertap erener- demir demirkan çifti bir yerde "bu dünyaya çocuk getirmenin doğru olmadığını düşündüğümüz için çocuk yapmıyoruz" demişlerdi, ben de "ıııııııııyyyykkkkkkk, bu ne idealizm, bu nasıl bir  farkındalık ve biliçlilik geyiği, pehh" diye onları kendi kendime bir güzel yerlerde böcek yapmıştım.

ama itiraf ediyorum ki şimdi, ülkemizde yaşanan her türlü saçmalık, tecavüzcülük, sapıklık, ırkçılık, dincilik, bağnazlık  ve haksızlık karşısında, bu ülkede yaşayacak bir çocuk doğurmanın pek de isabetli bir şey olmayacağını düşünüyorum- dikkat! henüz dünya için değil sadece burası için-. günler geçtikçe geleceğimiz yerin dibine doğru gidiyor, öyle tünelin ucunda ışık filan görünecek gibi değil. moralimi bozmayayım, ben küçük hayatıma devam edeyim derken her gün iğrenç haberler dan dan dan yüzüme çarpıyor, çerçevem daralıyor, içim sıkılıyor.

hiç sanmıyorum ki benim annemle babam beni yapmaya karar verdiklerinde benim gibi endişeli olmuş olsunlar (ki eğer belkide bilselerdi benim gibi bir şeyin geleceğini o zaman kesin olurlardı!). gün bügündür, endişelenme günü. nerdeyim ben deme günü!!

25.4.10

işte bir pazar sabahında mutluluğun formülünü vererek gezegen sakinlerine güzel bir gün geçirme fırsatı veriyorum. aramızda ingilizce bilmeyenler olabileceğinden formülün türkçe mealini de veriyorum. neymiş?? işte şöyleymiş; bu dünyada mutlu olmak için unu hayatımızdan çıkaracağız. bu kadar basit. unu çıkarınca ne olacak? hepimiz incecik olacağız, hepimiz incecik olunca ne olucak? hem güzel, hem sağlıklı, hem de istediğimiz herşeyi giyiyor olacağız. bu da iç dünyamıza yansıyacak, iç dünyamızda dış dünyamızın mutluluğunu paylaşmak isteyeceğinden, o da çok mutlu olucak. işte bu kadar. daha zor olacağını sanmıştınız ama herşeyin sırrı "un"da. hadi ben de şimdi sabah kahvaltısında unsuz- tahıllı simit yiyerek mutlu olmaya başlıyorum. yupiiii.

not: bu formül bence ozz büyücüsü mehmet ozz tarafından verilmiştir, zira hem ingilizce hem de türkçe... bu da turk dilini kullananlar için bir avantaj. kıymetini bilelim !!

23.4.10

güzel havaların tadı yerlerde oturarak çıkar!!

günlerdir insanlar havalar ile ilgili konuşuyor; "ayyy bi türlü güneş çıkmadı", "yine bu sabah yağmurla başladık", "yeter artık sıcak havalar gelsin", "bahar bizi unuttu!"... alın işte, güneş betonlarımız ve arabalarımız üzerinde pusu kurdu bizi yakaladı da iyi mi oldu? her yer insan seli, araba seli, şortlu ve paltolu kıyafet karışıklığı seli... bugün bir kez daha anladım ki istanbul'da sıcak hava demek evde otur daha iyi demek.

hava sıcak yerler kuru olunca benim yapmak istediğim şey elime bir bira alıp sokaklarda- yerlerde oturmak; kaldırım kenarında ya da apartman merdivenlerinde ya da parklardaki çimlerin üzerinde... ama maalesef bizim kültürde yerde oturmak ayıp yapmak ile kro olmak arasında gidip geliyor. bu sadece sokaklarda değil müzelerde ya da havalimanında ya da garlarda da geçerli. hatta ejnebiler bu mekanlarda yerlerde yayılıp oturduğunda "biz" tuhaf tuhaf ve az birazda aşağılayarak onlara bakıyor, çık çık çık yaparak kafamızı sallıyoruz. halbuki sıcak bir havada gölge bir kaldırım kenarında arkadaşınızla oturup bir bira içerek sigara tüttürmenin keyfinden daha iyi ne olabilir?

bu aralar hergün bir şey günü; elma günü, çocuk günü, lale günü, çiçek günü, böcek günü, anne günü, baba günü... günü de günü... ben de diyorum ki yarın yerde oturma günü olsun. herkes eline bir içecek alıp eteklerini toplayıp kaldırımlarda otursun!!! ne dersiniz?? (biliyorum, yemezler!!)

not: geçen gün bir arkadaşım bana "sen sonunda bi çöpçüye varıcan, korkuyorum" dedi. acaba ne demek istedi ;) aşkımı süpürmesinlerde!!

22.4.10

malcolm mclaren - minute of mayhem

malcolm mclaren, sex pistols'ın menejeri - punk dünyasının lideri, aykırı modacı vivienne westwood'un eski kocası (birbirine bu kadar uyan başka bir çift olamazdı herhalde), agent provacateur markasının kurucusu josph corré'nin babası (vivienne'dan olan oğlu), 8 nisan'da kendisi gibi eşi benzeri az görülür bir kanser türüne yenilerek dünyamıza veda etti. bugün, şu an londra sokaklarında, onun için bir veda töreni yapılıyor. töreni düzenleyen humanade malcolm severlere "törene katılamıyorsanı bile bugün öğleden sonra ona bangır bangır bir şarkı gönderin" dedi. işte ben de malcolm mclaren'a msp'den "condemned to rock'n roll" adlı nadide şarkıyı gönderiyorum.

not: fotodaki "cash from chaos" t-shirt'ler sınırlı sayıda ve yardım amaçlı üretildi, 45 gbp'ye humanade'de satılıyor. bilginize

23 nisan tatilinde sessiz, sakin, çiçek kokulu, deniz kıyılı bir yere gitmediğim için üzülüyorum ama bir süt şişesine hapsedilmiş süslü ve narin bir balık olmadığım için ise çok seviniyorum.

20.4.10

"en en en mükemmel söz ustaları " bahisleri açılıyyyyyyyyyyyyyyyyoooooooooooooor!!

vallahi de şu nme olmasa napardım diye düşünmekteyim. gün geçmiyor ki bir şeyler öğrenmeyeyim, gün geçmiyor ki bir bahis daha açmayayım. bu sefer nme- tabiri caiz ise- "greatist lyricists ever" (gelmiş geçmİş en en en büyük lirik üstadları) oylaması açmış, harika! böylece benim gibi kumarbaz birisi de bu fırsatı hemen bir bahse çevirerek çeşitli ganimetleri kucaklayabilecek. aslında açıkçası bu oylamadan bir haıyr gelmez çünkü bir kişi istediği kadar oylamaya katlıyor. sabah kalkınca katılırım, canım sıkılır öğlen katılırım, yediğimi hazmedemem akşam yemekten sonra katılırım, katılırım da katılırım. bu sebeple eminim ki fanatik müzikseverler popüler tipler için habire oy verip sıralamayı şişirecekler. ammaaa benim gibi "rüyalarda buluşuruz, bu şarkıyla kavuşuruz" tipli bir dişi, lirik bahsini es geçemez geçmemeli. yani  gezegen sakinleri beni hep bu lirikler mahvetti !!!. durum şöyle ikircikli olarak cereyan edecek:  

**  nme'nin oylamasında sıralamadan bağımsız olarak  ilk 5 içinde yer alacak  lirik ustaaadı: (bahis burda yatıyor)

1- matt belammy- muse
2- bob dylan
3- john lennon
4- alex turner- the arctic monkeys
5- morrissey- the smiths

** benim şahsi 6 lirikçim ise : (bahse konu değildir)

1- jarvis cocker- pulp
2- leonard cohen
3- johnny cash
4- alex turner- the arctic monkeys
5- david bowie
6- bruce springsteen

şimdi eğer arzu ederseniz şuraya tıklayarak oylamanın sayfasına ulaşarak sevdiğiniz lirik ustaaadına oy verebilirsiniz, ya da yine arzu ederseniz şuraya tıklayarak oylamada kimler var görebilir ve ilk 5'de yer alacak ozanı seçerek bahse katılabilirsiniz, ya da içinizden seçer ve bahis ile ilgilenmezsiniz. bahis için koşul ilk 5'e en çok tahmin sokan kişi kazanır! maalesef bu oylamanın ne zaman sonuçlanacağı açıklanmadı ama nme'cilere söyledim, sonuçlar belli olur olmaz bana cik cik cik haber yolluycaklar. 

BONNE CHANCE
VIEL GLÜCK
GOOD LUCK
BOL ŞANS

BELDEMİZE YİNE BEKLERİİİİİİİİİİİZ

aufiderzehın

19.4.10

haberin en güzel yorumu burada

biraz önce sigara yasağı ile ilgili olarak ntvmsnbc'de çıkan habere göre;

''Yaşlı bakım evlerinde, ruh ve sinir hastalarının yatarak tedavi gördüğü sağlık birimlerinde, cezaevlerinde, şehirlerarası veya uluslararası yolcu taşıyan deniz araçlarının güvertelerinde ve otellerin belli odalarında'' sigara içilebilmesi için özel alanlar oluşturulacak. Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu tarafından çıkarılan yönetmelik uyarınca, bu yerler ile açık havada yapılan spor, kültür, sanat ve eğlence faaliyetlerinin icra edildiği yerlerde tütün ürünleri tüketimi için alanlar oluşturulabilecek. Bu yerlere, ''Bu alan tütün ürünleri tüketimine ayrılmıştır. 18 yaşından küçükler giremez'' yazılı levhalar da asılacak."

hahahahahahaaaaaa, bu yönetmeliğin karşına geçip kocccaaamn bir kahkaha atasım geldi. 3.lig takımına  1.lig takımı antrenörü getirmek gibi bi şi .. ya da müslüman mahallesinde salyangoz satmak. ne biliyim yani zaten başından beri olmayacak duaya amin demekti bu yasa, bakın işte şimdi de nasıl yumuşatacaklarını şaşırmışlar ki komikliler devam ediyor. belirtilen kategorilerin türkçe meeali;

* yaşlı bakım evleri- "nasıl olsa bunların bir ayağı öbür tarafta, zaten kimi kimsesi de yok, bari son günlerinde çeksinler nikotini ciğere, hem de belki son yolculuğa faydası olur " mu dediler??

*  ruh ve sinir hastalarının yatarak tedavi gördüğü sağlık birimlerinde- "yahu zaten bunlar deli, hayattan bir haber, yaşayıp gidiyor, ee kafadan hasta olduklarına göre ciğerleri kanser olsa noolur olmasa noolur, bunlar istedikleri gibi içsinler delirip gitsinler" mi dediler??

* cezaevlerinde- "bu grup belalı alimallah sigara içemezlerse çıkınca bizim ayaklara sıkarlar kurşuncukları, iyisi mi biz kapalı kapılar ardında bunlara sigara içirelim, zaten etmişler edecekleri kadar sigaradan bi şicik olmaz, hatta bazen de birbirlerinin üzerinde söndürürler sigaraları, fazlasıyla da cezalarını çekerler" mi dediler??

* deniz araçlarının güvertelerinde- "yaa üstad şöyle açık havada bi cigara tüttürmek ne de güzel olur bee, hani şöyle çayını da alırsın, gel keyfim gel.. ama  hazır bu koyunlar şehiriçi hatlarda alışmışken içmemeye böyle devam etsinler, şehirlerarası hatlarda içsinler!!!!!" mi dediler???

ayy sevgili dünyalılar, sizce ne dediler????? ben cevabı bulamıyorum. yani herşey oturmaya başlamışken, neden bunu dediler? hep bir çile içinde olanların içmesine izin verildiğine göre, onları sigara öldürmez mi??? neden  böyle gruplama yapıldı, zaten sokakta dolaşanların 2/3'ü yaşlılardan, delilerden, psikopatlardan, suçlulardan ve deniz aracında jetski yaptığını zanneden tiplerden oluşuyor. bence gelin siz siz olun, daha henuz üzerinden 1 yıl bile geçmemişken dönün bu karardan, madem ki dertliler, çileliler sigara içebilir diyosunuz, o zaman serbest bırakın da herkes içip rahatlasın, dumanın içinde hayallere dalsın. bir de diyeceğim o ki "sigara yasağı bizim neyimize, hem hem iran da sigara yasağı diye bir şey var mı ki???"

not: aşağı inip kahve ile bir sigara tüttüreyim, yaz yaz yoruldum ayol !!

julian opie istanbul'da

ingilizlerin çağdaş sanata kazandırdığı çok çok çok çok başarılı ve de her daim gündemde olan sanatçılarından julian opie ilk kez istanbul'da!! sergi 29 nisan'dan itibaren mısır apartmanındaki galerist'te başlıyor ve 29 mayıs'a kadar sürüyor... ben merakla bekliyorum. tavsiye ederim yolunuz düşerse gidiniz. ayrıca şuracıktaki bağlantıdan kendi sitesine ulaşılabiliyor.
sergi şerefine julian bu hafta da parasol e konuk oluyor
ufacık tefecik, küçücük bilgicik.

18.4.10

vampirler soldan, ölümlüler sağdan lütfen.

17.4.10

happy record store day > plak dükkanı gününüz mübarek olsun

bugün "record store day" yani plak dükkanlarını günü. hepimize kutlu ve mutlu olsun!!!  bu da ne şimdi diyenlere ufak bir tarihçe vermek gerekir ise; 2007 yılında Bull Moose'de çalışan chris brown'un uydurduğu bir gün bugün... "record store day" her nisan ayının 3.cumartesi günü kutlanıyor. günün özünde, bağımsız müzik dükkanları ile, cd ve plak kapağı tasarımcıları bir araya gelerek müziğin sanatını kutluyorlar. bu günde amerika'da ve avrupa'da çeşitli atraksiyonlar düzenleniyor. bunun da organizasyonunu Michael Kurtz, Carrie Colliton, Melanie Nipper, Michael Bunnell  ve  Eric Levin adlı kişiler yapıyor.

istanbul'da bu iş henuz festival havasına dönüşmedi ama bugün babylon lounge'da bir plak pazarı etkinliği düzenleniyor! 

ben henuz plak durumlarına girebilmiş değilim ama karar verdim mete yeni dükkanını açınca artık ben de bu dünyaya katılıcam. bu da benim için 2010'un hedefi olsun :)


bugünün şerefine, başlık resmimiz alexandfelix'in "queen vinyl"i olsun



bugünün şerefine favori filmimiz "high fidelity" olsun



bugünün şerefine favori müzik dükkanımız "rough trade" olsun



bugünün şerefine 2009'un favori plak kapağı yeah yeah yeah's it's blitz olsun 

türk plaklarından da benim en favori kapağım ajda'nın ajda pekkan albümü olsun 

16.4.10

hava kararmaya,  ağustos böcekleri şarkılarını söylemeye başlamışdı. akşam kamp kafetaryasında buluşmadan önce herkes bikinilerinin sıkan lastiklerinden kurtulmak için karavanlarına gitmişti. kızlar  çiçekli elbiselerini ve merserize kazaklarını, erkekler ise şortlarını ve t-şörtlerini giymeye hazırlanıyordu. tüm gün denizde harika vakit geçirmişlerdi, şimdi biraz dinlenme ve rahatlamanın tam zamanı idi. uzun zamandır karavan tatili yapmamışlardı ama hepsi de bu kararı aldıklarına çok memnundu. hem tatillerinin geri kalan kısmını burada geçirmeye karar vermişlerdi. büyük şehir hayatından böylesine basit ve huzur dolu bir zaman yakalamış oldukları için çok şanslı olduklarını düşünüyorlar ama büyüyü bozmamak için bunu çok da fazla dile getirmiyorlardı... kafeteryadan bildik bir şarkı duyuluyordu...

15.4.10

sine büyüka'nın blogunda yer alan the arctic monkeys konseri izlenimlerimin yer aldığı yazımı şuracıktan, yani tam da şuracıktan bulabilirsiniz.

14.4.10

""indis'in "the loo" problemi""

şimdi şimdi fark ediyorum ki, çocukluktan beri benim bildiğim bazı şeyler, sadece benim bildiğim bazı şeylermiş!! yeni ofise taşınmamız ile birlikte hafif bir şok durumu içindeyim. sorum şu: "bir tuvalete girerken kapısı kapalı ise ne yaparsınız?" tabii ki muhtemelen cevabınızı bilemiycem ama ben kendi cevabımı vereyim; tuvaletin kapısı kapalı ise ben kapıyı çalarım. içerden ses gelmezse de kapıyı açmak için hamle yaparım, kapı açılır ya da açılmaz. açılmadığı durumda anlarsınız ki aslında içerde biri var ama kapıyı çaldığınızda size cevap vermemiş. gizemli bir durum!! peki bir soru daha: "siz tuvalette iken birisi kapıyı çalarsa ne yaparsınız?", benim cevabım; "dolu" derim olucak. ama bizim ofiste bunu diyen tek kişi benim. ben mi kroyum bizim ofis mi kro gerçekten anlamıyorum. sanki tüm ofis karşıma geçmiş bana bir "the looooooo" oyunu oynuyoorr!! anneeeeeeeeeee! 

bakın ofiste ne oluyor anlatıyorum. diyelim ki ben içerdeyim, löönk diye kapı açılmaya çalışılıyor, hiç çalınmadan. kilitli olduğu anlaşılınca gidiliyor. diğer bir örnek ise ben dışardayım başkası içerde. kapı kapalı. çalıyorum. ses yok. açmaya çalışıyorum kilitli. yahuu ofis arkadaşım, canım güzelim bir ses versene. ya da kapıyı çalıoyurum içeriden biri "hııııııı" diyor. gerçekten. "hııııııııı" dedi. allahım alacakaranlık kuşağındayım haberim yok. 

"indis'in the loo problemini " (ellerimle tırnak işareti yaptım) bir iş arkadaşıma sordum. "eğer tuvaletin kapısı kapalı ise ne yaparsın?", "açmaya çalışırım, birisi varsa zaten kilitli olacağından açılmaz", "ya kilitlemeyi unutmuşsa", "e bu onun problemi!!!!!" ee yuuuh, adamın felsefesi :  insanların boş bulunması affedilemez, kilidi unutan bir rezalete meze olmayı hak eder!! nihahahaahaaaaaa!!! 

gördüğünüz gibi ben kimlerle ne şartlarda çalışıyorum. lütfen söyleyin benim "the loo" problemimin gerçek yüzü nedir?? ben mi saçmayım bizim ofis mi?? eğer ben saçmaysam o zaman ben bu saçmalığı nereden kaptım dünyalı bilgiçler???? sööleyin sööleyin, eğitim sistemim mi çarpıkmış neymişşş?????

12.4.10

bitmeden önce- kaçmadan önce görmeniz gereken bir kaç şeycik

ben bir etkinlik muhabiri değilim ama blog camiasında öyle olanlar var. sürekli bir yerlere gidiyorlar, geziyorlar, o lokanta senin bu bar benim, o konser onun derken sürekli alemler içinde yaşayıp gidiyorlar. bunlar nereden para bulur? hem o kadar yiyip hem de nasıl ince kalırlar? yediklerini tuvalette kusarlar mı, ne yaparlar anlamıyorum! tabii ki, anlaşılacağı üzere, bu şahısları kıskanıyorum. bir elim yağda bir elim balda istemez miydim ben de etkinlik böceği olmayı?? isterdim ama diilim yine de size bir kaç şey tavsiye edicem, ben çok beğendim;

* alexandfelix > 13 queens> cda projects / mısır apartmanı

 
belki fark ettiğiniz üzere bu haftaki "header" sanatçılarım alexandfelix ve onların şu an mısır apartmanında, burada hafta boyunca göreceğiniz işlerinin olduğu sergisi devam ediyor. "13 queens" adlı projelerinde, her biri bir temadan oluşan 13 adet karışık teknik resim var. bunlar bilgisayar oyunu değil, her bir detay tek tek elle boyanmış tasarlanmış ve birleştirilmiş eserler. 30 nisan'a kadar devam ediyor.kaçırmayın, hele ki eğer benim gibi kolaj seviyor iseniz :)


* ali cabbar > huzursuz gölge> yapı kredi kazım taşkent galerisi>
bu sergiyi de görmenizi salık veririm, politik bir temeli olmasına rağmen çok estetik bir tarafı da var. bir türk sanatçısı olarak ali cabbar'ın işleri ile daha önce tanışmamış olduğuma hem şaşırdım hem de üzüldüm. bir de güzel kataloğu var, sergiden çıkıp yapı kredi kitap evine girer kendinize güzel güzel  kitaplar alır, mutlu mesut ayrılırsınız. neredeyse garanti ediyorum bakın!!

* sarkis >opus > galerist/mısır apartmanı >

maalesef bu sergiye gidemezsiniz çünkü cumartesi günü bitttiiiiii.. bu sene sarkis yılı oldu gibi her yerde bir sarkis sergisi açılıyor. ben pek de hayranı değilim ama galerist'teki serginin konsepti hoşuma gitti; dünyanın önde gelen mimarlarının önde gelen eserlerinin planlarını sulu boya ile ve yer yer
parmak baskısı ile kağıda geçirmiş, ayrıca yeni neon yazıları da hazırlamış.  ben sevdim:) bu arada esas bomba, 21 nisan'da galerist'te julian opie sergisi olucak. bu harika bir durum. gerçekten!


* julie&;julia > yakında sinemalarda

bunun çağdaş sanat ile ilgisi yok, biliyorsunuz ki julie&julia meryl streep tanrıçasının harika bir filmi daha!! seyreden şanslı çıkar, bu arada bloggerları da fazlasıyla ilgilendiren bir film, her şeyi toplayınca ben çok sevdim ama bir türlü şu çipil amy adams ı sevemedim ...dvd olarak bulunuyor (kaçak tabiiki ) ayrıca yakında sinemalara da geliyor, zaman ayırırsanız pişman olmazsınız :)

ohhh pazartesi bitti bileeeeeeeeeee!!!!!!!!!

11.4.10


yarın da- her pazartesi olduğu gibi- sabah 7'de kalkarken sürünüyor olacağım.

11 nisan

bir 11 nisan da böylece bitmiş oldu. bu günün yazısı da puffff ortadan kaybolduuuuuu.

10.4.10

ilgilenenlere duyuru

ilgilenenlere duyuru:

sevgili ilgililer, parasol adlı biricik, pekicik, minicik, cicicik bloguma 2 yeni bölüm ekliyorum. 

1- "header"kısmında haftalık olarak kendi çapımda yer verdiim sanatçıların listesi "parasol'e konuk olan sanatçılar" adı altında yer alacaktır. sağ tarafta altlara doğru. bu sanatçılar ile duygusal bağ kurmak isteyen ilgililer sanatçının üstüne tıklayabilirler

2- yine sağ tarafta aşağılarda bir yere "hayatın heyecanı" adı altında kendimle ilgili heyecan objelerini ya da olaylarını söylüyorum. tamamen dönemsel, tamamen duygusal, tamamen kişisel....

bilgilerinize sunar
gönlünüzün istediği şekilde bir hafta sonu geçirmenizi dilerim..

not: "yahu resmi yazıda not mu olur"derseniz, haklısınız ama şey yani şey tanrıdan dileğim 3 kolonlu blog formatına geçmektir, yoksa buradan splaaashhhh diye fışkırıvericem allah vermeye!

9.4.10

İDYOT MUSUNUZ DEĞİL MİSİNİZ??

haftasonuna girmeden önce idyot olma ihtimaliniz ile ilgili çeşitli işaretleri öğrenmek ister misiniz? böylelikle rahat bir haftasonu geçirebilir, ya da rahatsız olup haftasonunuzu çeşitli zeka geliştirme oyunları ile değerlendirebilirsiniz. yani her hal ve karda sonunda rahat edersiniz!! işte idyot olma ihtimalimizi yükselten işaretler;

* asansörün zaten yanmakta olan "çağır" butonuna tekrar basmak

* bir alan bir bedava seçenekli pizza promosyonları dahilinde iki tane peynirli ve sucuklu pizza ısmarlamak

* starbucks'ın kahve boylarının aklınızı karıştırması

* soğuk ve mesafeli oldukları için kedilerin zeki olduğunu sanmak

* balık yiyen "sözde" bir  vejeteryan olmak

* cv'nizi şirin, renkli süslü-püslü kağıtlara yazmak

* indirim günlerinde, ihtiyacınız olmayan şeyleri alarak, para tasarrufu yaptığını sanmak

* tüm başarısızlıklarınızdan başka hiç kimseyi değil, sadece kendinizi sorumlu tutmak

evet işte bilim o kadar gelişti ki, böyle kısa ve öz sorular ile idyotizmi ortaya çıkartabiliyorlar. benim idyot olduğuma dair bazı işaretler var, örnekse starbucks kahve boylarını karıştırıyorum, indirim günlerinde olur olmaz alışveriş yapıyorum ama bunun yanında diğer maddelerde hiç de fena sayılmam!! 

"half an idiot, that's what I am
don't shout this at my face once again" -

bir morrissey şarkısı değildir, mp3'lerinizin ayarı ile oynamayın!!!!

idyot notu: idyot dilimizin özünde aptal, şapşal, salak vb onur kırıcı kelimeler ile ifade edilebilir ama idyot daha bir korunaklı gibi... bu yüzden kullanmaya özen gösterdim :)

8.4.10

phoenix- ARİZONA

dün oturdum, yok yattım, yok aslında yarı oturdum yarı yattım,- ver bakalım semra hn şu dvd'yi dedim, köprüden geçtim- yok yok öyle olmadı ... aslında şöyle oldu gerçekten de yarı yattım. evde semra hn olmadığı için dvd yi kendim koydum ve play'e bastım. işte sonunda "crazy heart" izlenmeye hazırdı. tabii ki her sağlıklı kadın gibi ben de yıllar yılı- kendisi gençken de, orta yaşlı iken de, orta yaş üzeri iken de- jeff bridges'i çok beğeniyorum. ağzım açık seyrediyorum. kendisi gerçekten çok iyi bir iş çıkarmış ve gayet ama gayet ama gayet sıradan bir senaryoyu ilgiyle izlenir hale getirmiş (tabii aktörler bu günler için var da diyebiliriz), ve yine tabii ki müzikler de çok güzeldi, ki ben zaten belkide önceki hayatımda arizona çöllerinde kement attım da country müziğini bu yüzden çooook seviyorum- bundan da şüpheleniyorum!!

ama bu filmin bende uyandırdığı başka bir dürtü ise çok daha etkiliydi. evet sevgili dünyalılar ben arizona'ya gitmek istiyorum. kahverenginin her tonunu, atları, büyük pick-up'ları (kamyonetleri), çiftlikleri, dağları- taşları, yerel barları, o barlarda çalan müzikleri, o barlarda oturan kovboy şapkalı kadınları- erkekleri, önümde buharlaşan yolları, az pişmiş biftekleri, barbeque partilerini görmek istiyorum. tabii ki gitmişken çok çok güzel kovboy çizmeleri almayı ihmal etmemeliyim. hadi bana eyvallah!! nereye mi??? gündüz düşümeeee...
stop torturing our hearts

hey siiiiiiiiiiizz, kalplerimizi rahat bırakın da keyfimize bakalım!!!

7.4.10

ANNE, KEŞKE.... SÜT DİŞLERİMİ... BEBEKLİK DİŞLERİMİ....

son zamanlarda aklıma düştü çocukluk dişlerim, süt dişlerim!! o kadar korkardım ki canım acıycak diye, dişler ağzımda sallanır, sallanır, sallanır ve sonunda babam o kadar gıcık olurdu ki beni sever gibi yapıp kandırır ve elindeki mendil ile dişimi tuttuğu gibi çekerdi! tabii ki de çoğunlukla acımazdı ama ben yine de yaygarayı koparırdım. biraz daha aklım başıma gelince ama hala süt dişlerim varken, kendi kendime dişime ip bağlayıp o ipi de kapıya bağlayıp birilerine kapıyı bi çektirirdim, diş kopup giderdi. eminim bu operasyonda ananenim parmağı vardı ama ben şu an hatırlamıyorum!! bu süt dişlerimi mendillerimin arasına koyar saklardım ama sonra ne yaptım bilmiyorum. şimdi ise onları göresim var. evet gezegen sakinleri süt dşlerimi görmek istiyorum. evrene mesajımı buradan gönderiyorum, bring my, bring my, bring my milk teeth baaaacccccckkkkkkk!!!

anneme not: yaaa anneeeeeeee, keşke saklasaydın beee. insan bi şi yi saklar, patik diil, eldiven diil bunlar bildiğin organım benim, atılır mı yaa oooffff!! 

herkese not: şu an paşabahçede süt dişi kutusu satılıyor, beyinler gelişti tabii, şimdiki çocuklar benim gibi ileride delirmesin, süt dişlerini geri istemesin, evreni meşgul etmesin diye şirin kutular satıyorlar. ahh beee keşkeeee!! anneee anneeeee

6.4.10

ennn ennn ennnn ennn harika müzik filmleri

işte enn'li bir post ile karşınızdayım. nme.com her zamanki gibi çok güzel bir derleme yapmış, bana da buraya kopyalamak kalmış!! baktım ki ben çoğunu bilmiyorum, kendime ödev verdim çoğunu seyredicem... bu arada tabii ki high fidelity'nin ilk 10'da olması harika- ki aslında konulu bir film olup müzik filmi listesine girmesi bence ayrı bir başarıdır. onun dışında ben trainspotting ve 24 hour party people'ı görmüştüm ama iştahım kabardı, bir kez daha görücem :) bu arada  konumuz en harika ilk 10 müzik filmi:
(nme aslında 50 film seçmiş ve işte hepsi buracıktaaa)


1- 24 hour party people (2002)

  











2-  anvil:the story of anvil (2008) 


3- control (2007) (joy division)













4- almost famous (2000)



5- some kind of monster (2004) (metallica)













6-trainspotting (1996)

7- quadrophenia (1979)












8- don't look back ( 1967) (bob dylan)


9- this is spinal tap (1984)













10- high fidelity (2000) 

5.4.10

ev sahibinizi ne kadar tanıyorsunuz?

hani ingilizce'de ev sahibine landlord deniyor ya "yuuh" diyesim geliyor. bir nevi "kölelerin sahibi", bir nevi "toprak ağası", bir nevi "lordlar kamerası"... aklıma böyle büyük büyük şeyler geliyor. ev sahibi hatta ev sahibesi demek ise daha bir güzel, şöyle ufacık tefecik tontiş bi teyze aklıma geliyor!! (ilk kez ingilizce'ye rağmen turkçe'de bir şey beğenmiş oldum, bunu da buraya çiziyorum_________.)

emlakçılar daha iyi bilir :) genelde hep kiracı kavun karpuz rolündedir, orası burası koklanır, şöyle bir elde hoplatılır, "hmmm bu iyi fena diil, bekar hiç diil, serseri hiç hiç diil, aklı başında bordrolu eleman, hemen alalım evimize koyalım" denir- gibi geliyor bana. bunun aksini hiç düşünmemiştim taaa ki bu hafta sonu bunun aksini düşünen bir arkadaşıma denk gelene kadar. tam tersi nedir? yani, ev sahibinize her ay paralar akıtırken onun iyi birisi olup olmadığını, bu parayı hak edip etmediğini ölçüp biçmektir. helal olsun vallahi de süper düşünce, bence de böyle yapmak lazım bir yer kiralarken ev sahibini kavun gibi hoplatmak, onun, çalışıp didinip zar zor kazandığınız bu paraları hak edip etmediğine bakmak lazım :)

yıllardır sefil bir kiracıyım, ne ev sahibimin yüzünü gördüm, ne sesini duydum. aracılar aracılığı ile her ay bir banka hesabına kiramı yatırdım durdum. eğer onu "iyi insanlık testi"nden geçirmek aklıma gelseydi muhtemelen şu an bu evde oturuyor olmazdım, ama neymiş sevgili gezegen sakinleri; "bu gezegende gün geçmiyor ki yeni bir şey öğrenilmesin, gezegen değil mübarek resimli dünya atlası :)"

not: eğer derseniz ki "madem çok biliyosun, ee madem de artık öğrenmiş oldun, o zaman çık o evden kendine paranı hak eden bir ev sahibi bul", ee doğru dersiniz de taşınma parasını vermek isteyen iyi kalpli bir gezegen sakini var mı????

4.4.10

ohhh beeee!!

hakkaten de ohh beeee!! bunu görmek içimi rahatlattı... repliklerimiz hep aynı değil mi ? "keşke burada olsaydın, keşke şimdi şurada olsaydık, keşke yaz olsaydı, keşke param olsaydı keşke keşke". yanlış anlaşılmasın ben "keşke"ye karşı bir insan değilim. hani bazı tipler var "keşke demekten hoşlanmam, pişman olmam aslaaa" diye beyannatta bulunurlar, hah bildiniz siz onları, işte ben onlardan değilim. insansak eğer ve bir çok hata- yanlış- salaklık yapıyorsak "keşke"de diyeceğiz tabii ki. dibine kadar pişman olacağız yaptıklarımızdan, hatta kahrımızdan öleceğiz- öleceksek ölellim heeyyy. mesela ben !! 

ayy neyse sevgili dünyalılar, "KEŞKE BURADA OLMASAYDIN!!" ne de güzel geldi kulağıma. hani böyle içimiz şişer, kabarıri kabarıır, sanki patlayıp her bir hücremiz etrafa sıçraycak gibi gelir yaa, yanımızdaki insan/insanlar boğar bizi, boğar da boğar. işte o zaman deriz içimizden: "hay allah tependen baksın, I wish u were not heeeeeereeeeee"

3.4.10

bang- bang> tek atışlık cevaplar

en sevdiğiniz yemek nedir? en sevdiğiniz şarkı nedir? en sevdiğiniz şarkıcı kimdir? en sevdiğiniz kıyafetiniz hangisi? en sevdiğiniz arkadaşınız? en son okuduğunuz kitap?? en son seyrettiğiniz film?? en beğendiğiniz film??? en beğendiğiniz yönetmen????? en sevdiğiniz anneniz en sevdiğiniz babanız en sevdiğiniz eşyanız en sevdiğiniz en beğendiğiniz en bilmemneniz!!!!!!!!!!!

böyle sorular var. insanlar birbirlerine soruyorlar, tv de soruyorlar, röportajlarda soruyorlar, birbirini tanımaya çalışırken soruyorlar... yahu bu sorular ile karşılaşınca kendimi bi salak hissediyorum. aklıma hiç bir şey gelmiyor, ya da aklıma 10 tane şey geliyor. sonra düşünüyorum yani neden tek bir şey söylemeliyiz ki? bu soruları çoğul olarak sorsalarda biz de tavşan gibi araba farının önünde dona kalmasak! ama yani herkes benim gibi değil- bunu görüyorum. bazı insanlar bu sorulara çat diye cevap  veriyor. "evet, en beğendiğim yemek lahana sarması, en son okuduğum kitap "orangotanların üreme zamanındaki cilveleşmeleri", en sevdiğim grup "the booklets", en sevdiim şarkı "if I were you", en sevdiğim yönetmen archile spoonmaker, en sevdiğim bilmem ne bilmem ne..."  

neyse . ben bu soruların cevabını bulamıyorum, bulsam da diğer sevdiklerime haksızlık etmiş gibi oluyorum. geçen gün bir blog yazarı en sevdiği albümü yazmış ve sonra da okuyuculara "en sevdiğiniz albüm nedir?" diyesormuş. herkes de çatır çatır dökülmüş, benim ki şudur benim ki budur diye. blogger içgüdüsü benim de cevap vereceğim tuttu. allah sizi inandırsın bir baktım ki 10 albüm yazmışım "kızım sen bu toplara hiç girmesen keşke, olmayınca olmuyor"  diyesim geldi kendime. diyeceğm o dur ki; allahaşkına tek atışla bizi vurup yere düşürmeyin, kurşunlar bitene kadar saydırın bari bir işe yarasın!!

bunun üzerine geçen gün uçakta kendi kendime yazdığım "tamamını sıkılmadan dinleyebileceğim albümler" notu geldi. hiç arşive bakmadan karışık düzende.. sonra buraya yazayım dedim ama baktım ki yine haksızlık olucak, bıraktım öyle listeyi, üzmedim kimseyiiiiiiiiiiii :)

1.4.10

chileeeeeeeekkkkkkkkkkkkkkk

pazara gittim mis misss kokulu çilekler aldım sezonun ilk çileğini yiyip ananemin öğrettiği gibi bir kahkaha patlatayım dedim guzelce kaba koydum suda beklettim suyu süzdüm sapını kopardım bir tane ağzıma attım kahkahayı atayım dedim aaaaa atılmıyor bir tane daha yedim bu da çilek mi dedim sadece kokusu var kendisi yok aman sakın almayın daha çilek koku var tat yok benden söylemesi tecrübe konuşuyor birileri bizimle oynuyor. bööööğk
aklıma bir çocukluk şarkısı geldi
pazara gidelim
bir tavuk alalım
pazara gidip bir tavuk alıp naapalım
hapur hupur yiyelim!!
(: :)

serbest çağrışım- gündelik şeyler

serbest çağrışım freud'un bir akıl kusması yöntemi ama ben bugün kendi serbest çağrışımımı yazıcam, bir kusma değil çünküm konseptli !yani:  seviyorum işteeee var mı diyeceğiiiin!!!

* dolmakalemin kağıt üzerinde kayarak yazmasını

* tam kışlık parfümün bittiğinde dutyfree civarlarında olup yazlık parfümümü satın almayı

* arabada kendi seçtiğim şarkıyı en yüksek ses ile dinlemeyi ve bağırarak söylemeyi ve herkesin bana deliymişim  gibi bakmasını

* jiddi grupların pop şarkılarını cover'lamasını (örnekse manic street preachers > umbrella)

* eski arkadaşlarımın "aklıma düştün bir arayayım dedim" demesini

* saatler sonrasında deriiiiiin bir nefes çektiğim sigarayı

* sokakta buzzzzzzzzzzz gibi bira içmeyi

* her bir etkinliğe gitme çabalarımı

* kırmızı ojeyi

* eski eşyalardan kurtulmayı, biten makyaj malzemerini- sonlanan kremleri çöpe atmayı

* kışlıkları hunharca kaldırıp yazlıkları baş köşeye koymayı
* yeni ofisimiz için- zevkine güvenilir kişi olarak- tabak çanak alışverişi yapmayı

* balkonumdaki saksılara yeni çiçekler ekmeyi

seviyorum.  

aslında tabii ki daha çok çok çok çok fazla şeyi de  seviyorum da bunlar bugünlerde beni sevmeye zorlayan şeyler... yo yo yo yoooo bir sevgi kelebeği değilim, bir polyanna hiç değilim!

31.3.10

. benden size bir b side .
. resmin içinde.
. etkisi geçene kadar .
. bu aralar .
. böyle .
||
. noktaları birleştirmece .

yani kısacası tıklayın noktalara, ulaşın şarkıya
ps: noktalar damien hirst, çizgiler indis

29.3.10

meraklısı için 3 günlük londra maceraları

"ayyyyy bir londra da londra, başlıycam senin londra'na!!" diyen sevgili gezegen sakinler  bu yazıyı okumasın! ki bunu anlayışla karşılayabilrim. "neden durup dururken ben londra'ya gittim" diye kendime sorarsam, kendim de bana "sıkılmıştın, bir konser macerası arıyordun, uçak bileti almak için birikmiş puanların ve birlikte takılabileceğin bir arkadaşın vardı" derim herhalde... tam olarak ben de kendimi anlamış değilim zira aslında sıfır param vardı. neyse işte tüm bu imkanlar ve imkansızlıklar bir araya geldi ben de gittim. kısa ve öz şunları söyleyebilirim:

-----sergi köşesi -----------

archile gorky-tate modern -

aslında sergiyi gezmeden önce gorky'i çok iyi bilmediğim için çok da heyecanlı değildim, ancak adam Van'lı bir ermeni çıkınca birden olay ilginç hale geldi. gorky'nin işleri çok soyut ki beni pek cezbetmez ama hikayesi çok hüzünlü. ne olduğu belli olmayan malum ermeni göçü durumları sırasında rusya'ya giden bir sanatçı, hayatının sonunu kendisini asarak getirmiş. maalesef en çok ziyaretçinin geldiği tate modern'de turklerın yaptığı soykırımdan bahsediliyor, insan kendini kötü hissediyor, noolurdu ki insanlar topraklarından ayrılmasaydı, dünya çağında başarılı sanatçılar, müzisyenler bu topraklarda büyüseydi.... neyse  merak edenler için sergi detayı şu, sanatçının kısa özeti ise şurada.

henri moore-tate britain-


henry moore'un heykellerine bakınca aslında basit formların bile çok fazla şey ifade edebileceğini anlıyorsunuz. sadece iki küçük kıvrımla en yoğun duyguyu verebilen heykeller. çok çok güzel bir sergiydi, çok meşekkatli bir iş, el emeği göz nuru, bu insanlar karşısında kendimi çok aciz hissettiğimi söylemeliyim galiba... sergi de işte burada.

chris ofili - tate britain-

nadir bulunan zeeenci ve de genç sanatçılardan biri olan ofili'nin harika ama harika ama harika işleri var yalnız tek sakıncası, her bir tuvalinde koccccaman fil b.okları var, bu durum  3 tuvalden sonra oldukça rahatsız edici olabiliyor, aslında hepsi boncuklar ve simler ile süslenmiş ama ne de olsa b.k b.ktur !!! rengarenk, eğlenceli, neşeli, yaratıcı nefis nefis !!bakınız şu linkteki resimlerde görünen yuvarlak şeyler.

irving penn- national portait gallery-


1960'lardan bu yana çekilen en güzel fotoğrafların ve vogue'un sanatçısı irving penn'in sergisi de müthişti, son 50 yıla damgasını vuran insanların portreleri... hepsi o kadar güzel çekilmişti ki adeta portlerin içinden geçip ruh hallerini görebiliyordunuz. irving penn geçtiğimiz günlerde bu dunyaya veda etti ama bence fotoğrafları bu dünyada çok uzun yıllar hayranlıkla seyredilecek. bu sergi de şuradan izlenebilir.

-konser köşesi --


giriş -- londra'ya gidiş bahanem askında royal abert hall'daki arctic monkeys konseri idi. 40 poundluk biletler çıktığı an tükenince, bizde biletlerimizi günler önce, ikinci elden çok daha yüksek bir bedel ödeyerek almıştık.

gelişme - konser günü giyindik süslendik, hiç yapmadığımız bir şi olan taksi tutma işini, o gecenin şerefine gerçekleştirdik, salona erkenden gittik, kapıda sıraya girdik, sıra bize geldi, biletleri verdik, biiiiiiiiiiiiiiippppppppppp, biletler scan edilemiyor!! amanın!!! görevli bizi ana gişeye gönderdi, ana gişedeki müdür biletlerimize baktı, "bu biletler re-print edilmiş ve ilk sahibinin adını söylemezseniz giremezsiniz" dedi, biz söyleyemedik, bizim gibi söyleyemeyen başka insanlar olduğunu gördük, mağdurlar kümesi olarak bir süre bekledik, bize yardım edemediler, dolandırılmıştık!! shooot!!

sonuç - naapsak naapsak dedik, gişede 25 pound'a bilet satılıyordu, birbirimize baktık, "bas bas paraları leyla'ya bi daha mı gelicez dünyaya" dedik (zaten başıma herşey bu avam felsefe sebebi ile geldi),  biletleri aldık, içeri girdik, ve mutlu son :) :)

arctic monkeys yirmili yaşlarının ortalarında çok genç insanlardan oluşmasına karşın, bence, çok iyi işler yapıyorlar. konserde ne  bir şımarılık, ne de seyirciye yaranma çabası olmaksızın, geldiler bangır bangır çaldılar, sürprizsiz- düz- temiz-tatmin edici bir konser kotarıp, beni çok memnun ederek gittiler, yaklaşık 3 saat yüzümde bir gülümseme ile oturdum, sevdiğim şarkıları çaldılar, baterist matt helder harikaydı, alex turner'ın lirickerine ve bestelerine diyecek laf yok, ayrıca yeni saç kesimi de çok güzel olmuştu.

diğer  köşesi - -

bunların dışında bol bol güzel yemek, bira, shoreditch, rough trade, carnaby filan da falan da hepsi yapıldı. yine gecenin kör karanlığındaki uçak ilen geri dönüldü. tabii ki kızlar çok güzel, erkekler çok yakışıklı ve herkes çok özgün ve özgürdü.

kötü not 1: bugün turkcell den aradılar, ayfon'umdan girilen internet bedeli alarm çaldırmış, ben de paradan yana şans olsa zaten puanla bilet almazdım, şimdi tel faturası ksımetsizliği çıktı. rakamı söylemiycem kimsenin dudağı uçuklamasın!! yine dolandırıldım galiba!!

iyi not 1: ikinci el biletlerimizi aldığımız seatwave bugün bize paralarımzı geri ödeyeceğini söyledi, artık tel faturasına itirazım kabul edilmezse bir kısmını ordan öderim!! pehhhhhh!

nötr not: diyeceğimi unutum

tüm sevgili dünyalılara istedikleri kadar para ve seyahat edecek kadar puan toplamalarını diler, limon satmak için pazara doğru yollanırım!!

     

    3 gün boyunca 
    yürüdümyürüdüm yürüdümyürüdüm yürüdüm 
    yürüdüm yürüdüm yürüdüm yürüdüm yürüdüm 
    yürüdüm  yürüdüm yürüdüm 
    yürüdüm  yürüdüm 
    yürüdüm 

    28.3.10

    PARLAAA! PARLAA!

    uzaklardan çok uzaklardan bir şarkı gönderiyorum. and it goes ...

    mücadele etmek için asker olmanıza gerek yok
    ama yine de içinizde bir savaşçı olmasına izin verin,
     kahrınızdan ölmek için bir şair olmanıza gerek yok
     zaten sizi ödüren içinizdeki ufak tefek dertler,
     herkes kötü ayrılıklar yaşar
    biraz acı biraz keder...
    geleceği boşverin
    ve 
    şarkı söylemeye devam edin!!