parasol'e özel arama kutusu

4.5.09

URFA MI???








hafta sonu iş sebebi işe gaziantep ve urfa da bulundum. aslında 3 günün sadece yarım gününü iş için toplantı yaparak geri kalan kısmını ise yemek yiyerek ve gezerek geçirdim. özellikle pazar günü urfa bölümü çok ilginçti. yani başka bir dünyaydı demek daha doğru olur. her ne kadar turkiye nin doğusunu fazla gezmemiş olsam da bir çok yere gittim ama burada yaşadığım kültür şokunu hiç bir yerde yaşamadım. sanki başka bir ülke gibi; insanlar, mekanlar, yemekler, taş, toprak her şey farklı. orada uzaylı gibi kaldığımı hissettim. aynı ülkenin vatandaşları bu kadar mı farklılaşır diye düşündüm. artık gündem maddesi olan konuları daha iyi kavrayıp anlayacağım. oraları görmek lazım ki biz nerede-nasıl yaşadığımızı anlayalım. bu arada, fotosunu gördüğünüz balıklar meşhur balıklı gölün balıkları. onlara balık dendiğine bakmayın,

adete eminönü meydanında ki güvercinlerin bir türevi gibiler. insanlar yukarıdan yem
atıyor ve bu balıklar işte burada gördüğünüz gibi toplaşıp ağızlarını açıyolar. sanırsınız ki hoplayıp sizi de kapıcaklar. işte bööle ilginç balıklar- yerler- şehirler- insanlarlar- yaşamlar.
Posted by Picasa

30.4.09

BALKONLU EV OLMAZSA OLMAZ

hemen hemen tüm çocukluk ve gençlik hayatım bir tatil köyü havası içinde (aliağa petkim lojmanları) geçtiği için, oradan ayrıldıktan sonra da temiz hava, çiçek- böcek, deniz sevgimi her fırsatta değerlendirmeye çalışıyorum. yani öyle aman şehir dışına gideyim orada yaşayayım gibi ideallerim yok, şehiri çok seviyorum ama doğayı da seviyorum. zaten çok fazla beton ve hava kirliliği ve diğer çeşitli kirlilikler içinde yaşarken, doğaya kucak açma arzumu balkonumda tatmin etmeye çalışıyorum. balkonsuz bir hayat düşünmek istemiyorum. çok şanslıyım ki istanbul koşullarına göre oldukça geniş ve yeşilliğe, kocaman ağaçlara bakan bir balkonum var. bir de çiçeklerimi, süslerimi minderlerimi çıkardım mıydı balkonum çok güzel bir mekan haline geliyor. ondan sonra artık kahvaltılar akşam yemekleri balkonda yeniyor. yazın en zevkli kısmı da bu oluyor. bence belediyeler kampanya başlatmalı ve her eve saksı ve sardunya vermeli ve tüm evler balkonlarına ya da pencere kenarlarına renkli saksılarda sardunya koymalı. bakın o zaman çirkin betonlar nasıl renklenip güzelleşir. eyyyy belediye sesime kulak ver, lale yerine sardunya ya geel ...
(bu lale işine ne paralar harcanıyor acaba, sopa gibi dikiyorlar iki güne harap oluyor lalecikler)

29.4.09

CERRRRRRRRRRAAAAH

evet bildiğiniz gibi dün ülkemizde- her gün olduğu gibi- rezil 2 olay yaşandı;
1- bostancı daki terörist operasyonu
2- cellllllaaallllleeetttttin cerrraahh efendinin iç sesinin dışa vurumunun iğrençliği

yani gerçekten bu olanlara karşı hissettiğim nefret ve mide bulantısını durduramıyorum.

1- hepimizin yaşadığı mahallelerden birinde, istanbul un göbeğinde bir evde bir çatışma çıkıyor, ve polis evin etrafını boşaltma ihtiyacı duymuyor, hatta evin önünden belediye otobüsü filan geçiyor. bu nedir? yaşadığımız ülkede insanlığımıza ve hayatımıza nasıl da değer verilmediği ve bunu yapanların ne kadar cahil olduğudur. bu aynen şöyle bir şey, biz nasıl trafikte karşıdan karşıya geçerken arabalar üstümüze üstümüze sürüyor, nasıl vapur iskeleye yanaşmadan yolcular kıyıya atlıyabiliyor, minibüslerin içinde nasıl 25 kişi ayakta gidiyor, kaldırımlara nasıl arabalar park ediyor, metrobüsü yapmasını bilip de yaşlılar ve sakatları düşünmeksizin sıra sıra üst geçitler dikiliyor, işte bu zihniyet. maalesef bu zihniyet ülkeyi mahvediyor, yaşamlarımıza kastediyor ve sonunda 1 masum genç insan ve bir de polis hayatlarına veda ediyor. insana hiç mi hiç değer verilmiyor.

2- bu cellllaaallllleeettttttiiiiinnnnnn cerrrraaahhhh- ki ismi dahi korku verici- ne demiş biliyorsunuzdur. kafası bedeninden kesilerek ayrılan münevver in katilinin 2 ay sonra dahi bulunamaması rezaleti üzerine: " aileler kızlarına sahip çıksın" demiş. bak bak.. zihniyete bak. hani derler ya çocuklar adına benzermiş, işte somut örneği. yani bu ne demek oluyor. kızlarınız öyle sokaklarda erkeklerle gezerse işte başına gelecek budur demek. bence açık açık burada hak edilmiş bir cezadan bahsediliyor ve ne cüretle bahsediliyor.... kardeşim sen kimsin de ailelerin kızlarnı nasıl yetiştireceğine karışıyorsun. zaten her halinden bellli ki insanları ilgilendiren konulara uzaksın, e o zaman sen nerden bilicen kim nasıl yaşamalı. bu ne insanlık dışı bir söylemdir. vay canına. demek ki kız başımıza bir yerde başımıza bir şey gelse polisler bize ne gözle bakacak ve zaten bakıyor da...

ben kendisini her iki olaydan dolayı derhal istifaya davet ediyor ve kendini türk cerrahlarının eline bırakarak evrimleşmesine imkan tanımasını diliyorum.

celallendim vallahi billahi... ne şiddet ne celal .cerrrrrah. c.c.

28.4.09

İKİZLER BURCU OLMANIN DAYANILMAZ DENGESİZLİĞİ

ikizler burcu olmak başa çıkması zor bir durum. ne gününüz gününüze ne de saatiniz saatinize uymuyor. dün depresyondan intiharın eşiğine gelebilecekken bugün dünyanın en mutlu insanı oluyorsunuz. ve iki gün arasında bu kadar değişimi tetikliyecek hiç bir şey olmazken. sabah aynı sabah, araba aynı araba, yol aynı yol, ofis aynı ofis, insanlar aynı insanlar. demek ki nedir? havanız nasıl olursa olsun sizin havanız iyi olsunmuş. genelde bu burç geyiklerinde ikizler burcu sevgilisi olanların pek sıkılmayacaklarını çünkü an be an aynı vücut içinde farklı insanlar ile birlikteymiş gibi bir hisse kapılmalarının kaçınılmaz olduğu yazar. (böyle yazınca da biraz psikopat bir karakter gibi gözüküyo ama öyle anlamayın çok şeker insanlarız biz). açıkçası ben bence tam tamına ikizler burcunu 12 den vurmuşum ve bundan çokk mutlu olmuşum. lakin etrafımdakilere sorarsanız onlar maduriyetlerini mahkeme kapılarında "manevi tazminat" talep edeerek gidereceklerini söylüyor. pehh.. neyse bu kadar saçmalık kadı kızında da olur. ayy saçmalamayı durduramıyorum. işte bugün yani şu saat benim ikizimin saati. hayırlısı olsun. muckkkkckckckkckckc....

not: derler ki ikizlerin erkekleri en kötü burçtur- kötü karakter anlamında hahahah- hele hele kendini yengeç zanneden ikizlerden 10 adım ötede durun emi.

5-6 AĞUSTOS DA AÇIKHAVADAYIM

gönderdim pozitif mesajı evrene, kavuştum leonard cohen e....

ayyy valla inanması güç ama bugün gazetede okuduğuma göre leonard cohen 5-6 ağustos günlerinde açıkhavada konser verecekmiş. hani böyle durumlarda "keşke başka bi şi isteseydim" denir ya, ben demiyorum isteğimden ve geçekleşecek olmasında son derece memnunuuumm.. bakın siz şahitsiniz, gerçekten istedim- taa içimden istedim. lallalalala liil ililii li..


dance me to the end of love

27.4.09

JOHHNY CASH


arka arkaya iki adet -eskilerden müzik- yazısı yazmak sıkıcı oldu galiba ama size bir de Johhny Cash den bahsetmek siterim. durum şu; hani teneke kutuların içine bir takım toplama albümler koyarak satıyorlar ya, işte geçen gün hiç sevmediğim ama çeşitli sebepler ile sıklıkla girdiğim D&R mağazalarının birinden Johnny Cash in bu şekil bir toplamasını aldım. içinde 3 cd var ve sadece 26 tl, bir tanesi Johnny nin Folsom hapishanesinde verdiği konserin canlı kaydı. nedense bu durum beni etkiliyor yani şu hapishane konserleri. Johnny Cash yaşamı boyunca hapishanelere karşı özel ilgi duymuş ve bir çok hapishanede de konser vermiş hatta kendisi de bir gece başkasına ait bir mülkün bahçesinden çiçek koparttığı için tutuklanmış. bir de Johnny Cash in June Carter a olan dilllere destan aşkı var. hatta Johhny Cash hayata karısının ölümünden 4 ay sonra 2003 yılında veda etmiş. bu veda ile ilgili de en belirgin anım 2003 yılında parkorman da johnny cash in öldüğü gün placebo nun verdiği konserde onların bu vedayı anons etmesi ve onun anısına bir şarkı söylemesidir. tüm bunların yanında johnny cash müthiş bir adamdır hatta amerikalılar onun başkan olmasını istemişlerdir. bende çok görmüş geçirmiş, hep hüzünlü, hep bir şeylere özlem duyan, çok içten ve erdemli bir insanmış izlenimi uyandırır ve hangi şarkıyı söylerse söylesin hakkını verir. velhasıl ben daha "walk the line" filmini izlememiş bir johhny cash hayranıyım. bana da ayıp vallahi billahi.

25.4.09

17.7.08 LONDRA O2 ARENA- LEONARD COHEN

"the last time I was on stage in london, I was just a 60 year old kid with a crazy dream"


hislerim henuz çok tazeyken buraya yazıyorum. leonard cohen in geçtiğimiz yaz londra da verdiği konserin dvd ve cd si turkiye de raflardaki yerini aldı ve ben de cd mi dvd mi derken bir dvd edindim. artık özelliğini tamamen yitirmiş cumartesi akşamlarımın bir tanesinde- yani şu an- 3 saat boyunca süren bu konseri seyrettim, daha doğrusu tv nin karşısında hipnotize oldum. Leonard Cohen 74 yaşında 3 saatlik bir performans göstermiş. her anı tüyler ürepertici... her şarkı sonrası ayakta alkışlanması gereken.... her şarkı sonrası göz yaşı engellenemeyen.

ilk duyduğum andan beri Leonard Cohen i çok çok beğendim. daha doğrusu benim onu beğenmemin haddime düşmeyeceğini düşündüğümden kendisine hayran oldum ama bu konsere kadar aslında hiç bir şey anlamamışım. fötr şapkası ile dimdik, hayatı çok iyi anlamış, duyarlı, alçak gönüllü, gerçek bir müzisyen, erdemli insan ve ozan Leonard Cohen. konser başlangıcından sonuna kadar seyircilere geldikleri için 1000 kez "thank you friends" diyen her firsatta grup üyelerini tekrar tekrar tanıtan mütavazi insan. her bis e tereddüt etmeden koşarak geldi. kadife sesli vokalistleri, müthiş yetenekli telli çalgılar ustası Javier Mas, "instrument that has the sound of the wind" i çalan Dino Soldo, tuşlu çalgılarda Neil larson ve diğerleri ile gerçekten sihirini ve büyüsünü enjekte edip gitti. bu konserin onun vedası olduğu söyleniyor. ben de orada olmalıydım diye çok düşündüm. çok pişman oldum. asla Leonard Cohen ile ilgili kötü haber duymak istemem bundan sonra. eğer bu dediklerim ile ilgileniyor iseniz ve para harcamak problem olmayacaksa bu dvd yi edinin, eğer bunu yapamıyorsanız aşağıda Leonard Cohen in konserde okuduğu şiirinin sözleri var. bunu okumak için zaman ayırın. pişman olmayacaksınız. leonard cohen e hayranlığım ve sevgilerimle...

Recitation with N.L.- LEONARD COHEN

You came to me this morning and you handled me like meat. You’d have to be a man to know how good that feels, how sweet. My mirrored twin, my next of kin, I’d know you in my sleep and who but you would take me in,
a thousand kisses deep.

I loved you when you opened like a lily to the heat, see I’m just another snowman standing in the rain and sleet, who loved you with his frozen love and his second hand physique, with he is and all he was,
A thousand kisses deep.

I know you had to lie to me, I know you had to cheat, to pose all hot and high behind the veils of shear deceit, a perfect born aristocrat so elegant and cheap, I’m old but I’m still into that,
A thousand kisses deep

I’m good at love, I’m good at hate, its in between I freeze. Been working out, but its too late, it’s been to late for years. But you look good, you really do, they love you on the street. If I could move I’d kneel for you,
a thousand kisses deep.

The autumn moved across your skin, got something in my eye, a light that doesn’t need to live, and doesn’t need to die. A riddle in the book of love, obscure and obsolete, to witness tear and time and blood,
A thousand kisses deep.

I’m still working with the wine, still dancing cheek to cheek, the band is playing Auld Laing Sine, but the heart will not retreat. I ran with Dez and I sang with Ray, I never had their sweep, but once or twice they let me play
A thousand kisses deep.

I loved you when you opened like a lily to heat, just another snowman standing in the sleet, who loved you with his frozen love, his second hand physique, with all he is, and all he was,
A thousand kisses deep

But you don’t need to hear me now, and every word I speak, it counts against me anyhow,
A thousand kisses deep.

24.4.09

YOGA NIN EN GUZEL YANI

bir süredir Kızıltoprak da bir yoga merkezine gidiyorum ve gayet memnunum. öncelikle merkezin başındaki kişi çok olumlu ve insanlara para olarak bakmayan birisi. ayrıca sırf ben erken ders yapmak istiyorum diye 18.00 a ders koydular. tabii ki umutları başka insanların da bu saatte gelmesi idi ancak şu ana kadar benden başka bu saati tercih eden çıkmadı. böylece dersler bana özel oldu. :) öyle yoga diyip geçmeyin, gerçekten çok efor sarfetmek gerekiyor. benim en sevdiğim tarafı 1.5 saatlik ders sonunda rahatlama bölümünün olması. şöööyle yatıyosun yeree oohhh.. gözüne de bi lavanta torbası. sonra birisi sana bazı absurd hikayeler anlatıyor. mesela "gözleriniz kapatın, şimdi göz bebekleriniz içinde küçük kuşların kanat çırptığını hayal edin" ya da "saçlarınızın arasından hafif bahar meltemleri esiyor ve tüm kötü düşünceleri alıp gidiyor" ya da "kalçanızı sıkın ve bırakın, şimdi de ellerinizi sıkın ve bırakın, tüm hücrelerinizin yeniden doğduğunu hissedin".... vaaay vaaaaay vaaaaaaaaaaaay demek istiyorum.

ÖRGÜ GRAFİTTİ




kardif de bir grup kız "keep cardiff cosy" adı altında gerilla örgü eylemlerine girişmiş. neden örüp örüp ağaçları ve çeşitli direkleri kapladıkları sorulduğunda da, klişelere karşı -yani burada sprey boya ile yapılan grafitti kasdediliyor- bir başkaldırı olduğunu ve örgü örmenin ayırca kendilerini çok çok rahatlattığını söylemişler. ilginç. yorumsuz. daha fazlası için tık tık.

22.4.09

ROUGH TRADE




eveeeeet sonunda 23 nisan tatili de geldi çattı ve ben aylar öncesinden almış olduğum cuma günü için izin kağıdım ve geçen hafta edinmiş olduğum ingiltere vizem ile burada oturuyorum. diğer bir deyişle londra planları suya düştü. başka bir plan ortaya çıktığı için değil benim maddi durumum feci sarsılmış olduğu için. hala daha yarın sabah atlayıp gitsem mi diye de düşünmekteyim. dedim ki kendi kendime madem gidemiyorsun memlekete o zaman anısına bir şey yaz. işte rough trade de buradan çıktı. rough trade londra nın günümüzde en favori ve cool ve hip semtlerinden shoreditch de yeni dükkanını bir süre önce açtı. burası hem bağımsız bir plak şirketi, hem bir müzik dükkanı, hem müzik ile ilgili aksesuar satan bir mağaza, hem kahve- çay içebileceğiniz bir mekan hem de dükkanın içinde canlı konser düzenleyen bir organizasyon. diğer bir deyiş ile dükkana girip saatlerinizi geçirebilirsiniz, burada güzel müzikler dinler, guzel kahve içer, şanslıysanız da son günlerin alternatif gruplarından birinin canlı performansına denk gelebilirsiniz. tam anlamı ile müzikle ilgili her şeyi bulabilirsiniz. üstüne üstlük burada işiniz bitince kendinizi shoreditch sokaklarına atıp vintage kıyafetler alabileceğiniz dükkanlara uğrar, afrika ülkelerinden yemekler tadar, sokakta bir sürü özgür ruhla karşılaşabilirsiniz. ahh ahhhhh. gitsem mi acaba yaa.. hay allah. bu arada istanbul da da böyle bir mekan olsa ne de süper olur. mekanın fotoları da işte böyle gayet basit 4 duvar şaşaaası olmayan bir yer.

21.4.09

BAHAR

istanbul a mümkünse hiç yaz gelmesin
hep bahar olsun
etraf missssss gibi koksun

a m i n

20.4.09

twitter mwitter

galiba ben çok safım. bu twitter ın güzelliğini -ki varsa eğer- ben keşfedemedim. yani kardeşim ne oluyo naaptığını yazıyosan. duruyorum burda bi şi yapmıyorum size ne. sonra gidip herkesi "follow" etsem onlarda beni "follow" etse sonu nereye varıcak bunun. bence facebook tan bile daha sıkıcı. hem nooldu ayıla bayıla facebook a yazıldık, arkadaşlarımızı bulduk, kim napıyo ona baktık da nooldu. şimdilerde arasıra giriyorum ve ne görüyorum? herkes bir video olayı tutturmuş gidiyo. başka da hiç bi şi yok. haa tek iyi şey nerede ne oluyo, etkinlik haberlerini ve davetiyelerini almak. bi de ben insanlara grafitti çizmekten hoşlanıyorum hakkını yemiyeyim şimdi. neyse işte twittter bundan da sıkıcı. çok geyik gibi geldi bana ama dediğim gibi ben çok saf olabilirim, ehemmniyetini kavramamış olabilirim, networking i sevsem şu an zaten başka bir yerde olabilir (d) im....

DEĞİŞİM İYİDİR - EVOLUTION IS CONVENIENT




flickr da bulduğum bir projeden bazı alıntılar yapıyorum. projenin adı değişim iyidir gibi bir şey. benim anladığım düşünceleri görselleştirmek. oldukça ilginç fotoğraflar çıkmış ortaya. değişim iyidir gerçekten ama aman yanlış şeyleri değiştirmeyin. ben de buna benzer bir proje yapsam ne guzel olur dedim kendi kendime. daha fazlası için tık tık.
fotoğrafların ismi sırasıyla 1- çünkü bayanlar etraftayken buna ihtiyacı var. 2- her zaman doluma ihtiyaç vardır. 3- yüzünüzden şekil yapmak 4- ping pong çalışması

16.4.09

TAŞLAYANLARI TAŞLAYASIM VAR

işte bakın, beyni küçükken yıkanmış bir sürü zavallı el kol hareketi yaparak ağızlarını oynatıyor. zavallılığın son noktası bu olsa gerek. her şeye rağmen henuz şanslıyız galiba. bu gördükleriniz afgan erkekleri kadınları taşlarken görüntüleri. .. neden mi? evlilik içi tecavüzü meşru kılıp kadın haklarını sınırlandıran yasaya karşı çıkan kadınların hadleri olmadan yürümeye cesaret etmeleri sebebi ile... inanasım gelmiyor ama oluyor, herşeyin başı eğitim sevgili insanlar...

HAFTAYA NE YAPACAĞIM

artık bu kararsızlık canıma tak etti... yaklaşık 2 senedir yumurta kapıya dayanmadan hiç bir şeye karar veremiyorum. kendimi hayatın içinde rüzgarla savrulan bir yaprak gibi hissediyorum. hiç bir günün akşamında dahi ne yapacağım belli değil, hal böyle olunca da seyahat planlarım son ana kadar kesinleşemiyor. 23 nisan da cuma günü için izin alıp 4 günlük bir tatil yapayım dedim. hedef londra ve arkadaşımı ziyaret. hadi vize işini hallettim, izin işini de ama gel gör ki bir türlü uçak biletini alamadım. ben bu işe kalkıştığımda bilet 500 tl civarında idi şimdi 900 tl. bu sefer hiç karar veremiyorum, her ne kadar puanlarım ile bilet alacaksam da 900 tl çok pahalı, anlıyacağınız kala kaldım. easy jet le mi gitsem, hiç mi gitmesem, nereye gitsem, deniz kenarı olsa süper olur... planlarım üstüme üstüme geliyor ben ise ışığın altında dona kalan tavşan şeklinde onlara bakıyorum.

BU SABAH BUDUR

son zamanlarda bazı amerikalı blogger lerin tasarım blog larına dadandım. nasıl güzel nasıl guzel şeyler var. işte bu foto dan onlardan birinden... benim bu sabah ki hayalim budur. böyle bir evde kalkmak, güzel bir kahvaltı yapmak, ve gün boyu denize gidip kitap ve dergi okumak.

15.4.09

YAZ GELDİĞİNİ ETKİNLİKLERDEN BELLİ EDER

yaz geliyor, her ne kadar havadan anlaşılmasa da biletix e her girdiğimde yeni yeni ve çok cazip etkinliler ile karşılaşıyorum. şimdilik gitmeyi planladıklarım şöyle;

- müzik festivalinde 2-3 konser
- patricia kaas cabaret
- kasier chiefs, jane s addiction, juliete lewis rock n coke
- jane birkin- tim (belki)
- jay jay johanson- ghetto (belki)
- fatboy slim- kuruçeşme arena
- deep purple- kuruçeşme arena
- santana- kuruçeşme arena
- bonnie prince billy- babylon

bence yarısına gidemiyeceğim ama istemek yapmanın yarısıdır.

14.4.09

ELİŞİ



elişi şeyler tam bana göre. incık cincık kağıtlar, süsler, kalemler, renkler, motifler, şekilller... bu işleri de Jayme McGowan die biri yapıyo. blog unu yeni keşfettim. eğer meraklı iseniz işte buraya tık tık. hatta belki de siz de bir şeyler yapmaya başlarsınız.

gündüz hayali

deniz kıyısında
büyük bir varenda
bu koltuk
bu sehpa
beyaz duvar
büyük bir kütüphane
eski kilim
güzel fotoğraf
dantel örtülü bir yatak

13.4.09

OKUYUCU

orijinal ismi ile "the reader" filmi sinemalarımızda geçen cuma itibari ile boy gösterdi. ben de hemen kanyon da gidiverdim. (kanyon en sevdiğim sinema- izleyici kitlesinden bağımsız). filmi seyrederken pek değil ama seyrettikten sonra oldukça etkiledi beni. yani ertesi gün, sonraki gün düşündükçe daha çok etkinlendim ve de hüzünlendim. iki kişi arasındaki ilişkinin her bir taraf açısından zamana bağımlı olarak nasıl da değiştiği ve farklılaştığı kısmı benim en etkilendiğim yön oldu... kadının genç/orta yaş, adamın çocuk/genç olduğu dönemde kadının tavırları ve arzuları/ talepleri ile kadının yaşlı adamın orta yaşlarındaki tavır ve talepleri nasıl da değişiverdi ve bir nevi herşey tersine döndü. ayrıca insanın içindeki merhamet ve gurur duygusunun ne kadar güçlü olabileceğini gördüm filmde. ayrıca şunu da düşündüm, sevdiğiniz birisi; anneniz, babanız, sevgiliniz, çocuğunuz- her kimse, katil dahi olsa siz onu, onunla yaşadıklarınız, sevginiz ve ilişkiniz adına hala sevebiliyor, gözetebiliyor ve affedebiliyorsunuz. bence kate çok guzel oynamış ama oscar lık mı derseniz pek emin değilim, ayrıca yaşlandırmasını çok beğenmedim ama yaşlıların gözüne inen o buğu perdesi ve göz renginin bu sebeple değişimi ayrıntısı beni oldukça etkiledi.

12.4.09

DALGINLIK

bazı günler ters başlar. cumartesi günü de galiba benim öyle bir günümdü. sabahın köründe spor yapma sevdası ile kalkınca benzin istasyonuna geldiğimde henuz uyanmamış olduğumu farkettim. aslında belki de, camlarımı silmek isteyen görevliye can havli ile "hayır silmeyin daha yeni yıkandı" diye bağırmamdan sonra da herşey ters gitmeye başlamış olabilir. bilemiyorum. ayrıca bu cam silme işi de genel olarak sinirimi bozuyor. sürücülere sormadan lönk die sulu fırçaları daldırıyolar arabalara. bakalım ben istiyo muyum silinmesini, bakalım ben bahşiş verecek durumda mıyım. bu tür zoraki işler beni feci geriyor. neyse, arabaya benzin dolarken ben ödemeye gittim, sonra da fişi adama verdim sonra arabaya bindim, sonra çalıştırdım, sonra vitese taktım, sonra gaza bastım.. amanın arkadan birileri arabaya vuruyor, aaaa bir de ne göreyim.. pompa hala arabının içinde dolum pozisyonunda. nerdeyse pompayı alıp gidiyordum ucuz atlattım.. tabii o an çok korktum ve de utandım. gerginlik rüzgarı ile girdiğim benzinciden utançla çıktım. sonra daha bir çok şey ters gitti o gün. bi şi ters başlayınca yapıcak bi şi yok sabredip geçmesini bekliycez.

10.4.09

HAFTANIN SONU MU HAFTANIN BAŞIMI

şimdi soruyorum size cumartesi ve pazar bir haftanın başı mıdır yoksa sonu mudur?

bu hafta sonu erkenden sütümü içip yatıcam çünkü;

yarın sabah babamla ping pong maçım var- çok zinde olmalıyım.

pazar sabahı kulindağ adında bir yerde yoga ve yürüyüş etkinliği var- çok erken kalkmalıyım.

NE İSTEDİM NE OLDU

ne istediğime karar verecek kadar bilinçlendiğimde- ki bu çooook da uzun zaman önce değildi- hemen hemen iş işten geçmişti bile... yani üniversiteden mezun olmuş, hatrı sayılır bir süre boyunca da bir konuda uzmanlaşmıştım. bütün bunlar olurken ne istediğim bir üniversitede okumuş ne de istediğim bir işte çalışır olmuştum... galiba hayatımızdaki ne önemli dönüm noktası üniversite de okuduğunuz bölüm. eğer bir kere burada çuvallarsanız artık hayatınızın geri kalan kısmını değiştirmek için çok çaba sarfetmeniz gerekir. ben ekonomi okudum ne alakası var ise - tabii babamın isteği ile- bana kalsa mimar olmak istiyodum.. ee bu çelişkili duruma bakılacak olursa memnuniyetsizliğimin nedeni çok açık. bunu da buraya yazıyım da arkadan gelen nesillerin kulağına küpe olsun.. pehh. zaha hadid olmama ramak kalmış da direkten dönmüşüm yahuu.

8.4.09

ESKİDEN BİR ŞEYLER TAKİP EDERDİK- 1

bu başlıktan yanlış anlaşılmasın şimdi de bir çok şey takip ediyorum ama nitelik olarak eskisine göre farklı şeyler... geçen gün nereden aklıma geldi bilmiyorum ama küçükken ve ergenken takip ettiğim şeyleri düşündüm. özellikle de tv de olanları. çünkü bu konu o zamanlar için çok önem taşırdı. tv demek trt demekti zaten. ve orada da bir çok şey takip edilirdi; diziler, eğlence programları, yarışmalar... biz annemle ve o zamanlar nispeten küçük olan kardeşimle takipte olurduk. babam ne yapardı hatırlamıyorum... ben neler takip ettiğimizi yazmak istedim, çok uzun olma ihtimaline karşı 1 ve 2 olarak bölüyorum. kısa kısa yazmaya çalışacağım.

1- buz pateni: o zamanlar bütün aileler takip eder miydi bilmem ama kiminle konuşsam (benim yaşıtım) herkesin bir bildiği var buz pateni ile ilgili olarak. biz annem ve kardeşimle avrupa şampiyonası ve dünya şampiyonası olmak üzere ağırlıklı olarak çiftler buz dansı ve artistik patinaj bölümlerini ve turnuvalar sonundaki gösteriler bölümü çok çok dikkatli seyrederdik. tüm sporcuların ismini bilirdik. hiç bir yayını kaçırmazdık. şimdilerde hala trt de verilmesine rağmen kanal kirliliği sebebi ile rastlamıyorum bile. şimdiki çocuklar da bence bu sebeple çok çok güzel bu spordan bi haberler.

2- tenis turnuvaları: buz pateninde olduğu gibi tenis turnuvalarının da baş takipçisiydim. bu takibe galiba annem pek katılmazdı ama ben avustralya, amerika, roland garros, wimbledon hepsini takip eder özellikle son 4 maçı kaçırmazdım. bayan maçlarını daha çok severdim- hala da öyle- tüm zamanlar içinde en favori tenisçim steffi graf dır. tenise en çok yakışan kadındı bence, ayrıca monica seles hırsı ve mary pierce ın sanki topa her vurduğunda incinicekmiş gibi duran hali beni etkilemiştir. şimdilerde favorilerim williams kardeşlerdir, erkeklerde ise federer dir.

3- susam sokağı: her ne kadar tam çocukluğuma denk gelmese de susam sokağı en favori gündüz kuşağı programımdı çok çok severek izlerdim ve çok da gülerdim. buna muppet show u da ekleyebiliriz.

4- martı adası: galiba ismi buydu, şimdi tam çıkaramadım ama ben ki asla korku ve gerilim filmi seyretmem, her hafta tv karşısına geçip o yaşta bu gerilim dolu diziyi seyreder ve sonra da ailecek üzerinde yorumlar yapardık

5-drakula filmleri: lojmanda otrumamız sebebi ile uydu anteni olması bence hayatımın en önemli şanslarından biri idi çünkü bu sayede çok küçük yaşta dünya kanallarını seyrederek ufkum açıldı. tabii bu maddede bahsedeceğim drakula filmlerinin ufkumla bir alakası yok ama.... neyse izmir de olmamız sebebi ile belki de ya da uydu anteni bilmiyorum yunan kanallarını seyrediyorduk et1 ve et2. her cumartesi akşamı 12 den sonra drakula filmleri olurdu ve biz annemle oturur onları izlerdik. yine hayret vericidir ki ben şu an drakula filmi filan seyredemem. en son geçen sene 28 hafta mıydı neydi o zombi filmine gittim de sonrasında 2 saat nutkum tutuldu konuşamadım.

6- bir kelime bir işlem: aslında bu yarışma annemin favorisi idi, meburen biz de seyrederdik. ayrıca pazar günleri akşamüstü olması sebebi ile çok iç karartıcı anıları hatırlatır bu yarışma ben de. biz yine de programın karşısına geçer ve soruları çözmeye çalışır, beyin jimnastiği yapardık.

ayyyy çok uzun oldu.. devamı da sonraya kalsın. yemek vaktiiiiii..

7.4.09

GREENPEACE BOĞAZDA


şu greenpeace ne yaratıcı eylemler yapıyor yahu. oldum olası beğenmişimdir eylemlerini. dün yine süper bir şey yaptılar. işte fotoğrafda da görüleceği gibi boğaz köprüsünden hem protesto afişlerini hem de kendilerini sallandırdılar. obama ya istanbul dan selam ettiler ve "Barış için önce iklimi kurtar"dediler . yalnız anlamadığım şey şu ki; bunca güvenlik önlemi içinde-4000 polisten filan bahsediliyor- istanbul un en sembolik, en acayip, en can alıcı noktasına greenpeace eylemcileri geliyo, hadi geldiler once alet edevatlarını da indiriyo- ki yaya geçmeyen kuş uçmayan köprüde yapıyorlar bunu- sonra bi de kendilerini köprüye asıp pankartlarını açıyo ve hiç kimse tarafından engellenmiyor... garip değil mi yahu, demek ki isteyen istediği gibi eylem yapabilir köprüde, obama nın geleceği gün daahil... bu arada söylemeden geçemiycem, obama nın karısı michelle çok şanslı yaa, obama süper karizmatik ve yakışıklı benim nacizaaane fikrim...

6.4.09

BANKSY

bu haftaki blog görselim ingilizlerin parlak grafitticisi namı değer "banksy" den. banksy londra nın duvarlarını geceden sabaha öyle güzel boyuyor ki, polisler kendisini tebrik etmek için peşinden koşuyor ama naaafile. benim seçtiğim grafitti de yine banksy nin bir binanın cephe duvarına çizdiği süper resim :) londra da artık banksy öyle bir fenomen haline geldi ki, bansky turu diye bir şey dahi çıktı. yani nedir? bir kılavuz bastılar, ona göre bansky nin grafitti lerini görmek için gezmeye çıkabilyorsunuz. ben grafitti yi çok seviyorum.

ERKEK SÜRÜCÜLER

eyy erkek sürücüler, her sabah neden benim sizi geçmeme bu kadar sinirleniyorsunuz? neden hemencecik gaza geliyorsunuz? valla erkeklerin kadınlar üzerinde egemen olma- ya da küçümseme- ya da adam yerine koymama- hırsları araba kullanırken 5 e katlanıyor gibi... her sabah muhakkak bir erkek sürücünün beni geçme, sollama, sıkıştırma, korna çalma vs eylemlerine maruz kalıyorum- hem gülüyorum, hem sinirleniyorum. hatta geçen gün şöyle bir şey oldu. bir otobüs durağının orada otobüsten inen yayalara yol verdim karşıya geçmeleri için. bayağı çoktular. içlerinden 2 erkek benim önümden geçmeyip arkamdan geçti. biri diğerine dediki- dudaklarından okudum- şunun önünden geçmeyelim arkadan geç- öbürü de uydu buna. bu ne demek? bir kadın kişinin verdiği yoldan geçmeyi gururuna ve erkekliğine yediremiyor demek. ben bu davranışa kahkaha ile güler, bu davranışları sergileyenlere de nanik yaparım... bu arada bir özeleştiri; ben de bu tür durumlarda davranışlarımı kontrol edemeyip bana gıcıklık yapan sürücülere dil çıkarmak, surat yapmak, elimle deli işareti yapmak, yüzlerine bakip kahkaha atmak sureti ile bazı tuhaf hareketler sergiliyorum. erkek kadını mı var ayol sürücü sürücüdür.

4.4.09

YÜRÜYÜŞ

bugün kendi kriterlerime göre uzun bir yürüyüşe çıktım, güzergahım selamiçeşme moda aralığında idi. kendi kendime bu yürüyüşü baharın gelişine ithaf ettim. araba ile geçerken hiç giremediğim dükkanlara girdim, hayatım da hiç geçmediğim yollardan geçtim. genelde bu tür yürüyüşler yaparken hep giriş katında yaşayan insanları düşünürüm, yani onlara özenirim daha doğrusu. giriş katı beni hep cezbeder. özellikle de küçük bir bahçesi, terası ya da kocaman bir balkonu varsa. neden diye sorarsam ya da siz sorarsanız, çünkü galiba sokaktan geçenleri seyretmek ve çiçek yetiştirip bahçeye bir şezlong atabilmek için. bunun yanısıra hep kadıköy de yaşamayı da hayal etmişimdir. evden çıktımmıydı hayatın tam ortasında olurdum. iki adımda çiya, zihni, trip, cafe&shop, the end, saray, turk kahvecisi (adını unuttum), mango, eskiciler, moda, vapur, nezih (eskiden gençlik kitabeviydi ki o zaman daha guzeldi bence), yani benim için kadıköy işte. bugüne dönecek olursam, yolculuk sırasında gözüme bir kaç kiralık ev kestirdim, içimden hadi ara şu numaraları ve uygun fiyata ise taşınmaya karar ver dedim ama yemedi maalesef :) ayrıca moda çay bahçesi sezonunu bugün resmen açmış oldum; çalkantılı mavi deniz, yelkenliler, vapurlar, soğuk çay, karışık soğuk sandviç ve gazete. dönüş yolum saint joseph in olduğu yoldan oldu. keşke seçme şansım olsaydı en çok burada okumak isterdim. frankofon olsaydım ne olurdu sevgili insanlık ha ne olurdu?? saint joseph geçtikten sonraki ilk sokak yani şifa sokak benim en sevdiğim sokaklardan biridir. nedenini bilmiyorum burada oturan hiç bir tanıdığım yok ama ben burada oturmak isterdim. işte bööyle, eve geldiğimde bayağı yorgun ama müthiş iyi hissettim kendimi. iyi baharlar...

1.4.09

1 NİSAAAAAAAAAAAAAAAN

evet işte bugün 1 nisan hem şakacıların günü hem de benim şu an ki işyerime girişimin 6.senesi yani bir rekor. babam çok şakacı olduğundan ve beni de hep şakaları ile keklediğinden 1 nisan ı da es geçmedi tabii ki... sabah saatlerinde tüm aile bireylerine "müthiş haber" adlı bir mail atarak, kendisine turkcell aracılığı ile yapılan bir çekilişten dacia marka araba çıktığını, sadece 7000 tl vergi ödeyerek arabaya sahip olacağını söyledi.. tabi biz de "aaaa, yapma yaaa, süper" filan dedik ama ben babamın bir dolandırıcılığa kurban gitmemesi için- ki bi de çok akıllıyım ya- önce turkcell i, sonra dacia nın ana bayiini ve sonrada dacia nın satış koordinatörü göksel beyi aradım... dedim ki "ayy endişeleniyorum babamı birileri kandırıyor diye, sizin şöyle böyle bir araba çeklişiniz var mıydı?" tabii adamlar "valla hanimefendi, bizim bööle bişiyimiz yok" dedi... ben de telaşla babamı arayıp "babacığım seni kandırıyolar sakın bi şi imzalama" diye çığırdım. işte filan falan.. sonra da öğle yemeğinde bir arkadaşıma "babama bir araba çıktı, ama tuhaf şeyler dönüyor olabilir" dedim. o da bana demez mi ki "kızım, bugün 1 nisan, baban sizi kandırıyor olmasın" !!! işte o an çaktım olayı.. çok şakacı babam bizi kandırmıştı.. ben babamı kandırıyolar derken o bizi kandırdı.. neymiş kıssadan hisseymiş.... iliilililiiiiiiiii lulululuuuuuuu.. tabii olaylar geliştiği sırada, burada okuduğunuz kadar saçma gelmiyo insana, şimdi okuyunca bana da feciii abuk geldiii...

selam olsun benden ingiliz konsolosluğuna

bir turk vatandaşı olarak çeşitli mecralardan, onların ülkelerine girip de para harcamak ve ekonomilerine katkıda bulunmak için, almak zorunda olduğumuz izinler herkesi çıldırtıyor, beni de... ingiliz konsolosluğunu hep diğerlerine göre daha duyarlı olarak nitelendirirdim zira sizin, ülkelerine ziyaret etme sayı ve sıklığınıza göre vize süresini uzatma alışkanlığı olan bir ülke. şengen ülkeleri gibi her seferinde 3 ay ya da 6 aylık vize vermez. ancak şu an hafif delirmiş durumdalar. birincisi yeni adet olarak şirket belgelerinin de ingilizceye çevrilmesini istiyorlar, noterden filan diil mesela ben oturucam çalıştığım yerin faaliyet belgesini, imza sirkülerini ingilizceye çeviricem. neden? oradaki memur turkçe bilmiyomuş, e pes e yuuh bu kadar saçmalık hayatta duymadım. ikincisi de aracı şirket ile vize başvurusu yapılsa dahi şişli deki yerlerine gidip parmak izi vermek zorundaymışım. ayıptır gunahtır şekerler. zaten ben size daha önce parmak basmıştım, ne oldu parmağımın değişmiş olmasından mı korktunuz... peehhhhh... alın ülkeniz sizin olsun diycem de diyemiyorum çünkü çok seviyorum.

30.3.09

ÖĞRENMENİN YAŞI OLMAMALI

yaşadığımız ülkede hayata çok çabuk atılıyoruz bence... 22 yaş dedin mi üniversite bitmiş oluyor (günümüzde lise 4 seneye çıktığı için bu yaş 23 de olabilir) eğer çok iddialı değil isen ya da çok paran yoksa bir an önce çalışma hayatına atılıp para kazanmak istiyorsun ya da zaten kariyer fırsatları kaçmasın yaşım geçmesin diyerek kendini iş hayatının orta yerine bırakıyorsun. şahsen benim bu şekilde oldu. üniversiteden mezun olur olmaz kendimi kapitalist düzenin tam tamına göbek deliğine atıverdim. ne istediğim bir bölüm okudum ne de istediğim bir iş yapmaya başladım. aslında konu benim istediklerimi yapamamam değil. konu öğrenme yaşı. yani genel olarak neymiş, 22 yaşında öğrenim süremiz bitiyormuş. bu yaştan sonra bir şey öğrenmek, kendine bir şeyler katmak tamamen bizim elimizde... ister artık büyüdüm, ne öğrenicem dersin. istersen de yahu daha 22 yaşında bebek iken öğrenme eylemi bitermi, daha çok şey öğrenicem dersin. ben ikinci yolun seçilmesi gerektiğine inanıyorum. öğrenme asla bitmemeli, insan kendine yeni bir şeyler katmak için çalışmalı ya da öğrendiklerinin üzerine ek yapıp geliştirmek için uğraşmalıdır. ben şunu farkettim ki en yoğun eğitim aldığım yillarda algılarım kapalı olduğundan hiçbirşey öğrenmemişim, hep ezberlemişim. esas şimdi herşeyi öğreniyorum-isteyerek- bilerek- farkında olarak. bir şeyler öğrenmek ufku açar, güven verir, tatmin eder, hırs yapar, beyni çalıştırır, verimliliği artırır, kapalı gözlere merhem olur ve daha neleeer neleeerr...
ben yakın gelecekte neler öğrenmek istiyorum:


1- uzaktan öğrenme programları ile sanat tarihi/ moda tarihi lisans /yüksek lisans eğitimi
2- fransızca
3- tenis (biraz biliyorum ama serena williams gibi olmak istiyorum)
4- grafik tasarımı

aaha işte buraya çiziyorum, yaptıkça çentik atıcam vallahi billahii..

29.3.09

SEÇİM ÖZETİ

hayırlı günler

hayırlı akşamlar

hayırlı bayramlar

hayırlı metrobüsler

hayırlı yolculuklar

hayırlı pazarlar

hayırlı SEÇİMLER

27.3.09

desperate film directors

bu fotoğrafları çok beğeniyorum, cuma nın şerefine buraya da koyuyorum. bunlar ile ilgili bir kaç tezim var;

1- uslanmaz kızını zaptedemeyen çaresiz babanın durumu

2- baba kız gibi olsalar da, kıza duyduğu hayranlığı gizlemeyen orta yaşlı adamın ne yapacağını bilmez çaresiz durumu, "ah ben 30 larımda ( hadi 40 larda olurdu ama..) olacaktım ki ozaman sen beni görecektin" şeklindeki düşünce balonu... ve yahut "seninle başım dertte, ne yapsam bilmiyorum..." şeklinde de özetlenebilir

3- ayy bu adamda bana yanık ama ben çaktırmıyayım, saf ayağına yatayım, biraz şımarıklık biraz cilve, bir de şeker mi şeker ama bir o kadarda seksi mayomla top peşinde uçuşayım bakalım neler olacak diyen deneyci genç bir kadının cıvıltısı

benim teoremlerimin dışında Woody Allen ın Scarlett a olan hayranlığını ve bu sebeple onu arka arkaya çektiği filmlerde oynattığını biliyoruz, bu fotoğraflarda bu ikilinin durumu sebebi ile çekilmiş fotoğraflar.

not:
1- bu kiraz deseni ilginçtir, girdiği yeri seksileştirir. (bu mayoyu bulduğum yerde almak isterim, süper süper güzel)

2- fotoğrafçıyı bir türlü bulamıyorum. bu sebeple kendisinden özür dilerim. annie lobovitz mi acaba

26.3.09

HER ŞEY ZAMANINDA GUZEL

bir çok büyük grup ya da müzisyen senelerdir müzik piyasasında boy gösteriyor... gençliklerinde çok çok popüler olmuşları, olgun yaşlarında da, sanki hala 20 lerindelermiş gibi müzik yapıyorlar. ama maalesef üzülerek söylüyorum ki bunlardan bazıları artık çiğnemekten çürüyen sakız tadı veriyorlar. ben de bunlara tahammül edemiyorum. çünkü kendilerini tekrarlıyorlar, yeni bir şeyler yapmıyorlar. kim mi bunlar? mesela U2 (bir çok kişi oooooooooo aaaaaaaaaaa diyecek biliyorum), bono ve arkadaşlarına ben oldum olası fazla sempati beslemem ama tabii ki irlandalı bir grup olarak söyledikleri protest şarkılarını hariç tutuyorum. ancak günümüzde artık kabak tadı verdiler. radyo da sürekli yeni albümlerinden magnificent adlı şarkı dönmekte. ah be yu tuu, hiç mi bir notanız değişmedi 20 yıldır, hiç mi bi uğraşmaya değer bulmadınız tarzınız üzerinde, ne kadar klişe- ne kadar sıkıcı- ne kadar müsamere şarkısı bu böyle, açıkçası tüylerim diken diken oluyo.. bono yu degrade böcek gözlükleri ile maaaniiiifiiiiiisssssssssınnt die çığırırken düşününce ööğğkk... bunun yanı sıra morrissey de keza aynı durumda. artık göbekli ağır abi görüntüsü ile 1975 li kızların kendisine nasıl asıldığı ile ilgili laasstt night i spoke to bilmemkim tadındaki 20 li yaş şarkıları olmuyor. hele şu barselona şarkısına çektiği klip, amannda aman fecii... benim eski olup da bu eleştiriler dışında tutacağım grup/ müzisyenler hemen aklıma geldiği kadarı ile rolling stones, bruce springsteen olacaktır. tabii ki örnekler çoğaltılabilir ama diyeceğim odur ki öyle eski başarıların üzerine tembellik yapanları yemeyiz, çalışıp didinin bize yeni ve güzel şeyler getirin.. ya da her şey zamanında güzel abilerim ablalarım. ...

YÖRESEL SEÇİMLER

günlerdir, denk geldikçe, araştırma şirketlerinin yerel seçimler ile ilgili olarak yaptığı araştırmalar üzerine kurulu tv programlarına kulak veriyorum. bir umut belki istanbul da ezberler bozulsun, kumdan kaleler yıkılsın, lakin naaa mümkün anladığım kadarı ile.... yani istanbul da badem bıyıklara devam. ama anlamadığım bir şey var ki o da ankara nın durumu. her her her her şeye rağmen melih gökçek (61 miş, şaşırdımmm) önde gidiyor. yahu nasıl olur. ben mi körüm- onlar mı, ben mi garibim- onlar mı... pes doğrusu, hes doğrusu... halimize feci gülesim geliyor, trajik tracciikkk, traciiikommiiikk...

insan ilişkileri

gşyk
uüaı
vpls
ehak
nenn
ssiç
ianl
zdtı
laik
ikkk
kaai
tmn

25.3.09

ASTRONOTSEVGİLİMBENİBİRGÜNUZAYAGÖTÜRECE
ĞİN
ESÖZVERDİ...

23.3.09

YAPACAK O KADAR ÇOK ŞEY VAR Kİ HİÇ BİR ŞEY YAPAMADIM

önümde tam bir boş gün var diyelim. sabahtan başlıyorum yapmak istediğim şeyleri listelemeye aklımda. sonra önüme alıyorum hepsini. sonra hangisini yapacağıma o kadar karar veremiyorum ki düşünürken düşünürken, birini yaparken öbürü eksik kalacak derken, kendimi hiçbir şey yapmadan durur pozisyonda buluyorum. a aaa, bir de bakıyorum zaman bitmiişş..

ANA KUCAĞI- BABA OCAĞI

ben 11 yaşında, süper- müthiş- şahane- bi eğitim alabilmek uğruna yabancı bir özel okula gitmek sureti ile yatılı okumak zorunda kaldım. hayatımın en en kabus günleri o günlerdi... en az 4 sene boyunca ki düşünürseniz orta 3 öğrencisi iken bile- pazar günleri ağlayarak ki ne ağlamak evden ayrıldım. lojmandaki diğer çocuklar güle oynaya annelerine el sallarken ben deli gibi anneme sarılır, beni gelip ayırmalarını ve servise tıklamalarını beklerdim. sonradan öğreniyorum ki, pazar günleri beni uğurladıktan sonra annem sinir krizleri geçirirmiş. şimdi burada ailesine çok düşkün bir insan olduğum anlaşılmasın... 11 yaşından sonra şu yaşıma kadar sadece 3 yıl annemlerle yaşadım ve bu da hiç eğlenceli değildi... hiç bir zaman anlaşamadım çünkü kendileri ile.... ama burada esas konu şu.. son aylarda annemlere gittiğimde çok mutlu oluyor ve orada bir gece olsun kalmaktan acayip zevk alıyorum. bu hafta sonu da bir gece orada kaldım, ertesi sabah işim olduğu için kalma şartı olarak "eğer 9 da kahvaltı hazır olursa kalırım" dedim. (halbuki her halükarda kalıcaktım aslında). onlarda hemen kabul ettiler, ertesi sabah annem 8 de kalkmış (kendisi kesinlikle bu saatte kalkmaz), babam ise çoktan simitlerimizi almaya gitmişti bile... anne ve babamla halen hiç anlaşamam ama ne olursa olsun karşılıksız sevgi alacağınız tek yer ana kucağı- baba ocağıdır. onlar size her durumda kucak açar ve bağrına basar. yehuuuuuuu......

21.3.09

KAYA YÜRÜYÜŞÜ

2 aydır bir yoga merkezinde yoga yapmaya çalışıyorum ancak bi türlü haftada 1 günden daha fazla gitmeyi başaramadım. yine de spor salonlarında bangır bangır elektronik müzik eşliğinde koşu bandıymış, bisikletmiş, uzay yürüyüşüymüş, yok mekik yok şınav derken beynen ve bedenen helak olmaktan uzak olması itibari ile bu işi yürütmeye kararlıyım. bu sabah yogadan bir takım insanla kaya yürüyüşü yaptık. sabahın sekizinde kalamış kıyısındaki kayalarda yürüdük ya da zıpladık. bu eylemin amacı doğası itibari ile rastgele kıyıya dizilmiş güzelim kayalarda yürüyerek konsantrasyon, dikkat ve odaklanma dürtülerini harekete geçirmek. daha önce de kayaların üzerinde yürümüşlüğüm vardır ancak bu amaçla yapmış olduğum ilk yürüyüş ve gerçekten çok amacına uygun ve zevkli olduğunu düşünüyorum. denizin yanı başında, kocaman- farklı renkler ve oluşumlardaki- kayaların üzerinde alıştırma yapmak ilginç şeyler düşündürüyor insana. neler düşündüm yürürken? dünya ne kadar da yaşlı, kayaların altı ne kadar da gizemli, deniz ne kadar da sakin ama güçlü ve ben ne kadarda narin ve kırılganım. kaya yürüyüşlerine devam, evrenin sırrını çözene kadar :)

20.3.09

MAKE HISTORY- LEE


Lee'nin 2 yıldır devam eden "make history" adlı fotoğraf yarışması sonuçlanmış. Birincilik ise Rossella Dimichina adlı italyan bi sanatçıya gitmiş ve kendisi ödül olarak 50 000 euro almış. İşte fotoğraf bu ve adı da “The Weak in Wonderland”. yarışmaya 90 ülkeden 16000 fotoğraf katılmış ve ben de çok katılmak istemiştim ama katıldım mı hatırlamıyorum :) sanatçı ile yapılan röportajda bu fotoğrafı Kodak ın tek çekimlik bir su altı kamerası ile çektiğini söylemiş. yani 50 000 euro kazanmak için öyle süper mega digital makinalar ve mercekler gerekmiyor. önemli olan insan gözü. diğer finalistleri görmek ve detaylı bilgi için işte budur http://www.makehistory.eu/ .

19.3.09

SEINFELD



benim için hayatımda yeni bir seinfeld furyasının başladığı günler bu günler... baktım ki herkes bir dizi takip etme işine girişti, ben de düşündüm ne takip edeyim diye açıkçası hiçbirşey bulamadım, the end de aval aval dizilerin olduğu raflara bakarken birden dedim ki "yahuu neden seinfeld olmasın, en eğlenceli, en doğal, en zeki seinfeld", hemen önce 1 ve 2 dvd yi aldım eve gittim ve kendime şöyle bir sienfeld ritüeli oluşturdum; işten direk eve gittiğim günlerde, saat 7 de yemek yerim. işte bu sırada yemeğimi alıyorum, tv nin karşısına geçiyorum ve başlıyorum seinfeld den bir bölüm seyretmeye. o kadar hoşuma gidiyor ki bu iş, dün yine the end e gidip yeni seriyi aldım. bu arada 3.ve 4. seriyi birlikte alacaktım ki bir serinin fiyatının 20 tl olduğunu öğrendim, 4.seriyi bıraktım :( artık onu önümüzdeki ay alacağım. o zamana kadar evde çok yemek yiyip de 3.seriyi ay bitmeden önce tamamlamamalıyım.

bu nereden çıktı derseniz bu akşam evde yiyeceğim de işte oradan çıktı..

not: ben dvd seyretmekten hoşlanmadığım için dizilere de çamur attım, başka dizileri sevenler alınmasın oki mi?

ESKİ SÜREYYA SİNEMASI

dün akşam eski süreyya sineması, şimdi ise süreyya operası (galiba ) olan mekanda verdi nin "la traviata" operasına gittim ve yarıda da çıktım :) operadan zaten hoşlanmam ama mekanın nasıl restore edildiğini merak ettiğim için gittim. zaten sinema iken de çok çok güzel bir salondu.. şimdi daha da güzel olmuş. her yer tertemiz, ışıklandırma harika, duvar ve tavan resimleri eskisi gibi hiç bozulmadan muhafaza edilmiş, bunlara diyecek hiçbir şey yok ancak gösteri konusunda bu kadar olumlu olamayacağım. bence biz de opera olmuyor. sanki üstümüze yapıştırmış gibi, zorlama gibi... kültürümüzle hiç alakası olmayan bir sanat dalı olması sebebi ile doğallıktan uzak oluyo.. sanatçılar dertlerini italyanca anlatıyo, onlarda ne dediklerini anlıyor mu o da ayrı konu.. zaten kostüm, sahne filan derseniz onlarda vasat oluyor. bu sebeple ben opera taraftarı değilim. ama sevenlere de mani olmak istemem... süreyya ya daha sık gidebilmek için opera gösterimlerinin yanında daha çok konser, tiyatro filan gibi etkinlikler olsun çok isterim...

18.3.09

konser sancıları

çoktandır yazmak istediğim bir konuyu gündeme getireceğim şimdi. o da konser seyircisinin bitmeyen çilesi... ben bu konser işlerini filan oldukça takip eden bir kişiyim. genelde istanbul a gelen ve tarzı bana yakın olan bildiğim bilmediğim insanların konserlerine ya da küçük çaplı canlı performanslarına gitmeye çalışırım. (bilmediklerime gitmem sadece deneysel amaçlıdır). genelde türkiye ye gelen gruplar artık kaşar kıvamına gelmiş, eskiden çok popüler olan gruplar olur ya da olmaz, aslında haklarını yememek lazım bir çok yeni ve büyük grupta geliyor. ayy neyse giremedim bir türlü konuya olay şu.. gidersiniz heyecanla aylardır beklediğiniz konsere. önce yeni albümden şarkılar çalınır. çoğunu bilmiyor olursunuz, sonra araya bir kaç tane eskilerden duyulmuş şarkılar serpiştirilir. tabii siz o sırada hafif yorulmuş, hafif sabırsızlanmış bir halde beklersiniz ki o müthiş şarkılarını çalsınlar diye, ama bir türlü o an gelmez, zaman geçer, cesur seyircilerden bazıları o müthiş şarkıların ismini çığırmaya başlar hatta çoğunlukla böğürür... sonra birden grup çaktırmadan "bu akşamlik da bu kadar, mersileeer" diyerek sahneden yok olur... aaaaa diye kalırsınız... sonra seyircinin israrlı alkışları üzerine grup geri gelir bazen o şarkılardan bazılarını çalar, bazen duymamazlığa gelip çalmaz, bazen yavaş tempolu bir şarkı ile seyircinin heyecanını kursağında bırakır ve gider. şimdi türkiye de yaşanan bu tür olaylardan bazı örnekler;
1- echo & the bunnymen (son istanbul konseri- studio live mıydı ööle bi şi) - tüm gece hiç mi hiç popüler şarkı çalmadılar, bis te hepsini döktürdüler. hatırladığım kadarı ile killing moon, under the milky way, lips like sugar. echo&thebunnymen müthiştir ve olumsuz sözüm olamaz onlara ama bence artık zamanları geçtiğinden popüler şarkıları önceden söyleyip seyircinin gitmesini önlemek için böyle yapıyorlar
2- mark knopfler- kuruçeşme arena- bence harika bir konserdi, seyircilerin kudurmasına rağmen "walk of life" ı söylemeden gitti, romeo & juliet de beklenen gibi değildi, prensip olarak dire straits zamanlarının geçmiş olduğunu seyirciye anlatmaya çalıştı ama kardeşim biz de her gün seni görmüyoruz ki mark..
3- tindersticks- crr- çok yerinde bir mekanda tam bir müzik şöleni idi ancak bathtime ve can we start again i her türlü ısrara rağmen söylemediler
4- morrissey - parkorman- kısa kısa kısacık... there is a light that never goes out demedi başka bir çok şey de demedi. tabii the smiths günleri ile ilgili bir travmadır diye düşünüyorum

5- james- solar beach mi neydi- galiba loose control ü söylemediler çok bozulmuştum
6- aklıma gelmiyor diğerleri :(

not: bunlar dışında hakkını yememem gereken konserler var, franz ferdinand, manic street preachers, paul weller, depeche mode, roger waters ve aklıma gelmeyen diğerleri hiç bir şarkıyı eksik kalmadan çığırmışlardır.

17.3.09

GOLE GİDEN FUTBOLCU ORACIKTA VURULDU

ayyy yine feci şekilde kafayı üşütmüş birinin haberi bugün gazetede yer aldı. ırak ta bir futbol maçında beraberlik golünü atmak üzere kaleye doğru giden futbolcu karşı takımın bir taraftarı tarafından silah ile vurulmuş ve ölmüüüüüş... yuuuhhhh ki yuuh...yani berabere kalmayı o kadar yedirememişki bünyesine adamı öldürmüş. bu ne hastalıklı zihniyet valla bravo.. bunları yetiştirenlere, stada silah sokulmasını kontrol etmeyenlere ve bu zihniyetteki bütün saman kafalılara buradan bir atom bombası gönderiyorum. yok olun yahu dünyamızdan. aaaa. insan kılığındaki hayvan kişilerin bu dünyada yaşamasına karşıyım. ya insan olunsun ya da hayvan olunsun ama ikisinin arası olunmasın, kişilik bunalımına sebep oluyor ve beyinde tahribat yaratarak delirmeyi sağlıyor....

TUVALETMETRE

gün geçmiyorki bir tuhaflık olmasın. bir tekstil firmasında çalışanlara günde 3 kere maksimum 10 dk lık tuvalete girme izni veriyorlarmış. bunu da nasıl ölçüyorlar? işçilere ait kartlar kapılardaki cihazlara okutuluyor ve kapılar parmak izi ile açılıyor. eğer bir işçi kendisine tanınan hakkı aşarsa ücretinden kesim yapılıyor. bu nedir.. yani hangi boyutta irdelenmeli... işveren psikopat mı denmeli, bu sistemi üretenler nasıl bir zihniyet içinde mi denmeli... tuvalete gitmeyi kurala bağlayan kişiler hakkında bi cezai işlem yapılacak mı diye merak etmeli... bu insanlar bir de çıkıp kendilerini savunuyorlar. herkese akıl fikir, bize de sabır..

15.3.09

EKSİK PARÇALAR- uygur yılmaz


cumartesi günü mısır apartmanında bulunan galerist te iki yeni sergi başladı. ben uygur yılmaz ın sergisinden bahsetmek isterim. eksik parçalar adlı bir fotoğraf sergisi. fotoğrafın etkileyici olabilmesi bence resiminkinden çok daha önemlidir çünkü hepimiz fotoğraf makinası ile fotoğraf çekeriz ve bu herkesin kolaylıkla yapabileceği bir iş gibi gözükür. resim yapmak ise herkesin cesaret edemediği ve bu sebeple bulaşmadığı bir şeydir. ayrıca fotoğraf makinası gibi bir araç da yoktur resimde.. tuval ve siz başbaşasınızdır, hele manipülasyon, sonradan düzeltme, fotoşop (fotoşok !!) gibi şeylerde yoktur. işte bu sebeplerle (herkesin yapıyor olması) iyi fotoğraf çekmek çok önemlidir ve gerçekten farklı bakış açısına sahip nadir insanlara kısmet olur. işte bence uygur yılmaz da bu insanlardan biri. sergi bir plajda muhtemelen yaz mevsimi olmayan bir mevsimde çekilmiş fotoğraflardan oluşuyor. aslında kareler çok sade, sadece bir objede odaklanan kareler ama öyle güzel bulunup öyle güzel açılardan çekilmiş ki akıl karıştırmadan çok temiz bir şekilde ne demek istediğini göstermiş sanatçı ve çok çok önemli şeyler anlatıyor. bi fotoğrafın etkileyici olması için devasa boyutlarda basılmış olması da gerekmiyor. işte uygur yılmaz ın fotoğrafları 50x30 boyutta olduklarını tahmin ediyorum. çok beğendim ve çok etkilendim. serginin anlattıkları ile ilgili kendi yorumlarımı yazmak isterdim ama herkes kendi yorumunu kendisi yapsın.

not. resimlerin hangi plajda çekildiğini çok merak etmiştim, bugün öğrendim ki mersin de susanoğlu plajı diye bir yermiş.

13.3.09

MAN ON WIRE

bu hafta vizyona giren bir film "man on wire", sadece Alkazar da oynuyor. film hikayesi kısaca şöyle; "7 Ağustos, 1974’de, Philippe Petit isimli bir Fransız o zamanın en yüksek binaları olan New York şehrinin ikiz kuleleri arasında gerilmiş telin üzerine ilk adımını attı. Telin üzerinde yaklaşık bir saat dans ettikten sonra tutuklanıp psikolojik değerlendirmeden geçip sonra salıverilmek üzere hapse atıldı. Petit, altı ay kulelerin hayalini kurmuş ve New York’ta geçirdiği sekiz ay boyunca da projeyi gerçekleştirmek için çalışmıştı. Arkadaşları ve iş birlikçileriyle beraber, Petit inanılmaz engeller aştı: İkiz kulelerin güvenliğinden geçmek; vs ve sabah saat 7:15’te, Philippe Petit, Manhattan kaldırımlarından 411 metre yükseğe gerilmiş tele ilk adımını attı. James Marsh’ın belgeseli, Petit ve ona yardım eden arkadaşlarının anlatımları ile “yüzyılın sanatsal suçu”nu bize aktarıyor. Asla asla demeyenlere adnmış bir belgesel..." (sinema.com dan alıntı)

işte o resimdeki adam bu adamikiz kulelerin arasında, o yükseklikte bir tel üzerinde yürümek. düşüncesi bile korkunç bir etki yaratıyor.... bence müthiş birşey Petit nin yaptığı. belgeseli görmek için sabırsızlanmaktayım.

87.7

bilbooooarrrrrrrddddd rediyoooooooo (amerikan aksanı ile söylüyorum aman bir yanlış anlama olmasın).

seksenler çalıyo da çalıyo.. çalıyo da çalıyoo... eski günlerimin hepsi gözümün önünden geçiyo da geçiyoo.. hayal kutucuklarımda eski aşklarım, lojman günlerim, ortaokul ve lise sıkıntılarım. hepsi biiir biiiiiir resmi geçit yapıyor.

dinleyecek hiçbir şey bulamadığımda bu kanalı açıyorum. eskilerden süper şarkılar dinliyorum. geçen gün sıkışık bir trafikte gece 10-11 arası artist top 10 diye bir programa denk geldim, the police in en guzel şarkılarını ard arda dinledim... özellikle 70 li yıllarda doğanlara duyurmak isterim.

evet 87.7 frekansından yayın yapan bu nadide radyo kanalını manikürcümde keşfettim. YSM manikür salonuna bir teşekkürü borç bilirim.