parasol'e özel arama kutusu

21.1.10

BAHİSLER AÇILMIŞTIR!

NEEEEEEE!!!! blogunda bahis oynuyorsun haaa!!! kumarbaz seni!  evet sevgili dünyalılar. bahisi ben oynuyorum. bakın şöyle ki 2010 brit ödülleri adayları açıklandı. 16 şubat'ta da kazananlar belli olucak. benim tahminlerim var onların da yanında öpücükler var, bakalım neler tutacak. 16 şubat'ta bahis sonuçları yine buradan açıklanacak!!

British Male Solo Artist- en iyi erkek    
Calvin Harris
Dizzee Rascal
Mika
Paolo Nutini
Robbie Williams-   muck

British Female Solo Artist- en has kadın
Bat For Lashes
Florence And The Machine- muck
Leona Lewis
Lily Allen
Pixie Lott

British Breakthrough Act- en iyi uzaya zıplama
Florence And The Machine
Friendly Fires
JLS
La Roux- muck
Pixie Lott

British Group- anglosakson kişiler birliği
Doves
Friendly Fires
JLS
Kasabian
Muse- muck

Mastercard British Album- sponsorlu ingilizce şarkılar grubu
Dizzee Rascal - Tongue 'N Cheek
Florence And The Machine - Lungs- muck
Kasabian - West Ryder Pauper Lunatic Asylum
Lily Allen - It's Not Me, It's You
Paolo Nutini - Sunny Side Up

International Male Solo Artist- bol amerikalı güya uluslararası en yakışıklı erkek

Bruce Springsteen
Eminem
Jay-Z- muck
Michael Buble
Seasick Steve

International Female Solo Artist- bol amerikalı güya multinasyonel en nefis kadın
Lady Gaga
Ladyhawke
Norah Jones
Rihanna- muck
Shakira

International Breakthrough Act- en uzağa sıçrayan dişi
Animal Collective
Daniel Merriweather
Empire Of The Sun
Lady Gaga- muck
Taylor Swift

International Album- gerçekler acıdır amerikalıların en güzel şarkı topluluğu
Animal Collective - Merriweather Post Pavilion
Black Eyed Peas - The E.N.D.- muck
Empire Of The Sun - Walking On Dream
Jay-Z - The Blueprint 3
Lady Gaga - The Fame

bahisçinin notu: bu muck lar benim görüşüm değil, toplulukların seçeceğini tahmin ettiğim muck'lardır.  aman pliiiz don t let me be misunderstood!


20.1.10

biraz düşünmek ister miydiniz?

- eğer bir radyo programı yapsaydınız içeriği ne olurdu?

- tekrar üniversiteye gitme şansınız olsa hangi bölümde okurdunuz?

- eğer gazeteci olsanız hangi gazetede yazardınız?

- adınızı seçecek olsanız hangi adı seçerdiniz?

- arkadaşlarınızdan hangisi ile tanışmamış olmayı isterdiniz?

- anneniz aynı ama babanız farklı biri olsaydı hayatınız nasıl olurdu? ya da tam tersi...

- erkek kardeşiniz değil de kız kardeşiniz olsaydı hayatınız nasıl olurdu? ya da tam tersi...

ben düşünüyorum, çok düşünüyorum. daha da çok düşününce cevapları yazmayı da düşünüyorum.

19.1.10

son durum- bu hafta havlu atıyorum

hani hiç yaşamamayı istediğimiz anlar, günler, yıllar, haftalar belki de hayatlar vardır ya- var mıdır??? size oluyo mu?? benim vardır... işte bu haftanın tarihimden silinmesini rica ediyorum sayın yetkili.. siliver, atıver, yokediver gitsin!! sen bunu yapana kadar ben de ufak şeyler söyliyeyim;

  • bu hafta şurada diyete başladım, açım- psikolojik olarak
  • bu hafta şu hastalığa yakalandım, gitmem gereken yolculuğa gidemedim
  • bugün şuradan florence and the machine'in kiss with a fist adlı şarkısınız dinledim, çok sevdim
  • biraz önce buradan diesel'in "be stupid" adlı akıl fışkıran kampanyasını seyrettim, takdir ettim
  • dün gece şuradan golden globe ödüllerini seyrettim, tüm kadınların ince ve güzel tüm erkeklerin yakışıklı olmasını çok kıskandım
  • dünden beri gözüm kapıda şuracıktan cd ve kitap siparişlerimin gelmesini bekliyorum
  • dün gece her zamanki gibi elime yapışmış olan bu küçük kitabımı bitirdim ve hiç tatmin olmadım
  • dünden beri zihnime midlake'in şu şarkısı takıldı nasıl sahip olucam diye araştırıyorum
  •  hergün olduğu gibi bu nefis siteden müzik haberlerini, şu harika siteden de moda haberlerini aldım
  • hergün olduğu gibi şuradaki bloguma yeni postlar girdim
  • her gün olduğu gibi ben neden burada çalışmıyorum diye hayıflandım 
işte sevgili dünyalılar penceremden bu yılın ilk karını seyrederken, herşeye rağmen bu haftanın benim hanemden silinmesini ve beni söylemleri ile üzen  insanın başına saksı düşmesini umuyorum. 

    bundan sonra yaşayacağınız şeylere açık olun demiş de galiba ben daha fazlasına dayanamayacağım.


    böyle sözlerin değeri ve önemi tartışılmaz tabii ki ama, sizce de hangi coğrafyada kim için söylendiği çok önemli değil mi?

    18.1.10

    öksürmenin sosyal izleri- öhööö öhööö öhö öhö öhö

    öhö öhö-- bir saçmalığa daha başlarken gerçekten öksürdüğümü bilmenizi isterim. ayrıca hafta sonu boyunca da öksürdüğümü ve depresyon+öksürük kıvamında bir hafta sonu geçirdiğimi de bilmem söylememe gerek var mı? ne zaman iş için izmir'e gidecek olsam hasta oluyorum. bu da mayalardan bana bir işaret mi onu da bilemedim. neden mayalar derseniz, çünkü onların takvimi 2012'de bitiyor. bu ne demek? tanrıya en yakın olanlar onlar demek!

    öksürük olmak eylemini sosyal açıdan irdeleyecek olursak, gerçekten felaket bi şi olduğunu hemencecik anlarız. mesela ofiste oturuyosunuz, herkes sessiz çalışıyor, size öksürük geldi.. tutmaya çalıştınız. bir iki kez sessizce sarsıldınız, sonra tutamadınız,  öhöööö öhöööö... ofisteki herkes içinden "ıyyyyy" dedi. mesela markete gittiniz, herkes güzel güzel yiyecek alışverişini yapıyor, size öküsürük geldi, tutmaya çalıştınız, sonra tutamadınız, öhööö.. yanınızda gezenler hemen oradan uzaklaştı "offf bu da nerden çıktı" dediler. hatta sonra eve gittiler ve sizden kaçayım derken kepekli makarna almayı unutmuşlar!!! al işte bi küfür de buradan yediniz mi? sonra mesela sinemaya gittiniz. filmde öyle bir sahne var ki, karakterler susmuş, kilit noktası, sizin öksürüğünüz geldi, kendinizi tuttunuz, bekliyorsunuz ki feci gürültülü bir sahne gelsin de dilediğiniz gibi öksürün, o sahne gelmez de gelmez. siz kendinizi tutamazsınız, bi öhööö, bi öhhhöö daha.. resmen sessizliği yardınız!! bu sosyal alanlar çoğaltılabilir, toplantılar, otobüsler, minibüsler, sevişmeler, öpüşmeler... diyeceğim o ki öksürüğün sosyal izleri bir dağ ayısının ayak izleri kadar derin ve büyüktür. aman bağrınız açık gezmeyin!

    not: golden globe'de avatar en iyi film oldu harika haber, jeff bridges en iyi aktör oldu- daimi aşkım- neden biz filmini göremedik?

    17.1.10


    bir bakmışız çok şanslı bir bakmışız çok şanssız! ız...sınız... sızım, sızlar.

    15.1.10

    neler oluyor hayatta, bir de şu rüya gerçek olsa olsa!!

    evet sevgili biricik pekicik cicicik dünyalılar... her hafta olduğu gibi yine bir hafta sonu partisine daha varmış bulunmaktayız. batı cephesinde neler var neler haaaala yok diye sorucak olursak- ki sormayacak da olabiliriz ama işte bir iki üüç- SORDUM!!

    benim zevkime uygun bi sürü şey var da ben hepsinde olamıyorum maalesef! mesela mesela bu akşam kiki de kaan sezyum çalıyo ama 24.00 de başlıyo. ee peki o saate kadar ne yapılır?? işte grup arasında çıkan çatışmalar sebebi ile o saate kadar herkes arkasını dönüp küs oturacak. antiparantez- nerede ne olursa olsun kadıköy de gece eğlencesi gibisi yok- çat arabaya bin, çat in- çat iyi müzik- çat dans- pat ev... budur... ayy konuyu dağıtmayalım. sonra sonra ne bileyim herkes biletix'e girsin baksın bu hafta sonu neler var diye...

    benim şu an merak ettiğim bi çok şey var; soul kitchen filmi, almadovar'ın filmi, bu hafta yeni gelen woody allen filmi, sonra sherlock holmes (görülen o ki film aktivitelerini biraz boşvermişim), sonra mesela iksv'nin yeni yeri, sonra neden emiliana torrini'nin 6 ay içinde ikinci kez tekrar konser için geldiği? iksv'den birine mi aşık oldu nedir? gerçek açıklansın! sonra şubat'taki oi va voi konseri ki biletim var, sonra lamb'in solisti geliyomuş babylon'a nisan'da,o, sonra cmts gecesi 2010 kutlamaları sebebi ile şehirde nasıl bi işkence yaşanacağı, yarın ki diyetisyen randevum, beni görmek istemeyenlerin durumu, benim durumum, 2012, mars'ta hayat var mı? nur çintay ne zaman yazmayı bırakacak, ben ne zaman aklı başında bi insan olucam, bir sonraki hayatımda ne olucam? kedi- köpek- ağaç- böcek- na'vi?? olay çığırından çıkmadan huzurlarınızdan ayrılıyorum!

    r  d  a         o  l  u  n  ...

    14.1.10

    nikahına beni çağır sevgilim, istersen şahidin olurum senin

    haberiniz yok tabii benim geçtiğimiz cumartesi akşamı neler yaptığımdan! geçtiğimiz cumartesi akşamı, ben yenikapı kıyılarında bir müzikholde ümit besen dinliyordum. bir sosyal çalışma projesi çerçevesinde "istanbul'da insanlara nasıl eğlenir?" konusu kapsamında kamera ve mikrofonlarımız ile ümit besen'e gittik.

    yaklaşık 8 kişilik bir gruptuk.grubumuzda bir mühendis, bir bankacı, bir dergi yayın yönetmeni, bir denetim müdürü, bir ürün müdürü, bir depo şefi, bir iş adamı ve bir blogger bulunuyordu. kızlar cici elbiselerini giydi. sahneye yakın bir masaya oturduk. kaytan bıyıklı ve sempatik bir piyanist şantör ümit besen öncesi ortamı ısıtıyordu. çocuklar sahnede koşturmaca oynuyor, yetişkinler ise ordövr tabaklarındaki lezzetsiz mezelerden tırtıklayarak rakılarını yudumluyordu. hani you tube'da komik videolar dönüyor ya düğün salonlarında olan olaylar ile ilgili, işte aynı öyle bir ortamdı.

    sigara yasağı her yerde sigara yasağı idi. masalardan insanlar ikili üçlü gruplar halinde yarım saatlik aralar ile dışarıya sigara içmeye çıkıyorlardı. mekan sosyolojik olarak incelenecek olursa- tahminimizce- forklift operatörleri, tır şoförleri, eski bürokratlar, emekli emniyet müdürleri, dini bütün "kapalı" göbek atmayı seven hanım kızlar, uzun boylu-şık-güzel göçmen kızlar, öğretmenler, hemşireler, duj baraberler, bir de "ben neredeyim?" düşünce bulutu ile oturan gruplar vardı.

    saat 11:30 gibi fenomen adam ümit besen kasıla kasıla geldi, org kompleksinin başına oturdu, bir alkış bir kıyamet koptu, bu 2 dakika sürdü, ümit besen çalmaya başladı, "nikahına beni çağır sevgilim, istersen şahidin olurum senin".. çiftler slow dansa kalktı, yanak yanağa, el ele, gözgöze danslar edildi... sonra hareketli bir parça geldi.. millet pistte göbek atmaktan koptu.. ümit besen danstan deliren topluluğun arkasında görülmez oldu... ve biz oradan ayrılana kadar da görülmez kaldı. velhasıl org kompleksinin başında kimin olduğu artık önemini yitirdi.. 

    şimdi aklınızda benim ne araştırması yaptığımı merak edenler varsa gerçeği açıklıyorum. tabii ki bir araştırma değil gerçeğin ta kendisi idi. biz de, beyrut grubundaki arkadaşlarımızdan ikisinin doğum gününü kutlamak ve birazda meraktan ümit besen'i dinlemeye gitmiştik!! ve hani mekanda grupları sayıyordum ya, oradaki "ben neredeyim?" düşünce bulutu ile oturan grup bizdik!!! benim için çok ilginç bir tecrübe oldu, kendi ortamlarımızdan çıkıp "dişarıda neler oluyormuş"u gördüm ve "her horoz kendi çöplüğünde öter" kelime grubunun yanına bir tik attım. ümit besen şerefine, meşhur şarkısından bi kuple sivuple işte böyle;

    Nikahına beni çağır sevgilim
    İstersen şahidin olurum senin
    Bu adam kim diye soran olursa
    Eski bir tanıdık dersin sevgiim
    Hayaller kurardık biz yıllar önce
    Hiç yoktu hesapta ayrılık bizce
    Bilirsin ne kadar görmek isterdim
    Beyazlar içinde seni öylece

    13.1.10


    bedenime sahip olabilirsin ama ruhuma aslaa!!

    12.1.10

    badem ezmesi

    küçük bir yürüyüş için kendimi iş çıkışı caddeye atmıştım. günlerden sonra hissedilen soğuk havada hızlı adımlar ile yürüyor, dükkanların içine girmeden sadece vitrinleri tarayarak geçiyordum. hedefim bir kaç yabancı dergi almaktı... aktüel kitapevinede bu sebeple girmiştim. ancak aradığım dergiler yoktu. dükkandan çıktım. geldiğim yönün ters istikametine caddenin karşısından geri yürümeye başladım. bir süre sonra pelit pastanesine denk geldim. şuursuzca içeri girdim. ilgili kişiye "badem ezmesi" istiyorum dedim. hayatımda ilk kez, durup dururken birisinden badem ezmesi istedim. o saate kadar,  bu gezegende varolduğum süre içinde, belki de sadece 1 ya da iki kez badem ezmesi yemiş ama hiç sevmemiştim. işte dün akşam, hiç olmayan bir şey gerçekleşti. badem ezmesi zamanı gelmişti. 4 parça sade, bej rengi, düzgünce kesilmiş badem ezmesini paket yaptırarak pastaneden çıktım ve karşıdan karşıya geçmek için yeşil ışığın yanmasını beklerken 4 sade ve bej parçanın 2 sini tadına vara vara tükettim, kanıma girmesine izin verdim. nefisti. çok guzeldi. hayat nelere kadir dünyalı dostlar. 11/01/2010 badem ezmesi zamanı idi...ha hi ho...

    10.1.10

    bakalım 2009'da nasıl kapaklar yaptınız??




    artvinyl.com 2009'un en iyi albüm kapaklarını seçmiş. hazır onlar tüm albümleri bir yerde toplamışken ben de o  kapakların içinden kendi top10 ya da topon ya da ilk10 gibi şeylerimi seçeğim dedim, allah sizi inandırsın 10 tane bile bulamadım... müzik insanları bu sene belli ki ense yapmış, hiç çalışmamış.. zorlaya zorlaya 8 tane beğendim. daha doğrusu ilk 5'i çok beğendim de diğerlerini az beğendim. bakın sırası ile benim beğendiklerim şunlardır
    1. yeah yeah yeahs- it's blitz- bence harika bir fotoğraf
    2. jarvis cocker- further complications- jarvis ne yapsa güzel olur
    3. muse- the resistance- grafik tasarımı güzel
    4. massive attack- spliting the atom- resimindeki incelik güzel
    5. kelpe- microscope contents- grafik güzel
    6. florence and the machine- lungs- ciğer aksesuaraı harika
    7. editors- in this light and on this evening- fikir güzel
    8. yo la tengo- popular songs- kaset görmek güzel
    eğer esas listeye bakmak isterseniz şuradan düz gidin!

    harici kafa- external head

    sonunda ben de bir harici disk edindim. baktım ki etrafta herkes harici diski ile dolaşıyor, benim neyim eksik kuzum, ben de en alaaaaaaaasından bi tane ediniyim bari dedim. ilk başta görünüşlerine tav olmuştum aslında... böyle atatürk orman çiftliği dondurması gibi BEMBEYAZ ve DİKDÖRTGEN... al yanına aksesuar olarak taşı, öp, ısır, sev sonra biriktiklerini depola... bi fetiş objesi bile olabilir gördüğünüz gibi.. neyse velhaaasıl benim müzik ve foto arşivini saklayacağım kapasitede bi beyaz dondurma olmadığı için sonunda 1TB'lik bir Jedi aparatı aldım. SİYAH, 3.5 inç (bu nispeten hacimli demek) ve AĞIR... yani beyazlar kız ise mesela siyahlar erkek!! bu da aslında çok havalı, sinirlendiğinde al yanındakinin kafasına at, çantana koy sonra bir mekanda çaat masanın üzerine koy, donk diye ağırlığın hissedilsin!! (ben insanların kafasına obje atmakla ünlüyüm bu arada!!)

    işte sevgili dünyalılar, ben bu aralar müziklerimi ve fotolarımı depoluyorum, neme lazım allah muhafaza başlarına bi şi gelmeden!!!! 

    bu aparattan yola çıkarak diyeceğim o'dur ki... eğer bi gün eternal sunshine of a spotless mind olursa, harici diskler kullanılsın ve "my spotless mind in my external head" adlı 2. bi film çekilsin... ya da istiyorum ki yaşadıklarımın hepsini ama hepsini harici bi kafaya yükleyeyim.. hiçbirini unutmayayım... KIRMIZI, PARLAK, 3.5 İNÇ... yeri geldiğinde çaat masaya çıkarılsın, PAT lap top'a bağlansın, küüt eteklerdeki taşlar dökülsün.

    not1: bu sabah ki hayal gücümü kendi kendimesevdim ayol
    gerçek hayat notu 2: gitti gidiyor da harici diskler çok ucuz, 1 TB WD 175 tl haberiniz olsuuuuuun..

    8.1.10

    hey guyyzzz!! nasıl doğuracağımıza kim karar vericek, hoop!!

    kadınların daha dikkat çekici, daha güzel, daha sofistike, daha kırılgan, daha incelikli, daha kurnaz daha daha olması sebebi ile erkekler kadınları aşşırı kıskanıyor!! bu sebeple bizi yönetmeğe, kapatmaya, sindirmeye çalışıyorlar. işte herşeyin sebebi bu!!


    neyse bu konu çok uzun irdelenebilir de, benim geleceğim şey şu.;haberiniz var mı? tüm erkek sağlık bakanları, tüm erkek millet vekillleri, tüm erkek kadın doğum doktorları sezeryan ile ilgili bir karar almak üzere!! efendim, artık sağlık problemi nedeni olmaksızın sezeryan yapan doktorlar ceza alacakmış, "haydi kadınlar normal doğuma" kampanyası başlayacakmış... bu kararı veren herkes erkek yahuu.. bırakın da nasıl doğuracaklarına kadınlar karar versin... size mi düştü tasası??? bizim acı çekmemizi istiyosunuz di mi?? siz sünnet oluyosunuz die biz de normal doğum yapalım.... yok ööleee.. kimse benim nasıl doğuracağıma karar veremez..  işte bu kadaaaaaarrrr....yo yo yo yo yooooo...(sakın bana "ama şekerim normal doğum daha sağlıklııııı" demeyin.. olabilir, biliyorum, olsundu- varsındı)

    not 1: şimdi siz demeden ben diyim, evet ben her fırsatta avrupalıları örnek verip onlara imreniyorum ya, işte bu konuda imrenmiyorum. eğer bi gün bu dünyaya bir insan  ekleyecek olursam beni turk doktorlarına emanet edin, pliiiiiiiz, aman diyim!! (nasıl olsa yasa masa bize vız gelir, bi kolayı bulunur ayol)

    not2: eyy erkekler bizi boşuna kıskanmayın, günün sonunda, bizim yaşlılığımız sizden daha kötü oluyo, siz kırışmıyosunuz biz kırışıyoruz, siz yaşlandıkça daha da yakışıklı olabiliyosunuz biz olamıyoruz, bknz sean connery vs brigitte bardot... bu yüzden keyfinize bakın, don't mess  with us!

    ay aklıma şu black eyed peas'in "my love my love, you love my lady lumps" adlı gerçeğin daniskası şarkısı geldi!! (öyle pop mop ama aslında doğrucu bi şarkı!!)
    bazı şeyleri  "post it" gibi üstümüze yapıştıramayız sevgili dünyalılar... 

    imaj hiçbirşey susuzluk herşeydir.. 


    içteniçteniçteniçteniçten gelmeli 
    herşey doğal olarak gelmeli....

    7.1.10

    PROTESTO KÖŞESİ, AĞLAMA DUVARI

    yani ben protesto edip de ne yapabilirim ki şu halimle. bi örgüte üye diilim, bir sivil toplum kuruluşuna üye diilim, bir partiye üye diilim, greepeace'ye hiç üye diilim, tek üye olduğum şeyler mağazaların indirim kartları, iksv'nin üyelik kartı, moda blogları, sosyalleşme siteleri ve bi de müzik siteleri. velhasıl benim protestom da bakın işte şu kadar ya da bu kadar ya da aha o kadar olur:

    bir- bir demet roka'dan yapılan roka salatasına 22 tl, 1 bardak çaya 5 tl çakan nam-ı değer divan pub'ları

    iki- yaya kaldırımına park eden ve böylece mahalleliyi tilt eden nadide şirketimin nadide makam arabasını

    üç- twitter'da, herkesin ortasında, karşılıklı chat eden küçük köşe kadılarını

    dört- hala sabahın köründe ya da olmadık zamanlarda heavy metal çalan radyo ekseni

    beş- birbirlerinin özgürlüklerini hiç eden ve sanki birbirlerinin sahibiymiş gibi davranan çiftleri

    altı- beğenmediği şeyleri cart diye eleştiren, giydiğiniz kıyafete acımadan laf eden, saçınızı beğenmeyen ama kendileri hiç bir şeyden anlamayan tipleri

    yedi- düşünmeden karar veren, şirket binasını yapay çiçek ile süslemek isteyen yöneticileri

    sekiz- hiç utanmadan bakışları ile bizleri taciz eden süzücü hem cinslerimi


    dokuz- ters yola giren ve sonrada haklıymış gibi davranan tüm insan evlatlarını

    on- 2 yıldır her yılbaşında fransızca öğrenmeye söz veren ama öğrenmeyen, hala istediği işi yapamayan ve grafik tasarımı kursuna gidemeyen kendimi

    protesto ediyoruuuuuuuuuuuuuummmmmmm. yuuuuuuuuuuuuuh. kırmızı kart çıkardım haberiniz olsun!!!

    not: akşam akşam hayırdır kuzum denirse, etrafımız sarıldı kaçış yok artık derim!

    yaşadıklarından saklanmak için kırmızı bir kutunun içine girmeği çare olarak seçen bir insan, bunun sonuçlarına katlanmalıdır!!
    bence en iyisi yüzleşmek, sindirmek, geçmişte bırakmak ve yürümeye devam etmek...

    6.1.10

    AVATAR: sürüp gitsin bu rüya uyandırmaaaaayıııııın!!


    avatar'ı izlediniz mi? izlemediyseniz muhakkak izleyin. bir hayal, bir ruya, bir ekip çalışması, bir mükemmeliyetçilik, bir azim, bir makyaj, bir prodüksiyon,  bir hayagücü nasıl gerçekleştirilir görmek için... senaryo zayıf diyenler var... tabii onlar eminim çok çok çok filmbilen bilirkişilerdir. hikaye her zamanki hikaye, iyi ile kötünün savaşı, insan ile doğanın savaşı, bir de aşkın gücünün hikayesi.

    gözlüklerimi takıp da filmin sonuna gelene kadar başka bir dünyaydaydım. pandora'da na'vilerin dünyasında. büyüleyici, hayran edici, özendirici bir dünyada... geçen saatler boyunca, sıradan bir seyirci olan ben, aklıma senaryonun sıradanlığını getiremeyecek kadar afyonlanmıştım, bu yüzden hayret ettim filmi eleştirenlere... herşeyin ötesinde james cameron 15 yıldır hayalini kurduğu bir şeyi gerçekleştirmiş, siz hayallerinizi gerçekleştridiğinizde sizi kimse eleştirebiliyor mu? sanmiyorum... tabii ki seyire açık bir iş yapıldığı için eleştiri de doğal olarak geliyor ama ben cameron'un hayalgücüne ve hayalini bu mükemmellikte gerçekleştirmiş olmasına saygı duyuyorum, özeniyorum, imreniyorum, hayran oluyorum, önünde eğiliyorum, öpücüklerimi yolluyorum, beni asistanın yapar mısın demek istiyorum...

    filmi seyretmekle kalmayıp, na'vi olmak istiyorum, ikranlara binmek, james'in sevgilisi olmak (burada yönetmen kendini kahramanımız ile özdeşleştirmiş mi?)  :) gökyüzünde süzülen dağlarda hoplayıp zıplamak, inandığım şeylere tutunmak, azmetmek, elde etmek.. filmin basit senaryosunda aslında alınacak çok mesaj var, anlayana!!  ben şahsen bi tur daha yapar, james cameron'a da buradan rüya isimli şarkıyı gönderirim;

    sakın dokunmayın bana, rahat bırakın
    sürüp gitsin bu rüya, uyandırmayın...

    4.1.10

    eksen'in ilk 20'sini yorumluyorum

    hani böyle ülkemizde müzik adamları var, twitter da var, web de var, ne bileyim partilerde var işte onlar böyle herşeyi yorumluyorlar... albümleri, şarkıları, yılları... bense kısır müzik sistemimiz içinde yokluk sebebi ile, tutunduğum tek radyo olan eksen'in 2009'un en iyileri listesini yorumluyorum.  gelin tutun elimi birlikte yorumlayalım;

    1.YEAH YEAH YEAHS - HEADS WILL ROLL- harika şarkı, duyduğum anda çıldırmak isterim, aferin çocuklar, çok yerinde bi seçim olmuş, şaşırdım ho hoyyyttttt

    2.MARIANNE FAITHFULL - HOLD ON HOLD ON- yok ben sevmedim, 2.sıraya yakıştıramadım...

    3.ARCTIC MONKEYS - CRYING LIGHTNING- 1.de olsan olurdu be şarkı, harika, parasol'de zamanında hakettiği övgüyü almıştı, özellikle albüm görseli ile!!

    4.PAOLO NUTINI - PENCIL FULL OF LEAD- ben candy i biliyorum, bu hangi şarkı??

    5.SPARKLEHORSE - LITTLE GIRL- bu güzel bak, 5 olmalı mıydı bilmiyorum ama....


    6.MORRISSEY - I'M THROWING MY ARMS AROUND PARIS- offff çocuk şarkısı yaa, parasol de yine zamanında yerden yere vurmuştum, bak yine gelmiş buraya oturmuş, tabii ki morrissey e saygım sonsuzda yaaniiiii bu şarkı olmadı bee abicim!!

    7.MADNESS - THAT CLOSE- madness bu sene küllerinden doğdu, ilk 10 içinde her yerde olur bence, yakışır... 

    8.PEARL JAM - THE FIXER- bak bak bak, huysuz çocuklar bu sene olgun erkek moduna geçti, bi de bizi düzeltiyolar, pearl jam in pozitif enerji yayması garibime gidiyo ama şarkı harika, edved açıkçası;  i luv u..

    9.MANDO DIAO - DANCE WITH SOMEBODY- e biz bunu aylaaaaaaar önce söyledik, trip te bağıra çağıra söyledik... sesimizi duymasaydınız ayıp ederdiniz... doğru seçimi aferin kızım !!

    10.PATRICK WOLF - DAMARIS- bilmiom

    bundan sonrasını kısa geçicem.

    11.MUSE - UPRISING- ayyy sevmiyorum muse'yi kızanlar çok kızsın ama benim gerçeğim bu!!
    12.BONNIE PRINCE BILLY - I AM GOODBYE- güzel şarkı da 12.olmaya değer mi bilemedim..
    13.COLDPLAY - LOVERS IN JAPAN- ayy sıkıldım artık hüzünbaş coldplay şarkılarından, chris martin dünyanın en yakışıklısı sensin amaaa, değiştir!!
    14.THEM CROOKED VULTURES - NEW FANG- newfangnewfangnewfaangg, ofofofofof müthiş ne denebilir ki, bence onlar şöyle diodur; "kurt cobain iyi ki bizi terk ettin yoksa dave grohl nirvana da hala tiki tiki gitar çalıyo olucaktı!!
    15.PETE DOHERTY - LAST OF THE ENGLISH ROSES- seni her zaman sevdim pete ama the libertines'i senden biraz daha fazla!! 15 biraz çok olmuş!!
    16.BOB DYLAN - MUST BE SANTA- bence bu şarkı jüri özel ödülü filan almalı, herhangi bir sıralamada olmamalı, kült şarkı olmaya aday, ne de olsa bob dylan'ı bir daha kim noel baba kıyafeti içinde görebilir?
    17.ECHO & THE BUNNYMEN - DRIVETIME- işte budur aslanlar- kaplanlar. seneler sonra harika bir şarkı yaptınız, daha önce de dediğim gibi çaya bekliyorum!!
    18.KAREN O AND THE KIDS - ALL IS LOVE- ne ne neee???
    19.ALICE IN CHAINS - CHECK MY BRAIN- bana gelmez
    20.THE CRIBS - CHEAT ON ME- güzel şarkı, mümkün, olası...

    işte böyle sevgili dünyalılar, artık siz gerçekten "dünyalısınız" çünkü ben na'vi olmayı seçtim, gelirseniz pandora'ya beklerim. İkran'larımıza biner dolaşırız, sonra ara sıra nasıl olsa uzmanlığımız yok cahilliğimiz çok cinsinden müzik listeleri ahkamları keseriz... bu arada yılın en iyileri tarzında yapılan şarkı, türkü, film, albüm klip toplamalarında farkındaysanız hep yılın sonuna doğru çıkanlar ödül alıyo, yılın başında çıkanlar unutulup gidiyor. yazıktır günahtır... na'vi kızdan size mavi bi öpücük olsun bari, yılın ilk çalışma günündeeee!!

    not: aallaşkına müzik otoriteleri beni jiddiye almayın, takılıyorum kendimce!
    coming soooooooonnnnnnnnnnnnnnnnnn to a blog very very close to youuuuuu


    AVATARRRRRRRRR YAZIIIISIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIII......


    aaaa vvvvv aaaaa tttttt aaaaaaaaa rrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr..

    DIKŞŞŞŞŞ DIKKŞŞŞŞ DIKKKŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞ

    kitap kurdu köşesi

    ben kitap kurdu muyum ki köşem olsun??? diilim ama siz olabilirsiniz... sanki ben istemiyo muyum kitap kurdu olmayı, her hafta en az 1 kitap bitirmeyi ama olmuyor. bi türlü bi kitaba başlayamıyordum. yazın deniz kenarında yattığım zamanlardan beri kitap okumuyordum taa ki birden bire dün, daha yeni alnmış olduğum, alain de button kitabı "havaalanında bir hafta" ya başlayıverdim. her  alain de button kitabı gibi kolay okunan ve her cümlesi kulağa hoş gelen bir kitap. konusu ise harika!!  bir firma, yazarı 1 haftalığına heathrow'da ağırlıyor, otelde kaldırıyor, yediriyor, içiriyor ve terminal 5'de geçireceği günler ile ilgili izlenimlerini yazmasını istiyor.

    havaalanlarını, özellikle de heathrow gibi kalabalık olanlarını çok ilginç buluyorum. gelenler, gidenler, bekleyenler, acele edenler, uzak diyarlara- yakın diyarlara uçanlar, yer hostesleri, polisler, güvenlik görevlileri, restoranlar, dükkanlar, ekranlar, beyaz insanlar, siyah insanlar, sarı insanlar, çıplak ayaklılar, çizmeliler, şık giyimliler, feleğini şaşırmışlar, hepsi orada... işte böyle, ben kitabın yola çıkış temasını çok sevdim. henuz başındayım ama hem havaalanlarını hem de alain de button'u seviyorsanız tavsiye olunur.

    kitap kurdu olmak isteyen ama bi türlü olamayan, ama olsa ne güzel olurdu olan elma kurdu...

    2.1.10


    atacağınız okun hedefi vurup vurmayacağı ya da hedefi vursa dahi hedefin durumunu bilemiyecek olmanız, sizi, oklarınızı hedefe doğrultmaktan alı koyamaz !
    içgüdü temeldir :)

    1.1.10

    ilk gün

    yılın ilk günü, ajandamın ilk sayfası, takvimimin ilk karesi... işte 2010.babam bu senenin yazılışını çok sevmiş ve bu seneye yirmi on demeye karar vermiş. yirmion...

    sabah ne kadar güzeldi herşey, sokaklar bomboş, yollar bomboş, deniz dalgalı.. 1 ocak her zaman güzeldir. 31 aralık için söyleyeceklerim ise özet olarak şöyle:

    • never ever never ever- asla asla deme demiycem aslaaaa- bir daha taksim mi!!
    • rejansın sokağında gölge diye bir küçük restoran- cafe var, yeni açılmış, çok çok guzel, mutlaka gidin, sade, aydınlık, açıklık, lezzetli yemekleri olan ve de güzel müziklerin çalındığı bir yer
    • eğlenmeyi bilmeyen bir grup insan var ki onlar çok tehlikeli
    • insan sabit fikirli, müzik takıntılı ve tutucu oldumuydu, kadıköy dışında bi yerde tatmin olmuyor, her sene kanıtlanan gerçek, kabullendim ki zaten çoktan...
    • yılbaşında herkesin, günlük görünüşleirnin aksine, parti havasına uygun şeyler giymesini ümit ediyorum
    • özel parti iyi bi şi 
    • rahat ayakkabı giymek ise en önemli bi şi...
    • takma kirpik harika bi şi  :)

    31.12.09

    yeniyılyeniyılyeniyılyeniyıllililililillulululululuulululhoopppppaaaaa


    işte yılın son günü. ajandamın son sayfası. takvimimim son karesi. yarın herşey yine 1 den başlayacak... her ne kadar herşey aslında aynı şekilde devam edecekse de, yeni bir yıl geldiği için onu pohpohlamak, geldiğine sevindiğimizi söylemek, "amanda aman pek de sevimliymiş bu yeni yıl, ayyy şunun gamzelerine bak, bicibicibici" demek, en güzel-çılgın-maskeli-pijamalı-portakkallı-kestaneli-hindili- indieli- danslı-sevgilili-kırmızılı görüntülerimizle onun karşılamak bizim lehhimize bi hareket olacaktır, laaakin eğer geldiğinde ona ilgi gösterirsek o da 365 gününün hepsinde olmasa bile çoğunda bizi kollayabilir. işte gördüğünüz gibi herşey karşılıklı. eğer ki siz yeni yılı takmaz, önemsemez, görmezseniz o da sizi sevmeyebilir. 

    bugün iş yarım gün, 12 30 da harç bitti yapı paydos durumları, günü şerefine kırmızılı yeşilli kıyafetler giydim ve 12 30 da yılbaşı sepetim, koluma iştekiler kendi yoluna yapıp sokaklara akacağım. bu sene kadıköye ihanet edeceğim, halbuki en rahat ve pratik ve güzel eğlenme yöntemi idi ama şartlar her zaman herşeye uymuyor. bu  akşamın kendim için kaotik olacağını düşünüyorum, hatta mıncıklanma ve tartaklanma ihtimalim dahi olabilir zira galata civarında bir mekanda olacağım. bu vesile ile tanru herşeyi gönlünüze göre versin derim.....

    not: fotodaki paketler daha önce bahsetmiş olduğum el emeğim göz nurum.

    30.12.09

    cicim, bana bir kart göndersen canın mı çikar??

    Before loneliness will break my heart,
    send me a postcard darling.
    How can I make you understand?
    I wanna be a woman.
    Here, here I'm waiting for a little sign,
    waiting 'til the end of time.
    Send me a postcard darling.
    Send me a poscard now.


    işte dişilerin erkeklere çığlığını belgeleyen bir şarkı daha... eğer türkçe mealini çevirirsek; "cicim, yakışıklı insan, cool çocuk, bak yalnızlık kalbimi kırmadan- ki aslında belli ki çoktan kırmış- bana bi kartpostal gönder. yaniii anlatabiliyor muyum hani yaaani ben istemek senin kadının olmak!!!  anlıyacağın aslında kartpostal filan hikaye de bana bi işaret yolla. ne olursa kabulum. mail-facebook-twitter-blogger hepsi de olur, malum zamanımızda kart yaz, pul yapıştır, ptt ye git filan... yok öyle şeyler.. bu işaret için ben sonsuza kadar bekleyeceğim, zaten gördüğüm kadarı ile pek de yapacak bi şi yok. bak, hadi üzme beni... hadi cicim, bana bi kartpostal neyin gönder, olmadı bi işaret gönder!!!"

    bu şarkıya diyecek bi şi yok çünkü erkekler hep aynı kadınlar hep aynı... ama asıl diyeceğim o ki çok üzgünüm.senelerdir mail işine karşı durarak, bir don kişot edası ile insanlara yılbaşında kartlar yazdım, adreslerine gönderdim, kartlarımı güzel güzel seçtim, özendim- bezendim ve bu sene şöyle bi karar verdim; kartlarımı kendim yapacağım!! gittim kartonlar, kurdeleler, boyalar, simler ne gerekiyor ise aldım. 1 ay öncesinden. sonra kartları yapmaya başladım- karton kesmek zormuş onu öğrendim- 5 kart yaptım, bence hepsi de çok güzel oldu amma velakin devamını getiremedim. yok bayramdı yok seyrandı, yok eğlenceydi, yok bunalımdı, yok uykuydu, yok hayattan nefret etmeydi, yok hayata bayılmaktı derken kart işi sekteye uğradı. şimdi elimde ki 5 nadide kartı aileme ve bi kaç "cicim"e  veriyorum, diğer insanlara da şirket kartımı e-posta ile gönderiyorum!!! ayıp bana, üzgünüm, hiç memnun değilim.

    not: yaa dün bi ruya gördüm, allah sizi inandırsın çok acayipti. ama eğer gerçek olabilseymiş çok mutlu olurmuşum bunu anladım!!! sizi gidi karşı cins!!
    şarkı notu: çaresiz kadın şarkısı blue shocking dendi, hatırlamak için http://fizy.com/s/151nrs bağlantı budur.

    28.12.09

    hediye- (almak ya da almamak)

    hediye kavramı yıllar boyu çeşitli uygarlıkların en önemli konularından biri olmuştur. ilk çağlarda erkekler kadınlara avladıkları gergedanları ve domuzları hediye ederken, asurlularda kadınlar erkeklere istediklerinin yazılı olduğu hitabeleri hediye etmiş, romalılarda hediye işi biraz karışmış ve kadın- erkek kim kimi sevmiyor ise "yılanlı üzüm sepeti" konsepti çerçevesinde herkes birbirine hediyeler göndermiştir. günümüze geldiğimizde ise, ailelerden gelen alışkanlıklar doğrultusunda hediye kavramı çeşitlilik göstermiştir. misalse, benim geldiğim ailede hediye almak mubah hatta süper caiz ve de eğlenceli bi eylemdir. bu çerçevede yılbaşı hediyelerimi almış bulunmaktayım. hatta mağazalarda yapılan paketleri de beğenmediğim için kendim paket malzemesi alarak hepsini dün gece emek emek paketlemiş bulunmaktayım. bence en güzel hediyeyi anneme aldık- aldık diyorum çünkü kardeşim, babam ve ben güçlerimizi birleştirdik ve şööööyle okkalı bir hediye aldık. neyse.... hediye konusunda bi diyeceim daha var. benden herkese naaacizaane tavsiye; kimseye ne hediye istediğini, neye ihtiyacı olduğunu sormayın, hediye alacağınız kişiyi düşünün ve size göre ne seveceğini düşünüyorsanız onu alın. (hediye= ihtiyaç) diye bi şi yoktur. (hediye= ince düşünce, düşünce, zaman harcama) diye bi şi vardır. (hediye=çok para) diye bi şi ise kimileri için var kimileri için yoktur. yani tabiiki çok parası olan insanlar "aman fazla para harcamayım, ufak bi şi alayım" demiyeceklerdir. velev ki neden desinler? 

    buradan bana hediye alacak güzel insanlara duyurulur.. neymiş??? ince düşünce, düşünce, düşünce, özen, soru sormadan halletme.... işte budur. yaa valla paketlerimin şuraya bi fotosunu çekip koyayım mı? bakın çok şekerler. lips like sugar, gerçekten de.... bir de başka bi tavsiye, hediye almak güzeldir. "ben hediye almam" diye hava atmaya çalışmayın. isterseniz alabilirsiniz, vallahi de billahi de yapabilirsiniz :)

    bir varmış bir yokmuş, bir sürü güzel beyaz atın olduğu bir gezegende prensler orta dünyada kaybolmuşmuş!

    27.12.09

    welcome to the jungle, we've got fun and games!!

    ülkemizde her gün meydana gelen skandalları ve olayları ve kavgaları ve tuhaflıkları ve medrano sirki durumlarını takip edebiliyor musunuz? vallahi ben artık edemiyorum. tv'de haberleri seyretmediğimden her sabah gazete aracılığı ile haberdar oluyorum başımıza gelenlerden. eskiden okuyodum, bilmeye çalışıyodum ama ya şimdi?? artık benim için ipin ucu kaçtı, eeee herkesin de bi kapasitesi var, tuhaflık üzerine tuhaflık çirkinlik üzerine çirkinlik nereye kadar. çöktük yahu!! asker bilmem kimi izliyo, mit bilmem kimi dinliyo, polis miti dövüyo, şu parti bu partiyi kapatıyo, bi parti açılıyo, öbürü birleşiyo, o ona küfrediyo, ağaç senin nerene girsin dio (kulağımla duydum, tv de, milletvekilinin biri öbürüne "o ağaç senin nerene girsin?" dedi), hükküümeet hepimizi dinliyo, dövüyo, izliyo, takip ediyo, kapatmaya çalışıyo, yaşamayın- eğlenmeyin- huzurlu olmayın dio.... aaaaaaaaaayyyy oofff.... peki biz napıyoruz sanki hiç bi şi olmamış gibi yaşayıp gidiyoruz, sessizce, suya sabuna dokunmadan. bizim burda olanlar batı koordiantlarında herhangi bir yerde olsa vallahi de billahi de herkes sokakta protesto ediyo olurdu. ama kavga etmeden, dövüşmeden sadece tepkisini göstermek için "biz burdayız, yaptıklarınıza dikkat edin hoooooop" demek için.... benim de içimden """HEEY WHAT'S HAPPENNING GUYZZZZZZZZZ?" diyesim var. malum aralarına kadınları almadıkları için sürekli dövüşüp duruyorlar!! peeehhh.. yılbaşı alışverişime kaldığım yerden devam edeyim bari, herşey yolundaymış gibi, yeni yılda herşey düzelecekmiş gibi, sanki birbirimizi sevecek ve saracakmış gibi!!

    not: kuşların da bizim gibi  iki bacağı var ama allahtan biz onlar gibi yürümüyoruz!!!! ( konudan bağımsız önümde bi martı yürüyo, iki ayağı ile, komedi dünyası)

    26.12.09

    burda bu iş öyle olmaz canım

    şu erkeklerin avlanma merakı bazen onları komik durumlara sokuyor. benden bu avcılara bir tavsiye, tabii ki bu tür avcılara böyle blog işleri ile uğraşmayacağından ben  aslında yine geyik yapmakla kalacağım ama olsundu...

    şimdi sayın avcı, öncelikle kapalı bir mekanda motosiklet montu sırtında, kaskın kolunda, bira bardağın elinde, müziğin ritmine göre salınıp, gözlerini de bön bön- sence haşin haşin ve etkileyici-  karşı cinsine dikersen pek bir şey avlayamazsın. hatta senin bu komik halini gören karşı cins içten içe güler,kaçar, saklanır, sıkılır, rahatsız olur, tadı kaçar filanda falan. sonra bu saydığım ekipman ile avının kah önünde, kah arkasında, kah yanında, onun gözlerinin döndüğü her yerde belirirsen bu biraz bariz olmaz mı? yani eee av seni gördüüüüü!! öyle kalakalmış, öyle motorcu montunla, öyle kolunda kask ile.... 

    eeee söyle bakalım bu tür davranışların sonunda hayalkırıklığı ile motoruna binip gitmek, vınn vınnn vınn die gaz vermek, inine dönmekten başka ne olabilir?

    yaaa işte sevgili dünyalılar, böyle avcı erkekler var, amaaaa kolay mı yahu kızları tavlamak, önce zeka pırıltısı görücez sonra sevicez :)

    25.12.09


    kafamın içindeki düşünce balonlarından kurtulduğumda daha güzel bir yaratık olacağım!!

    23.12.09

    DAR ALANDA KISA PASLAŞMALAR

    "bir tarafta erkek, bir tarafta kadın, aynı eylem için hazırlanırken ne yaparlar" konulu oturumumuza hoşgeldiniz. tabii ki aaa bu sorunun cevabı ne olabilir ki? "yani kadın denize giderken mayosunu giyer, eee erkek de mayosunu giyer" diyebilirsiniz.ammaaaa mayo giyme, evden çıkma ve denize kapağı atma eylemleri sırasında geçen bir dizi olay cinsler arasında farklılık göstermektedir. tabiiki bu oturumun konusu denize girmek değil, bir misal verdim.

    lafın özü şu; bir buluşma düşünün. kadının bu buluşmaya giderken olacak hazırlıkları şunlardır- diyelim ki ortalama 3 günlük bir süre var-;
    - nerede buluşulacağın düşünülmesi ve inceden inceye erkeğin bu konuda işlenmesi
    - buluşulacak yere göre kıyafet seçilmesi, eğer seçilemiyor ise bedelinin ne olacağı düşünülmeden alışverişe çıkılıp içe sinen bir şey alınması
    - tüm yakın arkadaşları arayıp buluşma ile ilgili dedikodu yapılması, telefonlarda saatlerce çene çalınması, tiyo alınması
    - buluşmadan bir gün önceye manikür, pedikür, ağda randevusunun alınması (burada manikür elzem yani buluşmanın sonu nereye varırsa varsın yapılacak bir iş ancak diğerleri "just in case" diye ingilizce tabir edilen "canım ne olacağı belli olmaz" şeklinde yapılacak şeylerdir)
    - bazı kızlar için manikür pedikür seansına kuaför de eklenir. saçlar yaptırılır, boyalar yenilenir, asla yeni bir saç kesimine girişilmez- bu risklidir! var olan model modifiye edilir
    - buluşmadan önceki gün evde rahat rahat oturulur, ağır bir program yapılmaz
    - buluşma günü çoooooooook önceden seçilmiş olan kıyafet giyilir, saçlar taranır, örülür, açılır, makyaj yapılır, ayakkabılar giyilir, evin içinde son görüntü ile 3-5 tur atılır
    - kalp çarpıntısı sabahtan başlamıştır, işe konsantre olunamaz, internette surf yapılır
    - bazı kızların arzusu evden alınmaktır ama günümüzde artık erkekler daha umarsız kızlar da daha cevval olduğundan, kızımız tıpış tıpış arabasına binip buluşma yerine gider...  
    ve iştee o an!

    bu sırada erkeğimiz neler yapmıştır?

    - kızımızın yer seçimi konusundaki ataklarına boyun eymiş ve "O" nun istediği yeri kabul etmiştir. aslında belki o salaş bir meyhanede kasılmadan yemek yemek istemektedir.
    - yemeğin yer tespiti ile buluşma günü arasında geçen zaman aralığında erkeğin konu ile herhangi bir alakası yoktur.
    - "O" gün geldiğinde ağır ağır üstünü giyinir, evde mevcut olan kot pantolonu, t-şört ya da gömleği, kış ise kazağı ve spor ayakkabılarını giyerek yola koyulur - eğer erkeğimiz daha bi ağır abi türünde ise kıyafetini kanvas pantolon, gömlek, lumberjack- camper türevi ayakkabı ve bir ceket olarak seçebilir- ama işte onun olayı budur.
    - bir de giyinmeden önce belki traş olabilir bu da onun "cool" luk seviyesi ve yaptığı iş ile ilgilidir.
    - son kez aynaya bakar ve kendini sokağa atar.... vee işte o an!!

    şimdi bu analizimizden de görüleceği üzere kadınlar bir buluşma seansına fiziksel ve zihinsel olarak 72 saat harcarken erkekler bu seans için hmmmmmm bi düşüniyim, buluşma teklifini yapmak için 10 dk., yemek rezervasyonu yapmak için ki bu opsiyoneldir 5 dk, buluşma günü duruma göre traş olmak için 10 dk, giyinmek ve saç-banyo işler için 20 dk harcamaktadır. yani toplamda 45 dk dır. alın işte tüm bu çabaya rağmen genelde hayalkırıklığına uğrayan, ağlayan, bağıran, çağıran, sızlanan, şikayet eden, attığı her türlü taklaya rağmen aradığı ilgiyi bulamayan da kızlar olur!! bu da doğanın kanunudur. erkekler erkektir işte ve asla formatlanmaya uygun değillerdir!

    oturumumuzu kapatırken bu uzun yazı için sizlerden özür diler, ayrıca erkekler ile ilgili olarak tamamen atıp tuttuğumu belirtir, tüm bunların aksi aksiyonlar yapılıyor ise hepiciğinizden özür dilerim.

    bir güne hoplaya zıplaya başlamak için yapılması gereken şey; yumurtanın sarısını çiğ olarak içmek, suya limon sıkmak, kendi işini yapmak, evinin hanımı olmak ya da haftasonunun gelmiş olmasıdır.

    22.12.09

    bizi ne tutuyor?

    bizi, sıklıkla gördüğümüz insanlara " merhaba, nasılsın, iyi akşamlar, gunaydın" demekten ya da çantamızın, elimizin, kolumuzun çarptığı insanlara "pardon" demekten alı koyan nedir? tanışmamış olmamız mı? geçmişimiz olmaması mı? ukalalığımız mı? eğitimsizliğimiz mi? hamurumuz mu? küçükken bize dayatılan "yabancılar ile konuşma" öğretileri mi? kendimize olan güvensizliğimiz mi? ya da kendimize olan aşırı güvenimiz mi? karşımızdakinin gözümüzdeki değeri mi? yabaniliğimiz mi? göçebeliğimiz mi? 

    alt tarafı diyeceğimiz sadece bir kelime ve bunu esirgemenin kazancı ne olabilir? çok cana yakın olduğumdan diil ama biraz daha medeni bir hayat yaşamak istediğimden...

    21.12.09

    go your own way

    yeni ofisimize taşındık. mahalle arasında, pazartesi günleri karşı sokağında pazar kurulan, kaldırımın üzerinde direk girişi olan 4 katlı küçük bir bina... daha önce hep iş merkezlerinde, büyük genel müdürlük binalarında, plazalarda çalışmış olan ben bu yeni ofisin durumuna alışabilecek miyim? herşeye alışmıyor muyuz? buna da alışırız tabii ki. hemen hücremi kişiselleştirip ıvır zıvır incik boncuk her şeyimi yerleştirdim ve evet artık bu bu hücre benim mekanım... eski hücreme kıyasla daha aydınlık çünkü pencere kenarımdayım ve aslında binanın en güzel yerindeyim. laf aramızda herkes beni kıskanıyor!! hücreye adım atar atmaz küçük müzik setimi kuruverdim ve şu an londra'dan edindiğim en iyi şeylerden biri olan fleetwood mac'in yeni çıkan toplama albümünü dinliyorum. do you beleive in miracles? do you beleive in magic?? herkes öyle yemeğine çıkarak yeni bölgeyi keşfediyor, ben yeni hücreme nüfuuuz etmeye çalışarak, tatlı bir huzur içnde fleetwood mac dinliyorum. bu hafta belki mucizeler olacak belki de herşey değişmeden devam edecek. heyecan tufanı!!

    19.12.09

    varan'da vandallık

    bir önceki resimli postumda bu hafta sonu yapılacaklar içinde "başa gelen çekilir" durumları gibi bir kelam etmiştim ve işte dakka bir gol bir başıma gelenler çekilecek gibi değildi.

    sabah annem ve babamı ankara'ya yolcu etmek için sahrayıcedid'deki varan'a yollandım. arabanın içinde servisin gelmesini beklerken babamla turkiye'de insanların artık ne kadar mutsuz, gergin ve bomba gibi dolaştıklarını konuştuk. babam  her gün vapur ile işe gittiğinden, vapurda rastladığı, bir hiç ile ortaya çıkan insan kavgalarından bahsetti. sonra servis geldi. sonra biz arabadan indik. eşyaları aldık. sonra servis gitmeye başladı. sonra biz arkadan koşturup ıslık çaldık. o sırada zaten bizim arabada beklediğimizden haberdar olan ofis görevlisi ofisten çıkmaya tenezzül etti. babam ona bizim beklediğimizi bildikleri halde servisin nasıl hareket ettiğini sordu ve işte o andan sonra herşey koptu. varan vandalı babamın burnunun içine girerek "sana bir kafa atarım görürsün, bekleseydin dışarda o zaman" dedi, sonra ben buna tahammül edemeyerek adamın üzerine yürüdüm. hayatımda ilk kez bi adamı ittim, küfür kıyamet kavga dövüş babamlar servise bindi. ben adamın peşini bırakmadım, onunla ofise girdim, ismini aldım. kendisi o kadar pişkindi ki bana kartını verdi. sonra birbirimize küfrettik ve hakaretler içinde ben arabaya döndüm. hemen varan'ın genel müdürlüğünü aradım kimi bulduysam olayı anlattım ve bunun peşini bırakmayacağımı söyledim. gerçekten de bırakmayacağım. nereyi bulursam oraya şikayet edeceğim. tam da babamla konuştuğumuz vandallık olayları bizim başımıza geldi.

    nerede yaşıyoruz? kimlerle yaşıyoruz? aynı topraklarda yaşadığımız insanlardan neden bu kadar nefret ediyoruz? bir cumartesi günü 64 yaşında olan babama 40 yaşında olan bir kendini bilmez hiç yoktan bir sebep ile kafa atmak istiyorsa, bu ülkede yaşadığımız her an bizlere hediye!!

    not: bir daha varan ile yolculuk eder miyim... aslaa, vandalın ismini de buradan açıklıyorum metin şağdan, gözüm üzerindeeeee!!!

    nott: babama ya da anneme birisi laf ettiğinde kimyamın nasıl değiştiğini biliyordum da bu sefer şiddet de işin içine girecekken bir kaplan parçası haline gelmeme şimdi düşününce şaşırıyorum. bu hale başka birisi için gelir miyim? aslaaaa...

    18.12.09


    hafta sonu uçuşuna hazır mısınız? 10  9  8  7   6  5    4    3      2     1   sıfıııııııııııırrrrrrrrrr! londra dan arkadaşım geliyor, cuma akşamı kadıköy, cmts sokaklarda sürtmece, avatar, büyük bir pazar kahvaltısı, santral istanbul da master'in son dersi, ve planlanmayan başa gelen çekilir durumları...

    bonus

    ooohhh işte bir bonus gün!! harikaların harikası ofisimiz bağlarbaşındaki komşularının arasına taşına dursun, biz, nadide çalışanlar bugün beklenmedik bir tatil günü yaşıyoruz!! her türlü tatil güzeldir ama herkesin çalışıp da sizin ense yaptığınız tatilller daha da güzeldir. ben de bunun tadını çıkariciimm izninizle...

    ancak içimi burkan bir durum var, o da neden genel müdür tipi yöneticilerin hep acımasız olmak zorunda olduğu!! neden hiç çalışanların mutlu olacağı şartlar yaratılmaz da mutsuz olacağı, köşeye sıkışacağı, lanet edeceği, kaçmak isteyeceği ortamlar oluşturulur. örneğin yeni ofis ile birlikte mesai saatleri değişiyor. 8- 5 olan dünyanın en ideal, en güzel mesai saati 8.30- 5.30 oldu!!! içime donk diye oturdu... sabahları daha kalabalık, öğlen yemekleri daha kalabalık, akşam eve dönüşler daha kalabalık olacak. gül gibi kolayca akan mesai hayatımız zora koşulacak.. kınıyorum sevgili dünyalılar... çalışanları mutsuz edecek tüm uygulamalar için buradan genel müdürlerin kafasına birer yumurta ve isa heykeli çarpmak istiyorum!! yuuuuuuuuuuuuuhhhhhhhhhh...

    17.12.09


    beklemek; mezun olacağın günü, seyahate gideceğin günü, evleneceğin günü, doğuracağın günü, askerliğinin biteceği günü, iş görüşmesine çağrılacağın günü, sevgiline kavuşacağın anı, uçağın gelmesini, sipariş verdiğin kitabın postadan çıkacağı günü, beğendiğin grubun yeni albümünü alacağın  günü, haftasonunu, yazı, baharı, telefonunun bilinmeyen bir numara tarafından aranmasını...

    15.12.09

    MURPHY'E MEKTUPLAR

    sevgili murphy, bu dünyaya gelen hiç kimsenin kuralları seninkiler kadar geçerli olmadı! insanlık sürdükçe ve dünya döndükçe-ki belki de 2012 yılına kadar- sen hep var olacaksın... bak senin namına ben bir kaç kuralını şuracığa döktürmek isterim;
    • arabamızı her yıkattığımızda yağmur yağar ya da üzerine karga kaka yapar
    • deniz tatiline gideceğimiz o kısacık izin günlerimizde "hasta oluruz" (kızlar için)
    • dişimiz ağrır ağrır, sonunda doktordan randevu alırız ve muayene günü geldiğinde ağrımız geçer
    • cep telefonumuza en ihtiyaç duyduğumuz zamanda şarjı ya da şarzı!!? biter
    • her gün şemsiye yanımızda dolaşırız yağmur yağmaz, ama şemsiyemizi yanımıza almadığımız o gün yağmura yakalanırız
    • akşam yemeğine misafirimiz geldiği an evde ya tüp biter, ya su biter, ya da limon olmaz
    • uzun süre bir yerde beklememiz gerektiğinde bir bakarız ki müzik aletimizin şarjı bitmek üzeredir
    • uzun yolculuklara çıkmadan önce ya midemiz bozulur ya ayağımız burkulur
    • flört etmeye başladığımız karşı cins ile ilk buluşmalarımızda  dudağımızda uçuk, güzümüzde arpacık, yanağımızda sivilce çıkar, saçımızın en inatçı teli kendini göstermek için diğerleri ile birlik olmayı reddeder
    işte tam da bu zamanlarda sahip olduğumuz şeylerin ne kadar da değerli olduğunun farkına varır ve bir daha bu ters köşelerde kalmamak için daha dikkatli davranırız. söylesene murphy, sen aslında bize herşeyin kıymetini öğretmek için mi varsın yoksa sadece her işin ters gitmesini mi sağlarsın?

    not: senede en fazla 4 gün arabamı yıkamaya veriyorum- bugün mesela- ve hava tahminleri önümüzdeki dört günü yağışlı gösteriyor. M   U   R  P     H    YYYYYYYYYYYYY !!!

    bu da londra hatırası!!


    londralondralondraaaaaa diye sayıklarken işte bir londra seyahatimi daha sonlandırmış bulunuyorum. kısa kısa notcuklar ile özetlemem gerekirse, gerekli mi? bilmiyorum ama işte şööyle;

    * londra artık sabiha gökçen'den thy ile ucuza uçulabilecek ve kalabalık olmaması sebebi ile arka koltuklarda business class konforu ile yatabileceğiniz bir destinasyondur, ancak dönüş uçağı oradan 22 45 olduğu için, ertesi gün benim gibi bi de işe giderseniz, sınırları zorlayan bir yolculuk olabilir!

    * benim gibi şanslı iseniz hiç yağmur görmeden dahi gezinebilirsiniz :)

    * eğer yolunuz düşer ise muhakkak tate modern'deki "pop life" sergisini görmelisiniz

    * yine yolunuz düşer ise national portrait gallery'de "beatles to bowie: the 60's exposed" sergisini görmelisiniz

    * eğer gerçekten sergi gezmekten hoşlanıyor iseniz hayward gallery'de "ed ruscha: fifty years of painting" sergisi de görülebilir

    * yolunuz düşse bile maalesef royal academy'deki müthiş sergiyi kaçırdınız; anish kapoor... ben son gününe yetiştim harikaydı!!

    * aralık ayında oxford street'te adım atmak naaamümkün  ama ne olursa olsun oradaki topshop ve urban outfitters'a muhakkak gidilmeli, ayrıca farklı şeyler bulmak istenirse de carnaby street ve covent garden'daki james street ziyaret edilmesi gereken yerler,

    * en güzel ama en güzel şey bence asla burada yaşayamayacağımız bir etkinlik olan hyde park'taki winter wonderland olayı... sadece christmas için yapılan bir aktivite, mükemmel, filmlerdeki gibi... her türlü lunapark eğlencesi, alman beer garten durumları, etler, sosisler, sıcak şaraplar, canlı müzik, küçük küçük alışveriş, temiz ve sıcak suyu olan portatif tuvaletler, asla rahatsızlık vermeyecek bir insan kitlesi (en bulumazı!!) vs, vs...

    * son günlerin en hip yeri shoreditch, brick lane, spitalfields market.. 2 gün zaman olsa dahi buralara gidilmeli ve görülmeli, rough trade burada sonra bir sürü vintage mağazası, el yapımı eşyaların satıldığı standlar, yemekler, pizzacılar, cool ve de şahsına münhasır giyinen bir dolu insan.

    * her ne kadar ingilizlerin mutfağı yok deselerde ben pub food dan hoşlanıyorum. fish&chips, sunday roast filan falan içimi ısıtıyor, ama zaten londra da tüm restoranlar bence harika dünya mutfaklarından envai çeşit örnek var, tüm restoranlar, barlar, publar tıklım tıkış, 40 gün 40 gece chrismas kutlamaları!!  

    * özgür sokaklar, özgür insanlar, güzel kızlar yakışıklı erkekler!!

    benim gezi işte böyle gelip geçti...  darısı isteyenlerin başına... şimdi gerçek hayata alışmaya çalışıyorum, her seyahatten sonra sanki hayat yeniden başlıyor gibi oluyor. eşyaları yerleştir, aileni görmeye git, seyahat sonrası arkadaşlarınınla buluş, manikür yaptır, kuaföre git, banka hesabını kontrol et, rejime başla, yeni kararlar al... yahu alt tarafı 4 günlüğüne tatile gittim. tüm bu işler nereden çıktı, üstüne üstlük bu hafta ofisimiz de taşınıyor.. ooohhh 2010 harika bir giriş oluyoo be!!

    14.12.09


    tüm bir gece süren yolculukların etkisinden kurtulmak için yapılması gereken en faydalı şey; bir su kıyısında, mümkünse güneşin altında yatmak ve kuşların üzerinizden geçmesini seyrederken uykuya dalmaktır.