parasol'e özel arama kutusu

27.9.09

babylon dergi; müzik dergisi mi, mekanın dergisi mi?

bildiğiniz ya da bilmediğiniz gibi dergi dünyamız bu ay yeni bir dergi kazandı; babylon dergi no 1 sonbahar. dergi çıkmadan önce sesi geldiğinden ben de 1 adet kopya edinmek için sabırsızlanıyordum. sonra edindim ve bu yarı yağmurlu istanbul gününde de göz atma fırsatım oldu.

bir kere babylon ve pozitif ekibi bence müthişler. hem istanbul hem de türkiye için ufkumuzu açan, bir sürü müzisyeni canlı seyretmemizi sağlayan başarılı ve gerçekten müziğe gönül vermiş insanlar olduklarını düşünüyorum. hatta pozitif'de çalışmak da hep benim hayallerimden biri olmuştur- hiç bir atılım yaptın mı derseniz ben de hayır derim.

ancaaaaaaaaaaak.. şimdi ben bu derginin çıkacağını duyunca, hem de bant ekibinin bu işi üstlendiğini de duyunca pek bir hoşuma gitmişti. yeni bir müzik dergisi aman da aman demiştim. fakat görüyorum ki aslında bu dergi daha çok babylon'un etkinlikleri üzerine kurulu bir dergi. arasıra sanki mekanın bir reklamı, tanıtımı filan gibi düşüncelerim de ağır basmadı diil. e ama tabii ki de öyle olucak kızım, ne olacaktı adı üstünde babylon dergi diyebilirsiniz, ben de yaa evet aslında öyle gerçekten derim. böylece dergiyi olduğu şekilde kabulleniriz. bu arada derginin içinden 5 tl'lik kupon çıkıyor, bunu da babylondan yapacağınız herhangi bir alışverişten düşebiliyorsunuz. bir nevi dergi parasını çıkarma ihtimaliniz var, bu da iyi bi şi...

ve fakaaaaaaaaaat bir de ne var? derginin dağıtımı konusu. dergi sadece belli noktalardan satışa sunuldu. mesela remzi kitabevi, mesela robinson kitabevi, mesela istanbul modern. başka yerlerde var ama ben şimdi unuttum. epi topu 12 nokta galiba. bu noktalardan pek hoşlanmadım. bana çok elitist bir yaklaşımla belirlenmiş gibi geldi. hep o "beyaz türkler"in gittiği yerler. galiba babylon a gidenleri hedef kitle seçmişler, genel olarak babylona gitmeyen müzik severler ise derginin ayağına gitmek durumunda.

tabii ki bunların hepsi tercih meselesi isteyen istediği şeyi istediği yerde satar ama maalesef bence burada sorun şu. bizim ülkede o kadar az müzik dergisi çıkıyor ki çıkanlar da herkese mal olsun istiyoruz ve o kadar az bu tür organizasyon var ki yaptıkları şeyler fazlasıyla göz önünde oluyor ve o kadar az bu işlere gönül vermiş insan var ki ben de her şeye rağmen onları tebrik edip aman noolur pes etmeyin, devam edin diyerek tahtaya vuruyorum!

cumartesi notları ya da herhangi bir gün

* o kadar tezcanlıyım ki kırmızı ojelerin kurumasını bekleyecek kadar dahi sabrım yok.

* 5 yıldır görmediğiniz birisini aynı gün istanbul modern de ve akşamına bahariye de görme ihtimaliniz nedir?

* sarkis sergisini hiç anlamamış olan 6 kişinin müze retoranında parfeden bahsetmesi normal değil midir?

* pişkinlik, duyarsızlık, samimiyetsizlik eğer ruhunuza işlemiş ise- uyuşturucu misali - bundan kurtulmanız mümkün değildir. hatta bunlar sizi o kadar hapseder ki sonunda elinizdeki her şeyi kaybedersiniz. bu insanlar ümitsiz bir vakkaaalardır.

* eski dostlar ile karşılaşıp gece yarısına kadar sohbet etmek bana çok iyi geliyor. bir geçmişim olduğunu hatırlıyorum.

* her zaman beni gerçekten seven insanlarla birlikte olmalıyım, bu benim enerjimin de süper eğlenceli ve olumlu bir moda geçmesine sebep oluyor.

* moda çok güzel bir yer.

25.9.09

alman hastanesi

hiç sıraselvilerdeki alman hastanesine gittiniz mi? ben hayatımda ilk kez bu akşam bir arkadaşımı ziyaret gittim. aman allahım nasıl bir yer orası? büyük londra oteli halt etmiş yanında. oymalı kakmalı koltuklar, asma tavanlar, aynalar, süsler.. "kitsch" nedir diye sorana "alman hastanesidir" derim terddütsüz. bir de akşam vakti içeriği bir ışıklandırmışlar sormayın gitsin, yanımdaki erkek kişi aynı geneleve benzediğini söyledi. loş atmosfer içinde mavi yandan gömmeli ışıklar. kaç hasta yatıyor bu akşam dedik 23 dediler. az bulduk bu sayıyı ve hastanenin baştan aşağı değişime kucak açması gerektiğine karar verdik.

gözünüz aydın U2 geliyor!!

ben hafifmüzik.org da okudum ama galiba ben okuyana kadar sağır sultan bile duymuştu!! sonunda U2 şehrimnize teşrif edecek. hani gelmiyeceklerdi hani burada insan hakları ihlal ediliyordu hani bilmem neydi. ne değişti de şimdi geliyorlar? bi baktlar ki 360 derecenin içine türkiye de giriyormuş!!!

ben bu habere sevindim desem yalan olur. daha öncede buradan belirttiğim üzere U2 benim için çooooooook eskide kaldı. bono irlanda için şarkı söylediği günlerde.. ama tabii ki eğer 12 ay sonra başıma bi şi gelmemiş olursa neler olduğuna bakmak için gidip göreceğim U2 yu. en azından the edge in hatırı için :) sunday bloody sundaaaaaaaaaay die de bağıracağım gerekirse.

naylon U2 geldi hoş geldi
ama artık bu saatten sonra biraz boş geldi

adlı şiirimi bono ya gönderiyorum bi kuple sivuple..

24.9.09

cızırdayan radyo

vızıldayan sinek

kapanmayan musluktan damlayan su

üst komşunun topuklu terliği

alt komşunun surrrrrround sistemli sinema keyfi

denize zorla sokulan çocuğun feryadı

herhangi bir anda çalan korna

sabah çalan alarm

polis arabasından yapılan plaka anonsu

tabağa sürten bıçak

dişe değen çatal

çıtlatılan parmak

törpülenen tırnak



23.9.09

özgün olmaya evet
kopyalamataklitetmebenzetmeyeçalışmaya hayır

meraklısına bayramda kaş manzaraları

artık bugün sonabahar kış 09-10 sezonuna adım atıyorum. bayram tatilini bir separatör olarak kullanıyorum. bu yeni sezonu" bayramda kaş nasıldı acaba" diye merak edenlere bir kitapçık yaparak taçlandırıyorum. bakın işte güzide tatil kasabamızdaki tatilim benim için şöyleydi;


bütün gecelerimiz deja vu da geçti. anıl ın çaldığı müthiş müzikler ile kah dans ettik, kah dans etmedik. biz her akşam istek şarkı istedik. o da sağ olsun olanları çaldı. ilk akşam bruce dan radio nowhere istediğimizden itibaren her akşam biz içeri girdiğimizde- bize cest olsun diye yaptığnı sandığım- bu şarkıyı çaldı. bol bol mojito içildi ama ben en çok kendimce süper bir keşif olarak adlandırdığım buzlu şendi içtim.


kaş gezilerinin vazgeçilmez yemek noktalarından biri olan bahçe restoranda güzel mezeler yedik ama en çok spaghettici - eski adı ile spaghetti house- de yediğimiz yemekler hoşumuza gitti. onun dışında her gün en az 2 kez noel babada mola verip çaylar- kahveler içtik, meydandan gelen geçenleri seyrettik. bademci ile selamlaştık, köpekleri sevdik, en önemlisi basket maçlarını buradaki büyük ekranlarda seyrettik taaaaaaaaaa ki yunanistan bizi eleyene kadar!
türkiye deki sahil mekanları içinde en güzel dükkanları olan yer kaş bence. işte uzun çarşısında biz de birazcık gümüş neyin aldık. bir de sumru nun dükkanından çok güzel kolyeler ve çantalar... kaygan taşların üzerinde ayağımız kaymasın diye çok çok dikkatli yürdük.
işte bayramda kaş ta olduğumun en büyük kanıtı; mavi nin önü!!! tüm bayram geceleri boyunca mavi nin önü işte böyleydi, ama biz bu kalabalığa hiç girmedik, zira bu kalabalık ilginç bir kalabalıktı. bence artık mavi 80'ler hard rock konseptini biraz güncellemeli, artık bu müziklere ben pek tahammül edemiyorum!
tabii ki her gün denizde çıp çıp yüzdük, bir kaç gün işte gökyüzü böyle gri bulutlar ile kaplıydı. hatta bir akşam üstü deniz dönüşü yağmur altında deja vu da biralarımızı içip, dans edip, sırılsıklam islandık ki bu da çok fantastiş oldu!!
ben hep ve her daim ve her zaman ve her yerde olduğu gibi burada da en büyük çantayı taşıyan kız ünvanını aldım, çantamda yok yokdu. fotoda görünen büyük çantamın içi havlu, kiyafet kitap, pareyo, deniz gözlüğü güneş yağı vs ile dolu iken büyük çantamın içindeki "küçük şeyler çantası"nda ise para, ilaç, sakız, ipod taç, foto maşin, cep tel, dudak parlatıcısı, toka, güneş gözlüğü neyin vardı. herkes "küçük şeyler çantası" ile çok dalga geçti :(
bi sürü bi sürü çeşit çeşit kolye, bilezik, küpe çart curt ıvır zıvır kombinasyonlarım sebebi ile buluşma yerlerine saatinde varamadım, hep geç kaldım, küpelerim x-ray de sebep olduğu metal yoğunluğu sebebi ile ilgi uyandırınca, çantamdan hepsini çıkartıp havaalanına da bir gösteri yapmış oldum :)

hemen hemen her gün limanağzında nuri nin yerine gidip göl kıvamındaki denizde bol bol yüzdüm. deniz kaplumbağalarınım kabuğuna tutunup balıklar ile oynadım, anne köftesi ve çiftlik çuprası yedim. hamakda bir oyana bir bu yana sallandım.

en önemlisi işte sadık dostum ipod taçım ile bol bol müzik dinledim, modem olduğu yerlerde maillarıma baktım, blogları takip ettim... bunun yanında her ne kadar bir fotosu olmasa da, yarısında olduğum aşk ile ilgili bir kitabımı, nick hornby nin shakepeare para için yazdı kitabını ve ian mcewan'ın siyah köpekler kitabını bitirdim. hepsi de bence güzeldi.

bunların dışında bu seferki kaş gezisinde eskinin ne kadar güzel olduğunu ve benim de ne kadar o zamanları özlediğimi fark ettim. ayrıca blogumu çok özledim, bu özlemin şerefine kendisine yeni bir template seçmeye karar verdim... işte böyle sevgili dünyalılar. umarım dalaman uçaklarındaki zengin züppecikler ile karşılaşmak zorunda kalmaz ve mutlu günler geçirirsiniz :) geçmiş bayram kutlu mutlu olsun.

yeni yayın döneminde kendime başarılar diliyorum!

19.9.09

ömer aaaaaşık ile aşık atılmaz

sonunda basket heyecanı da uçup gitti. mücadele etmezseniz ve kazanmak istemezseniz, kaybedersiniz. işte bu kadar basit. bir de tabii takımınızda büyü yapılmış oyuncunuz varsa o da üstüne tuz biber olur.

yani allahaşkına bu ömer aşık ın durumu nedir ben merak ediyorum. savımı da söyliyeyim. bence en son kavgalı ayrıldığı kız arkadaşı ona büyü yaptırdı. dedi ki; "aman da büyücü teyze, şu ömer e bi büyü yap ki hiç bir faul atışı sayı olmasın!!" e yuh. insan düşmanına bunu yapmaz!! bi de bu büyü tam avrupa şampiyonası maçlarına denk geldi mi!! işte buyrun burdan yakın. bir milli takım oyuncusu 513536564 faul atışının 513536562 tanesini sayı yapamaz mı? yapamayabiliyomuş bunu gördük. ömercik in resmen adı çıktı. o faul atışı yapacağı zaman herkes bıyık altından gülmeye başladı. en son kendisi de güldü. ömer tarafından bakarsanız herhalde hayatının en büyük travmasını yaşadı. "allahım allahım noolur bana faul neyin yapmasınlar, şimdi yine herkesin önünde topu elime alıp çembere sokmaya çalışıcam, anneeeee" dediğini düşünüyorum!! e olmayınca olmuyor!!

artık en son bügünki maçta spiker şöyle dedi: "sevgili seyirciler ömer bu iki maç arasında faul atışı çalışması yaptı ama yine de şansızlık işte" gibi bi şi.... yahu, bunca sene bu çocuk napıyodu? neye çalışıyodu?? karpuzlama diye bi şi var, bari onu yapsaydı!!

not1- oğuz 22 yaşında aklınız alıyor mu?

not2- ömer aşık faul atışlarına rağmen aslında çok iyi oynadı, aman diyim

not3- hellas lafına bayılıyorum.

18.9.09

o mu bu mu?

sabah 9 da kalktınız. evden çıktınız. 5 dakika yürüdünüz. elinizdeki anahtar ile kapıyı açtınız. etrafa şöyle bir göz attınız. megafonadan çaycıya seslendiniz. "bir çay" dediniz. yoldan aldığınız poğaça paketini açtınız. o sırada 2 dk uzaklıktaki çay ocağından çay geldi. yediniz içtiniz. etraftaki dükkanlar yavaş yavaş canlanmaya başladı. onlarda sizin yaptıklarınızı yaptılar. içlerinden sevdiklerinize gunaydın dediniz. sevmediklerinizi görmezden geldiniz. biraz gazete okudunuz. 1 saat geçti. içeriye erken uyanmış olan bir kaç kişi girdi. bir kaç fiyat sordular. sonra teşekkür ettiler. 2 saat geçti. 3 saat geçti. öğlen sıcağı bastırdı. uykunuz geldi. bir kaç esnediniz. 4 saat geçti. 5 saat geçti. 2 kişiye satış yaptınız. 6 saat geçti. 3 dk ötedeki dönerciden sandviç söylediniz. karşı komşu geldi. çay ocağından türk kahvesi söyleyip diğer komşunun aşk hayatı ile ilgili dedikodu yaptınız. 7 saat geçti. 8 saat geçti. 9 saat geçti. denizden dönenler turlamaya başladı. sokak biraz hareketlendi. 3 satış yaptınız. 10 saat geçti. büfeden kaşarlı tost ve ayran söylediniz. çaprazdaki komşu ile tostları yiyip karşı komşunun kocası ile ilgili dedikodu yaptınız. 11 saat geçti. 12 saat geçti. 13 saat geçti. saat 22.00. 2 saat kaldı. 5 satış yaptınız. 14 saat geçti. yoldan geçen süper mini etekli ve ince topuklu hatunları süzdünüz. yan komşu ile göz göze geldiniz. alaycı bir gülümseme belirdi yüzünüzde. 15 saat geçti. anahtarları çantadan çıkardınız. kapıyı kilitlediniz. diğer komşular ile 2 dk ötedeki bara gittiniz. 3 bira içtiniz. 17 saat geçti. 5 dk uzaklıktaki evinize gittiniz. 6 ay her gün aynı şeyleri yaptınız. sezonu tapi kapattınız. 6 ay size kaldı. biraz evde takıldınız. biraz istanbula gittiniz. biraz ailenizi ziyaret ettiniz. ve sonra tekrar 9 da kalkıp kapıyı açtınız.

böyle hayatlar var. durağan, zamanı öldüren. tercih meselesi. kaçış durumları. tembellik çekimi. postmodern dünyadan el ayak çekme durumları.

siz ne isterdiniz. bunu mu yoksa şimdikini mi?

17.9.09

e: merhaba, ben çıkış kapısındayım

ş: hemen havaş otobüslerinin oradayım, oraya gelirseniz beni görürsünüz

"hmm, elimde o kadar bavul varken neden bu adam beni buradan almıyor??"

e: tekrar merhaba, ben sizi göremiyorum, ayrıca neden buraya gelip bavullarıma yardım etmiyorsunuz?

ş: peki geliyorum oraya

"ayy sonunda akıl edebildi..."

ş: şey yine benim, çıkışa geldim beni görüyor musunuz?

e: yoooo, ben de çıkışın tam önünde bekliyorum. yoksunuz

ş: e ben burdayım, bakın el sallıyorum, görüyor musunuz?

e: hayır, yoksunuz (off çattık valla)....

ş: burdayım

e: yoksunuz (çıtonk, jeton düştü), beyefendi siz nerdesiniz? ben dalaman dayım

ş: nası yani hamfendi, ben antalya dayım!!!!!!!!!!!

işte uzun süre güneşte yaşayan insanların beyin tomografisi:) dün başıma geldi!!

hangimiz yaban insanı?

biraz sonra yazacağım ve eğer isterseniz sizin de biraz sonra okuyacağınız şeyi, aslında istanbul dışına çıkmadan önce düşünmüştüm ama ne kısmetmiş ki istanbul dışındayken yazıyorum.

konu istanbul da yaşamak aslında... istanbul da yaşadıkça ülkenin geri kalan bölgelerinden ne kadar uzaklaştığımın farkındayım. benim için bir bir çok sergi ve müze gezmek, konserlere gitmek, insanların tv lerde gördüğü mekanlara bir parmak şıklatmasıyla varmakk, trafik kurallarına ve sigara yasağına uymak, bir avrupalı gibi davranmak hayatımı oluşturuyor. bunları yapabilememin tek sebebi ise sadece istanbul da yaşıyor olmam. diğer çoğu şehirde ise bu saydıklarımın hemen hemen hiçbiri yok. müzeler yok, açılışlar yok, dünyaca ünlü grupların konserleri yok, büyük alışveriş merkezleri ve boğaz kıyısında çay içmek yok, trafik kurallarına ve sigara yasağına uymak şart değil.

ben de ne zaman istanbul dışına çıksam artık kendimi uzaydan düşmüş yaratık olarak görmeye başladım, ya da şöyle diyim; sanki insanlar beni öyle görüyor! mesela kırmızı ışıkta geçen şoföre hayret etmeler, cık cık cık yapmalar, her mekanda "burada sigara içilebiliyor mu?" die sormalar, çay bahçesinde çekirdek çitleyenleri yadırgamalar, dejavu da bildik ve son moda şarkıların çalmasına şaşırmalar, bar sahibini takdir etmeler, transferimi yapan şoförün istanbul ile ilgili yüce düşüncelerine karşı alçak gönüllü tavırlar takınmalar vesaire vesaire.

velhasıl, istanbul da yaşayıp da benim gibi uzaylı olduğunu hisseden ey gezegen sakinleri! biz gerçekten başka bir hayat yaşıyoruz, medeniyet ve vizyon geliştirme adına çok iyi ama kendi ülkene yabancılaşma adına vahim bir durumdayız. bunu değiştirmek için ne yapmalı derseniz, valla bize sunulan hayat da bu, eğer seviyorsanız devam edin zira yapacak başka da bi şi yok gibi!! ay pardon ya da şöyle yapın, son dönemlerin favori kavramı olan "empatiyi kurun", kuramıyorsanız ikea nın basit ve detaylı hazırlanmış kurulum kılavuzlarına bakın.

notbir: ya iyi de mesela bugün denize girdiğimiz yerde servis yapan garson, bi kültablası almış önüne herkesin ortasında tırnaklarını "çıt çıt çıt" kesiyodu. şimdi ben nasıl empati kurucam, yok galiba kuramıycam. bırakıcam böyle kalıyım.

notiki: istanbul un medeni olmadığını ve bizim de avrupalı olmadığımızı çok iyi biliyorum. sadece "miş gibi yapmak"tan bahsediyorum. yanlış anlaşma olmasın.

notüç: saat 2 28, peh deli miyim?

15.9.09

herkes kaş aaaaaaaa

evet sonunda benim için bu sezonun en uzun deniz tatili geldi çattı. yarın yollara düşüyorum. ilginç bir şekilde de herkes bu bayram kaş a geliyo. londra daki arkadaşım, kardeşim ve damatgil, kardeşimin ve benim arkadaşlarımız, zaten orada yaşayan arkadaşlarımız ve kimbilir istanbul dan başka bilmediğimiz kimler!!

şimdi genelde hep şöyle oluyor; noel babaya oturuyosun ve meydandan geçenleri seyrediyosun ve "aaa hani şu çocuk,trip teki şu çocuk diil miydi", " baksana hani kadıköyde gördüğümüz bi kız vardı ya, hani şu garip olan, işte bakkalda onu gördüm", "yaa hani şunun arkadaşı bilmem kim vardı ya, bi sevgili yapmış kendine, dün plajda gördüm", "alo anniş, hani sizin bi arkadaşınız vardı ya izmir'den, onlar da burda, dün akşam yemekte gördük, size selam söylediler", "eski çalıştığım şirkette çok samimi bi arkadaşım vardı ya, o da bayramda buraya gelmiş".

nereye gidersem gideyim, londra dahil- hep gitmeden önceki gün bir hüzün çöküyor içime. istanbul u bırakmak zor geliyor ama bir kere uçağa bindim miydi, hemen yeni mekanın moduna giriveriyorum :)

kaş ı seviyorum, denizini, bozulmamışlığını, dejavu yu (hep ama hep bizim müzikler çalıyor), restoranlarını, manzarasını, gümüşçülerini, meydanını, mütevaziliğini, herkesi tanıyor olmayı, deniz sonrası çay bahçesinde oturup çayıma pöti bör batırmayı..

not: tatile selam, yazmaya devam :)
akşam baktım federer önde gidiyor
sabah kalktım del potro kupayı öpüyor...

:(:(:(:(:(:(

14.9.09

11B

içinde bulunduğumuz günlerde istanbul, 11.bienale ev sahipliği yapıyor. çeşitli ülkelerden sanatçılara mantılar açıp, börekler pişiriyor, sosyetik konuklara şaraplar ikram ediyor, yerlilere ise meyve suyu yanına kuru pasta veriyor.

saçmalık bi yana, gerçekten güzel bir atmosfer var. geçtiğimiz çarşambadan beri çeşitli açılışlar, partiler vs etkinlikler dolu dizgin sürüp gidiyordu. şimdi ise artık sergi gezme zamanı. öncelikle eğer dünya siyaseti, politika gibi konulara ilgi duyuyor iseniz bu seneki bienali ziyaret ediniz. eminim hoşunuza gidecek bir gün geçireceksinizdir. ben de ucundan kıyısından sanata meraklı bir kişi olarak kendim için gitmeyi planladığım sergileri şöyle bir sıralıyorum. ama bu konuda gerçekten bir şeyler bilmek isterseniz dün radikal de yer alan ahu antmen yazısına şuradan bakabilirsiniz.

* bienal'in ta kendisi
* istanbul modern'de sarkis sergisi
* sabancı müzesi'nde beuys sergisi
* santral istanbul'da yüksel arslan sergisi
* galerist'de craig martin-craig sergisi
* yapı kredi'de Olga Chernysheva sergisi
* siemens sanat'da ‘Viatico: Yolluk’ sergisi

işte eğer ki bayramda- seyranda, yağmurlu haftasonlarında, güneşli pazar günlerinde, arkadaş baskısı ile, her ne neden ile olacaksa olsun bunlar güzel sergiler gibi sanki, olabilir, mümkün, hayırlısı, kısmetin önüne bi şi geçmez, gideceğiniz varsa gidersiniz elbet..

13.9.09

ne haftasonu ama..

bu hafta sonu gelişen spor olaylarına yarı bilerek yarı bilmeyerek seyirci kaldım:

öncelikle ispanya- türkiye basket maçını bilerek ve farkında olarak zamanında tv karşısına geçerek seyrettim ve iyi ki de etmişim, zira süper heyecanlı bir maçtı. son anda bizim yaptığımız blok sayesinde ispanyolların sayı yapamaması kısmı, tam kendi kullandığınız arabada bir kaza atlattıktan sonraki kalp atışı derecesinde heyecanlıydı. yarın akşamki maçı heyecanla bekliyorum. içimden bir his şampiyon olacağımızı söylüyor!!!

bugün ise tesadüfen yakaladığım "dünya atletizm finali" adlı etkinlik vesilesi ile- ki bu tanımda bir spor olayı olduğundan haberdar diildim- ussain bolt u 200 metrede koşarken seyretme fırsatım oldu. kendisi çok yorgunmuş o yüzden sadece 1.oldu, dünya rekoru neyin kırmadı. ayrıca vlasic in de rekor denemelerine şahit oldum, o da rekor kıramadı ama şampiyona 1.si oldu ve sonrada disko kraliçesi oldu, bir de bayanlar 3000 m de mesereti seyrettim, kendisi hayran olunacak bir disiplin ve başarı öreneği vs vs.

e sonra bi de belki us open da iyi bi şi yakalarım die eurosport u bi açtım ki federer djokovic maçı daha yeni başlıyo yani şu an- yani bunu yazmaktan 5 set oyun kaçırdım bile. vay be dedim ne şanslı bi gece.

ayrıca esas tenis ile ilgileniyor iseniz şuraya tıklayın ve serena nın clijters karşısında nasıl diskalifiye olduğunu seyredin. sinirden beyni oynayan serena, yandaki zavallı japon hakeme bi çıkışıyo, bi kızıyo, elini beline koyup kadına "seni dışarıda feci dövücem sefil japon, ben kimim sen biliyo musun" tarzında bi bağırıyo. sonunda bu küstah davranışları sonucu yarı finalde diskalifiye olup ablasının öcünü alamıyor.

işte böyle sevgili gezegen sakinleri. kah bilerek ve isteyerek, kah bilmeyerek ama çok sevinerek tanık olduğumuz spor olayları bu hafta sonu böyle gelişti. yarın maalesef pazartesi. buradan sizlere bob geldof tan bi kuple sivuple;

Tell me why?
I don't like Mondays.
Tell me why?
I don't like Mondays.
I want to shoot
the whole day doooooooooooooooooooooooooooooown.


12.9.09

CASH

bugün johnny cash in ölüm yıldönümü. daha önce şu yazıyı buraya döktüğüm için ayrıca uzun bi şi yazmıycam. işte o yazıda şu yazı.

kendisini buradan anıyorum ve hala walk the line filmini seyretmemiş olduğumu belirtmek istiyorum. aslında bugün seyretsem bu yağmurlu günde süper anlamlı olabilirdi. belki de ederim, hayat sürprizlerle dolu diil mi?? ben bi film salonu sahibi olsam bugün walk the line ı gösterime koyardım :)

şu düşünce çok doğrudur ki "cash bir şarkıyı cover ladıktan sonra o şarkı artık onun şarkısı olur". mesela neredeyse personal jesus bile...

ben the mercy seat şarkısını çok severim. nick cave in şarkısı olmasına rağmen de cash onun hakkını daha iyi verir bence. işte şarkıda şöyledir;

A life for a life
And a truth for a truth
And anyway there was no proof
But I'm not afraid to tell a lie.
And the mercy seat is waiting
And I think my head is burning
And in a way I'm yearning
To be done with all this measuring of truth.
An eye for an eye
And a truth for a truth
And anyway I told the truth
But I'm afraid I told a lie.

11.9.09

is this it?

aslında buraya yazacak kadar zerre değeri olmasa da, nefretimi kusmadan duramadım. hani şu 90 ların uçan kuşu affetmeyen zampara mankenlerinden yaş- ar alptekin adında birisi var ya, hah işte o.. ne olmuş biliyo musunuz? koyu müslüman!! yani buna diycek bi şi yok tabii herkes istediğini olsun da noolur evinde olsun. kendisi feci bir karakter olup çıkmış! gençlere doğru yolu göstermek için üzerinde parlak sim ile "5 vakit namaz" yazan t-şörtler satıyomuş. açıkçası ben düşüneceğimi bilemedim. fazla da ileri gitmek istemem ama bana riyakarca geliyo.

daha da önemlisi ve esas ileri gitmek istediğim şey şu; dün akşam yine ben sabbb'a tümer e takılmışken kendisi de konuk iken dedi ki; "bu hayatta en sevdiğim varlık önce allah, sonra annem ve babam ve sonra da kızım. neden kızım son sırada biliyor musunuz? çünkü ona bi şi olsa tekrar bi çocuk yapabilirim ama anne ve baba tektir". şimdi bu gerçek, şaka filan diil. bi de bi de şööyle dedi; "bu hayatta en imrendiğim kişi başbakanımız, ve haci bilmem ne efendi .... vs". siz bu insanın çocuğu olsanız ne yapardınız? binlerce şükür ki diilsiniz :) ya da küçük kız bu yazıyı okuyosan annenin yanına git, benden söylemesi.

işte derin bir psikanalize gerek kalmadan yapabileceğimiz bir karakter tahlili!! herkes kendisi içinden küfretsin, ben burada seviyeyi koruyayım :)

velsahıl sevgili medeni azınlık, biz ister açılalım, ister saçılalım, ister saçımızı başımızı yolalım, imreneceğimiz kişileri bilmediğimiz sürece bize gezegenin bu topraklarında huzur yok!!!

10.9.09

bu filmi biliyor musunuz? bu filmin müziklerini biliyor musunuz? bilmiyorsanız belki bilmek istersiniz. bu post için fimin bilgilerine girdiğimde tarihinin 1991 olduğunu gördüm. vay be dedim 18 sene önce... ben bu filmi 18 sene önce seyretmemiş olabilirim ama en kötü ihtimal ile 15 sene önce seyretmişimdir, ki bu da hiç fena diil. hakettiği başarıyı elde edememiş bir film olarak değerlendiriliyor film çevrelerince, benim de hatıramda kalan müthiş bir distopya filmi olduğudur. ben bu film ile nasıl tanıştığımı hatırlamıyorum, film müziklerinin olduğu cd bana nasıl geldi onu da bilmiyorum. önce cd geldi sonra fimi mi seyrettim, onu da bimiyorum. daha önce de söylediğim gibi b..ktan bir hafiza var bende.

ama herşey bir yana bu filmin müzikleri müthiştir, bakın şarkı listesi şöyle;
  1. Graeme Revell: "Opening Theme"
  2. Talking Heads: "Sax and Violins"
  3. Julee Cruise: "Summer Kisses, Winter Tears"
  4. Neneh Cherry: "Move With Me (Dub)"
  5. Crime and the City Solution, "The Adversary"
  6. Lou Reed: "What's Good" (Reed)
  7. Can: "Last Night Sleep"
  8. R.E.M.: "Fretless"
  9. Elvis Costello: "Days" (Ray Davies)
  10. Graeme Revell: "Claire's Theme" (Revell)
  11. Nick Cave and the Bad Seeds: "(I'll Love You) Till the End of the World"
  12. Patti Smith and Fred "Sonic" Smith: "It Takes Time" (Smith, Smith)
  13. Depeche Mode: "Death's Door"
  14. Graeme Revell: "Love Theme"
  15. Jane Siberry and k.d. lang: "Calling All Angels"
  16. T-Bone Burnett: "Humans from Earth"
  17. Daniel Lanois: "Sleeping in the Devil's Bed"
  18. U2: "Until the End of the World"
  19. Graeme Revell: "Finale"

gördüğünüz gibi yok yok. hemen hemen tüm sevdiklerim bir arada :) damar bir cd işte, çok karanlıktır, öyle her zaman dinleyemezsiniz. dinlediğinizde gerçekten dünyanın sonu geldi sanırsınız. arka arkaya gelen tüm şarkılar birbirini bütünler. hiçbirisi tek başına orada değildir. yani bir atmosfer sözkonusudur. çok yağmur yağarken camın önüne geçip dünyanın sonunun nasıl olacağını hayal ederek dinlersiniz.

filmin esas şarkısı olan U2 nun ve nick cave'in ayrı ayrı söylediği farklı şarkılar olan "until the end of the world" duyduğum en güzel şarkılardan ikisidir. U2 o zamanlar gerçek U2' ydu tabii, şu an ki naylon U2 değildi. şimdi bu saçmalıkları neden yazdın derseniz; 1- bu şarkıyı bugün dinledim, 2- u2 konserine gidenler ve onların hakkında yazanlar vardı, 3- bir distopyanın içinde olasım var, 4- bu blog işleri zaten bu tür geyikler için değil mi?

nick cave in şarkısı işte bu; http://fizy.com/s/13g1iv

u2 nun şarkısı da işte şu; http://fizy.com/s/138nhy

kızları öpüp, sonra kalplerini kırıp sonra da "sanki dünyanın sonu gelmiş gibi davranıyorsun" diyen erkeklerin şerefine!! hop

bizi topukları ile döveceklerdi!

daha öncede belirttiğim üzere şehrimizde bienal etkinlikleri tüm hızı ile "start" aldı. yarışmanın 1.gününde sosyetik ve kremdelakrem katılımcı grubu koç ailesinin verdiği davete katıldı. davet antrepoda gerçekleşti. hem master öğrencisi, hem maaşlı çalışan, hem indis, hem moda blogger ı, hem sanat hayranı, hem müzik böceği, hem aşk kelebeği bendeniz de oradaydım. nokta. tabii ki benim oradaki kitle ile uzaktan yakından bi alakam yoktu ama cumhuriyette sanat yazısı yazan sevgili arkadaşımın davetiyesine katık oldum.

katılımcılar müthişti yahu, mustafa koçgiller mi, tansa-derin mermercigiller mi, alınverin reklamlarındaki hem çingene güzeli hem ekonomist giller mi, vural gökçaylı- atıl kurtoğlugiller mi, güneri civagil mi, jet giller mi, kısacası kimi ararsanız orada. davet nitelik itibari ile öyle şaaaaşaaaalı bi şi diil. bi hangarda ayakta durup, açık büfeden yemek yiyosunuz. yemeklerde gayet mütavazi... ama mütevazi olmayan nedir? ayakkabılaaaaaaaaar!!!! tüm jetgillerin ayağında 1500 punto topuklar, genelde tabanının al kırmızısınndan anladığımız lou boutin ayakkabılar, markada marka şöleni!! benim kıyafetim ise topshop tan bir elbise ve tayt, ve derimoddan vintage görünümlü bi ayakkabı.. bu aşamada kendimi çok acındırmış olmama bakmayın, en tarz kişilik bendim!! (yani fena diildim)

neyse, gece bi şekilde geçti, biz biraz kokteylde takıldık sonra sergiyi gezdik filan falan ama bence en önemli çıkarım şu idi; "ayakkabınızın markası ne olursa olsun, 2 saat sonra kendinizi bir taşın üzerine bırakıp ayakkabılarınızdan kurtulmak için çeşitli yöntemlere başvurursunuz". gecenin sonuna doğru tüm kadınlar, biz de dahil, yamuk yumuk yürümeye, ayakkabılarımızı çıkarmaya, ya da ayak acısından yüzlerimizdeki buruşma etkisini yok etmeye çalışıyorduk!!! en son biz arkadaşımla o kadar acı içideydik ki, aramızdaki camper ayakkabılı the lunatic koşarak arabayı aldı bize getirdi. bizim ona gitmemiz sözkonusu bile değildi!!

bize yazık diil mi??

9.9.09

FRANKOFON KISKANÇLIĞI

şu gezegene bi daha doğsam, yine kız olmak ama mevcut durumumun tamamını değiştirmek; ingiltere de doğmak, guzel sanatlar okumak, veeee frankofon olmak isterdim. eğer bu hiç olmayacaksa, o zaman bari afrika da doğmamış olmaya şükredip, türkiye de doğmak ve frankofon olmak isterdim. yani diğer bir deyiş ile, eğer hiç bi şi değişmeyecek ise ve herşeyim aynı kalacaksaydı bile bari frankofon olsaydım!!

fransızcayı şöyle anadilim gibi konuşsam, ingilizceyi nasıl olsa öğrenirdim- zaten teoride herkes ingilizce biliyor maşallah, cv lerine yazıyorlar ingilizce çok iyi die, sonra konuşmaya gelince gak guk gak guk, bi türlü gitmiyo o da ayrı mesele- neyse ana konu benim frankofon olmaya özenir durumum. bu özentimi çocuğum olsa, onu saint joseph e gönderek tatmin eder, kendisinin kadiköy sokaklarında cirit atmasına göz yumardım.

velhasıl bu fransızca işi olmadı, tabii sadece bu zamana kadar, hiçbir şey için geç değildir lafı var ya!!! ben bu lafa gıcığım, valla o kadar çok şey için çok geç oluyo ki, bi de bu lafı afıran kişiye paye veremeyeceğim!!

bakın mesela şöyle bir şarkı döner;
Ma techno-délire psychédélique
Apocalyptico-dramatique...

yani ne diyo;

ma tekno deliiğğrr fizedeliqqq
apocaliptiko dramatiqqq
liliiiiiiiiiii

işte gördüğünüz gibi dildeki ahenge ve uyuma ve estetiğe ve seksiliğe bakınız...(anlamı ne bilmiyorum ama bu ahengin yanında anlam hiç kalır)

ben kıskanç bir frankofon hayranıyım ve lütfen bunu anneme söylemeyin., yoksa şöyle der :
"ee kızım, biz seni memur halimizle kolejlerde okuttuk, nankörlük yapma bakiim!"


"anne, saint josph de kolej, izmir de de vardı, keşki beni memur halinizle orada okutsaydınız!!"

not: küstahlığımın şakalardan ibaret olduğunu dikkate alarak bu yazıyı tekrar okuyunuz, evde annelerinize kafa tutmayı denemeyiniz".

8.9.09

kitabım geldi ama unutuyorum da!!

kütüphanem kitap ile dolsa taşsa da, okuma hızım ona yetişememekte.. ama bu aralar- aman da şeytan kulağına kurşun- bir okuyasım var, bir okuyasım var sormayın gitsin. sabah yarım saat erken kalkıyorum kitap okuyorum. akşam işten çıkıp eve gidip kitap okuyorum filan da falan. ayrıca geçtiğiimiz haftasonu paso kitap okumanın yanında yeni kitaplar da edindim.

huy olarak bir yazara başladım mıydı tüm kitaplarını edinip okuma takıntım olduğundan, bu aralar j.d.salinger dönemindeyim. son dönem bu takıntıma maruz kalan diğer yazarlar julian barnes, ian mcewan, alain de button, nick hornby idi. hepsini hiç sıkılmadan bir çırpıda okuyuverdim :) gelecek için yeni kurbanım ise walter benjamin olacak... (aman aferin!)

şimdi sanki çok havalı havalı yazdım yazarları, kitapları diye beni kınamayın, esas problemimi söylesem bu havalı tutumumun söndüğünü göreceksiniz. sevgili dünyalılar, ben okuduğum kitapları unutuyorum!!! geçen gün kütüphanenin karşısına geçtim, ve "okuduğum kitaplar" bölümündeki kitaplara göz gezdirdim, ve çoğunun konusunu dahi hatırlayamadığımı gördüm. yani psikopata bağlayıp her yıl tüm kitapları tekrar mı okuyacağım, yoksa okuyup okuyup okuyup hatırlamamaya devam edip anın tadını mı çıkaracağım, not mu alacağım, kitaplar ile ilgili vücuduma dövmemi yaptıracağım. of da of, puf da puf... hafizası kuvvetli insanlara gıpta ediyorum. mesela şöyle diyebilirler:" 1997 yılında okumuş olduğum otobanda tavşan koşusu adlı romanda yer alan sally karakterinin beyaz tavşan ile bakışması şöyleydi de böyleydi...." (uydurma kitap bu)

not: şu an aşkın antideprasan durumu ile ilgili bir kitap okuyorum- salinger diil ama olsundu. "öldüren cazibe" ne biliyor musunuz? zıt kutupların, aynı hobilere sahip olmayanların önceleri birbirlerini çekici bulması ama sonraları ortak zevkleri olmaması sebebi ile birbirlerine tahammül edememeleri. çok sevdim bunu. yani zıt kutuplar daha iyi anlaşır diye bi şi yok, benzer zevkleri olan ve ortak hobi-beğeni-nefret-hoşnutsuzluk- müzik-film- gezi- kitap beğenileri olanlar her zaman daha süperdir :) ben de hep bunu savunmuşumdur, en azında beni haklı çıkaran deneyler yapıldığını görmek gurur verici :) ho hoooooooyt

7.9.09

bu hafta

güzel bir hafta başlıyor sevgili gezegen sakinleri. eylül zaten hep güzeldir demiştik ya işte bunu doğrulayan nitelikte..

neler mi oluyor? bu hafta hem basketbol maçları başlıyo, hem amerika açıkta sona doğru yaklaşılıyo, hem bienal başlıyo, bienal başlıyo die başka bi sürü yerde bi sürü başka şey başlıyo, ian mcewan ın yeni kitabı çıktı, hava hep yağmurlu olacakmış... olacak da olacak... durum bu seviyededir.

not: bayanlar tenisinde en sevdiğim ikili williams kardeşler sürünüyo da sürünüyo. onları hiç böyle görmemiştim. venus dün sevimsiz clijters a yenildi, serena da geçen ay canada daki turnuvada dementieva ya feci yenilmişti. bakalım amerika açıkda ne yapacak. bi de bi de erkeklerde federer ağlamasın, kupayı hep o alsın :)

6.9.09

duyuru

ingilizlerin kült dizisi "dr.who" bu akşam cnbce de 21:00 da yayınlanmaya başlıyor. hem de iki bölüm arka arkaya olacakmış. nip tuck ın pazar akşamlarını heyecanlandırdığı zamanlardan sonra, "dr" who" lu pazar akşamlarından ben şahsen ümitliyim. ilgilenenlere duyurulur.

5.9.09

hayko

maalesef feci bir saba tümer programına takıldım ama nedeni hayko cepkin in konuk olması. müzikal olarak atıp tutacak kadar bilgi sahibi değilim lakin onu seyrederken düşündüm de bu ülkede daha çok hayko cepkin olmalıydı, daha çok farklı ve tekil insan olmalıydı, bir sürü değişik yaşam tarzı ve bunun yaşama yansıması olmalıydı, böylece hem kopya kopya kopya kişilikler ve görünümlerden kurtulur hem de hoşgörülü olmayı öğrenirdik.

sevgili dünyalılar son yıllarda öğrendim ki hoşgörü önemli meziyet, bir çok şeyi de çözüyor. insanları dinleyip anlamadan dertleri nedir öğrenmeden kapıları kapayıp bir de üstüne yargılamayı başladınız mı işte yanlış bir yola sapmış oluyorsunuz. ben bundan kaçınıyorum ama tam tamına başarılı mıyım? henuz diil.

not: saba tümer in bu kadar başarısız bir programcı olup bunun tersine bi o kadar da ünlü olması ilginç. bir zeka pırıltısı olmalı ama ben göremiyorum. kötü sorular, kötü bağlamalar, kötü muhabbetler, kötü kahkaha..bir de feci kiyafetler... hoşgöremedim bakın!!!

duyuru

nick cave in yeni kitabı bunny munro'nun ölümü bugün çıktı. ayrıca kendisi kitabı cd ye de okumuş bulunuyor.

4.9.09

MÜTHİŞ NAZİ HANS LANDA

eveet, sonunda beklediğim an dün gece geldi ve "soysuzlar çetesini" görme şansını yakaladım :) tabii ki her zaman olduğu gibi, sadece amatör bir film izleyicisi olarak bi şeyler söyleyebilirim. öncelikle ben çok beğendim. tarantino filmlerini izlerken ben bi hikaye takip edip ona kendimizi kaptırmanın doğru olmadığını düşünüyorum. yani bu ne demek? mesela soysuzlar çetesi bir nazi- yahudi filmi değildir. bu konu üzerine kurulmuş fantastik bir filmdir. en azından ben öyle seyrettim. zaten tarantino da bence bizi hep bu duyguya hazır tutuyor. mesela soysuzlar çetesini tanıtırken birden bire pulp fiction ya da death proof da da olduğu gibi, çitonk diye bir yazı geliyor ve ekran donuyor. filmden çıkıyorsunuz ve birden bire başka bir yere gidiyorsunuz. işte ben film boyunca nazi-yahudi konusuna kafayı takmadan seyrettim. ben aslında tarantinoyu seyrediyorum. onun deli aklını, hayal gücünü, birikimini, kabiliyetini, heyecanını.. bayılıyorum kendisinin zekasına :)

en en en etkilendiğim şey hans landa (christoph waltz) oldu. filmin 1.bölümünde hans landa ile fransız çiftçinin diyaloğu benim için filmin tümüne vereceğim notu belirlemişti bile. son zamanlarda oyunculuğundan bu kadar etkilendiğim birisi olmadı hatırladığım kadarı ile... ne kadar nazik, ama bi o kadar da stres dolu, ne kadar güler yüzlü ama bi o kadar da korkunç, ne kadar güzel fransizca konuşuyor ve bi o kadar da ingilizce ve italyanca ve almanca vesaire vesaire... bu aktörü daha önce seyretmemiş olduğuma üzüldüm açıkçası.

filmdeki tüm diyaloglar çok zekice ve beni her seferinde fetheden dialoglardı. bu da tarantinonun marifeti tabii ki.

görsel olarak da dramatize edilmiş ölüm sahneleri, kostümler, kamera hareketleri, dekor hepsi çok çok marifetli ellerden çıkmıştı.

brad pitt e de geleyim, çünkü sanki bu filmin en iyi oyuncusu gibi lanse ediliyor- ki bence hans christoph waltz'dur- kendisinin allah vergisi bir aksan kabiliyeti var nazar değmesin ve bu meziyet ile de çok etkili olabiliyor. soysuzlar çetesinde de öyle... bence kendisi bu filmde, müthiş yoğun çalışılmış bir karakter yaratma başarısına imza atabilir.

işte böyle sevgili dünyalılar. insanın zekisi bi başka oluyo (diyerek büyüüüüük bi laf ediyim). benim de onlara zaafım oluyo. hadi hayırlısı..

3.9.09

NOSTALJİ KÜLTÜRÜ

niyet etseydim bir lisans daha bitirmiş olacaktım, 4 senedir bir master yapıp btirmeye çalışıyorum. artık neyseki sonuna geldim. geçen gün bir ödev üzerinde çalışırken de postmodernizm ile ilgili bir çok şey okumak zorunda kaldım. şu an içinde bulunduğumuz yaşam biçimi postmodernizmin ta kendisi. modern zamanlardan sonrası yani. modern zamanların her türlü esasını yıkıp yerine karmaşa, çeşitlilik, düzensizlik, kuralsızlık getiren postmodernizm. bu da piss kapitalizmin bir ürünü işte. bu sıkıcı şeylerle kafa ütülemeyeceğim tabii ki ama çok sık denk geldiğim ve kendimde de bulduğum bir öğe var bu postmodernizmde. noltalji kültürü die bi şi. yani içinde bulunduğumuz zamanlar o kadar yüzeysel, derinikten uzak, meta odaklı ki, geçmişe özlem duyuluyo. daha çok filmler üzerinden ilerliyo bu iş aslında.

ama ben kendi küçük dünyama da uyar die düşünüyorum. kendimde ve küçük dünyamda bulduğum esintilerden bazıları bakın şunlar. mesela vintage olayı. eski kıyafetler ve eski eşyalara olan beğeni, onlardan edinme isteği, 1970 ve 80 lere ait modalar ve trendlere özlem, radyo dinleme merakı, tv den nefret etme, sinemada film seyretme, romantizmden hoşlanma, modern sanata karşı olan beğeni, kendi çektiğim fotoğrafları modern foto programlarında eski efekti ile oynama merakı filan falan. çevreye de bakarsanız mesela plak merakı, plak pazarları, özellikle facebookta yer alan bazı etkinlik ve mekanların tanıtım fotolarının 1970 ya da 80'lerden kalma kareler ile süslenmesi ve bu şekilde temsil edilmesi...

heeey, çocuklaaaar, biliyormusunuz ki siz postmodern zamanda noltalji kültürü hastalığına kapılmışsınız, pek tabii ki ben dee..

2.9.09

hey, dünyanın tüm kaybedenleri!
yalnız değiliz

1.9.09

here comes the rain again

işte bugün teorik olarak sonbaharın ilk günü ve pratikte yağmur yağdı!! eğer 1 aralık da da kar yağarsa o zaman mevsimlerin aylar üzerinden dağılımı bayağı bir gerçeklik kazanabilir. şimdilik bugün yağmur yağmasını hoş bir tesadüf ve sürpriz olarak dimağlarımızda saklayalım.

eylül güzel bir aydır. kavurucu sıcaktan sonra içilen buzlu sudur :) , sinemadır, sokaklarda gezme, yağmurda yürümedir, akşamları mont, gündüzleri pantolon, sabahları hırkadır, akdeniz de tatildir, yanık tendir, barlara gitmeye başlamaktır, yeni kıyafetlerdir, moda dergileirnin kalın sayılarıdır, ürpermektir, sarıdır, iki senede bir bienaldir, robinson ziyaretlerinin başlandıcıdır, kadıköy de alacakaranlıkta yürümekdir, son Moda günleridir, nestcafe ve kitaptır, açık ayakkabı ile dışarı çıkıp ayakların ıslanması kalın bluzla dışarı çıkıp öğle saatinde sıcaktan bunalmaktır, biraz hüzün, biraz karanlıktır, değişimdir....

işte harikadır! hoşgelmişsin sonbahar, seni çok özlemiştim :)

31.8.09

alınverinalınverinalınverin

şu yerlerde sürünen ekonomimizi -güya- şahlandırmak için yeni bir reklam kampanyası var; alınverinalınverin.. yani neresinden tutmalı bilemiyorum. benim hoşuma gitmeyen 2 şey var. bunlardan biri reklamın formülasyonu, ikincisi de reklamın verdiği mesaj.

fromülasyon dediğim şey, cehaletim sebebi ile muhtemelen yanlış dediğim bir şey ama olsundu nihayetinde serdar erener ile bir münasebetim olmamasına verin :) ben bu reklamı seyrettikçe ya da dinledikçe, trt spikerlerinin, doğru vurgulamanın, fonetiğin, noktalama işaretlerinin, aksanın, yani ağzımızdan çıkan tüm seslerin ne kadar önemli olduğunu fark ettim. bu reklamlarda kendi alanlarında önde gelen karakterler çiçekçi teyze, bakkal amca, jön simitçi filan olmuşlar, uzun uzun konuşuyor, ezberledikleri metinleri f(p)ırtlatıyolar. yani ne diyeyim, hepsi feci ötesi. ne vurgulama doğru, ne tonlama, ne akıcılık var ne de doğru telaffuz. benim dinledikçe kulağım tırmalanıyor, çaat nerede çıkarlarsa kapatıyorum..

reklamın verdiği mesaj ise daha da vahim. koca koca koccccaman türkiyenin ekonomisi bizim sakız, gül, simit ve oyuncak almamıza mı kaldı. vah halimize. koca koca kocccaa devlet de herhalde koltuğuna oturmuş, bizim bakkal, çiçekçi ve simitçi arasındaki koşuşturmamızı ve ekonomiği bu şekilde canlandırma çabalarımızı laurel hardy seyreder gibi seyrediyor (yani şöyle ki siyah beyaz insanlar hızlı çekimde bir simitçiye bir çiçekçiye bir bakkala gidiyor, bu arada bir dişliye ipler ile bağlılar, onların yarattığı enerji elektiriğe dönüşerek kocaman ekonomi çarkını kıpırdatmaya çalışıyor). yahu devlet baba, şekerim, bak ne diycem, sen benim maaşımdan zorla aldığın vergileri biraz hafiflet bak ben neler alıcam. ööle sakız, simit filan devede kulak kalır. ayrıca sana inat diil mi. almam almam!! sen önce bi ver sonra alırsın..

herşeyi bizden beklemeyin ayol biraz da siz bu dünya malına yönelik bi şi yapın, hep öbür dünyaya hep öbür dünyaya çalışıyorsunuz. aşkolsun !!!

30.8.09

kardeşin kardeşe ettiği

bi tane hemcinsim kardeşim var. kendisi ile hayatımızın çoğu kavga ederek geçmiştir. özellikle küçükken, yaş farkı daha bi kendini gösterdiği zamanlarda, birbirimizden hiç mi hiç hoşlanmadığımız çok zaman olmuştur. zaten benim küçük yaşta yatılı okula gitmem ve sonrasında hep yatılı okumam sebebi ile de oldukça uzun bir süre birbirimizden uzak kalmışızdır. büyüdükten sonra ise arkadaşlık kıvamında düzeyli ! ve çok hoş bir ilişkimiz olmuştur. kardeş çok özeldir ve iyiki de tek çocuk olmamışım. kardeşimle defalarca kez kavga etmiş defalarca kez barışmışımdır ama bu annem ve babam dışında başka kimseyi etkilememiştir. sonuçta bizim gibi ölümlülerin kavgası kimi etkileyebilir ki?

ama işte noel ve liam galagher kavga edince, bu iş büyük bir kitleyi etkileyebiliyor. haberin detayı için buraya tıklayın . oasis in bir türlü birbiri ile geçinemeyen iki kardeşinin kavgaları yüzünden grup dağıldı hem de bir konser arifesinde, hem de daha yapmaları gereken başka konserlerde varken. bu sorumluluğu göz ardı etmek ne demek? bence iki adet büyük büyük büyük kocamaaaaan ego demek! bu olay ilk kez olmuyor tabii, daha önceleri de ukala ve snop olduğu bilinen küçük kardeş liam gruptan ayrılmış ve yerine kara kaşlı kara gözlü (gözleri kara değil ama lafın gelişi) ağabeyi noel, tüm zorlukları göğüsleyerek vokal görevi üstlenerek grubu devam ettirmeye çalışmıştı. hatta gruptan ayrıldığı günün yine bir konser arifesine gelmesi sebebi ile liam konseri balkondan izlemişti. yani ağabeyin yerinde olsanız naparsınız? ben olsam kardeşimi bi güzel pataklarım :) küstahlığın böylesi!

şimdi belli ki artık küçük kardeş ağabeyi o kadar delirttiki, akıllı -uslu- karizmada kardeşine yaklaşamamış ağabey kapıyı vurup gitti.

şimdi bi de diğer grup üyelerini düşünün, kardeşler kavga etti grup dağılsın, kardeşler kavga etti vokalist değişsin, kardeşler barıştı grup toplansın, liam ağlıyor grup onu güldürmeye çalışsın, noelin çişi geldi grup onu tuvalete götürsün! ben grubun yerinde olsam "hay sizin gibi kardeşlere başlarız" diyip çekip gider, kardeşlere manevi tazminat davası açar, kendime kan bağı olmayan üyelerden oluşan bir takım kurardım :)

buradan noele bildik bir şarkı gönderiyorum :)

Cos all of the stars
Are fading away
Just try not to worry
Youll see them some day
Take what you need
And be on your way
And stop crying your heart out

29.8.09

özgürlük mü gelecek mi

son zamanların en gözde konusu bireylerin özgürlüğü. herkes özgür olmak istiyor. kimse bir şeylere bağlı kalmak istemiyor. kimse hayatına başkalarının karışmasını istemiyor. malum artık hayat şartları o kadar kolay ki, herkes kendi başına hayatını idame ettirebilecek durumda. tabii özgürlüğün birinci kriteri ilişki durumları dolaylı ikinci kriteri ise para. insanlar özellikle uzun süreli ilişkiler yaşadıktan sonra özgür kalıyorlarsa bir daha onu bırakmayı hiç istemiyorlar. karışan yok görüşen yok suçluluk yok, hesap verme yok yok da yok. bunun karşılığında ne var? bir bağlılık durumu, verilen sözler, kısıtlanan hayatlar, heyecansız geçen günler, formaliteler, başını alıp gidememeler... ben şuna karar verdim ki özürlüğümüzün büyük bir bölümünden vaz geçebilmenin en önemli nedenleri gelecek kaygısının minimuma indirilmesi, güvende olma duygusu ve yalnız kalma korkusu. bir elin nesi var iki elin sesi var durumları.

özgürlük o kadar güzel ki onu elde etmek o kadar zor ki onun tadı o kadar nefis ki sanki hiçbir şeye değişilmez gibi geliyor amaaaa bir de gerçekler var, gelecek, yanızlık, yaşlılık, hastalık, zor günler filan falan.. neden illa hep hayatımızda iki yol var ve hangisini seçersek seçelim ikisinin de iyi ve kötü yanları var? neden seçtiğimiz yol hep hep en avantajlısı olamıyor? illa bizi zorlıycaksınız di mi? düşünmek zararlı bi iş.... velhasıl ben şimdi için şimdi mi yoksa gelecek için şimdi mi durumları için ne yapılması gerektiğini bir türlü çözemedim.

not: sanki ilişkiler baş belasıdır demişim gibi anlaşılmasın, aşk en güzel şey ama ömrü bir ömür olmayabilir :)

gün ışığı temizleme

bu hafta vizyona giren günışığı temizleme şirketi adlı filme dün akşam gittim ve kendi çapımda 10 üzerinden 7 verdim. aslında neden 10 üzerinden 10 vermedim diye düşünüyorum çünkü aksayan, rahatsız eden hiç bi şi yoktu yani eğer bu bir buz pateni değerlendirmesi olsaydı, teknik puan 9 artistik 7 olabilirdi. ortalaması da 8 olurdu ama buz pateni olmadığına göre ben 7 veriyorum.

öncelikle filmin tanıtım özetlerinde eğlenceli ve dramatik gibi bi şeyler yazıyor, buna aldanıp "hadi eğlenceli bir filme gidelim hanım/bey" demeyin. film dramatik ve hüzünlü ve kasvetli diyebiliriz. eğlenceli öğeler de var diyemeyiz. tam bir amerikan bağımsız filmi... ben gidin derim ama içiniz sıkılırsa benden bulmayın. şüphe filminde oynayan çaylak rahibe bu filmde başrolde ve burada da çok gergin. bu kız başka rol oynayamayacak gibi geldi bana... antiparantez my little ms sunshine filmini seyrettiyseniz bu filmde aynı yönetmenden.

hadi çocuklar sinemayaaaaa..

28.8.09

tıkan(dım)ma

chuck palahniuk ve irvene welsh benim senelerdir okumaya çalıştığım ama bir türlü kendimi kaptırıp da kitaplarının sonuna gelemediğim iki yazar. benim gözümde ikisi aynı sepette. kitaplarına başlar başlar sonra da yarıda kalırım. adapte olamam ama aslında deli gibi de isterim okumayı başarabilmeyi. hal böyle iken ikisini de takip etmek için en kolay yol benim için onların kitaplarından uyarlanan filmler ya da onların senaryosunu yazdığı filmlerdir- bence ikisi de çok zeki adamlar. işte hekes biliyor acid house, trainspotting, fight club vb... bu listeye tıkanma (choke- ki neden diğerlerinin ingilizcesini yazdım da bunun hem ing. hem turkçesini yazdım o da tutarsız) yı da eklemeyi çok isterdim ama konu burada tıkandı (çok kötü bağlama). türkiye demeyeceğim çünkü artık ben de türkiyenin ucu koptu bu yüzden istanbul diyeceğim- istanbul a tıkanma filmi 2 kez geldi biri festivalde ikincisi bu günlerde... festival sırasında 2 bilet aldım biri bana biri bu filmi seveceğini düşündüğüm birisine, o beni sattı ben de filmi sattım. böylece biletler çöp oldu, geçen hafta ve bu hafta ise yok iş seyahati yok master yaz okulu derken korktuğum şey başıma geldi ve eğer yine süper bi bağlama yapmam gerekirse film kursağımda kaldı!!!!(bak bak nası gönderme ama??) film bugünden itibaren istanbul da sadece bir salonda gösterilmeye başlandı o da gideceğim bi yer değil.

o zaman ne yapılacak? the end e gidilecek dvd alınacak, sonra artık aylar geçer ki ben 55 ekran tv de onu seyretme motivasyonu kazanırım. geçmiş olsun. bu arada film spekülatif bir hal aldı, beğenen beğenmeyen bir çok fikir ortada dolaşıyor.

hazır bu konu açılmışken şu yaraya da parmak basmalıyım ki, hani mesela londra da bazı semt sinemaları vardır, onlar filmleri zamandan bağımsız gösterirler, işte istanbul da da öyle olsa, sadece vizyon filmleri ile kısıtlı kalmasak nasıl olur?? olmaz tabii çünkü olmaz.

hazır sinema konusu açılmışken bu hafta sonu tarantinoya ve günışığı temizleme şirketi adlı filme çıkartma yapacağım. kısmet...

27.8.09

son dansı bana sakla

Ian Brown- Stellify


bu şarkıyı da sevdim. ian brown istanbul a gelip cool takılmıştı ama olsundu her yaptığı iş başarılı olunca hoşgörüyorsunuz :) kendisini her daim dinledim, dinlemeye de devam ... yani you can call me sister rose !! bu arada klip konusunda ne desem bilemedim. biraz zorlama mı ne... onu da artık merak edenlerin görüşlerine bırakıyorum.
LIVE BY THE SUN

LOVE BY THE MOON

bu güzel kelamları kim uyduruyor allahaşkına? tebriklerimi gönderiyorum. kaşeleyip onaylıyorum. ben de böyle özlü sözler bulsam bu hoşuma giderdi.

bi de ingilizcede hani şöyle bir söz var ya.. "long time no hear" yani saçma ama ben bu lafa bayılıyorum. elimde diil. aslında ne ki. uzun zamandır sesin çıkmıyo diyo. ama sen gel de onu benim içime anlat.


esas söz neydi? gündüz yaşa gece aşk yap diyebiliriz. ya da gündüzler yaşamak için geceler sevmek içindir. buna ne dersiniz. öyle dümdüz çevirmeyelim, güneşin yanında yaşa ayın yanında sev filan diye ok mi? derinleşelim, güzellleşelim. gerçekten saçmalıyorum ama elimde diil...


ara sıra sevmediğim gruplar listesini güncellemem gerekiyor. habire aklıma yenileri geliyor ya da karşıma çıkıyor.

MERAK

hepimizde merak var, varlığımız ile birlikte hazır gelen olgulardan bir tanesi galiba. ilgilendiğimiz ve sevdiğimiz konular ile ilgili detayları merak ediyoruz. ülkemizde ya da dünyada neler olduğunu merak ediyoruz. yan dairede kimler yaşıyor merak ediyoruz. apartmandaki yeni lüks araba kime ait merak ediyoruz. inşaat temeli nasıl atılıyor, vinçler nasıl çalışıyor merak ediyoruz. sokakta kim kavga ediyor merak ediyoruz. arkadaşlarımızın başından geçenleri merak ediyoruz. kısacası bizi çevreleyen şeyleri merak ediyoruz. bunun dışında bir de bilmediğimiz şeyleri merak ediyoruz. garip bir şekilde korktuğumuz şeyleri merak ediyoruz. küçükken herhalde herkesin cinler periler dünyası ile ilgili hurafelerle haşır neşir olduğu olmuştur. korksak da ruh çağırma seansları yapar ya da kimin abuk bir korku hikayesi varsa onu dinlerdik. sonrada dinlediğimize pişman olup büyüklerin yanına sığınırdık. biz çok avantajlıydık çünkü ananem ile aynı odada yatıyorduk :) velhasıl merak önemli bir konu. aslında gerçekten ve isteyerek öğrendiğimiz herşey merak sayesinde oluyor bence. bu yüzden iyi bir şey. bilmediğimiz şeyleri merak ediyoruz dedim ya bunun içindeki en önemli maddelerden bir tanesi de insanlar. yeni tanıştıklarımızı çok merak ediyoruz. eğer iyi elektrik almışsak hemen soru sormaya ve bir şeyler öğrenmeye çabalıyoruz. eğer zaman geçtikçe merakımız daha da kamçılanıyor ise o insanlarla daha sıkı ilişkiler kuruyor ve iyi arkadaşlar oluyoruz. bu açıdan bakılınca da merak gayet yerinde bir şey diyebiliriz. ama bazende merak başımızı belaya sokabiliyor. mesela sokak kavgalarını merak ederken birden kavganın içinde kendimizi bulabiliriz. ya da sigara nasıl bir şey diye merak edip bağımlı da olabiliriz. ya da iyi niyetli meraklarımız kötü niyet göstergesi olarak algılanabilir. hani şu süper söz var ya "insanın başına ne gelirse ya meraktan yaa ......tan gelir" işte bu çok doğrudur zira hem erkeklerin hem de kadınların başı bu yüzdden çok ağrır. bu sözün daha bi edeplisi ingilizceden çeviri "merak kediyi öldürdü"dür. ama herşeyin bir bedeli var nihayetinde...

ben de merak ediyorum, insanlar söz konusu olduğunda sadece merak ettiklerim ile ilgili olarak çok konuşuyorum, çok soru soruyorum, çok ilgileniyorum. çünkü az sayıda insanı merak ediyorum, şu dünyada çok az sayıda insanı kendime yakın bulmuşumdur bu da benim kusurum (513451345345 taneden biri), belki başka bir hayatta daha çok kişiyi merak eder ve ilgilenirim, kimbilir... ben bu yazıya başlarken ne düşünmüştüm diye düşündüm ve şimdi bulamıyorum!! ama merak iyi bir şeydir, insanların ilgi alanlarını doğmasına, paylaşmaya, kaynaşmaya sebep olur. merak etmeyen insan donanımsız insan olabilir. emin değilim galiba olabilir.

26.8.09

bugün hafifmüzik.org da da kısmen yer aldı... şu dergilerin kapanması konusunda çok dertliyim. eskiden daha çok param varken her ay 6-7 dergi alırdım; müzik dergilerinin yanı sıra seyahat dergileri, time out istanbul, efendime söyliyeyim 2 tane moda dergisi, 2 tane yabancı moda dergisi filan ama artık az param olduğu için ve bu kriz meseleleri sebebi ile dergi alım kısıtlamasına gitmiş ve roll, bant, trendsetter ve bazen de bir kaç yabancı dergi alır olmuştum.

neyse benim maddi kudretimden çok aslında bu dergilerin 2009 yılında aldıkları darbeler sebebi ile nasılda zorlandığından bahsetmek istiyorum. trendsetter dergisi 2 ay önce sessiz sedasız kapandı, yani artık yok, bant dergisi bir süre önce 2 ayda 1 çıkmaya karar verdi ki en üzüldüğüm kararlardan biridir, şimdi de bu ay roll aldım ve bir de ne göreyim derginin üzerinde "ağustos, eylül, ekim" sayısı yazıyor. tabii bu iyiye işaret değil. bugün hafifmüzik.org dan da görüyorum ki onun da kapanma ihtimali var.

ritüeller ile yaşayan ve bağlandığım şeylere tam bağlanıp "sevdim mi tam severim" bir tip olduğumdan bu değişiklikler benim için ciddi tatsız oluyor. en keyif aldığım şeylerden biri dergilerimi alıp moda da ya da deniz kıyısında incik cıncık okumak ve beğendiğim şeyleri not almaktı... herşeyde olduğu gibi artık bunun da sonu geliyor demek ki...

nick cave den çalıntı, all things move toward their end demiştim daha önce, buradaki geniş zamanı şimdikiye çevirmenin zamanı geldi de geçiyor bilee....(2012 yi bekleyelim bakalım neler olcak böööööööö)

HEY

"uh" said the man to the lady
"uh" said the lady to the man she adore



tam da bu diil midir esas olan?? ne güzel bir şarkısındır sen...

24.8.09

BENZİN İSTASYONLARI AMERİKA DAKİ GİBİ OLSUN

ileri derecede rahatsız olduğum bir toplum yarasına parmak basacağım aman dikkat. bu yara bayanları ilgilendiriyor. yaranın tanımı "bayan şoförlerin benzin istasyonu travması". zaten esasen ben arabaya benzin almaktan hiç hoşlanmam, o yüzden benzin ışığı net 20 km yanar. çok üşenirim benzin almaya arabadan in, camları kapat, anahtarı ver, anahtarı al, kasaya yürü, öde filan falan... ama esas travma şu;

pompanın olduğu yere yanaşırsınız, kapının yanında hemen bir görevli belirir (pompacı demiyeceğim!!), kapının koluna ulaşır, kapıyı açar veeeeeeeee işte gözler tek noktaya kilitlenmiş olarak "hoşgeldiniz efendim" der. gözlerin otomatik pilota alındığı bölgeler, yukarıdan bakmanın da avantajı ile; mini etek ya da şort giymişseniz bacaklar, pantolon giymişseniz varsa göğüs dekoltesi, yoksa memeler!! bre adam, hemende nasıl noktaları tespit ediyosun da bi de sahtekarca bana hoşgeldiniz efendim derken yüzüme dahi bakmıyosun.. bi de lafa bak "efendim" ...yuuh. sonra siz bu tacize aldırış etmemeye çalışarak kasaya doğru giderken de arkanızdan bakar, siz de buna daha fazla maruz kalmamak için kasaya doğru koşarsınız. sonra daha olaylar bitmez, arabaya dönerken o da ne, hiç size sormadan bir güzel de camları temizlemeye girişmiş mi? işte o an sinir tepeme çıkar. hemen arabaya biner "acelem var daha fazla silmeyin" diyip yola koyulurum. hatta artık arabadan iner inmez camları silmeyin diyorum kurtuluyorum. şimdi bu konudaki çarpıklıklara da bakın. hem herif gözleri ile sizi bi güzel rahatsız ediyo, arkanızdan süzüyo, sonra da cam silme bahanesi ile bahşiş koparmaya çalışıyooo... hoooop o kadar da diil. korkarım ben bir gün bu tacizcilerin birine arabadan iner inmez bi tane çakıcam ÇAAAAAAT...

off..

en iyisi benzin sistemi amerika daki gibi olsun. inelim kendimiz alalım kendimiz ödeyelim ... istersek her şeyin üstesinden geliriiz, yeter ki isteee !!!!

rock listeners of the world, unite and take over!!

dün radikal de bir yazı vardı... dinlediğiniz müziğe göre karakter analizi tarzında. yapılan araştırmaya göre;

rock dinleyenler- asi ve isyankar tipler olduğunu

pop müzik dinleyenler- neşeli ve mutlu olduklarını

caz severlerin- pozitif ve sorumluluk sahibi insanlar olduklarını, aynı zamanda diğer müzik türlerini tercih edenlere göre daha arkadaş canlısı ve duygusal olduklarını,

klasik müzik dinleyenlerin- zeki olduklarını

tespit etmişler

ayrıca fiziksel cazibesi yüksek kişiler pop, sex apeli düşük kişiler klasik müzik dinliyormuş. siz ne dinliyorsunuz? bu araştırmaya göre kendimi analiz edersem;

- isyankar ve asi

- az mutlu

- hiç zeki

- negatif

- sorumsuz

- arkadaşlık kuramayan

bir kişi olduğum ortaya çıkıyor. sex apel ise az biraz var gibi....

bu durumda sizin de gördüğünüz gibi araştırmanın yarısı çok yanlış yarısı da doğru :)

çarpıtılmamış makale için şuraya tak tuk..

22.8.09

SUGAR ON MY TONGUE

şeker yüklemesi diye bir test yaptırdınız mı hiç? yaptırmadıysanız inşallah yaptırmazsınız. ben 2 gün önce yaptırdım ve işte şööle bi şi ;

1- aç karnına kan vermekten tırsarak kan alma yerine gidilir. "şimdi bu nasıl bi test kaç saat sürecek, kaç kere kan alınacak, ay vay" derken hemşire direk kanı alır

2- çıkan değeri bir kağıda yazar


3- kahve ya da çay makinalarının yanında duran plastik bardaklara 75 gr pudra şekeri konur, bu şu demektir ki bardak silme dolar, içine su koyulup şeker eritilmeye çalışılır

4- sonunda şeker eriyince kurbana içirilir


5- kurban dayanıklı ise lüp diye sulu şekeri içer


6- aradan 1 saat geçer, tekrar başka bi koldan kan alınır


7- çıkan değer bir kağıda yazılır

8- bu sırada 2 saat geçmiştir ve açlıktan kurbanın karnı kazınmaktadır

9- sonra 1 saat daha geçer ve yine başka bir yerden tekrar kan alınır

10- çıkan değer bir kağıda yazılır


11- aradan 3 saat geçmiştir ve bu iş bitmiştir


12- sonunda kurbanın şekeri ile ilgili bir sonuç çıkar


tamamen saçmalık. bu çağda böyle tahlil olmaz olsun! düşünün ki 75 gr şeker içiyosunuz ki bu bile şeker hastası olmanıza sebep olabilir!!! buradan ezilen grup, spekülasyonların kurbanı hemşirelere talking heads den müthiş müthiş bayıldığım bir şarkıyı gönderiyorum ve tıp dünyasının bu tahlil için çok daha kolay bir yöntem bulmasını temenni ediyorum.

Sweet sweet, lover lover
Never never never find another
to put
sugar on my tongue

Gimme gimme gimme some



öğğğğğğğğğğkkkkkkkkkkkkkkkkkk
laallalalalaaaaaaaaaaaaaa

lilililililiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii

luluullululluuuuuuuuuuu


is tan bul

TANRIYA TALEP FORMU

talep eden: ben

talep konusu: bugün öğleden sonra uçağımın istanbul a beni götürmesi

talep nedeni: gönlümce müzik müzik müzik dinleyebilmek ve tek başına kalabilmek

onaylayan: tanrı

imza:


not: pliiz pliizzz plizzzzzzz artık istanbul a ulaşıyım çünkü çok sıkıldım ve çok sıkıldım ve feciiii sıkıldım. bir an önce imzalaman dileyi ile. öperim.

dipnot: imzaladığın için mersileeeeer

21.8.09

civciv mi yumurtadan yumurta mı civcivden?

disk atma sporu için bir soru


****** şişmanlar mı disk atma dalını seçiyor, yoksa disk atma dalını seçenler mi şişmanlıyor*****

TÜM ATLETLER ÇOK HAVALI CANIM !!

günlerdir beni peşinden sürükleyen dünya atletizm şampiyonasında usain bolt tan sonra en çok hoşuma giden şey sporcuların havalı, "cool" ve "trendy" görünüşleri. eskiden bu kadar süslüler miydi? galiba değillerdi.

şimdilerde hem erkeklerin hem de kadınların süsünden geçilmiyor. aslında bence bu durumun en çarpıcı temsilcisi serena williams dır ama şu an konusu olmadığı için atletlerle devam etmeliyim. özellikle erkeklerde dövme ve altın kolye durumları had safhada. o koca altın kolyeler ile son sürat koşuyor olmaları beni şaşırtıyor. bir çok ağır çekimde bu kolyelerin ağızlardan bir tükürük hareketi ile çıkartıldığına şahit oldum. (ben voleybol oynarken takı namına hiç bir şey takamazdık yarıca süs de yapamazdık, kızarlardı yahu).


kızlara baktığınızda saçlar örgülü, tırnaklar boyalı. yüksek atlama bayanlar finalinde dün akşam ilk 4 ya da 5 sporcuyu seyrederken gördüm ki, hepsi öncesinde kuaföre gitmiş saçları ördürtmüş hatta kocaman çiçekler taktırmış, saçları yaptırdıktan sonra maniküre girmişler. gördüğüm kadarı ile vlasic koyu kırmızıyı, friedrich yeni punk imajına uygun olarak çift renkli tırnak boyalarını tercih etmişti. bu kızlar yakıyor diye düşündüm :) bu arada şu dans etme ve kameraya ayna muamelesi yapma işleri de bayağı bir tutulur oldu. somurtmayın dans edin ey spor alemi, biz de yemekleri yiyip popolarımızı yayıp sizi seyredelim.

bu arada galiba engelli ya da 200 m bayanlar yarışında dereceye giren jamaikalı bir atletin poposu benim ki kadardı. bir an içimi bir sevinç kapladı. aman tanrım ben de atlet olabilir miydim acaba? !!! sonra uyumuşum...

20.8.09

USAIN BOLT 19:19
yani; eğer bazı bazı başarısız olmuyorsanız/ amiyane tabirle düşmüyorsanız, bu çok da yenilikçi- devrim yanlısı şeyler yapmadığınıza bir işarettir. which means, ben devrimden devrime koşuyorum zaar ki düşmekten başka bir şey başıma gelmiyor. vay anam vay.
antepte bir hastanenin yemekhanesinden izlenimler;

- burada öğle yemeğinde bıçak kullanmak alışkanlık dışı, yemekhanede sadece kaşık ve çatal var

- yemekte muhakkak acı yeşil biber veriliyor, hani mesela limon olurya onun gibi

- masalarda pul biber ve turşu şart. herkes ortadan turşuya dalmak sureti ile yiyor

- bugün erkek bir güvenlik görevlisi tavuk kanadı yerken tırnaklarının rock şarkıcısı kıvamında koyu renkle boyalı olduğunu gördüm, şöyle dikkatli bir baktım ki elleri kınalı kuzu!

aynı ülkede ben onlara onlar da bana yabancı.

KARANLIK KAPKARANLIK

iş gereği çok seyahat edenlerden daha az az ya da hiç seyahat etmeyenlerden daha çok seyahat ediyorum. iş nedeni ile gittiğiniz seyahatlerde normalde kalabileceğiniz otellerden daha iyilerinde kalma ihtimaliniz olabiliyor. belki belli olmuştur, şu an da da bir iş seyahati söz konusu. bu iş seyahatlerinde iş sebebi ile görüştüğünüz insanlar ile çok fazla zaman geçirmeniz gerekiyor. sabah kalk aynı adamlar, tüm gün çalış aynı adamlar, yemeğe git aynı adamlar. benim de dün bu feci sıkıcı döngüden kurtulmam gene 11.30 u buldu. ve ne oldu sabah 8 de yine aynı döngü başladı. oof off patlamak üzereyim. ama aslında asıl konu bu diil. asıl konu otel odalarının geceleri zifir karanlık olması. zaten kasvetli odalarda, gece tv yi de kapattıktan sonra en ufak bir aydınlık bile olmuyor. sıfır. ve ben bundan hiç hoşlanmıyorum. mezar gibi galiba. dün gecede uyuyamazken bunu düşündüm. göz gözü görmeyecek tek yer bir otel odası bir de toprak altıdır herhalde. çok karanlık bir odadan çok karanlk bir çıkarıma yolculuk temalı feci postumu burada sonlandırıyorum zira karşımda bir adam benimle konuşmayı beklemekte. ben de ona dedim ki "iş ile ilgili önemli bir mail yazıyorum, kusura bakmayın!!" işte böyle. post için her şey mübah. öpmek isterim gözlerinizden.

there is a light that never goes out- yine de her şeye umutla bakın, pozitif enerji cart curt... yemezleeeeeer..

18.8.09

the HATRED WILL TEAR US APART

şu hayatta sevmediğim şeyler arasında bir grup oluşturan "sevmediğim müzik grupları" kategorisinde baş sıralarda yerini alan radiohead ile ilgili haberler, şarkılar ve thom yorke un tipi beni bi kötü yapıyo. sevdiğim şarkılarınız var tabii ki ama genelinizi sevmiyorum be çocuklar. az biraz uzak durun!! bu listede yer alan diğer grupları da sayarak bu post u zenginleştirmek gerekirse, tahammül sınırlarımı zorlayanlar listesi işte şu şekilde oluyor;

* greenday
* metallica
* off spring
* placebo
* aerosmith
* travis
* the prodigy
* the smashing pumpkins
* the cranberries


aklıma geldikçe bu listeyi güncellemeye yemin verdim, zira hiçbirinizi eskik bırakmak istemem.

17.8.09

YAAAAŞŞŞŞAAAAAAAASSSSSSSSINNNNNNNNNNNN

haftasonunun, oldukça durağan geçmesi ve pazar günü yaşadığım alışveriş krizi ve kalbimin bana yaptığı küçük oyunları hariç, en sevindirici tarafı yaklaşık 4 gün süren arabamın müzik sorunsalı durumunun müthiş bir final ile sonlanması oldu. sorunsal bizi çok uğraştırdı ama nihayetinde hem cd, hem radyo, hem cd, hem radyo, bir de cd, bir de radyo vee birdee ipod dinleyebilecek duruma geldim. ohhhh.... gel keyfim gel durumları. radyodaki şarkıyı mı beğenmedim, çat nick cave, reklamlar uzun mu sürdü çat paul weller, uyutucu müzik mi çalıyo çat mando diao, canım mı sıkkın çat bruce, eskiye mi gitmek istedim çut the cars, daha da mı eskiye pat fleetwood mac, vesaire vesaire.. bu arada babam da bayıldı bu işe. dün de ona ajda- nilüfer karışımı bi şiler çaldım arabada, öyle ki en son eve geldiklerinde "dur bi şu şarkı bitsin de öyle inelim" dedi!!!!

yaa sevgili dünyalılar olaylar böyle gelişti, siz siz olun sizi sevmiyenleri siz de sevmeyin !!