parasol'e özel arama kutusu

8.12.09

beyaz yalanlar


Just one little white lie
Is all I need from you
What harm can it do?


beyaz yalanlar duymak ister misiniz? kimseyi incitmeyecek, yarım elma gönül alma şeklinde, biraz egonuzu okşayacak, biraz yüzünüzü güldürecek, kimseler duymayacak, kulağınıza fısıldanacak... hep dan! dan! diye vuran gerçekler, hep düşünmeden sarfedilmiş sözler, hep can yakmaca, hep gurur oyunları oynamaca, hep üstün gelmece, hep sahip olmaca... uzun lafın kısası sıkıldım etrafta olanlardan. benim beyaz yalan duyasım var.

7.12.09

e(art)h

iş seyahatiii, bırak peşimiiii

hay yarrrabbim sen ne muzursun!! yahu kendimi bildim bileli sürekli yolculuk halindeyim. 11 yaşında yatılı okula gönderilen küçücük ben, cuma günleri servise bin izmir'den aliağa'ya git, pazar günleri ağlaya zırlaya aynı servise bin izmir'e git, üniversite'de yatılı oku, bir süre haftasonları  istanbul'dan izmit'e taşınan ailemin yanına git(ama bu sefer ağlama), sonra bir süre tekrar izmir'e geri dönen ailemin yanına ayda 1-2 kez git, sonra geri dön, istanbul'da çalışmaya başlayınca paso ama paso iş sehayati yapılan bir işin olsun, sonra diğer işlerinde nispeten daha az seyahat eden ama yine de diğer insanlara göre daha fazla seyahati olan işler bul... oooof da ooffff.. şimdi de izmir deyim. işin daha da komik tarafı hani o ağlaya zırlaya geldiğim okulumdayım. çünkü okulum ile ilgili bir yerde çalışıyorum. ama artık sıkıldım. sabahın köründe gözleri kan çanağı olmuş taksi şöforleri, havalimanında kolye-bilezik- kemer- lap top çıkarma törenleri, kötü ama pahalı kahveler, uçağa biniş kuyruğu, iniş kuyruğu, domuz gribi havada asılı mı acaba endişesi, bagajı merakla bekleme durumu, harıl harıl çalışıp akşam pestil gibi kendini otele atma durumu, otelin yemeklerini odada yerken tv karşısında mıhlanma durumu... durumu da durumu..... 

yani tanrım, ben gezmeyi seviyorum diye bana bi kıyak mı geçmeye çalıştın? gezmeyi seviyorum diye bana aklınca komik şakalar mı yaptın? naaptın allasen, neden ben??? zaten biliyorum bu günlerde aramız pek iyi değil, sevmiyosun beni ama bak belki yıldızımız barışır, bir dene, beni sevmeye çalış, sürekli istemediğim ve hoşuma gitmeyen şeylerin arka arkaya yuvarlanmasına bir son ver, ne dersin? bunun karşılığnda ben ne mi yapıcam?? eğil de kulağına söyliyeyim...

küçük bir not

bu hafta benim için ilginç bir hafta, daha sonra detayları ile yazacağım ama şimdi bu haftanın aksiyonlarından biri olan iş için izmir e gelme fiilini gerçekleştirdim ve bunu saw'dan yaptım- yani atatürk ün manevi kızı yani sabiha gökçen havalimanından. aman da aman ne güzel olmuş, o eksi taşra havalimanı durumundan kurtulmuş, geniş mi geniş, ferah mı ferah güzel mi güzel bir havalimanı olmuş. ohhh anadolu yakasından sefamız olsun efendim. daha bitmedi çarşamba günü oradan londra ya uçuyorum, dediğim gibi garip bi hafta!!

5.12.09


her kitap okumaya başladığımda öyle uykum geliyor öyle uykum geliyor ki, 2. sayfadan sonra kelimeler ağır ağır üzerime çöküyor. ya da bir kitaba başlayabilmek için neyi bekliyorum?? 

4.12.09

bilinçaltı etkileşimleri- seviş-me

son zamanlarda hep işten eve evden uykuya, uykudan işe işten eve evden uykuya filan derken bayağı bir tv izleme işine girdim. aaa, bir de baktım ki ciddi ciddi bilinçaltımı etkilemeye çalışıyorlar. geyik muhabbeti yapılan programlarda sürekli şöyle bir görüş var; "turk dizileri 90 dk oldu, bunun yarısı da sevişme ile doldu!!", "artık tv'lerde sevişme sahnesinden geçilmiyor", "çocukların dahi ayakta olduğu saatlerde sevişme sahneleri gösteriliyor". allasen, hangi sevişme sahneleri? kim kiminle hangi dizide sevişti? ben tv seyrettiğimi zannederken dvd'mi seyrediyomuşum?? sevişmeden kastınız, oyunculuğun sıfır olduğu, öpüşür gibi yapıp aslında öpüşmeme ya da üstünkörü öpüşme sahneleri mi???? eğer bunlardan etkilenecek birileri varsa gerçekten sokağa çıkmasın. ülkede olan olaylar onları feci bir travmaya sürükleyebilir!! bir de bir de biz tutti frutti ile büyüyen, yasemin evcim miydi neydi onun erotik aerobiği ile spor yapan insanlarız, iki tane sevişir gibi yapma ama sevişememe sahnesinin topluma zararlı olduğuna kimi inandırabilirsiniz? yavaş yavaş beynimizi yıkayın, yakında sözde sevişen bu oyuncuları sokakta taşlama seansları başlayacaktır!!

3.12.09


evde kelebek beslemenin bazı zararları olabilir ama bundan daha kötüsü dev bir sulama kabına sahip olmaktır!

2.12.09

aralık'a mektup

sevgili aralık,

yine döndün dolaştın geldin. senin için aslında endişeleniyorum çünkü çok fazla nosyonun var. ayrıca özellikle 40 yaş üstü insanlar arasında pek de sevildiğini söyleyemeyiz. bunun sebebini sen de çok iyi tahmin ediyorsundur, ama yine de ben açıklayayım; maalesef yaş hesaplaması, pratik olsun diye, içinde bulunduğun yıl - doğduğun yıl olarak yapılıyor ve bu da mayıs sonrası doğan insanları erkenden yaşlandırıyor. (ben de 40 yaşımdan sonra seni sevmeyebilirim haberin olsun!) yani yeni bir yıl getirdiğin için bu insanlar sana biraz bozuluyor. öte yandan, yeni bir yılın gelmesine sebep olduğun için; yılbaşı kutlamaları, hiristiyan aleminde christmas kultamaları, şükran günü filan derken bayağı bir aksiyonu da beraberinde getiriyorsun. bol hediyeli bol kutlamalı bol yemekli bol içmekli.... tabii tüm bunların gerçekleşmesi için çok para harcanması gerekiyor. yani cebimize zararın var bunu açıkça söylemeliyim... onun dışında ücretli çalışan bizler için vergi dilimi denen olgunun maksimuma ulaştığı bir zamana denk geliyorsun. maaşlar kuş gibi kalıyor ama senin kutlamaların bu konuyu göz önüne almıyor. bunun dışında mesela müzik adamları, film adamları, dizi adamları tüm yıl popüler olan ya da başarılı olan müzik, film, dizi, şarkı, kitap arasında sıralama yapıyor. biz de tüm yılı böylece hatırlamış oluyoruz ve ayrıca bu toplama tavrı beraberinde kısa dalgalı bir hareketi de getiriyor. sonra, masa takvimim bitiyor, kırmızı moleskine'm bitiyor ve ben yenilerini almaktan feci mutlu oluyorum. hepsinde temiz sayfalar açıyorum. senin ortalarına geldiğimizde artık herkes seni def edip bir an önce yeni yıla girmek istiyor, yeni umutları, yeni beklentileri, yeni takvimleri ve yeni ajandaları ile...

uzun lafın kısası senin de avantajların ve dezavantajların var ve diğer aylar içinde de ayrı bir yerin... herşeye rağmen ben renklenen vitrinleri, ışıldayan sokakları, süslenen ağaçları, alınan hediyeleri ve ailecek yenen yılbaşı yemeklerini çok seviyorum. sen şehrimize ayrı bir güzellik getiriyorsun ammaaaa bir türlü gökyüzü ile anlaşıp yılbaşı gününde kar yağdıramadın. hadi bak bekliyoruz, kartpostalları haksız çıkartmayın, birlik olun yağdırın şu karı!!neyse dediğim gibi senin işin zor. kolay gelsin der gözlerinden öperim.

sevgiler ve selamlar,

1.12.09

beyrut hatırası




beyrut beyrut, bir zamanlar doğunun paris'i dedikleri beyrut. bence bu lafı etmelerinin sebebi, arap dünyasının yaşam alışkanlıkları açısından gavuru olduğu için, ama tabii tamamen uyduruyorum. öncelikle şunu belirtmek isterim ki benim sandığımdan çok farklı bir şehirdi beyrut. pis değil, beyaz entarili adamlar, siyah peçeli kadınlar değil, korku değil, güvensiz değil, kurban bayramının kesik koyunları değil... değil de değil. özetle beyrut benim gözümden şöyle bir yerdi:
  • insanlar, yaşam, kültür: beyrutta çok çok güzel, şık bakımlı kadınlar ve bu kadınlara öküz gibi bakmayan, gözleri ile taciz etmeyen yakışıklı ve medeni erkekler yaşıyor. türbanlı kızlar dahi tayt ve mini etekle dolaşıyor!! tip olarak aynı ama aynı bize benziyorlar yani karışık... sarışın var, esmer var, kumral var, yeşil gözlü, mavi gözlü var, hepsi var. ayrıca mimik ve vücut dili olarak da aynı biz. dolayısıyla ben bu insanların arapça konuşmasını yadırgadım. ama aslında onlara çok yakışıyor ve karar verdim ki arapça çok güzel bir dil, önemli olan kimin ağzından çıktığı !! kültürel olarak karışık bir topluluk müslüman, hiristiyan, ermeni, musevi, budist hepsi bir arada yaşıyor. hemen hemen herkes ingilizce ya da franszıca biliyor. çok içten, yardım sever ve samimi insanlar. türkleri seviyorlar!!! vllahi billahi!! tesadüfen girmiş olduğumuz bir ermeni mahallesinde herkesin türkçe konuştuğunu görünce kalakaldım ve bu insanlar ile konuşunca onların 1915' lerde türkiye'den sürülen ermenilerin çocukları ya da torunları olduğunu öğrendim. onlar kendilerini "adanalı", "iskenderunlu", "istanbullu" diye tanıtıyorlar! bu durum karşısında utandığımı itiraf etmeliyim. vatan dedikleri yerden zorla gönderilmiş, başka diyarlarda yaşamaya çalışan yoksul insanlar...
  • trafik: bu kadar medeni bir toplumun nasıl bu kadar çılgın bir trafiğe sahip olduğunu ben çözemedim. deli gibi araba kullanıp, hiçbir kurala uymayıp, sürekli ama gerçekten sürekli korna çalıyorlar. trafik lambası yok denecek kadar az. arabalara bakıldğında da burada göremeyeceğiniz kadar mega lüks arabalar ve neredeyse hurdaya çıkacak kadar eski arabalar var. toplu taşıma yok sayılır. olan otobüslerde 1970'lerden kalma
  • yemek, içmek, eğlenmek, müzik: çoğunlukla baklagil, et ve yeşillikten oluşan nefis bir mutfak kültürleri var. arak dedikleri rakıları, almaza marka lokal biraları var. bunun dışında çok tükettikleri ama bence iğrenç olan gülsuyundan hazırlanan bir içecekleri var. güzel restoranlarda yemek yemek bize göre dah ucuz. müzikleri bildiğimiz arap müziği ve darbukanın ağırlığı sebebi ile her yerde göbek atasınız geliyor. ayrıca her türlü müziğin çalındığı barların olduğu sokaklar mevcut. hafta sonları sabaha kadar dans yani!!
  • alışveriş: lokal bir şeyler almak, kapalıçarşı tarzı yerlerde gezmek gibi bir hedef koyarsanız bunu gerçekleştiremezsiniz çünkü öyle bir yer yok. bizdeki gibi bolca avrupa ya da amerika uyruklu marka var. dolayısıyla alışveriş yapacak bir durum söz konusu değil.
  • mimari: iç savaşta yıkılmış, hasar görmüş, kurşun ve füze yemiş bir çok eski bina, yenilenmeye çalışan bir şehir, milyonlarca dolara satılan gökdelen katları, gaziantep ya da mardın'de de bolca gördüğümüz sarı taş, palmiyeler, perde ile örtülen büyük balkonlar, bu balkonlarda güzel bitkiler, yeşil panjurlar, eski akdeniz mimarisi ile yeni gökdelen mimarisinin karışımı...
  • para birimi: lübnan pound'u ama dolar da lokal para gibi, her yerde kullanımda..
  • güvenlik: her ne kadar bir çok yerde silahlı lübnan askeri görseniz de bu durum hiç rahatsız edici olmuyor. şehre indiğim andan ayrılana kadar güvenlik ile ilgili bir tek şüphem bile olmadı, zaten suç ornaı en düşük ülkelerden biri imiş. ne hırsızlık, ne sözlü taciz, ne ıssız sokaklarda korku... hiçbiri yok, endişeniz olmasın.
bunlar dışında kadın erkek türk dizileri ile kafayı bozmuşlar, herkes aşkımemnu, asi ve gümüş seyrediyor. sigara her yerde ama heryerde içiliyor ve paketi 2 TL, yani içilmesin de ne olsun?? belediye otobüsü, dolmuş, havalimanı, restoran, bar her yer her yer sigara dostu. insan her şeye ne çabuk alışıyor, daha 5 ay önce restoranlarda sigara içen ben beyruttaki sigara özgürlüğüne aldanıp içtim de içtim ama yadırgadım da!! ayrıca nargile çok çok çok ama çok yaygın. herkes tüttürüyor.

velhasıl "eee yani gidelim mi, napalım?" diye sorarsanız ben de şöyle derim "vizesiz gidebileceğiniz, nispeten ucuz ve yabancılık çekmeyeceğiniz, kolay ulaşılabilen (1.5 saat uçak) güzel bir şehir. yazın giderseniz şehirde denize de girersiniz ve bu kışın gitmekten daha eğlenceli olabilir, gidin görün". sonra siz bana "bir daha gider misin?" derseniz ben de size "galiba gitmem, 3 gün yeterli idi" derim.

not: tüm gezi boyunca lonely planet'in "syria& lebanon" başlıklı kitabını kullandık ve tüm yönlendirmelerinden feci memnun kaldık. tavsiye ederim!

nereye kafamı çevirsem kızlar kendilerine göre "ideal" bir erkek aramakta. her yerden çığlıklar yükselmekte. böyle bir şey olmadığının ne zaman farkına varılacak gerçekten merak ediyorum?

30.11.09

tomorrow, will it really come??


beyruttan bir kare
işte sevgili dünya vatandaşları bir yolculuk, bir tatil, bir kendini bulma, arkanda bıraktıklarını unutma, bir rutinden uzaklaşma seansı daha sona ermek üzere. ilginç bir diyara seyahat etmiş olmanın verdiği garip duygular ile, bu seyahate ilişkin bir kaç not ve fotoğtrafı buralardan paylaşacağım ama henüz kendime gelmiş değilim. doğunun kaderi midir, evrenin düzeni midir nedir bilmiyorum ama doğuya giden  ve oradan gelen tüm uçaklar garip saatlerde yol almakta. gidiş gece yarısı- dönüş ise sabaha karşı gerçekleştiği için, hiç uyumadan bu sabah saat 6 da eve varabildim ve bu da bünyemde bazı uyumsuzluklara sebep oldu!! velhasıl gezi notları toparlanmayı bekleyecek.

tatilden önce işyerindekiler ile yaptığımız geyik şöyleydi; "acaba pazar günü tatil olunca pazar sendromu atlatılabilir mi?" bu soruya zamanı gelmişken cevap veriyorum "HAAAAAAAAAYIIIIIIIIIIRRRR". böylece şuna karar verdim ki işe ya da okula başlamadan önceki hergün pazardır. bu da bizi morrissey'in "everyday is like sunday" şarkısına referans verdirtebilir. tatiller bitiyor, seyahatler sonlanıyor ve neymiş? sayılı gün çabuk geçiyor. bloglara neler yazılmış, posta kutusuna neler gelmiş, kim neler twitlemiş, facebook da neler olmuş, çamaşır,bavul, erzak alışverişi, aile ziyareti derken tampon olarak koyduğum bu günün de sonuna geldim. yine morrrissey'den bir şarkı ile bu zırvalıklara bir son veriyorum. eid el mubarek!!!

Tomorrow
Will it really come ?

Tomorrow
Does it have to come ?

Tomorrow
It's surely nearer now ?
You don't think I'll make it
I never said I wanted to !
Well did I ? 

26.11.09

HIZLI YAŞIYORUZ

bu hafta parasol'un fotoğraflarının laurie bartley'nin diesel için çekmiş olduğu "live fast" fotoğraflarından seçtim ve bence harikalar. buna istinaden de aslında ne kadar hızlı yaşadığımızdan kısaca bahsederek sizlere 3 günlüğüne "bye bye" diyeceğim.

hızlı yaşamak şehirde yaşamanın olmazsa olmazlarından... işe yetişmek, işteyken işleri yetiştirmek, işteyken banka-fatura-araç muayenesi-araç tamiri- pasaport işleri gibi işleri de yetiştirmek, işten çıkınca eve yetişmek, sinemaya yetişmek, aileye yetişmek, arkadaşlara- spora- akışverişe-kişisel bakıma- varsa çocuğa yetişmek, tatile gidilecek ise ona yetişmek. yetişmek de yetişmek... hiç şöyle olduğun yerde durup da sakin sakin etrafa bakmak yok! Kaş'a ya da başka bir tatil yöresine gittiğimde orada aldığım hizmetten ya da gözlemlediğim yerli insanlardan gördüğüm kadarı ile, oralarda böyle bir sürat yo. herkes sakin ve hatta uyuşuk... bu sebeple de uzun yaşıyorlar! bugün benim için feci hızlı bir gün olmak zorunda, sabahtan yarım gün işe giderek görevimi yerine getirmek, sonra manikür neyin yaptırmak, sonra bir şeyler atıştırmak, sonra kalan eşyalarımı toplamak ve sonra da saat 5 30 da bizi alacak araca yetişmek, ama en önemlisi de buraya bir şeyler yazmaya yetişmek!!

ben bayramda beyruta gidiyorum. şaşırdınız!! ben de.. ama böyle işte! ilk kez bizden daha doğuda bir diyara gidiyorum, bakalım olaylar nasıl gelişecek. pazartesi sabaha dönüyorum ve ilk işim buralara saçmalamak olabilir!! sizden ricam ben yokken çok kan  akıtmayın, bayramı sakin geçirin!!

25.11.09

music from the old world, the new world and another world

bu serzenişimi şimdi yazayım, yok yarın yazayım, yok akşam, yok sabah derken işte şimdi yazıcakmışım. yani yani yani allahaşkına neden bayram tatilinde??? neden? neden? neden?


genelde tatil oldu  muydu bende şehirden fıyma dürtüsü başgösteriyor. öyle buralarda aylak aylak geziyim, 4 gün oturayım, büyüklerimin elini öpeyim gibi insani duyguların yerini, vize alıyım, bilet bulayım, otel ayarlayım, transfer??, lonely planet, hangi sergi var, müze var mı, konser var mı, güzel yemekler var mı türündeki ruhsal açlık duyguları alıyor. işte bu bayramda aynı içgüdüsel güdüler ile güdülüyorum. veeeee bunun sonucu ne'den vazgeçiyorum? David Eugene Edwards... 16 horse power'in kurucusu, vokali, alengirli çalgılarının çalıcısı... 29 kasım pazar akşamı eugene babylon'da yeni projesi wovenhand ile birlikte sahnede olacak. yine o tuhaf, karanlık, iç gıcıklayıcı, ayinsel, tarihin gerisinden gelen, eski amerika kokan müziklerini yapacaklar. ben de onlara uzaklardan el sallıyor olacağım.


16 horse power uzun zamandır takip ettiğim ve çok sevdiğim bir gruptu- 2005'de dağılana dek. benim çevremde seveni az... amerikan country, folk,  indie, alternatif, punk ne bileyim herşey karışımı... bana çok iyi geliyor. onları dinlerken hep önceki hayatımda eski amerika'da mı yaşadım acaba diye soruyorum. wovenhand'de sound olarak 16 horse power devamı bence... hani şu songs:ohia vardı ya sonra magnolia electric co'ya dönüşen, onlar gibi, 16 horse power'ı da bu dünya gözü ile asla göremem diyordum. herşeyi görürüm ama onları göremem diyordum. işte şimdi uzantıları ile  buradalar. dibimde. karşı yakamda ve fakat ben "yokkuumm".. kısmetten öteye geçilmiyor sevgili gezegen sakinleri, ama asla asla demiycem, hani zaten demiycektim ya, işte demiycem siz de demeyin!! her iki grubun internet siteleri buradaki tıkkk ve tııkkkk da. kendi müzikleri için başlığımdaki kelamları etmişler, çok da doğru demişler!! gidenler gitmeyenlere anlatsın :)



not: sevgili organizasyon şirketi charmenko, neden,neden, neden?

24.11.09

gothamist

valla hakkaten Ay'ıyla, ışığıyla, karanlığı ile, karaltısı ile, karakterleri ile, pusuyla, pasıyla, karmaşasıyla bi de işte bu sisi ile şehrimiz gotham city'nin tıpatıp aynısı olmadı mı? hele bi de şu levent-maslak hattındaki residanslarda otursam kimbilir daha neler yazardım! bu arada jokerin de alası var bizde. adını zikretmiycem , siz anladınız. hayal edin bi de joker dudağı çızsek süper olmaz mı? bu vesile ile şehrimizin altın anahtarını size veriyorum , şehrimizin adını da GOTHAMİST olarak değiştiriyorum. nasıl olsa artık orijinal olsun die herşeyin poposuna bi İST eki takılıyo, ben de taktım sefaaam olsun!!

tavsiye topu


şimdi size bir tavsiyeler topu yolluyorum. güzel başlayan ve kötü biten hafta sonumun güzel geçen saatlerinden seçmeler de diyebiliriz. bu sefer teknolojiden kaçınmadım ve fotoları kolaj yapıp hatta -dahi- numara da koydum;
1- cadillac records adlı film meğersem 2008 yapımı imiş de benim haberim yokmuş. the end mabetinden geçen gün almış olduğum bu filmi, özellikle müzikle  ilgili olanlara tavsiye ederim. şimdilerde dinlediğimiz müziklerin atası olan insanlara bir saygı duruşu niteliğinde olan bu güzide film filan falan desem ne saçma olur. kısacası muddy waters, littler walter, chuck berry, etta james gibi belli türlerin başlangıcı olan kişilerin bu işe nasıl başladığını anlatıyor. sevdiğimiz şeylerin tarihini bilmemizin faydalı olduğuna inanan bir insan olarak tavsiye ederim.

2- olmasaydı napardık diyecek hale geldiğimiz mısır apartmanında casa dell'arte adlı galeride azade köker sergisi var. 3 aralık'a kadar. parşömen kağıdı kullanarak yaptığı çok çok güzel kolajları görmek isterseniz buraya gidin. ben çok beğendim ve hatta bana da kendi yılbaşı kartı projemiçin  çok çok fikir verdi.

3- ay hakkaten olmasaydı napardık, yine mısır apartmanında, cda projects denen yerde- ki bu casa dell'arte'nin yan kuruluşu olur- ayşegül sağbaş'ın "fadu seni yakaladım!" adlı sergisi var. çok çok eğlenceli bir sergi. onu da beğendim 3 aralık a kadar tavsiye ederim.

4- gerçekten olmazsa olmaz yapı kredi kültür ve yay.'ın istiklal'deki mihenk taşı sergi salonu ömer uluç'u ağırlamakta. ömer uluç türk çağdaş sanatı için çok önemli bir kişilik lakin işleri benim beğenim dışında. yine de önemli bir sergi. 13 aralık'a kadar...

işte durum budur. benden söylemesi.

bazen evcil hayvanlarımızı fazla şımartıyoruz. mesela geçen gün ahu'nun köpeği, kaşla göz arasında, hırkamdaki düğmeleri yedi ve sonuçta laylaylom koşuşturmaya ve neşe saçmaya devam etti.

23.11.09

teninize reklam verilir

bugün radikal gazetesinde serdar kuzuloğlu'nun sayfasında okuduğum habere göre, artık led dövmeler yapılacakmış. yani bunun sokak dili nedir? yanar döner dövme!! teknik olarak dövme boyası yerine  led boyalar ile dövme yapılacak. siz de kolunuzu bacağınızı oynattıkca dövmeler janjanlı olacak. ee peeess. ayrıca bu dövmeler sayesinde kan şekeri, tansiyon filan gibi rahatsızlıklarda ortaya çıkacakmış, çünkü dövmeler renk değiştirecekmiş. bi de bi de bu led dövmeler bir süre sonra kendilerini imha ediyormuş. 

bakın aha şuraya çiziyorum, bu iş reklam amaçlı kullanılmazsa tüm dövmelerimin rengi atsın! önümüzdeki günlerde, kesinlikle derisinin altında coca cola, pepsi, ferrari, fenerbahçe, turkcell, avea, nike, adidas gibi markaların jan janlı dövmelerini para karşılığı teninde taşıyan insanlar olacak.. olacak... bence kesin olacak..

TURKEY

tanrıların pek de benim yanımda olmadığı bir hafta sonundan çıkmış bulunuyorum. zaten cuma günü bunu hissetmiştim, bir şeyler ters gidecekti...

aslında sakin ve güzel bir cuma akşamı ve onu takip eden cmts öğleden sonrası geçiriyor, uzun zamandır gezmek istediğim sergileri geziyordum. arada tünel starbucks'da hindili bir sandviç yedim, kahvemi içtim. gazetemi okudum. o anı düşününce ne kadar da safça içinde bulunduğum durumun keyfini çıkarıyormuşum. ah ahhh, o sandviçi hapur hupur keyifle yerken nereden bilecektim ki akşama bana pahalıya patlayacağını. rezalet ki ne rezalet az buz değil!! akşamüstü, o günün en önemli görevi olan; annem, 2 teyzem ve 1 kuzenimi leventten suadiye ye götürme işini gerçekleştirirken, onca sis ve trafiğin içinden göztepe ışıklara kadar kıvrana kıvrana gelip, kimseye çaktırmayıp, sonra bir anda annemden arabanın arkasındaki promosyon t-shirtün torbasını isteyene kadar  herşey arabadaki diğer 4 kişi için süperdi. ama işte o an şöfor koltuğunda oturan ben sonradan delik olduğunu öğreneceğim t-shirt torbasına resmen kustum. ışıklar kırmızı yanarken, yeşile 46 saniye varken.... haha sonra yeşil yandı ve ben araba kullanmaya devam ettim. küçücük arabanın içindeki 4 kadıncağızın halini düşünün!! tabii onlar hemen indi ve ben şu gün hala toparlanmaya çalışıyorum. bugün işe dahi gitmedim ve halsizlikten ölüyorum. biliyorum bu çok iğrenç bir hikaye ama bu blog iyi günde ve kötü günde benim iz kayıtlarım olduğuna göre yapacak bir şey yok. 

bu yetmezmiş gibi en en en sevdiğim kalem kutum ve içindeki en en en en sevdiğim kalemlerimi dün moda çaybahçesinde unuttum ve bugün bulmaya gittiğimde artık onlar başkasının aşkıydı! sonra derhal muji ye gidip, sanki hiçbir şey olmamış gibi, kalem kutumu yerine koymaya yeltelendiğimde, benim kalem kutusundan kalmamış olduğunu öğrendim.

işte sevgili gezegen sakinleri, daha başka tersliklerde oldu ama kafa şişirmenin de pek manaası yok. kıssadan hisse starbucks'larda hindi yemeyin!!!!

20.11.09

göz nuru bir proje


bu hafta benim kafayı takmış olduğum ingiliz fotoğraf sanatçısı rankin'in "eyescapes" adlı projesinin güzelliği konusunda ne diyeceğimi bilemedim. bari buraya koyayım da herkes hayran kalsın dedim. kimbilir karşımızdakilerin gözlerine dikkatlice baksak ne kadar farklı algılamalarımız olacak. bunlar gerçekten gözbebeği, öyle kandırmaca yok. şuracıktaki link de çok çok güzel başka gözbebekleri de var. gözümün nuru diye boşuna dememişler!!

HÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜP

bu "hüüüüüüüüp" sesi var ya, hani bazıları çay içerken, kahve içerken, çorba içerken çıkarıyor, işte o sese feci gıcığım. tabii ki bu sesten hoşlanan kimse olacağını sanmıyorum ama bazıları daha az kafaya takabilir bazıları daha çok. işte ben çok takıyorum. ve maalesef şunu söylemeliyim ki bu hüüüp işini erkekler daha çok yapıyor. hem de erkekler doğası itibari ile bu tür tuhaf durumlardan pek tiksinmiyor!! bir de bu hüüüp sanki yaş ilerledikçe artıyor galiba. bunun sebeplerini düşünüyorum ve şu sonuçlara varıyorum;

1- insanlar yaşlandıkça etraflarındakileri takmıyor, onlar hakkında ne düşünüleceği ile zerre kadar ilgilenmiyor, çekici veya da sevimli olma gibi hiç bir dertleri yok yani bu sesi çıkarıp çıkarmamak umurlarında değil

2- fiziksel olarak dudakların büzülmesi, dişlerin eskimesi, ağızlarının eskisinden daha çok yanması ve kulakların ağır işitir olması bu sesin ister istemez çıkmasına sebep oluyor

3- yaşlandıkları için dünyaya kıl oluyorlar ve etraftakileri rahatsız etmek için bilinçli olarak hüplüyorlar

4- bu bir çeşit oyun ve ben kurallarını bilmiyorum

işte, sebebi ne olursa olsun bu çok rahatsız edici bir durum, hele benim ucundan az biraz açık ofis gibi bir yerde çalışıyor iseniz ve yan hücrenizdeki zat hüüüüüüüüüp hüüüüüüüüüüüp diye içecekleri boğazdan içeri atıyor ise deli oluyorsunuz, üstüne üstlük bu insan yaşlı dahi diil. dolayısıyla yeni bir soru ile karşı karşıyayım gençler neden hüüüüüpletir?? cuma olmasına karlın fecii kılım hadi hayırlısı!!

bugün cuma ve bence böyle bir cuma... şatomun önünden geçen siyah bulutlara arkamı dönmüş, esen rüzgara yüzümü vermiş, olacakları bekleyen kasvetli ve iç sıkıntılı cuma. yine de dantel elbisemi ve onlara uygun eldivenlerimi giymeyi ihmal etmedim. saçlarımı da yaptım :)

18.11.09

topon- bir kamu hizmeti :)

10- radiohead- in rainbows

9- the streets- original pirate material

8- interpol- turn on the bright lights

7- arcade fire- funeral

6- pj harvey- stories from the city, stories from the sea

5- yeah yeah yeahs- fever to tell

4- arctic monkeys- whatever people say I am, that s what I m not

3- primal scream- xtrmntr

2- the libertines- up the bracket

1- the strokes- is this it?

şimdi bu liste nme'nin, geçtiğimiz son 10 yılın (ocak 2000- aralık 2009) en iyi 100 albümü listesinin ilk 10'u. liste belirlenirken nme çalışanları, seçilmiş müzisyenler ve bir de arctic monkeys, carl barat, the killers, jarvis cocker, pete doherty, elbow, johnny marr, ian brown, snoop dogg, alan mcgee, yeah yeah yeahs gibi endüstrinin içinden de bir çok kişinin seçimleri dikkate alınmış. benim fikrim objektif bir jüri olduğu, bu sebeple çıkan sonuca saygı duydum :) ayrıca ben de jüride olabilirmişim dedim!! şaka şaka da yine de ilk 10'a baktığımda şunları düşündüm.

1- iyi ki radiohead daha üst sıralarda diilmiş
2-the streets, arcade fire ve yeah yeah yeahs albümleri legal ya da illegal yollar ile edinilerek dinlenmeli çünkü yeteri kadar bilgi sahibi değilim.
3- the libertines'in albümünün 2.sırada olması beni şaşırttı çünkü benim bir ingiltere seyahatinde heathrow'da uçak beklerken sezgisel olarak edindiğim ve sonrasında çok çok beğendiğim bir albüm ama kimse yeteri ilgiyi göstermedi diye düşünmüştüm. işte burada layığını bulmuş :)
4- pj harvey ilk 10'da, arctic monkeys ve the strokes kesinlikle ilk 3 de olmalıydı. hiçbir itirazım yok. harika olmuş!

sonuç olarak bu kamu hizmetini size sunduğum için mutluyum gururluyurm ve 4. ve 3.maddede belirttiğim albümlerin her parçasını arka arkaya sıkılmadan dinlemişliyim var. hepsi de birbirinden güzel., hepside özel.

not 1- ilk 100 şarkı listesi yakında çıkacak, bakalım orada neler olacak
not 2- geriye kalan 90 albümü görmek için şuracığa işaret parmağınızı dokundurun.



keşke herşey bu kadar basit olsaydı!!

17.11.09

bon bon klübü takdimimdir


nme sayesinde keşfetmiş bulunduğum "the bon bon club" adlı grubu takdim ediyorum. kendileri nouvelle vague'nin ingiliz versiyonu. hani nouvelle vague nasıl böyle bohem bohem, gizemli gizemli, ilginç ilginç grup üyelerinden oluşuyor ve hani şarkıları da şahıslarına munhasır, ingiliz aksanları ile, güzel güzel kavırlıyorlarsa, işte bon bon klüp te aynı onların herşeyi ile ingiliz olanını yapıyor. eğer derdiniz nouvelle vague gibi sadece kavır yapmaksa bence genelde güzel işler ortaya çıkıyor, ama "hadi dur şurdan ben bi 80'lerden bi şarkı kavır yapayım, ortamımı canlandırıyım" diosanız, o zaman her kavır başarılı olamıyor. bu bon bon'cular benim myspace'den dinlediğim kadarı ile güzel şarkılar kavırlamış, fleetwood mac, pulp, the cure, kings of leon...bazen sevdiğiniz şarkıların başkaları tarafından güzel güzel dile getirilmesi ufkunuzu açabiliyor. bon bon'cuları ben çok beğendim, size de vaktiniz olduğunda şuracıktan dinlemenizi tavsiye ederim. şimdi bir de hazır lafı açılmışken -bence- iyi kavır kötü kavır listesi de çıkarabilirdim ama bu da sonraya kalsın. havalar nasıl olursa olsun müzik dünyamızdan eksik olmasın!

not: kavırlamanın türkçesi nedir be yaaa??

istanbul sokaklarında bisiklet ile dolaşabiliyor olsak, herkesin hayatı çok daha farklı olurdu.  öncelikle yokuşlar, sonra da katil balinalardan arınmak lazım :) burası new york!

16.11.09

çok entim işler çok yaban eller

şimdiki konumuz kuaförlerde yaşanan garip olaylar ! ben her ay mecburen kuaföre gidiyorum ama her gidişimde de nefret ediyorum. öncelikle şimdiye kadar hiç bi kuaför saçımı istediğim gibi yapamadı. zaten çoğu çıraklıktan geliyor ve sanatçı kişiliğe sahip olmadıkları için en iyi düz fön çekme işini beceriyorlar. biraz farklı bi şi istediniz mi hemen afallayıp kalıyorlar. ama esasen benim şu an değineceğim konu tasarımsal diil de biraz daha fiziksel. hani  saçınızı yıkıyolar ya, genelde çıraklar, 15-20 yaş arası çocuklar... işte ben kuaför prosesinin bu aşamasına kılım, nefret ediyorum, dayanamıyorum. neden mi ? çünkü bu çocuklar, size iyilik olsun diye, kafa tasınızı annenizin küçükken yaptığı gibi tırmık tırmık şampuanlayıp, durularken de masaj yapıyorlar. ııııııııyyyyyyyyyyy.... yani düşünsenize, nihayetinde bir yabancı, daha 15 yaşında bi çocuk sizin saçı şampuanlayıp bi de güzel masaj yapıyor. sokakta yürürken omzunuzun dahi değmesine müsaade etmeyeceğiniz bir yabancı kuaförde neler yapıyor. neyse, ben yıkama işi uzamaya başladığı an " aman benim saçımı hemen yıkayın ben masaj filan istemem" diyerek tehlikeyi saviyorum. peki erkeklerde durum ne? bildiğim kadarı ile onlarda da masaj olayı var, hem de öyle saç yıkama masajı diil bildiğiniz omuz, kol, kol, el filan da dahil oluyor, hem de erkek erkeğe... bu da garip geliyo bana, yani bi de ne alakası var kuzum saç işi ile masajın? bırakın masajı masözler ya da sevgililer yapsın, siz saçımızı en şahanesinden yapmaya çalışın. öyle masajmış fönmüş yemezler :)

not: yaa hani bi de erkeklerin saçını, başları lavaboya eğik olarak yıkıyorlar ya, ne acayip bi durumdur bu... tam aptüş olunuyo bence. bu sebeple aman  kızlar sevgililerini bu halde görmesinler karizma feci şekilde yerle bir olur.!

pazartesi sabahları herkes birbirine haftasonu dedikodularını anlatıyor ve ilk iş gününün yarısı bu şekilde gelip geçiyor!

15.11.09

saat 20.00 itibari ile tek tane sigaram var

bugün öğleden sonra annemlerden çıkarken babam bana "hadi evladım bana  aşağıdan bi sigara al da gel de öyle git" dedi. ben de 8 kat inip sonra tekrar çıkmayı göze alamadığım için "yok yaa" dedim ve kendisine kendi paketimden 3 kalem sigara verdim. sonra eve geldim bi de ne göreyim 3 adet sigaram var, ben bu sıkıcı pazar gününde temelli eve girmişim ve elişi faaliyetleri yapacağım!! bu ne demek 17.00 dan 01.00 a kadar 3 sigara ile idare etmek ya da 3 saat sonra bakkala gitmek demek ve bu olursa planların aksaması ve tembelliğe vurulan ket demek :)  ben sigara tiryakisi değilim haftada 2 paket sigara içerim. bazı günler hiç içmem... ama kısıtlı kaynaklar her zaman beynimi kışkırtır, bu sigara olayında olduğu gibi!!! kısıtlı kaynak bulmaya göreyim, amanın da aman...  ama neymiş? herşey beyinde bitermiş. işte şu an saat 21.02 ve 1 saatir paketimde yalnız bir sigaram var. peki bu ne demek? bununla idare edeceğim ve bakkala gitmeyeceğim demek. işte beynimin gücü, işte zafeeeeeerrrrrrrr!! bu iradeyi ben başka şeylerde göstersem neler olurdum neler, di mi ?? misery is a butterfly' dır.

14.11.09

konnnşu fırın. hmmmmmmmmmmm.... nefffiiisssssssssss

son günlerde her semptte japon çiçeği  misali birden bire peydah olan bir yiyecek zincirinden bahsetmek istiyorum; komşu (konuşma dili ile konnşu) fırın. önceleri ben bu konşuya pek yüz vermedim. önünden geçerken kafamı çevirdim, vitrininden gözkırpan kışkırtıcı çığlıklara kulaklarımı tıkadım, ancak 2-3 hafta önce ilk adımımı kızıltoprak şubesine atarak milli oldum. sonra da az buçuk müdavimi oldum. öncelikle iç mekan olarak bana hani bööle yurtdışında- özellikle paris te- ki bu hayal ürünü- gördüğümüz o fırınları hatırlatıyor. hem fabrika üretimi gibi ama hem değil, hem sıcak ama hem mesafeli, hem bol çeşitli hem makul fiyatlarda, çalışanlar şeker genç insanlar, bir örnek giyiniyorlar filan da falan. mekan gözlemlerim dışında, deneyimlediğim lezzetlerden hepsini size tavsiye ederim. mesela 5 tl ye satılan yuvarlak limonlu kek... hele bir de yeni çıkmışını yakalarsanız harika, içinde limon tadı yanında haş haş da bolca var. hafif kafa da yapıyo, çayla birlikte enfes. sonra benim gibi beyaz undan kaçanlar için kepekli ve tahıllı poğaça var, tahıllı simit var. sabah işe giderken kap-git modeli için çok uygun ve lezzetli. sonra kahvenin yanında ağızda eriyen kahveli - parça çikolatalı ve kepekli- vişneli küçük kurabiyeler kışkırtıcı ve nefis. sonra karnınız kazındığında çantadan çıkartıp atıştırabileceğiniz- suntalara alternatif- kepekli galeta hayat kurtrıcı. bir de öğlen yemeği için atıştırmalık sandviçler var ki onlarda gayet doyurucu ve taze. alın size her yönü ile konnşu firın.ama, yaniiii, sevdik die de abartmayalım, ne de olsa hamurişi, sonra şimanlayıp da benim kulaklarımı çınlatmayın oki mi?

şimdi de bir vijdan azabı: kızıltoprak'ta komşu fırın yokken hemen yanındaki motta çakması "motta" adlı pastaneden çok alışveriş yapıyodum, geçen gün arabayı oraya park edip de komşu fırın a girince o kadar utandım ki elimdeki paketi montun içine sokup arabaya geri döndüm ve yadigar pastanemin yüzüne bakamadan hızlı şoför nebahat edası ile gazladım. vijdanım da vijdanım... bu hayattaki seçme derdi beni helak ediyor, belirtmek isterim sevgili dışı kepekli içi vişne bahçeli  gezegen sakinleri !!!

yağmurlu ve çamurlu bir günde bir bağevine ya da şehir dışındaki bir çiftlik evine giderseniz botlarınızı ya da çizmelerinizi giymeyi unutmayın, yoksa hoplayıp zıplayarak yürümek zorunda kalırsınız!!

13.11.09

13.CUMA ve ARKADAŞLARI

işte sevgili gezegen sakinleri, yine harika bir haftasonuna doğru patinaj yapmaktayız. siz isteyin ya da istemeyin bu hafta sonu gelecek yaşanacak ve bitecektir. dolayısıyla tadını çıkarmaya bakmak lazım. benim bu aralar ve bu haftasonu için diyeceklerim şunlardan ibaret:
  • bu haftasounun cuması 13.cuma, aslında "ne olmuş yani " diyebiliriz, ama yine de ben bugün uçağa binmem mesela... ayrıca olacağı şu ki etrafta 13.cuma konseptli partiler düzenlenmesine bahane oluyor. ben de bu partilerden birine gitmeyi planlıyorum. tabii ki kadiköy'de tabii ki trip'te ama aslında gidişimin konseptle hiç alakası yok. sadece yolum düşebilir. düşmeyedebilir. akşam kebap yiycem sonra uyku tutmazsa gezicem.
  • bu hafta sonu hava 16 derece civarı güneşli olucak, ben derim ki sokaklara çıkıp gezelim, aman avm lere gitmeyelim! eğer yolum istiklale düşerse ben tekrar bi chagall yaparım. 

  • eğer kız iseniz manikür yaptırın mesela, şöyle kısa tırnağa kan kırmızısı oje sürdürün, sonra da çantanızı kolunuza takıp gidin, erkekseniz de bu kırmızı ojeli kızların koluna girin. onlar nasıl olsa sizi götürürler :)
  • herhangi bi sabah moda ya kahvaltıya gelirseniz bekleriz, denize karşı şööle koyu çay ve domates-peynir-zeytin-biber-zeytinyağ-fesleğen bulamacı yiyerek, gazete ya da derginizi okuyarak kendinizi harika hissedebilirsiniz.  bi de pinggggg pongggggg oynarsınız, ohh ne alaaaaa....
  • yaa aslında adalara da gitmek süper oluyor, ben geçen hafta burgaz adaya gittim, bi meyhanede içtim içtim, balık yedim. adaların havası bi başka, sanki bizden diiller gibi, sanki Kaş'ın kucağına oturmuş Meis gibi...
  • bu arada kendinize "ben nereleri gezdim bi bakalım" ya da "bayramda nereye uçsam yarabbii?" testi yapmak isterseniz, işte size the new york times'ın "2009 da gidilmesi en isabetli  44 yer" listesi . hani 1.sıra var ya; beirut, işte ben bayramda orada olacağım, bu listeden bakmadım. tesadüfii ve olağanüstü bir şekilde gelişiverdi.
görüldüğü gibi yine bol laf- sıfır fayda şeklindeki bir postumuzun daha sonuna geldik. havalar nasıl olursa olsun sizin havanız istediğiniz gibi olsun. havaya bağımlı kalmasın. madde bağımlısı olmasın. diyeceğim o dur ki "we go down to the river, into the river we'd dive."1-2-3 hopp...


mutfak becerinizi artırmak ve lezzetli yemekler yapabilmek için mutfağınıza yukarıdan bakmanız gerekir.

12.11.09

kırmızı ışık sendromu, redlight district diil ama...

ezelden beri(bu 18 yaşıma tekabül eder), haksızlığa uğrama ihtimali çok yüksek olduğundan, bazı durumlarda nabzım 1500 atarken araba kullanmak zorunda kalıyorum. ters yoldan mı gidenler, ışıklarda beklerken yandan sıra yapıp önünüze mi geçenler, olmayacak yerlere park edip sizin için yolda milim yer mi bırakanlar, yaya iseniz üzerinize mi sürenler, yaya geçidi nedir bilmeyenler, ne ararsanız var. her türlü beyinsiz hareket bu koordinatlarda mevcut. tüm bu  beyinsizliklerin nabzımı 1500'e çıkarması yetmiyor gibi şimdilerde kırmızı ışık sendromu ile de karşı karşıyayım. bu sendrom, kırmızı ışıkta ilk sırada iseniz baş gösteriyor. derdim, arkadaki sabırsız dünyalılar beni selektörleri ile dürtmesin, ya da kornaları ile taciz etmesin die, ayağım gazda gözüm ışıkta yeşilin yandığı salise gaza yüklenip uzamak derdi. allah muahafaza 2.saliseye kaldınız mı arkadaki 5.araba dahi korna çalmaya başlayıverir, ne olduğunuzu şaşırır, gürültü sebebi ile ufak bir travma dahi geçirebilirsiniz. arkada sabırsızlanan organizmalar umrumda diil, tek umrumda olan şey onlarla selektör ile dahi herhangi bir iletişime geçmemek, nabzımı oynatmamak, çünkü dişarıdan bir müdahele geldi mi benim arabadan inip direk müdahile girişesim var...hatta annemle babam bu konuda çok endişeli: "kızım bu koordinatlarda organizmalarla neden didişiyosun, vurucakalr seni valla" diyip duruyorlar. bu sebeple ben  bastım mı gaza, jazzyi kim tutar.. otomobil uçar gider, gönlüm gibi coşar gider nitekim...

not: konunun bugün için, gerçek hayatta kimse ile bir ilgisi yok. hani arkama düşerseniz bilesiniz diye sööledim. yok yok şaka şaka, siz yapmazsınız ben biliyorum :)

evde sessiz bir odada oturup, şimdiki zamanda yaşadığınız hayatı ve kendinizi düşündüğünüz oluyor mu? beğenmediğiniz şeyleri değiştirmek için bir şey yapıyor musunuz? kişisel gelişiminiz için girişimleriniz oluyor mu?

11.11.09

neden ? neden ben orada değilim?


işte bakın, olay budur!! londra nın göbeğinde, son yılllarda en "in" semt haline gelen shoreditch'de neler oluyor? olacağı şu ki; benim için en güzel liriklerin yazarı, yine benim için en yakışıklı erkeklerden bir tanesi, yine benim için tarzını en beğendiğim insanlardan bir tanesi, eski pulp grubu solisti, her yönü ile sanatçı jarvis cocker 7-11 kasım arası- yani şu an- bir dizi etkinilk düzenliyor. bi fiil kendisinin rol aldığı etkinlikler... neler mi var? bi kere konserler var, hem kendi vereceği hem de misafir çağıracağı sanatçıların.... sergiler var, yoga ve aerobik var, sonra herkesin kendi enstrümanını getirip müzik yapabileceği work shop lar var. eğer yukarıdaki tanıtım görseline bakarsanız jarvis'in olduğunu tahmin ettiğim özlü sözleri bulabilirsiniz. mesela "alkışlayın, rol alın ama ot gibi durmayın", ya da "bu benimle ilgili değil, sizinle ilgili değil, bu bizimle ilgili...". tüm bu olanlar 1. jarvis'in her  şeyi ile ne kadar mütevazi ve insanlar ile içiçe işler yapabileceğini, 2. londra'nın sanatın merkezi olduğunu, 3.benim neden orada olmak istediğimin ispatı olduğunu göstermektedir. toplumlar bu şekilde gelişiyor ve bilgileniyor ve yetişiyor, anlamadığı dilde yazılmış kitapları ezbere okuyarak diil!! bu arada pulp sadece "common people" değildir!!  etkinlik detayı burada. jarvis'in kendi sitesi de burada. çok komiklikler var.

All on a misty morning
I come to you with love
 
dün yapmış olduğum serzenişimden sonra havanın bu hale dönüşmesi konusunda kendi içimde geliştirdiğim sav: tanrı beni seviyor! kendisi beni seviyor çünkü hava yağmurlu ve kendisi beni seviyor çünkü yaşamama yetecek herşeyim ve en önemlisi de bir aklım var :) haydi paul weller, bizim için sööle o güzel sesin ve tüm yakışıklılığınla,  Let our spit and sweat, Mingle into one, Let it form a stream, Of union That would always run, Forever on....

10.11.09

gezegenimiz elden gidiyoooooooooooooooor!!

gerçekten hiç hoş değil, yo yo yo yo, hem de hiç hoş değil. geçtiğimiz 5 gündür hava mevsim normallerinin yakınında dahi diil. sonbahar desem diil, ilkbahar  desen diil, kış deseniz hiç diil. sıcaaaak, sıkıcıııııııı, bunaltıcııı, anlamsııııııııııııııııız, anormaaaaaaaaaaaaaal.... off ne bileyim hiç hoşlanmıyorum. bu kadar yıldır dünyada yaşayan biri olarak, kasım ayında 25 derece bir sıcaklık resmen dengemi bozuyor, yani mental olarak- zaten bunun dengesi var mıydı derseniz, ona da diyecek bi şi yok tabii. bugün 8 kasım pazar günü doğum gününü günlük güneşlik bir bahçe ortamında, güneşten kaçmak için fellik fellik şemsiye arayarak geçiren def dedi ki: " hayatımda ilk defa ben de yaz bebeği oldum!!" ee vallahi de oldu. endişeliyim sevgili dünyalılar ve artık kalın kazaklarımı ve çizmelerimi ve botlarımı ve çoraplarımı giymek istiyorum. bu anormal durum karşısında wwf- turkiye de çalışan babama bağlanıyorum... alooo alooooooo babaaaaa, huuu, nedir bu gezegenin hali? açıklama yapın, öyle panda logosu ile her yerde reklam yapmak olmaz, kurtarın biziiiiiiiiiiiiiiii!!!!

yoga'da kedi pilates'te cat-camel olarak bilinen bu hareketi günde 2 kere; sabah yataktan inmeden önce, akşam yatmadan önce tekrarlamanın faydalarından haberdar mısınız?
bugün saat dokuzu beş geçti. nokta.

9.11.09


bu akşam annem balık yapıyor, ben de gidip hapur hupur yiyorum. sonra da çay içip babamla tavla oynuyorum ve birbirimizin taşlarını acımasızca şakkudu şukkkudu kırıyoruz!! bu bir pazartesi klasiği

ROLL'a hoşçakal diyin!

bu ekonomik kriz süreci başladı başlayalı, ara sıra, burada kapanan ya da 2-3 ayda bir çıkmaya başlayan dergilerden bahsedip ağlıyordum. işte korkulan oldu ve yıllardır sadık bir okuyucu olarak takip ettiğim, hiç ihanet etmediğim sevgili dergim ROLL kapanmaya karar verdi. bu ay çıkardıkları sayı son sayıları! ben bunu bilmeden almıştım ve  henüz okumaya başlamamıştım. bir pastayı yerken nasıl en güzel yerini sona bırakıyorsam, bant ve ROLL'u da bu şekilde hep sona saklarım. hep en keyifli anlarımda ve en sevdiğim mekanlarda okumak isterim onları... mesela moda da, ya da güzel bir kahve eşiliğinde herhangi bir kahve zincirinde... bu sebeple nasıl bir veda içermekte bu sayı onu bilemiyorum, ama gerçekten çok üzüldüm. insanın sevdiği şeyler yok olmaya başlayınca ve sevmediği şeyler artmaya başlayınca, yaşamını sürdürdüğü yer ile arasındaki bağın ne kadar zayıfladığını görüp, kendisinin oradaki varlığını sorgulama süreleri ve sıklıkları da artıyor. belki bi gün istediğimiz gibi bir dünyada yaşayacağız. kimbilir 2012'den sonra mars'da mesela!! 

Nobody knows what human life is.
Why we come, why we go.
So why then do I know
I will see you,
I will see you in far off places?
(morrissey)
pazarakşamısendromugibisiyok

7.11.09

yok artık dedim!!

bugün kadıköy'de dolaşırken bir giyim mağazası gözüme çarptı. yani öyle böyle çarpma diil, balyoz gibi çarptı. dükkanın ismi "giyenzi" !!!! bu şaka diil gerçek! hani günlük konuşmalarda turkçeyi katlederek kullandığımız sokak dilinde söylediğimiz gibi; gelenzi, gidenzi, yiyenzi, içenzi... onun gibi.. kendimi düşünüyorum da, hep hayalini kurduğum işlerden biri olann kendi tasarımlarımı satabileceğim bir dükkana kavuşsam, onca çabadan sonra hayallerimi yatırsam, paramı yatırsam bu işe ve sonra bunun adını "giyenzi" koysam, vallahi de billahi de affetmem kendimi. kendimi de bu ismi koyan başkalarını da .... hay ben sizin aklınızı ne yapayım sevgili girişimci, ya da allah akıl fikir versin!!

6.11.09

murakami

radikal kitaptan bugün alınan bilgiye göre murakami'nin yeni kitabı "sahilde kafka" anadilimize çevrilmiştir. imkansızın şarkısını okumuş ve çok çok sevmiş biri olarak maalesef kitap ile ilgili bilgi veremeyeceğim, çünkü kronik unutkanlık durumum var. sadece bilmenizi isterim ki böyle bir kitap çıkmış bulunuyor. bir gün bence nobel ödülü murakami'yi de bulacak ama ne olursa olsun her canlı bir gün ölümü tadacaktır! rezillik...

5.11.09

waiting is the time spent *not* living.

bu güzel güneşli kasım gününün özlü sözü bu olsun mu olsun.... beklemek "yaşamadan" harcadığınız zamandır... iyi demişsiniz kardeşim!

karşınızdaki bir erkek ya da bir kadın sürekli  mola isteyip zaman mı kazanıyo, BEKLEMEEE!!

iş yerinde patron terfiniz için bin bir bahane mi anlatıyor, BEKLEMEEEE!!

diyete başlamak için pazartesi mi gelecek, BEKLEMEEE!!

uzak diyarları görmek için yanına arkadaş mı arıyorsun, BEKLEMEE!!

sevdiğin işi yapmak için cesaretin mi yok, BEKLEMEE!!

bir arkadaşın buluşmak için sürekli gün mü erteliyor, BEKLEMEEE!!

vallahi de beklemeyin, yürüyün gidin, hayatımızdan daha mı kıymetli ayol!!! zaman geçiyor, hayat geçiyor, gençlik gidiyor. evet, burada beni bilenler "diyene de bak" diyebilirler, zira derlersede doğru derler, diyeninin bir yüzü demeyenin iki yüzü kara! hele hele 1.maddede benim rekorum üzerine rekor yoktur, bekleeeee, bekleeee, bekleeee..... sonra hiç sevmediğim bir işi yapıp dururken, sanki para babası bir gönüllü bana istediğim işi yaptıracak gibi bekleee, bekleee, bekleeee..sonra diyete başlamak için bekleee, bekleee, bekleeeee, sonra uzak diyarlara gitmek için birilerinin keyfinin gelmesini bekleee, bekleee, bekleee. gece dans etmeye gitmek için yine komisyon kararlarını beklee, beklee, bekleeee... galiba ben kendimi camdan atmaya gidiyorum!! ya da yaşamadığım zamanları yaşamaya :)

ya baksanıza, herşey iyi güzel, istersek kendi hayatımız için beklemeyebiliriz ama yaşadığmız yer için bence ne kadar beklesek nafilee, esas bir an önce vınnlamak ve hiç beklememek lazımmış. zamanında bilemedik. e öncekileri olduğu gibi... hiç bilemedim yahu... ben bilme özürlüyüm, burdan bu anlaşılıyor. gün geçmiyor ki bir blog saçmalığımdan yeni bi şi öğrenmiyim... sağlık ve esenlik sizlerin olsun, asgari 30 km hız ile ilerleyin, duraklama yapmayın!!

her gün en az 1 elma yemenin faydalarından haberdar mısınız?

4.11.09

cikki di cik cikkkidi cik cik cik cik

twitter da aktif hayata geçtim bu hafta... eğer doğru kişileri ya da toplulukları izlerseniz faydalı ve güzel bilgiye ulaşabiliyorsunuz. tabii ki eğer bir i phone olsun, bir blackberry olsun, ben de olsaydı işte o zaman cik cik lemenin kralını yapardım. ama maalesef hayat şartları buna elvermedi. ama neymiş? hayata küsmiycek mişiz, elimizde ne varsa onunla yetinicekmişiz! ayy cik cik lerken nerelere geldim, pardon... velhasıl, kendinize güveniyosanız gelin twitter da da cikkkidi cik, cikkidi cik ötelim, her daim geyiğe devam edelim.

HIRSLI BİR KADIN+ÇEKİMSER BİR ERKEK+BİR PARTİ+KİMYA+İÇGÜDÜ

evet şu an değineceğim konular- ki aslında ben nick cave'in sözcüsüyüm- biraz tehlikeli konular! biri erkek biri dişi, bunu yapan iki kişi cinsinden... bakın şöyle ki; bir erkek, bir kadın ve alkol sözkonusu olduğunda, genelde kadının istediği şey olur. daha doğrusu kadın bir av gibi dursa da ve erkek de avlandığını sansa da, aslında kadın düşüncelerini gerçekleştirmek için varlığını bir yem olarak kullanabilmektedir. bu durum havanın karardığı alkollü saatlerin kaçınılmaz bir eylemidir. tabii ki de yemi yemeyecek erkekler de olabilir ama bunlar istisnadır! bir kadın elinde içkisi ile bir erkeğin yanına gittiğinde, yavaş yavaş bir muhabbet geliştirdiğinde, belki de açılan konular itibari ile hararetli tartışmalara girdiğinde, erkek o sırada, kadının görünüşünü, gözünü, duruşunu süzüp, 3-5 saat sonra olabilecekleri hayal etmekte ve belki de kendini "bir kez olsun oltaya gelme, adam gibi evine dön, bunun sabahı da var, sonra ertesi günü ve ertesi günü de olabilir oğlum!" diye telkin etmeye çalışmaktadır. ama  nick cave'in de dediği gibi, genelde erkeğin son bulduğu yer, geri çevrilemez, dönülemez bir yoldur  (mezar benzetmesi süper) !! siz istediğiniz kadar bahane uydurun, yok teknem gitmiyo, yok küreğim kırıldı, yok kolum ağrıyo, nafile de nafile...  yani demek ki bu işler böyle sevgili dünyalılar, herkes bunu böyle bilsin. şimdi gündüz vakti, iş yaparken sen bunu mu düşündün derseniz, aslında sadece bu şarkıyı dinledim ve o da işte bunu anlatıyor. çok ince ince anlatıyor. ben de bu entrikalara ve omuzlarımızdaki küçük insanlara bayılmaktayım :)  kimyalar ve içgüdüler ve etten  kemikten bizler ve zaaflarımız ve cinsler çarpışması:!! hepimiz insanız neticede :)

not: bu şarkıya dair başka yorumu olan varsa açıklasın!

 You found me at some party
You thought I'd understand
You barreled over to me
With a drink in each hand
I respect your beliefs, girl,
And I consider you a friend,
But I've already been born once,
I don't wanna to be born again.
Your knowledge is impressive
And your argument is good
But I am the resurrection, babe,
And you're standing on my foot!

But my little boat is empty
It don't go
And my oar is broken
It don't row, row, row

Your tiny little face
Keeps yapping in the gloom
Seven steps behind me
With your dustpan and broom.
I couldn't help but imagine you
All postured and prone
But there's a little guy on my shoulder
Says I should go home alone.
You keep leaning in on me
And you're looking pretty pissed
That grave you've dug between your legs
Is hard to resist.

But my little boat is empty
It don't go
And my oar is broken
It don't row, row, row
But my little boat is empty
It don't go
And my oar is broken
It don't row, row, row

Give to God what belongs to God
And give the rest to me
Tell our gracious host to fuck himself
It's time for us to leave.


nick cave

hey!!!! gezegen sakinleri  bugün daha iyisiniz ya???

3.11.09

sevginin gücü

hafifmüzik.org vasıtası ile 103.8 dinamo fm de dün akşam başlayan ve kaan sezyum ile deniz isimli birisinin sunduğu programı dinledim. ilk program olması sebebi ile teknik ve lirik aksaklıklar başgösterdi tabii ama ben bazı yerlerinde feci güldüm. yani geyiğin kralını yapıyorlar diyebiliriz! ayrıca seçtikleri müzikler de çok iyiydi- konuğun mehmet tez olması bunu ne kadar etkiledi bugün göreceğiz :) bundan böyle, anladığım kadarı ile, her pazartesi, salı ve çarşamba 18.00-20.00 arası bu programı dinleme imkanı var. yeni dönem geyik ve güzel müzik dinlemek istersen tune in, çekinme...

çoooooook uzun zamandır, yani kent fm kapandığından beri, böyle sazlı sözlü bir program dinlemediğim için, dün akşam ki durumum kendi kendime çok nostaljik geldi. sanki biraz da kent fm deki formatlara benziyor gibiydi, ama bu bir göz ve gönül yanılması olabilir. bu aralar aklıma şöyle bir soru gelmekte. acaba dinamo fm tebdili mekanda fayda sağlarken aynı zamanda yeni bir kent fm- radyoeksen türevi de yaratmaya çalışıyor mu? çalışmıyorsa da çalışsın bee, çalışın ey müziğe gönül verenler, bize de alternatifli bir müzik alemi sunun, olmaz mı?

selam dünyalılar, bugün nasılsınız?

2.11.09

sergiye gitmek ister misiniz?


buralarda bahsetmiştim, pera müzesinde chagall'ın sergisi başladı ve ben de dün oradaydım. o kadar ama o kadar ve o kadar hoşuma gitti ki... daha çok chagall'ın eskizleri var sergide... öyle yağlıboya tuvallerini görmeyi beklememek lazım, ama eskiz diyip geçmeyin, çünkü bunlar aynı zamanda ilk aşkı ve ilk karısı olan bella dönemine ait. chagall aşık olduğu zamanlara dair resimlerini renk katarak yapmış, diğer resimler ise genelde siyah beyaz. çok duygu yüklü ve içten buldum. tabii bu kadar etkileyici olmasının sebebi, çok sevdiği bella'sının vakitsiz ve erken bir zamanda hastalanıp ölmesi ile de alakalı... chagall şerefine ben de blog fotolarımı bu hafta onun resimlerinden seçicem. işte yukarıdaki resim; chagall ve bella şehrin üzerinde uçarken :) yani aşklarından ayakları yerden kesildiği zamanlar :) 

dün soğuk, yağmurlu ve karanlık bir gündü. ben kalın kalın giyinip kendimi sergiye doğru götürdüm, kulağıma tindersticks verdim ki resimler ile çok uyumlu idi bence. her, bathtime, travelling light, jism çalarken, tamamen çevremden kopup o güzel resimleri seyrettim, sonra da istiklal de biraz yürüyüp bir kahve içtim. harika oldu!  tavsiye olunur, sergiyi görün ve bir ressamın hüzünlü yaşamına siz de seyirci olun !!

1.11.09

kasımpatı

kasım pat die geldi. ne de arada derede bir aydır şu kasım... benim için hiç bi özelliği yoktur, hiç bir özel güne, anıya, olaya tekabül etmez. yılın son ayından bir önceki ay olduğu için henüz panik hissi de yaratmaz. daha çok aralık geldiğinde heyacanımız çokça olsun diye sessiz sakin yerinde durmayı tercih eder. bakalım 2009 yılının kasım ayı nelere gebe? kız mı oğlan mı? ikiz mi? nee??

en önemlisi bu ay bayram tatili var, en azından 5 gün tatil. bu sayede bana londra yolları taştan, o çıkardı ben
 baştan!! sonra bi kaç hemcinsimin doğum günü var. yani bunlar akrep kadını, yani korkulur, şakaya gelmez!!  sonra yarın u2 konser biletleri satışa çıkıyor, bakalım neler olucak. bana kalsa bi b.k olmasını istemem. şu an bilet almaya da niyetim yok!ayrıca benim kasım ayından bi isteğim var, allahaşkına bi sürü güzel film gelsin, bu sezon çok kesat geçiyor! onun dışında havanın da yardımı ile bol bol güzel müzikler dinleyip, içerek yerlerde sürünsem bana yeter gibi!!

haydi bakalım kasım, hoşgeldin. umarım bize bilmediğimiz ve güzel sürprizler yaparsın, biz de seni manik depresif, sessiz sakin, ne olduğu belirsiz aylar listemizden çıkarırız.

allahım allahım h1n1 beni de bulacak mı?

of yaa feci panik içindeyim. ne zaman tv yi açsam karşımda h1n1!!! eğer siz de çok fazla rastlıyor ve sıkılıyorsanız, işte burayı da açınca karşınıza çıkacak ve "ooooffff, burada da mı h1 n1"diyip bana küfrediceksiniz. ama durun etmeyin yazıktır günahtır!! asıl poblem benim delicesine tutulduğum panik durumu. zaten bu tip olaylar karşısında hiç bir zaman soğukkanlı olamadım, şimdi bi de salgın hastalıkmış, yok şubat ayında 21 milyon kişi ülkemizde h1n1 olacakmış derken daha da bir septik hal aldım. kapı kollarını peçete ile tutup, sürekli elimi yıkamayı düşünüp, yıkayamadıım zamanlarda da kötü kokulu ıslak mendiller ile silmek zorunda kalıyorum. geçen gün büyük doktorlardan biri dedi ki, şu an geçirilen grip vakaaalarının %98'i h1n1 imiş! e peki merak ediyorum, mesela ben çok zibidi gibi giyindim, ve sokakta çok üşüdüm, sonra soğuk aldım, ve grip oldum. yani acaba sayın bilirkişiler grip dediğimiz şey sadece virütik midir? nedir yaa??? allahım çok korkuyorum. h1n1 canavarı beni ebeliycek mi???ya daaaa


who'll be the last to die for a mistake, the last to die for a mistake!!

sağlıcakla kalın temennisi günümüzde geyik olmaktan çıkıp gerçek bir anlam kazandı. sağlıcakla kalın sevgili dünyalılar!