parasol'e özel arama kutusu

25.2.10

işteee!! biliyordum bir gün gökyüzünden süzülerek beni almaya geleceklerini. 
şapkam bir huni mi??? yooo kağıttan kayık... 
dürbünün camlarında fotoğraf mı var? 
aaaaaaa kim koyduu!

24.2.10

bir hayat dersi

türkçeye "aşk dersi" diye çevrilen ingilizcesi ise "an education" olan filmi izlediniz mi? izlemediyseniz bir  şans verin... aslında siz adına bakmayın, film aşk  üzerinden bir hayat dersi vermekte. yani bu benim fikrim. bu benim olan fikir üzerinden  de yürüyeceğim. senaryo nick hornby'e ait olunca gerçek hayatın içinden hikayeler okumak ya da seyretmek de alışıldık oluyor.

filmi anlatmayacağım, kendimce çkarttığım özü anlatacağım. o da şudur ki; yaşadığımız hayatın sıradanlığından çıkmamızı sağlayan şeyler çok cazip olsa da , karşımıza hayatta  ulaşmak istediğimiz hedeflere ya da hayallere giden kestirme yollar çıksa da, biz bunların peşinden giderek başkalarının uyarılarına kulak asmasak da  ve bu suretle  suyun akışını dışarıdan müdahele ile değiştirsek de, bunların peşinden gelebilecek  hayal kırıklığını da göze almamız gerekir.  öte yandan bu durumu destekleyen, "bisikletten düşmeden dizinin ne kadar acıyacağını da bilemezsin" olgusu önemlidir. yani  çevredekiler ne derse desin, bizi heyecanlandıran şeylerin peşinden gideriz ve dizimizin acıyıp kanamasına engel olmayız. ee hal böyle olunca kendi düşen ağlamaz da bir başka  bakış açısıdır. görüldüğü gibi olaylar bir yün yumağı halini alır... işte filmde böyle bir durumdan bahsediyor.

velhasıl, aslında her şey yerinde ve zamanında güzel vallahi. aaa 16 yaşında kız ne oluyorsun??? hadi bakiim derslerini çalış, bir iki oxford'a... aaa pessss..

not1: şunu unutmamak gerekir ki, heyecanların peşinden gidip de sonu hayal kırıklığı olduğunda, herkes filmdeki kahraman kadar şanslı olmayabilir

not2: film 3 dalda oscar adayı (en iyi film, en iyi senaryo, en iyi kadın oyuncu), ben oscar almasına ihtimal vermiyorum ancak basit, sade ve sıradan bir konuyu böyle güzel işleyip böyle güzel oynamak çok takdir dilesi bir durumdır bunu da belirtmek isterim!!

23.2.10

insanlar yeterince cesur olmadıkları için, birebir diyaloglara girmemek için, kime çatıcaklarına emin olamadıkları için ya da türlü başka nedenler sebebi ile "havada asılı kalan notlar" yazanlar grubuna katılmayı tercih ediyorlar. bende bu grup üyelerine sinir oluyorum. bakın mesela bu akşam eve geldiğimde apartmanın giriş kapısında şöyle bir not vardı: "geceleri çıkarttığınız seslere dikkat edin, apartmanda çocuklu ailelerin de yaşadığını unutmayın lütfen" !!! imza hiçlik, yani boş. harika diil mi??? aslında notun dışında, olay da harika... dün gece saat 3 ile 4 arasında bir kadının sevişme esnasında çıkarttığı sesler- ben de dahil olmak üzere- bir çok daire sakini tarafından dinlenmek zorunda kalındı ve bu şehvetli geceye bir komşunun dayanamayıp duvara vurması ile son verildi(poor she!)  

neyse konu "havada asılı kalan notlar" grubu idi. 

benim gördüğüm diğer bir not ise iş yerinde çalışan biri tarafından iş yerindeki dişilere atılan bir e-posta idi:"lütfen tuvaletleri temiz tutalım, bulmak istediğimiz gibi bırakalım" !!! bak bak bak sen, temiz kız seni!!

şimdi bu ruh halini şuracıkta analiz ediyorum:
  • kim tarafından yazıldığı belli olmayan "geceleri sessiz sevişin" notunu yazan kişi- dairesini belirtmediği için- kendisi dahil tüm apartmandakileri zan altında bırakıyor. apartmanda  yaşayan özellikle de çocuklu olmayan, hele bir de bekar olan herkes zan altında!! apartmanda karşılaşanlar birbirlerine şüphe ile bakıyorlar. böyle "havada asılı kalan bir not" gerçekten havada asılı kalıyor ve herkesi de havada asılı kalmasını sağlayan keskin ipler ile tehdit ediyor. 
  • iş yerindeki "benim dışımda herkes pis" notu ise, tuvaleti en temiz kullanan kişi olarak mesajı yazan kişiyi tescillediği gibi, aslında tuvaletleri kirli bulan ama  mesaj yazmayı akıl edemeyen ya da yersiz ve çirkin bulan "aptuşlar"ı da pis grubuna sokuyor. vay çakal seni!
işte bu nadide analiz sonucunda diyeceğim o dur ki, sırf sizin cesaretiniz olmaması sebebi ile birebir karşılaşmalardan korkmanız yüzünden, bir sürü kişi zan altında kalamaz. pliiiiz get yourselves together (bu lafı çok seviyorum) ve biraz cesur olun. gidin muhattabınızla yüzleşin, eğer muhatabın kim olduğunu bilmiyorsanız sonsuza kadar susun.  bizi havada asılı kalan korkak notlarınız ile  meşgul etmeyin!!!

heyy, sen!! nooluoyo orda bakiiiiiimmmm!!!

22.2.10

yemek özendirme köşesi

son zamanlarda hayatıma giren bir güzellikten bahsediciim. hani hep uzak diyarlarda çok favori bir yiyecek vardır; "frozen yogurt" dedikleri. işte bu dondurma formundaki yoğurt türkiye'de de son zamanlarda satılmaya başlandı... mesela büyük boy siparişi verdiğinizde 180 gr bembeyaz dondurulmuş yoğurt üzerine 6 çeşit türlü ek koydurup, güzel, renkli ve şeffaf bir kaşık ile bu güzelliği doya doya yeme fırsatınız olabiliyor. bembeyaz, yağsız ve hafif malzemenin üzerine yaban mersini, ahududu, böğürtlen, dağ çileği gibi masallardan fırlama meyveler, ceviz, badem ve fındıklar koyuluyor ve işte bu karışım tam anlamı ile bir şahesere dönüşüyor. hafta sonu yürüyüş bahanesi ile caddebostan'daki bu yoğurtçuya gidip mükemmel karışımımı yaptırıp sokaklarda onu yiyerek dolaştım. yanımdan geçenler mükemmel karışımıma özenerek baktı. eminim beni görenler gidip o dükkandan kendi mükemmel karışımını almıştır. 

burada kabak tatlısından nefret ederken nasıl da hayranı olduğumu açıklamam gerekecek.  12-13 yaşların izmir'deyken dışarıda yemek yiyorduk. annemlerin çok eski arkadaşları ile birlikte...  işte o arkadaşların hanım olanı tombiş ve koca dudaklı nevin teyze karşımda oturuyordu. sıra tatlıya gelmişti. nevin teyze kabak tatlısı istedi. ben içimden öğğk dedim. sonra altın sarısı ile turunç rengi karşımı, üzerine ceviz serpiştirilmiş kabak tatlısı huzurlarımıza geldi. nevin teyze koca duduklarını büze büze ve her hali ile tatlının tadına vardığı anlaşılan bir şekilde kabak tatlısını yedi bitirdi. ben ona bakakaldım. bir süre ne kendime ne de annemlere artık kabak tatlısı yiyeceğimi beyan edemedim ama o günden sonra kabak tatlısını çok sever oldum. ahh nevin teyze!!

uzun lafın kısası sevgili dünyalılar, beni mükemmel karışımı yerken görseniz, eminim siz de dondurulmuş yoğurt müdavimi olursunuz!! hmmmmm şimdi olsa da yesem.. benim cici mükemmel karşımım sana bayılıyorum.

20.2.10

ben nerde yanlış yaptım?

1 margarita
2 bacardi + diyet kola
2 tekila şat

sarhoşluk. diyetisyenimin tavsiyesi üzerine bira içmeden nasıl sarhoş olurumun sonucu yukarıdaki havalı menu... neyseki bunları kadıköy'de içtiğinizde dudağınızı uçuklatan hesaplarolmuyor ama gönül rahatlığı ile söyleyebilirim ki bunlar beni direkmen  sarhoş ediyor. 

(bu sarhoşluk muhabbetine bir anti parantez açıp, kendimce ilginç bulduğum bi şi diycem. dün ki radikal kitap ekinde ki bir başlık:" çavdar tarlasından beton bahçeye"!!! artık radikal kitap ekinde mi yazıyorum??? ee hiç hatırlamıyorum!! alzaymır başlangıcı olabilir mi? yani bu başlığı görünce bunları düşünmemem imkansızdı zira ben daha yeni çavdar tarlasında çocuklar (jd sallinger)'ı bitirip cart diye beton bahçe (ian mcewan)'ye başladım. radikal kitap'da bu yazıyı görünce, izleniyor muyum? beynimize hükmeden birileri mi var? yoksa artık tesadüfler bu kadar mı abartılı hale geldi diye düşündüm. ilginç... )

sarhoşluk geyiğine geri dönecek olursam, dün geceden halen aklımda kalan ve içimden mırıldandığım şarkı ub40'den "where did I go wrong?". ub40 bir zamanlar hayatımızda daha çok yer işgal ederken ve çoğunluk red red wine'yi dinlerken ben kimsenin pek de önemsemediği where did I go wrong'u dinler, red red wine'yi dinleyenler eğlenip neşelenirken ben hüzünlenirdim. şimdi diyebilirsiniz ki "iyi b.k yerdin, al işte sürüden ayrılanı kurt kaptı da hoş mu oldu?" neyse kulağımı kapadım bağırarak bir şarkı söyledim dediğinizi de duymadım! çooooook uzun zaman sonra bu şarkı hafta sonuma damgayı vurmuş oldu. eski günler, eski aşklar, yeni "ben nerde yanlış yaptımlar?", ardından gelen "allahaşkına kızım sen nerde doğru yaptın?"lar. çok yerde bir sürü yanlış, yanlış üstüne yanlış, doğru yaptığını sanıp yaptığın yanlış, yanlış yaptığını bile bile yaptığın yanlış... diyorlar ki yanlış yapmadan doğruyu bulamazsın. yok yaa!! valahi de inanmam.  söylesene ne olacak bizim bu halimiz?


not1: bu uzun yazıyı okumaktan sıkılırsanız haklısınız. bunun için kimseye kızmayacağım haberiniz olsun.

not2: en azından 2 tane bile doğru yaptığınız şey olduğunu düşünüyorsanız, gerçekten şanslısınız.

not3: etrafta yanlış şeyler yapan ama doğru yaptığını zanneden çok insan var ve onlar henüz bunu bilmiyor.

19.2.10

keskös-up???

İşte bakın hafta ne kadar da çabucak geçiverdi. Aslında ben Çarşamba’dan sonra geçen her aaanı Cuma sandım. Böylesine ilginç bir yanılsama oldu. Şööle bu geçtiğimiz nadide ve ünik haftayı analiz edip masaya yatıracak olursak bakın nasıl oluyor;


not: fantastic mr. fox muhakkak izlenmeli, up in the air izlense güzelolur, ian mcewan beton bahçe kesinlikle okunmalı.

notnot: şemayı çok çok çok iyi görebilmek için sağ elinizin baş parmağını çalıştırarak tıkıtıkıtık yapın emi??

18.2.10


Cuma akşamı sarhoş olucam dedim


Aaaaaaa, nereden biliyosunuz dedi


Çünkü istiyorum ve bu da olmamın yarısı dedim


Ne içeceksiniz? dedi


Bira ve tekila dedim


Margarita için, o daha iyi.. 3 tane içebilirsiniz dedi


3 tane ile sarhoş olur muyım dedim


Bence olamazsınız çünkü sarhoş olucam derseniz olamazsınız dedi


Hmmmm, yine de deneyeceğim dedim

Madem ki bu kadar iddialısınız, o zaman yemek yemeden gidin dedi   
diyetisyenim
neyi yakalamaya çalışıyoruz?
  • dünyadaki en renkli kelebeği
  • kafamıza koyduğumuz şeyi
  • hiç bir şeyi
  • önümüze gelen her şeyi
  •  zamanı
  • valla ne çıkarsa bahtıma
  • biz yakalamıyoruz, onlar bizi yakalıyor

17.2.10

dana kuyruğundan ayrılamadı!!!!

ayyy sevgili gezegen sakinleriiii, ilk bahisin sonuna geldik ama allah sizi inandırsın dana kuyruktan ayrılmadı, bir ben çektim bir karşı taraf çekti, derken dana ortada kalmasın mı!! 

saat 9 30 civarında bir heyecan twitter'ın başına geçtim. bir yandan moda sayfalarını karıştır, bir yandan twitter'ı kontrol et, kim hangi ödülü aldı...  0-0, 0-2, 2-2, 3-4 filan derken, ödül töreninin  sonunda sen git berabere kal!!! tabii bu ihtimal taraflar arasında düşünülmemiş olduğundan bir anlık tereddütten sonra adil ve hakkaniyetli iki insan olarak karşılıklı bahis hediyelerini göndermeye karar verdik. buna da tam olarak "fair play" denir!  

artık bundan sonra haydi çocuklar uykuyaaa ay pardon oscar'a..


merak edenler için ödüller işte bööyle;

The BRITs Hits 30 - Spice Girls
British Male Solo Artist - Dizzee Rascal
International Male Solo Artist - Jay-Z
BRITs Album of 30 Years - Oasis - ‘(What’s The Story) Morning Glory’
British Breakthrough Act - JLS
Best British Group - Kasabian
Best International Newcomer - Lady GaGa
International Female Solo Artist - Lady GaGa
Best British Female - Lily Allen
Best International Album - Lady GaGa - ‘The Fame’
Best British Single - JLS - ‘Beat Again’
Best British Album - Florence & The Machine - ‘Lungs’



16.2.10

brits bahislerinin sonucu bu akşam belli oluyor- dana kuyruğundan ayrılıyor

bilindiği ya da binmediği üzere, sanki üstümüze vazifeymişçesine, ingilizlerin brit awards 2010 seremonisinde bir tuzumuz olsun dedik. bunu da 21 ocak 2010'da dedik. zaman ne de çabuk geçiyor amanın!

işte ödüllerin açıklanacağı gün geldi kapımızı çaldı. öyle "evde yokuuuuuz" diyemiyoruz, çünkü tuzu koyarken elimizi de taşın altına koymuş olduk. ladesim lades olsun mu olsun havada ne var bulut sen bunu kırk güm kırk gece unut dedik bir kere. bu akşam bakalım lades kimin olacak!! günün anlam ve önemsizliğini hatırlamak için- ya da bir an olsun geçmişteki o ana geri dönmek, gençliğimizde nasılmışız bir kez daha şaşırmak ve hüzünlenmek için şu ama bakın şuu yok yok yani şuu noktaya tıkıtık yapın ve o günlerde bahisler nasıl açılmış kendi gözlerinizle görün.  

"amaaaaaaaan sizin tuzunuzdan bize ne!"derseniz ki siz yapmazsınız yine de o zaman sıradaki saçmalığı bekleyin ya da merak ettiğiniz başka bir bloga doğru düz gidin ve sonra da sağa sapın!!

15.2.10


yer çekimi sadece bu gezegendeki kurallara boyun eğenler için geçerlidir, onlar dışındaki özgür ruhlar serbestçe uzayda salınabilir, sabah kalktıktan sonra uçarak banyoya gidebilirler!

14.2.10

my bloody valentine! (peryot mu?? ıh ıh değil)

bugün sevgililerin günü dediklerine göre!!bu sebeple sevgili dünyalılar, hepimizin sevgililer günü bol öpücüklü geçsin, böyle kutsal bir günde savaşmayalım sevişelim!! bu nadide günün şerefine çift olmanın dayanılmaz etkileri konulu bir projeye yer veriyorum (bu adı ben uydurdum tabii). bu projeden ve  tecrübelerimizden çıkaracağımız sonuç; ya tarz olarak benzeyen çiftler birbirini bulur ya da, daha büyük bir olasılıkla, zaman içinde çiftler birbirinin tarzını benimser- birbirine benzer ve tam da bir elmanın iki yarısı, bir sözleşmenin mütemmim cüzzü, bir tencere ve kapak - bir kedi ve köpek- ayy pardon kedi köpek diil - haline gelirler. benim bugün için önerim, aşağıdaki sirk aktivitelerine devam etmek, öyle sevgililer günü filan gazlarına gelmemek. en fazla belki bu aktiviteleri yaparken  yanınızda sevgiliniz varsa, her bir hareketten sonra onu öpebilir ya da sarılabilirsiniz!

geçen hafta jarvis pazar servisi programında dedi ki; "yani alternatif insanlar sevgililer gününü kutlayamaz mı kerdeşim? bal gibi de kutlarlar ama tabii alternatif yollardan ve cool'luğa da zarar vermeden kutlarlar!, siz de bana aşk şarkıları filan gönderin".  işte bu yüzden, benim de size yapacağım ek kıyak ancak şöyle bir "dirty love songs" playlisti olur." tamamen içgüdüsel " yani... bir uyarı: bu listeyi dinlerseniz etrafta kesici alet bulunmamasına özen gösterin ve fazla da tatlı yemeyin!!




 not 1: yukarıdaki fotoğraf projesinin ben bozmadan önceki hali işte şuracıkta

not 2: widget midget işerine de girmiş oldum, radyoya doğru gider bu iş!!

12.2.10

hayat bir sirk değil midir?


cuma günleri buraya bir şeyler yazarken haftanın ne kadar çabuk geçtiğini fark ediyorum desem, hem doğru hem de yanlış olur. çünkü bazen de başka şeyler yaparken "aaa bu hafta da ne çabuk geçmiş" diyorum. işte yine bir cuma. bu aralar bolca yapmış olduğum foto kolajlarından sıkılan var mı bilmiyorum ama işte yine bir kolaj. tabii bu kolaj ne anlama geliyor? hafta sonu alternatifleri anlamına geliyor. benden size öneriler şöyle; 

* hafta sonunuzu boğaz körüsünün üstünden ip gerip bir değnek ilen üzerinden yürüyerek geçirebilirsiniz. hem eğlenip, hem adrenalin salgılayıp, hem de guiness rekorlar kitabına geçebilirsiniz. ancak bir hatırlatma; aman sakın düşmeyin!!

* başka bir öneri, bağdat caddesi sahil yolunda ata binebilir ve at dört nala giderken üzerinde ayağa kalkabilir ya da takla atabilirsiniz. eğer yanınızda yine atlı  arkadaşınız varsa onunla hoplayarak atları değişebilirsiniz. eğer iki kişi aynı ata biniyor ise o zaman, siz atla  giderken onu omzunuza alabilirsiniz. bir uyarı; paten kayanlara dikkat!!

* başka başka bir öneri ise taksim meydanında yapılabilecek bir aktivite. üzerinize rahat ve esnek bir şeyler giyerek çeşitli esneme hareketleri çalışabilirsiniz. mesela arkaya doğru eğilerek ayakta köprü kurmak... bu hareket ile dünyaya tersten bakma şansınız da olabilir. uyarı: eğer poponuz biraz büyük ise hareketi tam olarak yapmanız mümkün olmayabilir. o zaman bu hareketi denemeyin!


* diğer bir öneri ise, rüştü saraçoğlu stadyumuna bir tribünden diğerine ipler bağlayabilir sonra o iplerden çeşitli hareketler yaparak sarkabilir, fenerbahçelilere el sallayabilirsiniz. eğer iki kişi iseniz birbirinizin ayaklarına atlayarak onları tutmaya çalışma işleri yapabilirsiniz. bir uyarı: jimnastik mayonuzun fazla dar ve dekolte olmamasına özen gösterin!

* başka başka başka öneri ise albino olarak doğmadıysanız saçlarınızı ve kaşlarınızı sarıya boyatabilir ve sokaklarda insanları şaşırtabilirsiniz. eğer saç ekletirseniz daha da şaşırtıcı olursunuz. burada kostümler sizin hayal gücünüze kalmış. bir uyarı: arkadaşlarınıza zarar gelmesini istemiyor iseniz bu aktiviteyi tek başınıza yapınız!!

* önerilerimin sonuncusu ise şehrimizin en turistik mekanı sultanahmet meydanında yapılabilir. 3-5 arkadaş toplanarak meydanda çeşitli yer hareketleri yapabilir, birbirinizin üstünden atlayabilir. çevredeki turistlere de kendinizi tutturabilirsiniz! ya da yanınıza güçlü kuvvetli bir arkadaşınızı alırsanız sizi tek eli ile havaya kaldırarak meydanda bir tur atmasını rica edebilirsiniz. buradaki uyarımız ise meydanda piknik yapanları ezmemeye özen gösteriniz. 

işte hafta sonu için harika öneriler. bu önerilerde esinlenmemi sağlayan taschen yayınlarının "circus 1870- 1950" kitabına teşekkürlerimi bir borç bilirim. bence harika bir kitap. yıllar boyu sirk olgusunu enfes fotoğraflar ile gözler önüne seriyor. 

not : aman belinizi neyin incitmeyin sonra sorumluluk kabul etmem!!

10.2.10

resimli hayvanlar alemi ansiklopedisi

evet sevgili dünyalılar, bir "resimli hayvanlar alemi ansiklopedisine" hoşgeldiniz. bu lafın klişesi olan "daha"yı kullanmadım zira ilk kez bu ansiklopediden bahsediyorum ama aslında sanki herşeyi de doğru yapıyorum. derim demem o da bana kalmış ayrıca... neyse bazen saçmalamanın önüne geçilemiyor. aslında konumuz; gezegenin şuracıktaki koordinatlarında neler oluyor konusu. tabii let me show you the world in my eyes aslında. 

iffffffffffffffffffffff > işte entellektuel gençliğin en hippp etkinliklerinden biri olan ifff yarın şehrimize vuruyor. ben bu seneki posterlerini çok beğendim. gerçekten de artık değişen dengeler ve dünya halleri sebebi ile yeni perspektifler girdi hayatımıza. bu bağlamda da posterin verdiği mesaj çok çok iyi tasarlanmış. ayrıca her zaman ki gibi iyi filmler, iyi olduğuna dair gaz verilen ama kötü çıkan filmler ve de sıradan fimler var. ben bazılarına gideceğim mesela fantastic  mr.fox., cold souls. hem de anadolu yakasında !!! nick hornby'nin an education'ı da kaçmaz ama onu vizyona saklıyorum.

nme ödülleri > bu şubat ne bereketliymiş, her yerden bir ödül töreni fışkırıyor. 24 şubatta da nme ödülleri var. canınız sıkılıyorsa sitelerine girip oy verebilir böylece ortalama 10 dk'yı başınızdan savabilirsiniz. burada önemli konu ödül töreninin jarvis cocker tarafından sunuluyor olması. acaba ucundan kıyısından, arka balkondan, elektrik direği tepesinden, bir zeplinden seyretme şansım olur mu?

uzaydan twitlemek > bizim ofiste yasak üstüne yasak kona dursun şu an uzayın derinliklerinde bulunan astronot mike massimino oralardan buralara  twit atıyor. buradan da insanlar twitter aracılığı ile ona soru soruyo. daha ne olabilir? vay vay demek istiyorum, ne günlere geldik :)

oy va voy > ben cuma akşamı babylon'da oyvavoy dinliyo olucam. isteyen gelsin. istemeyen gelmesin ya da başka bir konsere gitsin. ya da evde takılsın, jools holland seyretsin. bilemiycem ama ben evde yokkuumm!


valentin, kızım neden çıplak ve tavşan kafası ile odanın ortasında oturuyorsun?? > işte bu haftanın en kabus günü 14 şubat pazar valentinler günü. babalar ve anneler günleri gibi sevgililer günü de anlamsız ve ticari bir gün ama millet yine de gaza geliyor. pes ve de pehhh. o gün mümkünse ormana gidilmeli ve vahşi hayvanların avlanma sekansları seyredilmeli. 

şimdi gecenin bu vakti benim aklıma başka bi olay gelmedi. saçlarımı da ucundan azıcık kestirmek isterken boyundan yarıcık kesildiği için travmanın etkisi ile başka bi şi yazamıycam. uyuycam... çaaav
nereye gidiyorum?
orta dünyaya?
alice'in harikalar diyarına?
turp toplamaya?
petrol bulmaya?
cehennemin dibine??
alışverişe?

9.2.10

yasak elma

yasaklar!!! çok tehlikeli yasaklar!! çocukken binbir yasak ile cebelleşirdim. babamın dizi dizi -boy boy- ego ego- ahlak ahlak yasakları. o beni baskılamaya çalıştıkça ben daha da daha da daha da hırçın ve başedilemez bir hal almıştım. bu çocukluk travması sebebi ile de yasaklardan oldum olası haz etmiyorum. kim eder ki? ben olayların insanların sağ duyusuna bırakılarak geçirilmesinden ve yaşanmasından yanayım. hani ingilizce'de "common sense" diye bir şey var ya bu tamlama hoşuma gider.  tabii ki herkes kendi sağ duyusuna göre toplum düzenini bozmasın, bunu engellemek için üzerimizde baskı yaratmadan yasak bağlamında kurallar konulsun. tabii ki biz hiçbirşeyin farkında olmayan çocuklarken, bizi korumak için yasaklar konulsun, ama artık herkes sağ duyulu bireyler haline geldiğinde, bize güvenilmediği için, bizi sindirmek için, bizi baskılamak için, bizi hizaya sokmak için, bizi terbiye etmek için yasaklar konulmasın! bunu korkunun ve çaresizliğin bir göstergesi sayıyorum, tıpkı babamın benim yanlışlarla dolu yollara sapacağımdan korkması ve aslında ne yaparsa yapsın olacakların önüne geçemeyeceğini bilmesinden kaynaklanan çaresizliği gibi...

anlayacağınız sevgili gezegen sakinleri, ofisimiz yasaklar ile dolu. benim bloglar da popüler olma yolunda!! rtük işbaşında:) ülkemizde yasakçı devlet yönetiminin izleri her bir katmanda kendini göstermekte. bir kere yasak elmanın tadı alındı mı artık geri dönüşü olmuyor.

yasak elma gönül koyma, nazar etme ne olur çalış seninde olur 
filan da falan da filan :)

i always feel like somebody's watching meeeeeeeee şarkısı günün şarkısı olsun varsın

8.2.10

sihirli kokteyl!! günün bonusu!!

kokteyl yapmaktan ve içmekten hoşlananlara parasolden gününbonusu!! öncelikle formülün sunuş şekline bayıldığım için bu kokteyl formulünü sizinle paylaşmaktayım. fotoğrafı açıklamak gerekirse; 6 tane hormonsuz orta boy iyice yıkanmış çilek + 1 turuncuların turuncusu portakal+ 5-7 yaprak sert kokulusundan yemyeşil nane yaprakları + 1/4 ince ince kabuğu ile doğranmış salatalık + 118 ml avrupalısından cin + 256 ml bildiğiniz has be has limonata. yapmanız gereken şey, meyveleri blenderda tek vücut haline getirmek, sonra bu karışıma cini bocalamak, 10-15 dk bekletmek sonrada bu güzel karışımı buzlu limonatanın üzerine döküvermek. bardağın ucunu bucağını da meyve dilimleri ile süsleyivermek. ooohhhhhhhhhhhhhh.... nazdorovyaaaa :)

7.2.10

her güne bir masal

yapı kredi yayınlarının her güne bir masal kitabını yıllar önce edinmiştim. konsept çok hoşuma gitmişti. planım her akşam yatarken - kitabın öngördüğü şekilde- bir masal okumaktı. her şeyde olduğu gibi heyecanla okumaya başladım ve fakat 3 gün sonra okumaya üşenmeye de başladım. açıkçası masallar dünya masalları olduğu için bazıları da saçma geliyordu. velhasıl sonunda bu kitap başucumda bir dekor objesi olarak  hayatını devam ettirmeye başladı.

bugünlerde çevremdeki insanların yaşamlarına bakıyorum ve hepimiz için "her güne bir masal" olsaydı hayatlarımız ne kadar farklı olurdu diye düşünüyorum. en azından ben kendim için isterdim. günler böyle mi geçmeli? çoğumuzun hayatında 3 kategori var. hafta içi rutinleri, haftasonu rutinleri ve tatiller. benim haftaiçi rutinim hep 7 de başlayıp gece 1 gibi sonlanıyor. rutinin içinde ise hep aynı şeyler var, aynı ofiste, aynı masada bir döngü içinde süregelen işler... akşamları da hep benzer çerçevelerde yapılan şeyler. hafta sonları da yine kısıtlı çevrelerde kendini eğleme çalışmaları...  böylece tüm bir yıl içinde en çok farklılık yaratacak zamanlar tatiller oluyor, onunda çerçevesi iş kanunu.

benim hayalim her sabah kalktığımda yeni bir serüven yaşamak. uyandığımda cep telefounuma bir mesaj gelmeli. şu saatte şurada ol. sonra ben oraya gitmeliyim, giderken yine cep telefonuma gelen metni okumalıyım o gün yapacağım iş ile ilgili... tabii bu işler nasıl belirlenecek? benim 25 yaşından sonra "devlet her güne bir serüven ofisi"ne beyan etmiş olduğum beceri ve isteklerime göre beyan ettiğim işler. eğer beğenilerim ve becerilerim değişirse ofise dilekçe ile başvurulabiliyor. eğer haftaiçi rutinlerim "devlet her güne bir serüven ofisi" tarafından bu şekilde belirlenirse, haftasonu ve tatil rutinlerimde buna göre daha farklı olarak şekillenebilir.tabii bu bir oyun değil sevgili gezegen sakinleri, ücret işi ofis ile benim aramdaki bir şirket tarafından belirlenecek. gerçekleştirdiğim görev sayısına göre de kıdemim artacak. mesela siz bana soracaksınız; "ne işle meşgulsun?",  ben size söyleyeceğim "her güne bir  serüven ofisinde yaratıcı işler istanbul bölge müdürlüğü anadolu yakası sorumlusuyum" vay vay vaaayyyyy!!! ben size soracağım; "ne işle meşgulsun?", sizden biri diyecek ki; "her güne bir serüven ofisinde mimari oluşum ve kentsel gelişim istanbul bölge müdürlüğü avrupa yakası şişli bölgesi sorumlusuyum". ah ah bunun olması için dünyanın tekrar kurulması gerekir!

"sen sıkılmışsın sevgili homo sapiensden dönmüş navi" diyorsanız, belki de haklısınız ama asıl konu hayatımız çoğunlukla aynı rutinler içinde gelip geçiyor ve böyle geçmesi için hayatımız çok kıymetli. düşünün- en azından şu an ki bilincimizle- bu hayata gelişmizin ilk ve son seferi. benim diyeceğim odur ki "don't let them waste our time". jarvis'e selam gönderir bu akşam 17 30'da hafta sonu rutinlerim çerçevesinde, kendisini dinlemek için bbc 6 radio başına geçerim. 

5.2.10

hani "all the pretty visitors came and waved their arms" demiştiniz!!

bir çılgınlık yapayım dedim... bir çılgınlık nedir? sırt çantanı alıp kamboçya'ya mı gitmek? pılını pırtını toplayıp- işten istifa edip- evini boşaltıp güneye mi yerleşmek? herşeyden elini ayağını çekip hindistan'da bir kampta 3 ay mı geçirmek? saçlarımı mı kazıtmak? bisikletle avrupa'yı mı dolaşmak?

vallahi hiçbiri değil. keşke benim çılgınlığım böyle olsaydı. alt tarafı 26 mart'ta sabiha gökçen'den uçağa binip, londra'da inip cumartesi günü royal albert hall'da arctic monkeys konserine gidip, pazar gecesi de paşa paşa kürkçü dükkanıma geri dönmekti. aslında dönüş uçağının sabaha karşı 6'da burada olacağı düşünülürse - ikinci kez bunu yapmak cesaret isteyebilirdi!! işte sadece buydu. bunu yapmak için bu sabah bizim saat ile 11'de satışa çıkan biletlerden yüzyılın mücizesi inernet ile zeytinyağdan kıl çeker gibi 2 bilet almaktı. ne oldu dersiniz? 11'de internette sıraya girdim. yani sanki gişede bekler gibi. 11,000 inci sırada. tekrar ediyorum onbirBİN. beklediim.... beklediiim.. bekledimmm.. saat 13:45 oldu. sıra bana geldi. sayfa açıldı. ne gördüm??? SOLD OOOUUUUUTTTTT!!!!! 

neee?????? 2 saatte, kaç bin kişilik salon, yandı bitti, kül oldu!!!!! aman allahım. nasıl olur??? bizim buralarda U2 biletleri 5 aydır hala her kategoriden satışta, bizim burda REM biletleri son gün alınabildi, bizim burda rock'n coke biletleri kapılardan alındı, bizim burda leonard cohen biletleri aynı gün satın alındı ve royal albert hall'da teenage cancer fund yararına düzenlenen konserler dizisi 2 saat içinde bittiiii !! 

bunu ne ile açıklayabiliriz? bizde biletler nadiren tükenir. o da genelde konser salonunun kısıtlı sayıda kişiyi almasından kaynaklanır. londra'da hangi konsere elimi atsam hep bitmiştir. yaşam standardı, alım gücü, dünyanın merkezi.. şu an 116 pound'a bilet var bir yerlerde napıcam allahım, kıyacak mıyım kıymayacak mıyım?? heyecan tufanıııııı...

not: sevgili alex turner, hani "all the pretty visitors came and waved their arms" demiştin ya işte ben de bunu yapıcaktım, sadece kollarımı sallayacaktım!!

4.2.10

kendinizi bir bavula koyup göndermek isteseniz nereye gönderirdiniz? 
benim bir bavula girip pasaport, kimlik, ehliyet, kredi kartı, para ve telefonum olmaksızın kendimi uzak diyarlara gönderesim var. bavulumun vardığı yerde deniz, güneş ve bir de hamak olsun...

3.2.10

BAHİS ÜSTÜNE BAHİS- OSCARLAAAAAAAAAAAAR

evet sevgili cicicik, biricik, lilicik gezegen sakinleri, bildiğiniz gibi gezegenimizi çekilir, neşeli ve heyecanlı kılmak için gün geçmiyor ki  yeni eğlencelikler çıkmaya görsün! işte şimdi de sıra nadide filmlerin kapıştığı oscarlara geldi! yani akademi ödülleri de- kimin akademisi allasen, benim mi -sizin mi- bizim mi? hiçbirimizin... sadece onların! lafı ufak bir gezintiye çıkardıktan sonra, brit ödüllerinde kızışan bahis meydanına bir yenisini daha ekliyorum. benim adaylarımın yanında ekip başı nidası yani "hoppaaa" yer alıyor. katılmayan katılana engel olmasın, katılan sonuçlarına katlansın :) haydi hoooooop...

 1- en iyi film
"Avatar" -       hoppaaaa
"The Hurt Locker"
"Precious: Based on the novel 'Push' by Sapphire"
"Up in the Air"
"Inglourious Basterds"
"Up"
"The Blind Side"
"District 9"
"An Education"
"A Serious Man"

2- en iyi erkek oyuncu
George Clooney, "Up in the Air"
Jeff Bridges, "Crazy Heart"-     hoppaaaa
Colin Firth, "A Single Man"
Morgan Freeman, "Invictus"
Jeremy Renner, "The Hurt Locker"
 
3-en iyi kadın oyuncu
 Meryl Streep, "Julie & Julia"- hoppaaaa
Sandra Bullock, "The Blind Side"-  
Gabourey Sidibe, "Precious: Based on the novel 'Push' by Sapphire"
Helen Mirren, "The Last Station"
Carey Mulligan, "An Education"
 
4- en iyi yardımcı erkek oyuncu
Matt Damon, "Invictus"
Woody Harrelson, "The Messenger"
Christopher Plummer, "The Last Station"
Stanley Tucci, "The Lovely Bones"
Christoph Waltz, "Inglourious Basterds"-     hoppaaaa

5- en iyi yardımcı kadın oyuncu
Vera Farmiga, "Up in the Air"
Mo'Nique, "Precious"-     hoppaaaa
Anna Kendrick, "Up in the Air"
Penelope Cruz, "Nine"
Maggie Gyllenhaal, "Crazy Heart"

6- en iyi yönetmen
Quentin Tarantino, "Inglourious Basterds"
Kathryn Bigelow, "The Hurt Locker"
James Cameron, "Avatar"-       hoppaaaa
Lee Daniels, "Precious: Based on the novel 'Push' by Sapphire"
Jason Reitman, "Up in the Air"

7- en iyi animasyon
"Up"-        hoppaaaa
"Coraline"
"Fantastic Mr. Fox"
"The Princess and the Frog"
"The Secret of Kells"

8- en iyi yabancı film
"Ajami"
"El Secreto de Sus Ojos"
"The Milk of Sorrow"
"Un Prophète"-    hoppaaaa
"The White Ribbon"


9- en iyi sanat yönetmeni
"Avatar"
"The Imaginarium of Doctor Parnassus"
"Nine"-   hoppaaaa
"Sherlock Holmes"
"The Young Victoria"

10- en iyi kostüm tasarımı
"Bright Star"-  hoppaaaa
"Coco Before Chanel"
"The Imaginarium of Doctor Parnassus"
"Nine"
"The Young Victoria"


12- en iyi müzik
"Avatar"
"Fantastic Mr. Fox"
"The Hurt Locker"
"Sherlock Holmes"
"Up"-        hoppaaaa

13- en iyi orijinal şarkı

"Almost There" from "The Princess and the Frog"
"Down in New Orleans" from "The Princess and the Frog"
"Loin de Paname" from "Paris 36"
"Take it All" from "Nine"
"The Weary Kind (Theme from "Crazy Heart") from "Crazy Heart" -   hoppaaaa

not: yani çoğunu seyretmediğim filmlerle bahis açmak cahil cesaretine girer ama  olsundu varsındı... haydi sonuçlar 7 mart ta açıklanıyor bahisler de 20 şubat ta kapanıyo..

2.2.10

scar tissue- i wish i saw

üzüntümün yarası  kabuk bağlıyor ama travması henuz geçmedi. ikidebir gözümün önüne geliyor. içim bir fena oluyor. istem dışı bir ürperme ve göz kapatması birbirini takip ediyor. saint joseph'den aşağıya inen yolun bitimine doğru olan hafif kıvrım.. yağmurdan ıslanmış yerler, kararmaya yüz tutmuş hava, çıkmak üzere olan fırtınanın habercisi rüzgar ve onun zoru ile serseme dönen ağaçlar. 3 kere dolaştığım bahariye bölgesi ve buna rağmen park edemediğim arabam. bir daha bakayım bir daha bakayım derken artık vaz geçip geri dönme kararım. radyo eksen tınıları... eşofmanım, örgülü saçım, yürüyüş sonrası yorulmuş dizlerim, günlerdir geçmeyen belim, arkamdan gelen mercedes'in yuvarlak farları. birden önümde sen. küçük adımlarla yürüyen siyah kuş. bir güvercin gibi uçacaksın sanmıştım. hani aslında eziliyomuş gibi yapıpda birden arabanın önünden kalkarlar ya, onlar gibi... çok geçti anladım... sen bir güvercin değildin. frene bastım. olmadı. sen altta kaldın ben üstte. dikiz aynasından çekinerek baktım. bir ümit aslında hiç yoksundur diye... ama oradaydın. ve o yuvarlak farlı mercedes etrafından dolaşıyordu. kısa süreli bir şoktu benim yaşadığım kızıltoprağa kadar...

pazar günü tahminimce büyük bir kuşun karga büyüklüğündeki yavrusunu ezdim sevgili dünyalılar, öyle şaşkın şaşkın yolun ortasından yürüyordu, hala gözümün önünden gitmiyor :( can candır, ama galiba kara fatmaların ki hariç... tanrılar beni affetsin ...

31.1.10

benim radyo programım

eveet işte radyo programımı duyuruyorum. ama tabii maalesef sadece buradan :) bir radyoda program yapacak değilim yani... yazdığım saçmalamalara baktım da 20.01 yirmi onda ortaya bazı sorular atmış ve fakat kendim cevap vermemiştim. sevgili fundy bazılarına cevap vermişti hatta.. velhasıl şimdi bu sorulardan biri olan "kendi radyo programınız olsa içeriği ne olurdu?" şeklindeki nadide soruya cevap vermek istiyorum. nereden icap etti derseniz, vallahi zenginin parası züürdün çenesini yorar misali bir şey işte.. .neyse şimdi programımı yapıyorum biraz sesssizlik lütfen:

evet bakalım ne kadar zamanımız var 1 saat... program perşembe akşamları.. 1 saati 3'e bölüyorum. ilk 20 dk da bir sonraki hafta istanbul'da gerçekleşecek canlı performanslara ayırıyorum. artık bayğı çok yabancı müzisyen geliyor ama belki de pek çok insan gelenlerin kim olduğunu bilmiyor. bu yüzden ilk 20 dakikada bunlardan 3 tanesini seçip kısa bilgiler verip birer örnek çalıcam. böylece hepsini tek tek internetten araştırmaya gerek kalmadan bir fikir sahibi olunabilir. peki... ikinci 20 dk'ya geçiyorum. bağımsız plak şirketlerindan yeni çıkan albümler... yeni gruplar, yeni şarkılar... araya  küçük haberler de sıkıştırabilirim belki.. iyi olur. üçüncü 20 dk'da ise geçmiş yıllara ve şimdilere damgasını vurmuş sevilen şarkılar. klasik bir durum ama gerekli, yoksa insanlar bilinmeyen şeyleri dinlemekten sıkılabilir. programın sonunda havamızı bulur biraz da dans ederiz. festival zamanlarında ilk 20 dk'yı festival gruplarına ayırabilir hatta organizatörleri de davet edebilirim. tabii program yabancı  indie+ alternatif +rock olucak maalesef ben diğer türlerden anlamam, eee şimdi de sanki alternatifin kitabını mı yazdın derseniz, eee yazmadım ama hem biraz kulak dolgunluğumuz var senelerdir dinlemekten hem de  radyoda müzik danışmanı vardır herhalde. var diil mi? umarım vardır. bunu programa ok demeden önce söyleseydiniz ya!! pess

prensipler
1- canlı program
2- az öz konuşma
3- no reklam
4- 1 saat öncesinden orada olmak

kolay iş diil, hiç diil.. aslında bir de keşke fırsat olsa da sergiler ile ilgili de bir program yapabilsem. benim bildiğim onlarla ilgili  de pek bir şey yapılmıyor. ama dinleyicisi herhalde bir elin 5 parmağı kadar olur! 

hayaller ile ilgili bir aforizma bulmalıyım galiba, beni gerçek hayata döndürecek!!

29.1.10

bu haftasonu yağmurda boğulabilir, içkide boğulabilir, küvette boğulabilir, boğazda boğulabiliriz ya da normal bir insan gibi alışveriş merkezine gidebilir, caddeye-istiklale-nişantaşa-kadıköyüne gidebilir, tv seyredebilir, aile ziyaretinde bulunabiliriz. 
cumamız hayırlı uğurlu olsun!

28.1.10

küçücük fıçıcık içi dolu turşucuk- bir kavanoz dolusu saçmacık

içimden geldi şöyle bir küçük küçük minik minik tavsiyeler, ilginçlikler, gündemden bir şeyler döktürelim, aynı zamanda içimiz de dökelim:)
  • film > son dönemde woody allen'ın şuradaki "what ever works" adlı filmini seyredip çook çok beğendim. larry david hayran olası bir kişilik ve ben de olsam onunla bir süre sevgili olurdum. film hayattan, şanstan, insan ilişkilerinden dem vurmakta. tipik bir woody allen filmi, gidiniz görünüz her yola geliniz.
  •  
  • kitap > şu an şu adresteki j.d. sallinger'in "çavdar tarlasında çocuklar" adlı kitabını okuyorum. müthiş akıcı, elinizden kopamayıcı, hayran bırakıcı, on numara bir kitap zaten j.d. salinger'i methemek bana mı düşer- yapı kredi yayınlarının okunması gereken bin kitap listesi arasında... bu arada j.d. saalinger 27.01.2010 günü 91 yaşında vefat etmiştir. yani dün :(
  •  
  • sözlük > daha önce de söylemiştim ki ben kime söylüyorum sevgili dünyalılar haa?? siz de kimsiniz?? sözlük demiştim, afili demiştim, şurada dememiştim bi tek. elimden düşmüyor, çok kıyak aforzimalar var. bu sözlük sayesinde bildiğiniz gibi kendime yeni bir köşecik bile edindim. 
  •  
  • müzik >  bu aralar bbc 6 music'e takmış durumdayım. sabah açıyorum akşam kapatıyorum. tabii insan londra'dan yayın yapınca konukları da acayip oluyor. studyolarına bi gün editors geliyo, bi gün massive attack geliyo, bi gün paul weller geliyo, bugün midlake geliyo. gayet aklı başında, yaşını başını müziğini almış dj ler var. oooooh harika... o da işte şuracıkta..
  •  
  • yeni haber > amanda aman olgun idolleriminden paul weller'in yeni albümü var hem de politik protest bi albüm. yakışır tatlım, sen politik eleştiri yapmıycan da ben mi yapıcam. vur gitarın tellerine, söyle şarkılarını.. misyonunda çok havalı imiş zira albümünün adı "wake up the nation"... vay vay bir ulusu uyandırmak da senin omuzlarına bindi haa.. uuuuff.....onun da bilgisini şuradan sola dönerek alabilirsiniz.
  •  
  •  fiyasko > bu hafta içinde olan en büyük fiyasko bence bir kadının metropolitan müzesindeki sanat dersi sırasında- tahminen 7.3 milyon usd değerindeki- picasso tablosunun üstüne düşmesi ve tabloyu yırtması idi!!! yani düşünün yahu.. bu kadın hayatı boyunca bu travmayı nası atlatır. ben olsam picasso'nun mezarına her hafta bir sigara bırakırdım!!! yuuuuuuuuuuuh dikkatli yürüsene be kuzum..
  •  
  • en en en süper haber > dün itibari ile apple yüzyılın teknolojik ataklarına bir yenisini daha ekledi ve işteeeeeee şuradaaakiiiiiiiiiiiii harikaaaayıııııııııııııı görücüyeeeee sunduuuuuuuuuuuuu.. ben bi tane istiyorum. borcada girsem harcada girsem, morgage da alsam yine de istiyorum. "i-..." diye başlayan herşeye sahip olmak istiyorum. budur. bu kadardır. 
  •  
  • en kopmuş insan > yine olgunun olgunu idollerimden olan keith richards ne yapmış biliyo musunuz? ayyy hayatta tahmin edemezsiniz. yanii mümkün değil onun kadar kopmuş olamazsınız.... yo yo yo hiç sanmıyorum. bakın bakın demiş ki "çektiğim en garip şey ne mi??  babam! kendisi öldükten sonra yakılmıştı ve ben de onu iyice toz yapıp çekmekten kendimi alamamıştım." uuuuuuuuuuuuuh bravoooooooooooo.... harika... manyaksın... delisin.... beyninin içinde babası ile dolaşan tek insan sensiiiiiiinnnnnnn... alkış alkış.. (inanmazsanız şurayı içinize doğru çekiin )
işte böyle be sevgili minick biricik  cicicik gezegen sakinleri... bu gezegen gördüğünüz gibi sürprizler ile dolu, heyecan tufanıııı...

27.1.10

re-gifting/ de-gifting

re-gifting/de- gifting nedir? ayy türkçede böyle hazır ve nazır ekler yok ki hemen kelimelerin önüne takıp yeni anlamlar üretelim bu sebeple şöyle açıklayacağım. bir hediyeyi şamar oğlanına çevirme, onu bir ateş topuymuşçasına elden ele geçirme ya da onu elden çıkarmanın hüznü ile ne yaptığını bilememe diyebiliriz!!

aslında ben de bu kavramlar ile seinfeld sayesinde tanış oldum ve feci şekilde beğendim. esas konu şu;

re- gifting: eğer ki aldığınız bir hediyeyi beğenmediyseniz ya da hor gördüyseniz ve onu da - zamanı gelmişken- çok da umrunuz olmayan birisine hediye ettiyseniz buna re-gifting diyoruz. yani bir hediyeyi yeniden hediyelendirme. toplumumuzda gördüğüm kadarı ile bu işin en sık rastanır versiyonu bayramlarda size gelen madlen çikolataları, aynı bayram içinde, sizin de ziyaretine gittiğiniz akrabalarınıza götürmeniz. yani  hediyeyi tekrarlandırma...

de-gifting: eğer ki size ait bir şeyi birisine ilk etapta gönüllü olarak hediye ediyorsanız ancak sonradan onun kıymetini anlayıp buna pişman oluyorsanız ve türlü bahanelerle bu hediyeyi geri almaya çalışıyor iseniz işte bu da de-gifting oluyor.yani hediyeyi geri çağırma.. (bu terim ingilizce'de yok galiba- seinfeld üretimi!) mesela bu bir konser bileti olabilir, bu bir bluz olabilir, bu önceleri beğenmediğiniz ama sonraları beğenmeye karar verdiğiniz şeyler olabilir. bizim toplumumuzda bu durum genelde şöyle vukkuuuu bulur. siz küçükken anneniz çocuğu ile gelen bir misafirine sizin oynamadığınız bir oyuncağınızı hediye verir. siz de bunu öğrenince kıyameti koparır, o çocuktan oyuncağınızı geri almak için türlü oyuna başvurursunuz.

ahh seinfeld ahhh çok komiksiniz!! dizide re-gifting, elaine'in diş doktoruna aldığı oyuncak türü bir şeyi diş doktorunun jerry'ye hediye etmesi ile gelişen olaylar sebebi ile türemiştir. de-gifting ise jerry'nin bir nikah töreni sebebi ile gidemeyeceği big ball biletlerini diş doktoruna hediye etmesi ama tören iptal olunca biletleri geri alma çabaları sonucu gelişen olaylar sebebi ile türemiştir.

26.1.10


her ne kadar bazen görünmez olmak istesek de, maskelerimiz ve kıyafetlerimiz varken bunun pek de imkanı bulunmamaktadır. hatta bazen bunlar yüzünden fazlasıyla görünür oluruz!
sanatçı :jin young yu

25.1.10

buzzzzzzzzzzzda patinaj yapan çiftler

bakın bu bir kar yazısı değil. başlığa aldanıp da "ooooooooof bu kar olayı da sıktı" demeyin. bu bir küçük minicik miniminnaaacık bir sevgi yazısı!!!! pehh.

geçen hafta avrupa buz pateni şampiyonası vardı. daha önce bahsetmiştim eskiden ailecek nasıl da buz pateni takip ettiğimizi, ama şimdilerde eğer denk gelirse seyrediyorum... aslında bunun en büyük sebeplerinden biri digiturk de trt3'ün hangi kanaldan çıktığını bilmemem... konuya gelecek olursam, çiftler zorunlu dansı seyrederken spiker- ki sesine alışık olmadığım birisi idi- bir çok okkalı, hayata dair laflar ediyordu. biraz tuhaf bir adamdı. aklımda yer etti. dedi ki " sayın seyirciler, işte çiftler zorunlu dans böyle zor bir şey. çiftlerden  birisi ne kadar iyi olursa olsun, diğeri tökezledi mi, düştü mü herşey mahvolur." bu iş gerçekten de böyledir. başarınız kendinizin olduğu kadar- eşit miktarda- çiftin öbür elemanın  başarısına da bağlıdır. bu sebeple bence çok sabır, hoşgörü, erdem isteyen bir iş... zaten son yıllarda da buz pateninde çiftler klasmanında yarışan sporcuların sayısı gittikçe azalıyormuş.

burada dipçik gibi bir saptama yapmadan edemeyeceğim. insanların çift olması da böyle değil mi? siz istediğiniz kadar anlayışlı, istekli, kendine güvenen, vermeye (duygusal anlamda!!) hazır bir insan olun, çiftin diğer yarısı arıza yaptı mı kaymak gibi buzda gitmek mümkün olmaz, çizikler, çatlaklar, taşlar üzerinde tökezleme işi başlar. jürinin puanları düşer. ama ama unutmayalım ki bozuk buzda ayağınız kayıp düşseniz de hemen kalkıp hiçbir şey olmamışçasına zorunlu programa tutunmak da azmin ve gayretin göstergesidir. yine yüzünüze gülümsemenizi takıp bir sonraki 3'lü saltoyu canavar gibi yaparsınız. programı emek emek toparlarsınız. ve fakat diğer bir seçenek ise tökezledikten sonra bir türlü kendimizi toparlayamayarak her bir zorunlu harekette hata üzerine hata yapmaktır ki bunun sonu iyi değildir!! tevekkelli  bu günlerde ilişkilerde de çiftler klasmanında sayılar azalmaktadır.  ne yazık ki bireycilik herşeyin üstüne- havalandırmasız bir lokantada kızarmış patates kokusu gibi- sinmektedir. vay vaay vaaaay!!!

tökezleyenler ama yılmayanlar için bir şarkı gönderiyorum, kekten....

I’m never ever gonna quit
'Cause quittin just ain't my shit
Gonna stay right here with you
Gonna do all the things you want me to

24.1.10

bugün ne biliyor musunuz? belki de hissetmişsinizdir!!!!

eveeeeeeeeeet. bir 24 ocak daha neredeyse bitmek üzere, bu sebeple artık bugünün ne olduğunu açıklayabilirim. belki ben söyleyince hep bir ağızdan "o oo, demek bu yüzdenmiiiş, tevekkeli değil.." diyeceksiniz!! işte sevgili dünyalılar, ingiltere'de psikologların yapmış olduğu bir araştırmaya göre 24 ocak günü yılın en ama en en depresif günü imiiiiiiiiiiiiiş!!!

ee ne diyorsunuz? farkına varmış mıydınız? ben haberi duyar duymaz farketmiştim, bugün bir tuhaflık vardı hakkaten, işte şimdi herşey açığa kavuştu! gün geçmiyor ki yeni bir şeyler öğrenmeyelim. aman da aman!

bana inanmayanlar şuradan dümdüz gitsinler.

23.1.10

kağıttan atlar, karpuz kabuğundan gemiler, kardan adamlar yapmak

tabii ki bugün ne yapılır? evde mahsur kalınıp kar ile ilgili blog yazısı yazılır. klişelere mahkum olmak hiç istemem ama, yazıcam anasını satayım; kar twitlerine, kar haberlerine, kar paniklerine, feysbuktaki karda mahsur kalma mesajlarına bir de benim karım eklensin fenamı!
cam kenarında yatay bir zemine uzanırsanız ve görüş alanınızda sadece gökyüzü olursa karın ne acayip bi şi olduğunu görebilirsiniz. ben sabahten beri bunu deneyimliyorum ve sanki beyaz bir studyoda küçük tanecikler uçuyor gibi...
fırsat bu fırsat önce gazete okumak, sonra kağıttan 4 tane şahane at yapmak, sonra okumamış olduğum dergilere göz atmak, bu sırada "bbc 6 music" radyo kanalını dinlemek ile bu saate kadar geldim. bundan sonra guzel bir kitaba başlamak, sonra bir film izlemek, sonra tekrar cama yatay kalıp studyoyu gözlemlemek fena fikirler olmayabilir. "gerçekten ne yapmak istiyorsun" derseniz, çıkıp yürümek istiyorum... yakındaki bir sinema salonuna gidip güzel bir film izlemek istiyorum."ee unun var, şekerin var, suyun var, hadi o zaman helva yapsana" derseniz de yapamam çünkü dün giydiğim yüksek topuklu çizmeler sebebi ile belim incindi!!!! gülmeyin!!!!! saçma ama gerçek... bu sebeple burada böyle duracağım.

bugün aklımda, üç beş yıl önce seninle bol karda evden çıkıp kadıköye yürüyüşümüz,  şöminenin tek anlam kazandığı zaman olan karlı bir istanbul akşamüstüsünde, trip te şarap içişimiz ve güzel kafalar ile taksiye binip eve gelişimiz var. sen ki belki şu an kafasına saksı düşmüş kişi...

not 1: bu hava ve bel bu şekilde giderse tahminim daha çok yazılar,mesajlar yazılır, daha çok kağıtan atlar, karpuz kabuğundan gemiler ve kardan adamlar yapılır.

not 2: insan bbc dinleyince sanki sokağa çıktığı yer londra olacakmış gibi geliyor, bu da teknolojinin bize sunduğu hayal kırıklığıdır!!

22.1.10

yeni köşecikler


sevgili gezegen sakinleri, benim cicili bicili pek sevgili parasolüme yeni köşecikler ekledim. şemada da görüleceği üzere yukarıda "aforizmanın afırması" bölümü, aşağıda ise jarvis cocker'ın bbc 6 music kanalında pazar günleri canlı olarak yayınlanan programı. .. aslında buradan programa ulaşılamıyor ama şuradan bbc 6'ya jarvis'in programına ulaşılıyor. bi neviii sembolik yani.

aforizmalar nereden çıktı? şöyle ki dün "afili lügat" adlı bir aforizma kitabı aldım, içinde türlü türlü afırma var bu yüzden. jarvis nereden çıktı derseniz, onu hep blogumun bir köşesinde, sanki sahicikten oradaymış gibi görmek hoşuma gidiyor. yaa işte bööle. afırmaları hergün, gülü bir gün, jarvis'i ise her hafta seveceğim ve değiştireceğim.

bundan bize ne derseniz- onu bilemem- ben yazarım okuyan okur okumayan da küçük oğluna almaz.

not: şemadaki oklar bazı günler tam yerini bulur bazı günler ise bulmaz, bu da kısıtlı imkanlarla zoru başarmaya çalışmaktan ileri gelir. yupii