istanbul a mümkünse hiç yaz gelmesin
hep bahar olsun
etraf missssss gibi koksun
a m i n
parasol'e özel arama kutusu
21.4.09
20.4.09
twitter mwitter
galiba ben çok safım. bu twitter ın güzelliğini -ki varsa eğer- ben keşfedemedim. yani kardeşim ne oluyo naaptığını yazıyosan. duruyorum burda bi şi yapmıyorum size ne. sonra gidip herkesi "follow" etsem onlarda beni "follow" etse sonu nereye varıcak bunun. bence facebook tan bile daha sıkıcı. hem nooldu ayıla bayıla facebook a yazıldık, arkadaşlarımızı bulduk, kim napıyo ona baktık da nooldu. şimdilerde arasıra giriyorum ve ne görüyorum? herkes bir video olayı tutturmuş gidiyo. başka da hiç bi şi yok. haa tek iyi şey nerede ne oluyo, etkinlik haberlerini ve davetiyelerini almak. bi de ben insanlara grafitti çizmekten hoşlanıyorum hakkını yemiyeyim şimdi. neyse işte twittter bundan da sıkıcı. çok geyik gibi geldi bana ama dediğim gibi ben çok saf olabilirim, ehemmniyetini kavramamış olabilirim, networking i sevsem şu an zaten başka bir yerde olabilir (d) im....
DEĞİŞİM İYİDİR - EVOLUTION IS CONVENIENT



flickr da bulduğum bir projeden bazı alıntılar yapıyorum. projenin adı değişim iyidir gibi bir şey. benim anladığım düşünceleri görselleştirmek. oldukça ilginç fotoğraflar çıkmış ortaya. değişim iyidir gerçekten ama aman yanlış şeyleri değiştirmeyin. ben de buna benzer bir proje yapsam ne guzel olur dedim kendi kendime. daha fazlası için tık tık.fotoğrafların ismi sırasıyla 1- çünkü bayanlar etraftayken buna ihtiyacı var. 2- her zaman doluma ihtiyaç vardır. 3- yüzünüzden şekil yapmak 4- ping pong çalışması
17.4.09
16.4.09
TAŞLAYANLARI TAŞLAYASIM VAR
HAFTAYA NE YAPACAĞIM
artık bu kararsızlık canıma tak etti... yaklaşık 2 senedir yumurta kapıya dayanmadan hiç bir şeye karar veremiyorum. kendimi hayatın içinde rüzgarla savrulan bir yaprak gibi hissediyorum. hiç bir günün akşamında dahi ne yapacağım belli değil, hal böyle olunca da seyahat planlarım son ana kadar kesinleşemiyor. 23 nisan da cuma günü için izin alıp 4 günlük bir tatil yapayım dedim. hedef londra ve arkadaşımı ziyaret. hadi vize işini hallettim, izin işini de ama gel gör ki bir türlü uçak biletini alamadım. ben bu işe kalkıştığımda bilet 500 tl civarında idi şimdi 900 tl. bu sefer hiç karar veremiyorum, her ne kadar puanlarım ile bilet alacaksam da 900 tl çok pahalı, anlıyacağınız kala kaldım. easy jet le mi gitsem, hiç mi gitmesem, nereye gitsem, deniz kenarı olsa süper olur... planlarım üstüme üstüme geliyor ben ise ışığın altında dona kalan tavşan şeklinde onlara bakıyorum.
BU SABAH BUDUR
son zamanlarda bazı amerikalı blogger lerin tasarım blog larına dadandım. nasıl güzel nasıl guzel şeyler var. işte bu foto dan onlardan birinden... benim bu sabah ki hayalim budur. böyle bir evde kalkmak, güzel bir kahvaltı yapmak, ve gün boyu denize gidip kitap ve dergi okumak.
15.4.09
YAZ GELDİĞİNİ ETKİNLİKLERDEN BELLİ EDER
yaz geliyor, her ne kadar havadan anlaşılmasa da biletix e her girdiğimde yeni yeni ve çok cazip etkinliler ile karşılaşıyorum. şimdilik gitmeyi planladıklarım şöyle;
- müzik festivalinde 2-3 konser
- patricia kaas cabaret
- kasier chiefs, jane s addiction, juliete lewis rock n coke
- jane birkin- tim (belki)
- jay jay johanson- ghetto (belki)
- fatboy slim- kuruçeşme arena
- deep purple- kuruçeşme arena
- santana- kuruçeşme arena
- bonnie prince billy- babylon
bence yarısına gidemiyeceğim ama istemek yapmanın yarısıdır.
- müzik festivalinde 2-3 konser
- patricia kaas cabaret
- kasier chiefs, jane s addiction, juliete lewis rock n coke
- jane birkin- tim (belki)
- jay jay johanson- ghetto (belki)
- fatboy slim- kuruçeşme arena
- deep purple- kuruçeşme arena
- santana- kuruçeşme arena
- bonnie prince billy- babylon
bence yarısına gidemiyeceğim ama istemek yapmanın yarısıdır.
14.4.09
ELİŞİ


elişi şeyler tam bana göre. incık cincık kağıtlar, süsler, kalemler, renkler, motifler, şekilller... bu işleri de Jayme McGowan die biri yapıyo. blog unu yeni keşfettim. eğer meraklı iseniz işte buraya tık tık. hatta belki de siz de bir şeyler yapmaya başlarsınız.gündüz hayali
deniz kıyısındabüyük bir varenda
bu koltuk
bu sehpa
beyaz duvar
büyük bir kütüphane
eski kilim
güzel fotoğraf
dantel örtülü bir yatak
13.4.09
OKUYUCU
orijinal ismi ile "the reader" filmi sinemalarımızda geçen cuma itibari ile boy gösterdi. ben de hemen kanyon da gidiverdim. (kanyon en sevdiğim sinema- izleyici kitlesinden bağımsız). filmi seyrederken pek değil ama seyrettikten sonra oldukça etkiledi beni. yani ertesi gün, sonraki gün düşündükçe daha çok etkinlendim ve de hüzünlendim. iki kişi arasındaki ilişkinin her bir taraf açısından zamana bağımlı olarak nasıl da değiştiği ve farklılaştığı kısmı benim en etkilendiğim yön oldu... kadının genç/orta yaş, adamın çocuk/genç olduğu dönemde kadının tavırları ve arzuları/ talepleri ile kadının yaşlı adamın orta yaşlarındaki tavır ve talepleri nasıl da değişiverdi ve bir nevi herşey tersine döndü. ayrıca insanın içindeki merhamet ve gurur duygusunun ne kadar güçlü olabileceğini gördüm filmde. ayrıca şunu da düşündüm, sevdiğiniz birisi; anneniz, babanız, sevgiliniz, çocuğunuz- her kimse, katil dahi olsa siz onu, onunla yaşadıklarınız, sevginiz ve ilişkiniz adına hala sevebiliyor, gözetebiliyor ve affedebiliyorsunuz. bence kate çok guzel oynamış ama oscar lık mı derseniz pek emin değilim, ayrıca yaşlandırmasını çok beğenmedim ama yaşlıların gözüne inen o buğu perdesi ve göz renginin bu sebeple değişimi ayrıntısı beni oldukça etkiledi.
12.4.09
DALGINLIK
bazı günler ters başlar. cumartesi günü de galiba benim öyle bir günümdü. sabahın köründe spor yapma sevdası ile kalkınca benzin istasyonuna geldiğimde henuz uyanmamış olduğumu farkettim. aslında belki de, camlarımı silmek isteyen görevliye can havli ile "hayır silmeyin daha yeni yıkandı" diye bağırmamdan sonra da herşey ters gitmeye başlamış olabilir. bilemiyorum. ayrıca bu cam silme işi de genel olarak sinirimi bozuyor. sürücülere sormadan lönk die sulu fırçaları daldırıyolar arabalara. bakalım ben istiyo muyum silinmesini, bakalım ben bahşiş verecek durumda mıyım. bu tür zoraki işler beni feci geriyor. neyse, arabaya benzin dolarken ben ödemeye gittim, sonra da fişi adama verdim sonra arabaya bindim, sonra çalıştırdım, sonra vitese taktım, sonra gaza bastım.. amanın arkadan birileri arabaya vuruyor, aaaa bir de ne göreyim.. pompa hala arabının içinde dolum pozisyonunda. nerdeyse pompayı alıp gidiyordum ucuz atlattım.. tabii o an çok korktum ve de utandım. gerginlik rüzgarı ile girdiğim benzinciden utançla çıktım. sonra daha bir çok şey ters gitti o gün. bi şi ters başlayınca yapıcak bi şi yok sabredip geçmesini bekliycez.
10.4.09
HAFTANIN SONU MU HAFTANIN BAŞIMI
şimdi soruyorum size cumartesi ve pazar bir haftanın başı mıdır yoksa sonu mudur?
bu hafta sonu erkenden sütümü içip yatıcam çünkü;
yarın sabah babamla ping pong maçım var- çok zinde olmalıyım.
pazar sabahı kulindağ adında bir yerde yoga ve yürüyüş etkinliği var- çok erken kalkmalıyım.
bu hafta sonu erkenden sütümü içip yatıcam çünkü;
yarın sabah babamla ping pong maçım var- çok zinde olmalıyım.
pazar sabahı kulindağ adında bir yerde yoga ve yürüyüş etkinliği var- çok erken kalkmalıyım.
NE İSTEDİM NE OLDU
ne istediğime karar verecek kadar bilinçlendiğimde- ki bu çooook da uzun zaman önce değildi- hemen hemen iş işten geçmişti bile... yani üniversiteden mezun olmuş, hatrı sayılır bir süre boyunca da bir konuda uzmanlaşmıştım. bütün bunlar olurken ne istediğim bir üniversitede okumuş ne de istediğim bir işte çalışır olmuştum... galiba hayatımızdaki ne önemli dönüm noktası üniversite de okuduğunuz bölüm. eğer bir kere burada çuvallarsanız artık hayatınızın geri kalan kısmını değiştirmek için çok çaba sarfetmeniz gerekir. ben ekonomi okudum ne alakası var ise - tabii babamın isteği ile- bana kalsa mimar olmak istiyodum.. ee bu çelişkili duruma bakılacak olursa memnuniyetsizliğimin nedeni çok açık. bunu da buraya yazıyım da arkadan gelen nesillerin kulağına küpe olsun.. pehh. zaha hadid olmama ramak kalmış da direkten dönmüşüm yahuu.
8.4.09
ESKİDEN BİR ŞEYLER TAKİP EDERDİK- 1
bu başlıktan yanlış anlaşılmasın şimdi de bir çok şey takip ediyorum ama nitelik olarak eskisine göre farklı şeyler... geçen gün nereden aklıma geldi bilmiyorum ama küçükken ve ergenken takip ettiğim şeyleri düşündüm. özellikle de tv de olanları. çünkü bu konu o zamanlar için çok önem taşırdı. tv demek trt demekti zaten. ve orada da bir çok şey takip edilirdi; diziler, eğlence programları, yarışmalar... biz annemle ve o zamanlar nispeten küçük olan kardeşimle takipte olurduk. babam ne yapardı hatırlamıyorum... ben neler takip ettiğimizi yazmak istedim, çok uzun olma ihtimaline karşı 1 ve 2 olarak bölüyorum. kısa kısa yazmaya çalışacağım.
1- buz pateni: o zamanlar bütün aileler takip eder miydi bilmem ama kiminle konuşsam (benim yaşıtım) herkesin bir bildiği var buz pateni ile ilgili olarak. biz annem ve kardeşimle avrupa şampiyonası ve dünya şampiyonası olmak üzere ağırlıklı olarak çiftler buz dansı ve artistik patinaj bölümlerini ve turnuvalar sonundaki gösteriler bölümü çok çok dikkatli seyrederdik. tüm sporcuların ismini bilirdik. hiç bir yayını kaçırmazdık. şimdilerde hala trt de verilmesine rağmen kanal kirliliği sebebi ile rastlamıyorum bile. şimdiki çocuklar da bence bu sebeple çok çok güzel bu spordan bi haberler.
2- tenis turnuvaları: buz pateninde olduğu gibi tenis turnuvalarının da baş takipçisiydim. bu takibe galiba annem pek katılmazdı ama ben avustralya, amerika, roland garros, wimbledon hepsini takip eder özellikle son 4 maçı kaçırmazdım. bayan maçlarını daha çok severdim- hala da öyle- tüm zamanlar içinde en favori tenisçim steffi graf dır. tenise en çok yakışan kadındı bence, ayrıca monica seles hırsı ve mary pierce ın sanki topa her vurduğunda incinicekmiş gibi duran hali beni etkilemiştir. şimdilerde favorilerim williams kardeşlerdir, erkeklerde ise federer dir.
3- susam sokağı: her ne kadar tam çocukluğuma denk gelmese de susam sokağı en favori gündüz kuşağı programımdı çok çok severek izlerdim ve çok da gülerdim. buna muppet show u da ekleyebiliriz.
4- martı adası: galiba ismi buydu, şimdi tam çıkaramadım ama ben ki asla korku ve gerilim filmi seyretmem, her hafta tv karşısına geçip o yaşta bu gerilim dolu diziyi seyreder ve sonra da ailecek üzerinde yorumlar yapardık
5-drakula filmleri: lojmanda otrumamız sebebi ile uydu anteni olması bence hayatımın en önemli şanslarından biri idi çünkü bu sayede çok küçük yaşta dünya kanallarını seyrederek ufkum açıldı. tabii bu maddede bahsedeceğim drakula filmlerinin ufkumla bir alakası yok ama.... neyse izmir de olmamız sebebi ile belki de ya da uydu anteni bilmiyorum yunan kanallarını seyrediyorduk et1 ve et2. her cumartesi akşamı 12 den sonra drakula filmleri olurdu ve biz annemle oturur onları izlerdik. yine hayret vericidir ki ben şu an drakula filmi filan seyredemem. en son geçen sene 28 hafta mıydı neydi o zombi filmine gittim de sonrasında 2 saat nutkum tutuldu konuşamadım.
6- bir kelime bir işlem: aslında bu yarışma annemin favorisi idi, meburen biz de seyrederdik. ayrıca pazar günleri akşamüstü olması sebebi ile çok iç karartıcı anıları hatırlatır bu yarışma ben de. biz yine de programın karşısına geçer ve soruları çözmeye çalışır, beyin jimnastiği yapardık.
ayyyy çok uzun oldu.. devamı da sonraya kalsın. yemek vaktiiiiii..
1- buz pateni: o zamanlar bütün aileler takip eder miydi bilmem ama kiminle konuşsam (benim yaşıtım) herkesin bir bildiği var buz pateni ile ilgili olarak. biz annem ve kardeşimle avrupa şampiyonası ve dünya şampiyonası olmak üzere ağırlıklı olarak çiftler buz dansı ve artistik patinaj bölümlerini ve turnuvalar sonundaki gösteriler bölümü çok çok dikkatli seyrederdik. tüm sporcuların ismini bilirdik. hiç bir yayını kaçırmazdık. şimdilerde hala trt de verilmesine rağmen kanal kirliliği sebebi ile rastlamıyorum bile. şimdiki çocuklar da bence bu sebeple çok çok güzel bu spordan bi haberler.
2- tenis turnuvaları: buz pateninde olduğu gibi tenis turnuvalarının da baş takipçisiydim. bu takibe galiba annem pek katılmazdı ama ben avustralya, amerika, roland garros, wimbledon hepsini takip eder özellikle son 4 maçı kaçırmazdım. bayan maçlarını daha çok severdim- hala da öyle- tüm zamanlar içinde en favori tenisçim steffi graf dır. tenise en çok yakışan kadındı bence, ayrıca monica seles hırsı ve mary pierce ın sanki topa her vurduğunda incinicekmiş gibi duran hali beni etkilemiştir. şimdilerde favorilerim williams kardeşlerdir, erkeklerde ise federer dir.
3- susam sokağı: her ne kadar tam çocukluğuma denk gelmese de susam sokağı en favori gündüz kuşağı programımdı çok çok severek izlerdim ve çok da gülerdim. buna muppet show u da ekleyebiliriz.
4- martı adası: galiba ismi buydu, şimdi tam çıkaramadım ama ben ki asla korku ve gerilim filmi seyretmem, her hafta tv karşısına geçip o yaşta bu gerilim dolu diziyi seyreder ve sonra da ailecek üzerinde yorumlar yapardık
5-drakula filmleri: lojmanda otrumamız sebebi ile uydu anteni olması bence hayatımın en önemli şanslarından biri idi çünkü bu sayede çok küçük yaşta dünya kanallarını seyrederek ufkum açıldı. tabii bu maddede bahsedeceğim drakula filmlerinin ufkumla bir alakası yok ama.... neyse izmir de olmamız sebebi ile belki de ya da uydu anteni bilmiyorum yunan kanallarını seyrediyorduk et1 ve et2. her cumartesi akşamı 12 den sonra drakula filmleri olurdu ve biz annemle oturur onları izlerdik. yine hayret vericidir ki ben şu an drakula filmi filan seyredemem. en son geçen sene 28 hafta mıydı neydi o zombi filmine gittim de sonrasında 2 saat nutkum tutuldu konuşamadım.
6- bir kelime bir işlem: aslında bu yarışma annemin favorisi idi, meburen biz de seyrederdik. ayrıca pazar günleri akşamüstü olması sebebi ile çok iç karartıcı anıları hatırlatır bu yarışma ben de. biz yine de programın karşısına geçer ve soruları çözmeye çalışır, beyin jimnastiği yapardık.
ayyyy çok uzun oldu.. devamı da sonraya kalsın. yemek vaktiiiiii..
7.4.09
GREENPEACE BOĞAZDA

şu greenpeace ne yaratıcı eylemler yapıyor yahu. oldum olası beğenmişimdir eylemlerini. dün yine süper bir şey yaptılar. işte fotoğrafda da görüleceği gibi boğaz köprüsünden hem protesto afişlerini hem de kendilerini sallandırdılar. obama ya istanbul dan selam ettiler ve "Barış için önce iklimi kurtar"dediler . yalnız anlamadığım şey şu ki; bunca güvenlik önlemi içinde-4000 polisten filan bahsediliyor- istanbul un en sembolik, en acayip, en can alıcı noktasına greenpeace eylemcileri geliyo, hadi geldiler once alet edevatlarını da indiriyo- ki yaya geçmeyen kuş uçmayan köprüde yapıyorlar bunu- sonra bi de kendilerini köprüye asıp pankartlarını açıyo ve hiç kimse tarafından engellenmiyor... garip değil mi yahu, demek ki isteyen istediği gibi eylem yapabilir köprüde, obama nın geleceği gün daahil... bu arada söylemeden geçemiycem, obama nın karısı michelle çok şanslı yaa, obama süper karizmatik ve yakışıklı benim nacizaaane fikrim...
6.4.09
BANKSY
bu haftaki blog görselim ingilizlerin parlak grafitticisi namı değer "banksy" den. banksy londra nın duvarlarını geceden sabaha öyle güzel boyuyor ki, polisler kendisini tebrik etmek için peşinden koşuyor ama naaafile. benim seçtiğim grafitti de yine banksy nin bir binanın cephe duvarına çizdiği süper resim :) londra da artık banksy öyle bir fenomen haline geldi ki, bansky turu diye bir şey dahi çıktı. yani nedir? bir kılavuz bastılar, ona göre bansky nin grafitti lerini görmek için gezmeye çıkabilyorsunuz. ben grafitti yi çok seviyorum.
ERKEK SÜRÜCÜLER
eyy erkek sürücüler, her sabah neden benim sizi geçmeme bu kadar sinirleniyorsunuz? neden hemencecik gaza geliyorsunuz? valla erkeklerin kadınlar üzerinde egemen olma- ya da küçümseme- ya da adam yerine koymama- hırsları araba kullanırken 5 e katlanıyor gibi... her sabah muhakkak bir erkek sürücünün beni geçme, sollama, sıkıştırma, korna çalma vs eylemlerine maruz kalıyorum- hem gülüyorum, hem sinirleniyorum. hatta geçen gün şöyle bir şey oldu. bir otobüs durağının orada otobüsten inen yayalara yol verdim karşıya geçmeleri için. bayağı çoktular. içlerinden 2 erkek benim önümden geçmeyip arkamdan geçti. biri diğerine dediki- dudaklarından okudum- şunun önünden geçmeyelim arkadan geç- öbürü de uydu buna. bu ne demek? bir kadın kişinin verdiği yoldan geçmeyi gururuna ve erkekliğine yediremiyor demek. ben bu davranışa kahkaha ile güler, bu davranışları sergileyenlere de nanik yaparım... bu arada bir özeleştiri; ben de bu tür durumlarda davranışlarımı kontrol edemeyip bana gıcıklık yapan sürücülere dil çıkarmak, surat yapmak, elimle deli işareti yapmak, yüzlerine bakip kahkaha atmak sureti ile bazı tuhaf hareketler sergiliyorum. erkek kadını mı var ayol sürücü sürücüdür.
4.4.09
YÜRÜYÜŞ
bugün kendi kriterlerime göre uzun bir yürüyüşe çıktım, güzergahım selamiçeşme moda aralığında idi. kendi kendime bu yürüyüşü baharın gelişine ithaf ettim. araba ile geçerken hiç giremediğim dükkanlara girdim, hayatım da hiç geçmediğim yollardan geçtim. genelde bu tür yürüyüşler yaparken hep giriş katında yaşayan insanları düşünürüm, yani onlara özenirim daha doğrusu. giriş katı beni hep cezbeder. özellikle de küçük bir bahçesi, terası ya da kocaman bir balkonu varsa. neden diye sorarsam ya da siz sorarsanız, çünkü galiba sokaktan geçenleri seyretmek ve çiçek yetiştirip bahçeye bir şezlong atabilmek için. bunun yanısıra hep kadıköy de yaşamayı da hayal etmişimdir. evden çıktımmıydı hayatın tam ortasında olurdum. iki adımda çiya, zihni, trip, cafe&shop, the end, saray, turk kahvecisi (adını unuttum), mango, eskiciler, moda, vapur, nezih (eskiden gençlik kitabeviydi ki o zaman daha guzeldi bence), yani benim için kadıköy işte. bugüne dönecek olursam, yolculuk sırasında gözüme bir kaç kiralık ev kestirdim, içimden hadi ara şu numaraları ve uygun fiyata ise taşınmaya karar ver dedim ama yemedi maalesef :) ayrıca moda çay bahçesi sezonunu bugün resmen açmış oldum; çalkantılı mavi deniz, yelkenliler, vapurlar, soğuk çay, karışık soğuk sandviç ve gazete. dönüş yolum saint joseph in olduğu yoldan oldu. keşke seçme şansım olsaydı en çok burada okumak isterdim. frankofon olsaydım ne olurdu sevgili insanlık ha ne olurdu?? saint joseph geçtikten sonraki ilk sokak yani şifa sokak benim en sevdiğim sokaklardan biridir. nedenini bilmiyorum burada oturan hiç bir tanıdığım yok ama ben burada oturmak isterdim. işte bööyle, eve geldiğimde bayağı yorgun ama müthiş iyi hissettim kendimi. iyi baharlar...
1.4.09
1 NİSAAAAAAAAAAAAAAAN
evet işte bugün 1 nisan hem şakacıların günü hem de benim şu an ki işyerime girişimin 6.senesi yani bir rekor. babam çok şakacı olduğundan ve beni de hep şakaları ile keklediğinden 1 nisan ı da es geçmedi tabii ki... sabah saatlerinde tüm aile bireylerine "müthiş haber" adlı bir mail atarak, kendisine turkcell aracılığı ile yapılan bir çekilişten dacia marka araba çıktığını, sadece 7000 tl vergi ödeyerek arabaya sahip olacağını söyledi.. tabi biz de "aaaa, yapma yaaa, süper" filan dedik ama ben babamın bir dolandırıcılığa kurban gitmemesi için- ki bi de çok akıllıyım ya- önce turkcell i, sonra dacia nın ana bayiini ve sonrada dacia nın satış koordinatörü göksel beyi aradım... dedim ki "ayy endişeleniyorum babamı birileri kandırıyor diye, sizin şöyle böyle bir araba çeklişiniz var mıydı?" tabii adamlar "valla hanimefendi, bizim bööle bişiyimiz yok" dedi... ben de telaşla babamı arayıp "babacığım seni kandırıyolar sakın bi şi imzalama" diye çığırdım. işte filan falan.. sonra da öğle yemeğinde bir arkadaşıma "babama bir araba çıktı, ama tuhaf şeyler dönüyor olabilir" dedim. o da bana demez mi ki "kızım, bugün 1 nisan, baban sizi kandırıyor olmasın" !!! işte o an çaktım olayı.. çok şakacı babam bizi kandırmıştı.. ben babamı kandırıyolar derken o bizi kandırdı.. neymiş kıssadan hisseymiş.... iliilililiiiiiiiii lulululuuuuuuu.. tabii olaylar geliştiği sırada, burada okuduğunuz kadar saçma gelmiyo insana, şimdi okuyunca bana da feciii abuk geldiii...
selam olsun benden ingiliz konsolosluğuna
bir turk vatandaşı olarak çeşitli mecralardan, onların ülkelerine girip de para harcamak ve ekonomilerine katkıda bulunmak için, almak zorunda olduğumuz izinler herkesi çıldırtıyor, beni de... ingiliz konsolosluğunu hep diğerlerine göre daha duyarlı olarak nitelendirirdim zira sizin, ülkelerine ziyaret etme sayı ve sıklığınıza göre vize süresini uzatma alışkanlığı olan bir ülke. şengen ülkeleri gibi her seferinde 3 ay ya da 6 aylık vize vermez. ancak şu an hafif delirmiş durumdalar. birincisi yeni adet olarak şirket belgelerinin de ingilizceye çevrilmesini istiyorlar, noterden filan diil mesela ben oturucam çalıştığım yerin faaliyet belgesini, imza sirkülerini ingilizceye çeviricem. neden? oradaki memur turkçe bilmiyomuş, e pes e yuuh bu kadar saçmalık hayatta duymadım. ikincisi de aracı şirket ile vize başvurusu yapılsa dahi şişli deki yerlerine gidip parmak izi vermek zorundaymışım. ayıptır gunahtır şekerler. zaten ben size daha önce parmak basmıştım, ne oldu parmağımın değişmiş olmasından mı korktunuz... peehhhhh... alın ülkeniz sizin olsun diycem de diyemiyorum çünkü çok seviyorum.
30.3.09
ÖĞRENMENİN YAŞI OLMAMALI
yaşadığımız ülkede hayata çok çabuk atılıyoruz bence... 22 yaş dedin mi üniversite bitmiş oluyor (günümüzde lise 4 seneye çıktığı için bu yaş 23 de olabilir) eğer çok iddialı değil isen ya da çok paran yoksa bir an önce çalışma hayatına atılıp para kazanmak istiyorsun ya da zaten kariyer fırsatları kaçmasın yaşım geçmesin diyerek kendini iş hayatının orta yerine bırakıyorsun. şahsen benim bu şekilde oldu. üniversiteden mezun olur olmaz kendimi kapitalist düzenin tam tamına göbek deliğine atıverdim. ne istediğim bir bölüm okudum ne de istediğim bir iş yapmaya başladım. aslında konu benim istediklerimi yapamamam değil. konu öğrenme yaşı. yani genel olarak neymiş, 22 yaşında öğrenim süremiz bitiyormuş. bu yaştan sonra bir şey öğrenmek, kendine bir şeyler katmak tamamen bizim elimizde... ister artık büyüdüm, ne öğrenicem dersin. istersen de yahu daha 22 yaşında bebek iken öğrenme eylemi bitermi, daha çok şey öğrenicem dersin. ben ikinci yolun seçilmesi gerektiğine inanıyorum. öğrenme asla bitmemeli, insan kendine yeni bir şeyler katmak için çalışmalı ya da öğrendiklerinin üzerine ek yapıp geliştirmek için uğraşmalıdır. ben şunu farkettim ki en yoğun eğitim aldığım yillarda algılarım kapalı olduğundan hiçbirşey öğrenmemişim, hep ezberlemişim. esas şimdi herşeyi öğreniyorum-isteyerek- bilerek- farkında olarak. bir şeyler öğrenmek ufku açar, güven verir, tatmin eder, hırs yapar, beyni çalıştırır, verimliliği artırır, kapalı gözlere merhem olur ve daha neleeer neleeerr...
ben yakın gelecekte neler öğrenmek istiyorum:
1- uzaktan öğrenme programları ile sanat tarihi/ moda tarihi lisans /yüksek lisans eğitimi
2- fransızca
3- tenis (biraz biliyorum ama serena williams gibi olmak istiyorum)
4- grafik tasarımı
aaha işte buraya çiziyorum, yaptıkça çentik atıcam vallahi billahii..
ben yakın gelecekte neler öğrenmek istiyorum:
1- uzaktan öğrenme programları ile sanat tarihi/ moda tarihi lisans /yüksek lisans eğitimi
2- fransızca
3- tenis (biraz biliyorum ama serena williams gibi olmak istiyorum)
4- grafik tasarımı
aaha işte buraya çiziyorum, yaptıkça çentik atıcam vallahi billahii..
29.3.09
SEÇİM ÖZETİ
hayırlı günler
hayırlı akşamlar
hayırlı bayramlar
hayırlı metrobüsler
hayırlı yolculuklar
hayırlı pazarlar
hayırlı SEÇİMLER
hayırlı akşamlar
hayırlı bayramlar
hayırlı metrobüsler
hayırlı yolculuklar
hayırlı pazarlar
hayırlı SEÇİMLER
27.3.09
desperate film directors

bu fotoğrafları çok beğeniyorum, cuma nın şerefine buraya da koyuyorum. bunlar ile ilgili bir kaç tezim var;1- uslanmaz kızını zaptedemeyen çaresiz babanın durumu
2- baba kız gibi olsalar da, kıza duyduğu hayranlığı gizlemeyen orta yaşlı adamın ne yapacağını bilmez çaresiz durumu, "ah ben 30 larımda ( hadi 40 larda olurdu ama..) olacaktım ki ozaman sen beni görecektin" şeklindeki düşünce balonu... ve yahut "seninle başım dertte, ne yapsam bilmiyorum..." şeklinde de özetlenebilir
3- ayy bu adamda bana yanık ama ben çaktırmıyayım, saf ayağına yatayım, biraz şımarıklık biraz cilve, bir de şeker mi şeker ama bir o kadarda seksi mayomla top peşinde uçuşayım bakalım neler olacak diyen deneyci genç bir kadının cıvıltısı
benim teoremlerimin dışında Woody Allen ın Scarlett a olan hayranlığını ve bu sebeple onu arka arkaya çektiği filmlerde oynattığını biliyoruz, bu fotoğraflarda bu ikilinin durumu sebebi ile çekilmiş fotoğraflar.
not:
1- bu kiraz deseni ilginçtir, girdiği yeri seksileştirir. (bu mayoyu bulduğum yerde almak isterim, süper süper güzel)
2- fotoğrafçıyı bir türlü bulamıyorum. bu sebeple kendisinden özür dilerim. annie lobovitz mi acaba
26.3.09
HER ŞEY ZAMANINDA GUZEL
bir çok büyük grup ya da müzisyen senelerdir müzik piyasasında boy gösteriyor... gençliklerinde çok çok popüler olmuşları, olgun yaşlarında da, sanki hala 20 lerindelermiş gibi müzik yapıyorlar. ama maalesef üzülerek söylüyorum ki bunlardan bazıları artık çiğnemekten çürüyen sakız tadı veriyorlar. ben de bunlara tahammül edemiyorum. çünkü kendilerini tekrarlıyorlar, yeni bir şeyler yapmıyorlar. kim mi bunlar? mesela U2 (bir çok kişi oooooooooo aaaaaaaaaaa diyecek biliyorum), bono ve arkadaşlarına ben oldum olası fazla sempati beslemem ama tabii ki irlandalı bir grup olarak söyledikleri protest şarkılarını hariç tutuyorum. ancak günümüzde artık kabak tadı verdiler. radyo da sürekli yeni albümlerinden magnificent adlı şarkı dönmekte. ah be yu tuu, hiç mi bir notanız değişmedi 20 yıldır, hiç mi bi uğraşmaya değer bulmadınız tarzınız üzerinde, ne kadar klişe- ne kadar sıkıcı- ne kadar müsamere şarkısı bu böyle, açıkçası tüylerim diken diken oluyo.. bono yu degrade böcek gözlükleri ile maaaniiiifiiiiiisssssssssınnt die çığırırken düşününce ööğğkk... bunun yanı sıra morrissey de keza aynı durumda. artık göbekli ağır abi görüntüsü ile 1975 li kızların kendisine nasıl asıldığı ile ilgili laasstt night i spoke to bilmemkim tadındaki 20 li yaş şarkıları olmuyor. hele şu barselona şarkısına çektiği klip, amannda aman fecii... benim eski olup da bu eleştiriler dışında tutacağım grup/ müzisyenler hemen aklıma geldiği kadarı ile rolling stones, bruce springsteen olacaktır. tabii ki örnekler çoğaltılabilir ama diyeceğim odur ki öyle eski başarıların üzerine tembellik yapanları yemeyiz, çalışıp didinin bize yeni ve güzel şeyler getirin.. ya da her şey zamanında güzel abilerim ablalarım. ...
YÖRESEL SEÇİMLER
günlerdir, denk geldikçe, araştırma şirketlerinin yerel seçimler ile ilgili olarak yaptığı araştırmalar üzerine kurulu tv programlarına kulak veriyorum. bir umut belki istanbul da ezberler bozulsun, kumdan kaleler yıkılsın, lakin naaa mümkün anladığım kadarı ile.... yani istanbul da badem bıyıklara devam. ama anlamadığım bir şey var ki o da ankara nın durumu. her her her her şeye rağmen melih gökçek (61 miş, şaşırdımmm) önde gidiyor. yahu nasıl olur. ben mi körüm- onlar mı, ben mi garibim- onlar mı... pes doğrusu, hes doğrusu... halimize feci gülesim geliyor, trajik tracciikkk, traciiikommiiikk...
23.3.09
YAPACAK O KADAR ÇOK ŞEY VAR Kİ HİÇ BİR ŞEY YAPAMADIM
önümde tam bir boş gün var diyelim. sabahtan başlıyorum yapmak istediğim şeyleri listelemeye aklımda. sonra önüme alıyorum hepsini. sonra hangisini yapacağıma o kadar karar veremiyorum ki düşünürken düşünürken, birini yaparken öbürü eksik kalacak derken, kendimi hiçbir şey yapmadan durur pozisyonda buluyorum. a aaa, bir de bakıyorum zaman bitmiişş..
ANA KUCAĞI- BABA OCAĞI
ben 11 yaşında, süper- müthiş- şahane- bi eğitim alabilmek uğruna yabancı bir özel okula gitmek sureti ile yatılı okumak zorunda kaldım. hayatımın en en kabus günleri o günlerdi... en az 4 sene boyunca ki düşünürseniz orta 3 öğrencisi iken bile- pazar günleri ağlayarak ki ne ağlamak evden ayrıldım. lojmandaki diğer çocuklar güle oynaya annelerine el sallarken ben deli gibi anneme sarılır, beni gelip ayırmalarını ve servise tıklamalarını beklerdim. sonradan öğreniyorum ki, pazar günleri beni uğurladıktan sonra annem sinir krizleri geçirirmiş. şimdi burada ailesine çok düşkün bir insan olduğum anlaşılmasın... 11 yaşından sonra şu yaşıma kadar sadece 3 yıl annemlerle yaşadım ve bu da hiç eğlenceli değildi... hiç bir zaman anlaşamadım çünkü kendileri ile.... ama burada esas konu şu.. son aylarda annemlere gittiğimde çok mutlu oluyor ve orada bir gece olsun kalmaktan acayip zevk alıyorum. bu hafta sonu da bir gece orada kaldım, ertesi sabah işim olduğu için kalma şartı olarak "eğer 9 da kahvaltı hazır olursa kalırım" dedim. (halbuki her halükarda kalıcaktım aslında). onlarda hemen kabul ettiler, ertesi sabah annem 8 de kalkmış (kendisi kesinlikle bu saatte kalkmaz), babam ise çoktan simitlerimizi almaya gitmişti bile... anne ve babamla halen hiç anlaşamam ama ne olursa olsun karşılıksız sevgi alacağınız tek yer ana kucağı- baba ocağıdır. onlar size her durumda kucak açar ve bağrına basar. yehuuuuuuu......
21.3.09
KAYA YÜRÜYÜŞÜ
2 aydır bir yoga merkezinde yoga yapmaya çalışıyorum ancak bi türlü haftada 1 günden daha fazla gitmeyi başaramadım. yine de spor salonlarında bangır bangır elektronik müzik eşliğinde koşu bandıymış, bisikletmiş, uzay yürüyüşüymüş, yok mekik yok şınav derken beynen ve bedenen helak olmaktan uzak olması itibari ile bu işi yürütmeye kararlıyım. bu sabah yogadan bir takım insanla kaya yürüyüşü yaptık. sabahın sekizinde kalamış kıyısındaki kayalarda yürüdük ya da zıpladık. bu eylemin amacı doğası itibari ile rastgele kıyıya dizilmiş güzelim kayalarda yürüyerek konsantrasyon, dikkat ve odaklanma dürtülerini harekete geçirmek. daha önce de kayaların üzerinde yürümüşlüğüm vardır ancak bu amaçla yapmış olduğum ilk yürüyüş ve gerçekten çok amacına uygun ve zevkli olduğunu düşünüyorum. denizin yanı başında, kocaman- farklı renkler ve oluşumlardaki- kayaların üzerinde alıştırma yapmak ilginç şeyler düşündürüyor insana. neler düşündüm yürürken? dünya ne kadar da yaşlı, kayaların altı ne kadar da gizemli, deniz ne kadar da sakin ama güçlü ve ben ne kadarda narin ve kırılganım. kaya yürüyüşlerine devam, evrenin sırrını çözene kadar :)
20.3.09
MAKE HISTORY- LEE

Lee'nin 2 yıldır devam eden "make history" adlı fotoğraf yarışması sonuçlanmış. Birincilik ise Rossella Dimichina adlı italyan bi sanatçıya gitmiş ve kendisi ödül olarak 50 000 euro almış. İşte fotoğraf bu ve adı da “The Weak in Wonderland”. yarışmaya 90 ülkeden 16000 fotoğraf katılmış ve ben de çok katılmak istemiştim ama katıldım mı hatırlamıyorum :) sanatçı ile yapılan röportajda bu fotoğrafı Kodak ın tek çekimlik bir su altı kamerası ile çektiğini söylemiş. yani 50 000 euro kazanmak için öyle süper mega digital makinalar ve mercekler gerekmiyor. önemli olan insan gözü. diğer finalistleri görmek ve detaylı bilgi için işte budur http://www.makehistory.eu/ .
19.3.09
SEINFELD

benim için hayatımda yeni bir seinfeld furyasının başladığı günler bu günler... baktım ki herkes bir dizi takip etme işine girişti, ben de düşündüm ne takip edeyim diye açıkçası hiçbirşey bulamadım, the end de aval aval dizilerin olduğu raflara bakarken birden dedim ki "yahuu neden seinfeld olmasın, en eğlenceli, en doğal, en zeki seinfeld", hemen önce 1 ve 2 dvd yi aldım eve
gittim ve kendime şöyle bir sienfeld ritüeli oluşturdum; işten direk eve gittiğim günlerde, saat 7 de yemek yerim. işte bu sırada yemeğimi alıyorum, tv nin karşısına geçiyorum ve başlıyorum seinfeld den bir bölüm seyretmeye. o kadar hoşuma gidiyor ki bu iş, dün yine the end e gidip yeni seriyi aldım. bu arada 3.ve 4. seriyi birlikte alacaktım ki bir serinin fiy
atının 20 tl olduğunu öğrendim, 4.seriyi bıraktım :( artık onu önümüzdeki ay alacağım. o zamana kadar evde çok yemek yiyip de 3.seriyi ay bitmeden önce tamamlamamalıyım.bu nereden çıktı derseniz bu akşam evde yiyeceğim de işte oradan çıktı..
not: ben dvd seyretmekten hoşlanmadığım için dizilere de çamur attım, başka dizileri sevenler alınmasın oki mi?
ESKİ SÜREYYA SİNEMASI
dün akşam eski süreyya sineması, şimdi ise süreyya operası (galiba ) olan mekanda verdi nin "la traviata" operasına gittim ve yarıda da çıktım :) operadan zaten hoşlanmam ama mekanın nasıl restore edildiğini merak ettiğim için gittim. zaten sinema iken de çok çok güzel bir salondu.. şimdi daha da güzel olmuş. her yer tertemiz, ışıklandırma harika, duvar ve tavan resimleri eskisi gibi hiç bozulmadan muhafaza edilmiş, bunlara diyecek hiçbir şey yok ancak gösteri konusunda bu kadar olumlu olamayacağım. bence biz de opera olmuyor. sanki üstümüze yapıştırmış gibi, zorlama gibi... kültürümüzle hiç alakası olmayan bir sanat dalı olması sebebi ile doğallıktan uzak oluyo.. sanatçılar dertlerini italyanca anlatıyo, onlarda ne dediklerini anlıyor mu o da ayrı konu.. zaten kostüm, sahne filan derseniz onlarda vasat oluyor. bu sebeple ben opera taraftarı değilim. ama sevenlere de mani olmak istemem... süreyya ya daha sık gidebilmek için opera gösterimlerinin yanında daha çok konser, tiyatro filan gibi etkinlikler olsun çok isterim...
18.3.09
konser sancıları
çoktandır yazmak istediğim bir konuyu gündeme getireceğim şimdi. o da konser seyircisinin bitmeyen çilesi... ben bu konser işlerini filan oldukça takip eden bir kişiyim. genelde istanbul a gelen ve tarzı bana yakın olan bildiğim bilmediğim insanların konserlerine ya da küçük çaplı canlı performanslarına gitmeye çalışırım. (bilmediklerime gitmem sadece deneysel amaçlıdır). genelde türkiye ye gelen gruplar artık kaşar kıvamına gelmiş, eskiden çok popüler olan gruplar olur ya da olmaz, aslında haklarını yememek lazım bir çok yeni ve büyük grupta geliyor. ayy neyse giremedim bir türlü konuya olay şu.. gidersiniz heyecanla aylardır beklediğiniz konsere. önce yeni albümden şarkılar çalınır. çoğunu bilmiyor olursunuz, sonra araya bir kaç tane eskilerden duyulmuş şarkılar serpiştirilir. tabii siz o sırada hafif yorulmuş, hafif sabırsızlanmış bir halde beklersiniz ki o müthiş şarkılarını çalsınlar diye, ama bir türlü o an gelmez, zaman geçer, cesur seyircilerden bazıları o müthiş şarkıların ismini çığırmaya başlar hatta çoğunlukla böğürür... sonra birden grup çaktırmadan "bu akşamlik da bu kadar, mersileeer" diyerek sahneden yok olur... aaaaa diye kalırsınız... sonra seyircinin israrlı alkışları üzerine grup geri gelir bazen o şarkılardan bazılarını çalar, bazen duymamazlığa gelip çalmaz, bazen yavaş tempolu bir şarkı ile seyircinin heyecanını kursağında bırakır ve gider. şimdi türkiye de yaşanan bu tür olaylardan bazı örnekler;
1- echo & the bunnymen (son istanbul konseri- studio live mıydı ööle bi şi) - tüm gece hiç mi hiç popüler şarkı çalmadılar, bis te hepsini döktürdüler. hatırladığım kadarı ile killing moon, under the milky way, lips like sugar. echo&thebunnymen müthiştir ve olumsuz sözüm olamaz onlara ama bence artık zamanları geçtiğinden popüler şarkıları önceden söyleyip seyircinin gitmesini önlemek için böyle yapıyorlar
2- mark knopfler- kuruçeşme arena- bence harika bir konserdi, seyircilerin kudurmasına rağmen "walk of life" ı söylemeden gitti, romeo & juliet de beklenen gibi değildi, prensip olarak dire straits zamanlarının geçmiş olduğunu seyirciye anlatmaya çalıştı ama kardeşim biz de her gün seni görmüyoruz ki mark..
3- tindersticks- crr- çok yerinde bir mekanda tam bir müzik şöleni idi ancak bathtime ve can we start again i her türlü ısrara rağmen söylemediler
4- morrissey - parkorman- kısa kısa kısacık... there is a light that never goes out demedi başka bir çok şey de demedi. tabii the smiths günleri ile ilgili bir travmadır diye düşünüyorum
5- james- solar beach mi neydi- galiba loose control ü söylemediler çok bozulmuştum
6- aklıma gelmiyor diğerleri :(
not: bunlar dışında hakkını yememem gereken konserler var, franz ferdinand, manic street preachers, paul weller, depeche mode, roger waters ve aklıma gelmeyen diğerleri hiç bir şarkıyı eksik kalmadan çığırmışlardır.
1- echo & the bunnymen (son istanbul konseri- studio live mıydı ööle bi şi) - tüm gece hiç mi hiç popüler şarkı çalmadılar, bis te hepsini döktürdüler. hatırladığım kadarı ile killing moon, under the milky way, lips like sugar. echo&thebunnymen müthiştir ve olumsuz sözüm olamaz onlara ama bence artık zamanları geçtiğinden popüler şarkıları önceden söyleyip seyircinin gitmesini önlemek için böyle yapıyorlar
2- mark knopfler- kuruçeşme arena- bence harika bir konserdi, seyircilerin kudurmasına rağmen "walk of life" ı söylemeden gitti, romeo & juliet de beklenen gibi değildi, prensip olarak dire straits zamanlarının geçmiş olduğunu seyirciye anlatmaya çalıştı ama kardeşim biz de her gün seni görmüyoruz ki mark..
3- tindersticks- crr- çok yerinde bir mekanda tam bir müzik şöleni idi ancak bathtime ve can we start again i her türlü ısrara rağmen söylemediler
4- morrissey - parkorman- kısa kısa kısacık... there is a light that never goes out demedi başka bir çok şey de demedi. tabii the smiths günleri ile ilgili bir travmadır diye düşünüyorum
5- james- solar beach mi neydi- galiba loose control ü söylemediler çok bozulmuştum
6- aklıma gelmiyor diğerleri :(
not: bunlar dışında hakkını yememem gereken konserler var, franz ferdinand, manic street preachers, paul weller, depeche mode, roger waters ve aklıma gelmeyen diğerleri hiç bir şarkıyı eksik kalmadan çığırmışlardır.
17.3.09
GOLE GİDEN FUTBOLCU ORACIKTA VURULDU
ayyy yine feci şekilde kafayı üşütmüş birinin haberi bugün gazetede yer aldı. ırak ta bir futbol maçında beraberlik golünü atmak üzere kaleye doğru giden futbolcu karşı takımın bir taraftarı tarafından silah ile vurulmuş ve ölmüüüüüş... yuuuhhhh ki yuuh...yani berabere kalmayı o kadar yedirememişki bünyesine adamı öldürmüş. bu ne hastalıklı zihniyet valla bravo.. bunları yetiştirenlere, stada silah sokulmasını kontrol etmeyenlere ve bu zihniyetteki bütün saman kafalılara buradan bir atom bombası gönderiyorum. yok olun yahu dünyamızdan. aaaa. insan kılığındaki hayvan kişilerin bu dünyada yaşamasına karşıyım. ya insan olunsun ya da hayvan olunsun ama ikisinin arası olunmasın, kişilik bunalımına sebep oluyor ve beyinde tahribat yaratarak delirmeyi sağlıyor....
TUVALETMETRE
gün geçmiyorki bir tuhaflık olmasın. bir tekstil firmasında çalışanlara günde 3 kere maksimum 10 dk lık tuvalete girme izni veriyorlarmış. bunu da nasıl ölçüyorlar? işçilere ait kartlar kapılardaki cihazlara okutuluyor ve kapılar parmak izi ile açılıyor. eğer bir işçi kendisine tanınan hakkı aşarsa ücretinden kesim yapılıyor. bu nedir.. yani hangi boyutta irdelenmeli... işveren psikopat mı denmeli, bu sistemi üretenler nasıl bir zihniyet içinde mi denmeli... tuvalete gitmeyi kurala bağlayan kişiler hakkında bi cezai işlem yapılacak mı diye merak etmeli... bu insanlar bir de çıkıp kendilerini savunuyorlar. herkese akıl fikir, bize de sabır..
15.3.09
EKSİK PARÇALAR- uygur yılmaz

cumartesi günü mısır apartmanında bulunan galerist te iki yeni sergi başladı. ben uygur yılmaz ın sergisinden bahsetmek isterim. eksik parçalar adlı bir fotoğraf sergisi. fotoğrafın etkileyici olabilmesi bence resiminkinden çok daha önemlidir çünkü hepimiz fotoğraf makinası ile fotoğraf çekeriz ve bu herkesin kolaylıkla yapabileceği bir iş gibi gözükür. resim yapmak ise herkesin cesaret edemediği ve bu sebeple bulaşmadığı bir şeydir. ayrıca fotoğraf makinası gibi bir araç da yoktur resimde.. tuval ve siz başbaşasınızdır, hele manipülasyon, sonradan düzeltme, fotoşop (fotoşok !!) gibi şeylerde yoktur. işte bu sebeplerle (herkesin yapıyor olması) iyi fotoğraf çekmek çok önemlidir ve gerçekten farklı bakış açısına sahip nadir insanlara kısmet olur. işte bence uygur yılmaz da bu insanlardan biri. sergi bir plajda muhtemelen yaz mevsimi olmayan bir mevsimde çekilmiş fotoğraflardan oluşuyor. aslında kareler çok sade, sadece bir objede odaklanan kareler ama öyle güzel bulunup öyle güzel açılardan çekilmiş ki akıl karıştırmadan çok temiz bir şekilde ne demek istediğini göstermiş sanatçı ve çok çok önemli şeyler anlatıyor. bi fotoğrafın etkileyici olması için devasa boyutlarda basılmış olması da gerekmiyor. işte uygur yılmaz ın fotoğrafları 50x30 boyutta olduklarını tahmin ediyorum. çok beğendim ve çok etkilendim. serginin anlattıkları ile ilgili kendi yorumlarımı yazmak isterdim ama herkes kendi yorumunu kendisi yapsın.
not. resimlerin hangi plajda çekildiğini çok merak etmiştim, bugün öğrendim ki mersin de susanoğlu plajı diye bir yermiş.
13.3.09
MAN ON WIRE
bu hafta vizyona giren bir film "man on wire", sadece Alkazar da oynuyor. film hikayesi kısaca şöyle; "7 Ağustos, 1974’de, Philippe Petit isimli bir Fransız o zamanın en yüksek binaları olan New York şehrinin ikiz kuleleri arasında gerilmiş telin üzerine ilk adımını attı. Telin üzerinde yaklaşık bir saat dans ettikten sonra tutuklanıp psikolojik değerlendirmeden geçip sonra salıverilmek üzere hapse atıldı. Petit, altı ay kulelerin hayalini kurmuş ve New York’ta geçirdiği sekiz ay boyunca da projeyi gerçekleştirmek için çalışmıştı. Arkadaşları ve iş birlikçileriyle beraber, Petit inanılmaz engeller aştı: İkiz kulelerin güvenliğinden geçmek; vs ve sabah saat 7:15’te, Philippe Petit, Manhattan kaldırımlarından 411 metre yükseğe gerilmiş tele ilk adımını attı. James Marsh’ın belgeseli, Petit ve ona yardım eden arkadaşlarının anlatımları ile “yüzyılın sanatsal suçu”nu bize aktarıyor. Asla asla demeyenlere adnmış bir belgesel..." (sinema.com dan alıntı)işte o resimdeki adam bu adam
ikiz kulelerin arasında, o yükseklikte bir tel üzerinde yürümek. düşüncesi bile korkunç bir etki yaratıyor.... bence müthiş birşey Petit nin yaptığı. belgeseli görmek için sabırsızlanmaktayım.
87.7
bilbooooarrrrrrrddddd rediyoooooooo (amerikan aksanı ile söylüyorum aman bir yanlış anlama olmasın).
seksenler çalıyo da çalıyo.. çalıyo da çalıyoo... eski günlerimin hepsi gözümün önünden geçiyo da geçiyoo.. hayal kutucuklarımda eski aşklarım, lojman günlerim, ortaokul ve lise sıkıntılarım. hepsi biiir biiiiiir resmi geçit yapıyor.
dinleyecek hiçbir şey bulamadığımda bu kanalı açıyorum. eskilerden süper şarkılar dinliyorum. geçen gün sıkışık bir trafikte gece 10-11 arası artist top 10 diye bir programa denk geldim, the police in en guzel şarkılarını ard arda dinledim... özellikle 70 li yıllarda doğanlara duyurmak isterim.
evet 87.7 frekansından yayın yapan bu nadide radyo kanalını manikürcümde keşfettim. YSM manikür salonuna bir teşekkürü borç bilirim.
seksenler çalıyo da çalıyo.. çalıyo da çalıyoo... eski günlerimin hepsi gözümün önünden geçiyo da geçiyoo.. hayal kutucuklarımda eski aşklarım, lojman günlerim, ortaokul ve lise sıkıntılarım. hepsi biiir biiiiiir resmi geçit yapıyor.
dinleyecek hiçbir şey bulamadığımda bu kanalı açıyorum. eskilerden süper şarkılar dinliyorum. geçen gün sıkışık bir trafikte gece 10-11 arası artist top 10 diye bir programa denk geldim, the police in en guzel şarkılarını ard arda dinledim... özellikle 70 li yıllarda doğanlara duyurmak isterim.
evet 87.7 frekansından yayın yapan bu nadide radyo kanalını manikürcümde keşfettim. YSM manikür salonuna bir teşekkürü borç bilirim.
12.3.09
sokaktaki bay- (lar) / bayan (lar)- 1
bakın şimdi sevgili ülkemin sevgili vatandaşları... hiç sinirlenmeden, sayıp sövmeden, faşizan olmamaya çalışarak, kendimi tutarak pozitif bir eda ile evrene ay pardon sizlere bazı mesajlar gönderiyorum. ne mesajı diye soracak olursanız; hep birlikte medeni bir şekilde yaşayabilme mesajı. neden ben size mesaj gönderiyorum? ayy çünkü çıldırıciiim.. ayol bu kadar kural tanımazlık olmaz ki şekerlerim. şimdi bakın ne diycem.. şööle bir günlük hayatımızda neler oluyor gözden geçirelim;
1- yaya geçitleri: şimdi sevgili asabi yurdum sürücüleri. yaya geçidi neden var hiç düşündünüz mü? eğer "yaa ne düşünücem banane, beynimimi yorayım" diyorsanız ben söyliyeyim. trafik ışığının olmadığı yerlerde bir iz olsun ve yayalar oradan geçebilsin diye. ee peki siz neden yol vermiyosunuz insanlara bir de üstüne üstlük yayaların üzerine üzerine sürüyosunuz. hatta yayalar kızınca da arabayı el freni ile durdurup aracınızın içinden bir ayı edası ile sarkıyor, anlaşılmayan bir hayvan dilinde bağırıyorsunuz. ya da önünüzdeki araç yayalara yol verince arkadan kornaya yapışıyorsunuz. yapmayın etmeyin, yayalar insandır, hiç mi görmediniz?
2- kapı geçişleri: eveeet, yurttaşlar mesela bir mağazadan içeri gireceksiniz. fakat dışarı çıkmak isteyenler de var. napacağız? birbirimizin içinden geçmeye çalışmayacağız di mi? mantıken ve medeni ülkelerde, önce içeridekiler çıkar ki içerideki yoğunluk azalsın ve içeri yeni insanlar daha kolay girsin. ööyle haldur huldur çıkmaya çalışlanların üstüne yürümek ancak kaos doğurur. sabredin, bakın siz de yağ gibi gireceksiniz içeri.
3- sıra olgusu: günümüzde bizim topraklarda yaşanan en büyük aymazlıklardan biri sıra olgusudur. kurnaz tilkilerimiz bu olgunun gelişmesini bir türlü istemez. halbuki başkalarının hakkına tecavüz etmenin ne kadar feciii bir şey olduğunu bir anlayabilseler, sıra problemi de ortadan kalkacaktır. bakın canikolar, hakkaniyet neyi gerektirir, önce gelenin önce işini halletmesini, önce gelen önce parasını öder, biletini-içkisini-yemeğini- herşeyini alır, önce gelen önce otobüse- dolmuşa- taksiye biner. bırakın kurnaz tilki ya da saf ayağına yatma numaralarını emi, o zaman herkes hak ettiği şekilde ve kolayca istediğine sahip olacaktır.
4- park etme rahatlığı: bakın sevgili sürücüler, laf dönüp dolaşıp size geliyor, ama nasıl gelmesin. yahu bir düşünün eğer aracınızı kaldırıma lönk diye park ederseniz yayacıklar nasıl yürüyecek, nereden geçecek? uçsunlar mı, geçmesinler mi, siz gidene kadar beklesinler mi, yoksa yaa allah diyip yola atıp kendilerini aracınızı etrafından mı geçsinler? ne istiyorsunuz söyleyin. ayrıca hayretler içinde kaldığım bir konu da şu. kadıköy de belediye her yere kuka dikti yolları düzenlemeye çalıştı ve artık yollara park edilemiyor. peki kurnaz tilkiler ne yapıyor, yol dönüşlerine araba park ediyor, hele akşamları taksiler resmen diğer arabalara kıl payı yer bırakıp duruyorlar yol ortasında. bakın hiç mi aklınız çalışmıyor, ne oluyor size kuzum? hadi silkinip kendinize gelin ve bu adamlar neden bu yolları böyle yaptı diye bir düşünün.
5- girilmez işareti: yavrucuklarım, sizce bazı yolların başındaki girilmez işareti ne demek istiyor? bazılarınız bilmiyor ben söyliyeyim, aynen girilmez demek istiyor, altında farklı bir gizem ya da mana yok. düpedüz "GİRMEYİN" diyor. neden? çünkü o yol ancak tek şeritlik olabilir, çünkü trafiği düzenlemek için o yola girilmemesi gerekiyor olabilir. e girerseniz ne olur. işte her şey çorba olur. karışır, kavga çıkar, ben küfrederim. size yol vermem. gerekirse stop eder ööle dururum karşınızda. yaaa gördünüz mü. bu sebeple girmeyin diyolarsa lütfen girmeyin. oki mi??
şimdilik dile getireceklerim bunlar, tabii bu maddeler 1000 e kadar gider, öyle bir potansiyele sahip bu topraklar yani, ama şimdilik hala sövmeden duruyorken bitiriyorum. sevgili şeker şeyler hadi bi gayret yaşadığımız yerlere ve insanlara önem vermeye ve saygı duymaya çalışalım. bak çok guzel olucak valla billa sözzz...
1- yaya geçitleri: şimdi sevgili asabi yurdum sürücüleri. yaya geçidi neden var hiç düşündünüz mü? eğer "yaa ne düşünücem banane, beynimimi yorayım" diyorsanız ben söyliyeyim. trafik ışığının olmadığı yerlerde bir iz olsun ve yayalar oradan geçebilsin diye. ee peki siz neden yol vermiyosunuz insanlara bir de üstüne üstlük yayaların üzerine üzerine sürüyosunuz. hatta yayalar kızınca da arabayı el freni ile durdurup aracınızın içinden bir ayı edası ile sarkıyor, anlaşılmayan bir hayvan dilinde bağırıyorsunuz. ya da önünüzdeki araç yayalara yol verince arkadan kornaya yapışıyorsunuz. yapmayın etmeyin, yayalar insandır, hiç mi görmediniz?
2- kapı geçişleri: eveeet, yurttaşlar mesela bir mağazadan içeri gireceksiniz. fakat dışarı çıkmak isteyenler de var. napacağız? birbirimizin içinden geçmeye çalışmayacağız di mi? mantıken ve medeni ülkelerde, önce içeridekiler çıkar ki içerideki yoğunluk azalsın ve içeri yeni insanlar daha kolay girsin. ööyle haldur huldur çıkmaya çalışlanların üstüne yürümek ancak kaos doğurur. sabredin, bakın siz de yağ gibi gireceksiniz içeri.
3- sıra olgusu: günümüzde bizim topraklarda yaşanan en büyük aymazlıklardan biri sıra olgusudur. kurnaz tilkilerimiz bu olgunun gelişmesini bir türlü istemez. halbuki başkalarının hakkına tecavüz etmenin ne kadar feciii bir şey olduğunu bir anlayabilseler, sıra problemi de ortadan kalkacaktır. bakın canikolar, hakkaniyet neyi gerektirir, önce gelenin önce işini halletmesini, önce gelen önce parasını öder, biletini-içkisini-yemeğini- herşeyini alır, önce gelen önce otobüse- dolmuşa- taksiye biner. bırakın kurnaz tilki ya da saf ayağına yatma numaralarını emi, o zaman herkes hak ettiği şekilde ve kolayca istediğine sahip olacaktır.
4- park etme rahatlığı: bakın sevgili sürücüler, laf dönüp dolaşıp size geliyor, ama nasıl gelmesin. yahu bir düşünün eğer aracınızı kaldırıma lönk diye park ederseniz yayacıklar nasıl yürüyecek, nereden geçecek? uçsunlar mı, geçmesinler mi, siz gidene kadar beklesinler mi, yoksa yaa allah diyip yola atıp kendilerini aracınızı etrafından mı geçsinler? ne istiyorsunuz söyleyin. ayrıca hayretler içinde kaldığım bir konu da şu. kadıköy de belediye her yere kuka dikti yolları düzenlemeye çalıştı ve artık yollara park edilemiyor. peki kurnaz tilkiler ne yapıyor, yol dönüşlerine araba park ediyor, hele akşamları taksiler resmen diğer arabalara kıl payı yer bırakıp duruyorlar yol ortasında. bakın hiç mi aklınız çalışmıyor, ne oluyor size kuzum? hadi silkinip kendinize gelin ve bu adamlar neden bu yolları böyle yaptı diye bir düşünün.
5- girilmez işareti: yavrucuklarım, sizce bazı yolların başındaki girilmez işareti ne demek istiyor? bazılarınız bilmiyor ben söyliyeyim, aynen girilmez demek istiyor, altında farklı bir gizem ya da mana yok. düpedüz "GİRMEYİN" diyor. neden? çünkü o yol ancak tek şeritlik olabilir, çünkü trafiği düzenlemek için o yola girilmemesi gerekiyor olabilir. e girerseniz ne olur. işte her şey çorba olur. karışır, kavga çıkar, ben küfrederim. size yol vermem. gerekirse stop eder ööle dururum karşınızda. yaaa gördünüz mü. bu sebeple girmeyin diyolarsa lütfen girmeyin. oki mi??
şimdilik dile getireceklerim bunlar, tabii bu maddeler 1000 e kadar gider, öyle bir potansiyele sahip bu topraklar yani, ama şimdilik hala sövmeden duruyorken bitiriyorum. sevgili şeker şeyler hadi bi gayret yaşadığımız yerlere ve insanlara önem vermeye ve saygı duymaya çalışalım. bak çok guzel olucak valla billa sözzz...
10.3.09
FRANZ FERDINAND- no you girls
Oh, kiss me
Lick your cigarette, then kiss me
Kiss me where your eye won't meet me
Meet me where your mind won't kiss me
Lick your eyes and mine and then hit me
Hit me with your eyes so sweetly
Oh, you know you know you know that yes I love
I mean I'd love to get to know you
........
Because I never wonder
Oh how the girl feels
Oh how the girl feels
No you boys never care
Oh no you boys'll never care
..........
How the girl feels
ladies and gent, toniiiiiiiiiiiiggggggggggggggggghhhhhhhhhhhhttttttttttttt franz ferdinand....
son zamanlarda dinlediğim en eğlenceli şarkı işte yukarıda sözlerini alıntıladığım franz ferdinand şarkısı "no you girls". şarkı hem eğlenceli, hem de kadın erkek ilişkisini tam tamına açıklamış. şimdi şarkının atmosferini hayal edersem şöyle; kalabalık ve küçük bir gece klubü.. bir cmts gecesi. erkekler kot t-shirt ile gezerken kızlar o gün giymek için aldıkları kıyafetlerini giymişler, en sevdikleri göz makyajını yapmışlar, saçlarını dağıtmışlar, hafif topuklu ayakkabılarını giymişler ve bordo ile nar çiçeği arasındaki tonlarda gezinen ojelerini sürmüşler. gece ilerlemiş, alkol kana karışmış, bir kız bir erkeği beğenmiş, erkeğin yanına yaklaşmış. genelde erkek yanına yaklaşan her kıza yüz vereceğinden burada kızın yaklaşması çok önemli. sonra erkek ne demiş: gel guzel kız öp beni, hem sigaranı iç hem de öp beni. aman diyim öyle romantik göz göze gelmeler olmasın, sadece öp beni. gözün gözüme değdi ve vurdun beni. çok alkollüyüm ya sevdim seni... yani seni daha iyi tanımayı isterim tabii." işte alkollü bar gecelerinde her zaman olan şey. sonrasında kızlar telefon bekler, erkeklerin aklına dahi gelmez. kızların ne hissettiği onları ilgilendirmez. aslında şimdi düşündüm de oldukça trajik bir durum. ama biz kızlar da artık öğrenmiş olmalıyız ki alkollü bar gecelerinden sevgi ve aşk dolu ilişkiler çıkmaz, yine de biz iyi niyetimizle bir ümit bekleriz. bu durumda erkekler mi çok kurnaz kızlar mı çok saf. nedir daha çözemedim. yine de franz ferdinand a dönecek olursak. böyle trajik bir durumu süper eğlenceli bir şarkı haline getirmiş olmaları müthiş. zaten franz ferdinand her zaman çok eğlenceli ve kan kaynatıcıdır. özellikle alex kapranos (vokal) ve grubu sanki bir panayıra uzaydan düşmüşler ve o dakika şarkı söylemeye başlamışlar gibi gelir bana... genelde yeni parlayan gruplar ilk albümleri ile ortalığı kasıp kavurur ama sonraki albümleri hep sönük kalır. bu durumu bozan bir gruptur franz ferdinand. şimdiye kadar çıkarttıkları 3 albüm de birbirinden başarılı idi bence.
hadi bi daha bi daha, istanbul a gelinde bizi dışarı çıkarıııııııııııın......
burda da şarkı vaaar
http://fizy.org/yX4yLYvduXag
Lick your cigarette, then kiss me
Kiss me where your eye won't meet me
Meet me where your mind won't kiss me
Lick your eyes and mine and then hit me
Hit me with your eyes so sweetly
Oh, you know you know you know that yes I love
I mean I'd love to get to know you
........
Because I never wonder
Oh how the girl feels
Oh how the girl feels
No you boys never care
Oh no you boys'll never care
..........
How the girl feels
ladies and gent, toniiiiiiiiiiiiggggggggggggggggghhhhhhhhhhhhttttttttttttt franz ferdinand....
son zamanlarda dinlediğim en eğlenceli şarkı işte yukarıda sözlerini alıntıladığım franz ferdinand şarkısı "no you girls". şarkı hem eğlenceli, hem de kadın erkek ilişkisini tam tamına açıklamış. şimdi şarkının atmosferini hayal edersem şöyle; kalabalık ve küçük bir gece klubü.. bir cmts gecesi. erkekler kot t-shirt ile gezerken kızlar o gün giymek için aldıkları kıyafetlerini giymişler, en sevdikleri göz makyajını yapmışlar, saçlarını dağıtmışlar, hafif topuklu ayakkabılarını giymişler ve bordo ile nar çiçeği arasındaki tonlarda gezinen ojelerini sürmüşler. gece ilerlemiş, alkol kana karışmış, bir kız bir erkeği beğenmiş, erkeğin yanına yaklaşmış. genelde erkek yanına yaklaşan her kıza yüz vereceğinden burada kızın yaklaşması çok önemli. sonra erkek ne demiş: gel guzel kız öp beni, hem sigaranı iç hem de öp beni. aman diyim öyle romantik göz göze gelmeler olmasın, sadece öp beni. gözün gözüme değdi ve vurdun beni. çok alkollüyüm ya sevdim seni... yani seni daha iyi tanımayı isterim tabii." işte alkollü bar gecelerinde her zaman olan şey. sonrasında kızlar telefon bekler, erkeklerin aklına dahi gelmez. kızların ne hissettiği onları ilgilendirmez. aslında şimdi düşündüm de oldukça trajik bir durum. ama biz kızlar da artık öğrenmiş olmalıyız ki alkollü bar gecelerinden sevgi ve aşk dolu ilişkiler çıkmaz, yine de biz iyi niyetimizle bir ümit bekleriz. bu durumda erkekler mi çok kurnaz kızlar mı çok saf. nedir daha çözemedim. yine de franz ferdinand a dönecek olursak. böyle trajik bir durumu süper eğlenceli bir şarkı haline getirmiş olmaları müthiş. zaten franz ferdinand her zaman çok eğlenceli ve kan kaynatıcıdır. özellikle alex kapranos (vokal) ve grubu sanki bir panayıra uzaydan düşmüşler ve o dakika şarkı söylemeye başlamışlar gibi gelir bana... genelde yeni parlayan gruplar ilk albümleri ile ortalığı kasıp kavurur ama sonraki albümleri hep sönük kalır. bu durumu bozan bir gruptur franz ferdinand. şimdiye kadar çıkarttıkları 3 albüm de birbirinden başarılı idi bence.
hadi bi daha bi daha, istanbul a gelinde bizi dışarı çıkarıııııııııııın......
burda da şarkı vaaar
http://fizy.org/yX4yLYvduXag
bu sabah ülkem ile ilgili neler duydum
bu sabah yine beni bu ülkeye isyan ettiren 2 haber duydum... bir tanesi sadrazam r.t.e. paşanın 3 sene önce "ananı da al git" dediği kişinin evinin, sadrazamın mersin e gitmesi sebebi ile 3 gündür gözlemeye alındığı ve kendisinin de miting sırasında bizzat karakolda göz altına alındığı, ikincisi de Tübitak ın çıkardığı bilim ve teknik dergisinin kapağı yapılan darwin in evrim teorisi haberinin kaldırılarak yerine küresel ısınma ile ilgili kapak yapmaları. dahası söylentilere göre kapağı hazırlayan editörün de işine son vermişler...
şimdi soruyorum.. böyle demokrasi olur mu? bu ülkede hala demokrasi olduğuna inanlar var ise tekrar düşünsünler... potansiyel suçlu diye bir insanı göz altına almak ne demek... r.t.e. ye derdini söymelenin cezası bu mu? peki bu insanı r.t.e. den kim koruyacak? bir de falaka ya yatırsalardı bari ya da dilini kesselerde mesela konuştu diye.. ama çok yakında bunlar da olacak korkarım.. sonra darwin teorisi neden birden bu kadar cıssssss oldu... benim zamanımda okulda okuduğumuzu hatırlıyorum... neden oldu? işte badem bıyıklar sebebi ile ... çok çok endişe verici... ne demokrasisi ne hukuk devleti, düpedüz ılımlı islam cumhuriyeti..
şimdi soruyorum.. böyle demokrasi olur mu? bu ülkede hala demokrasi olduğuna inanlar var ise tekrar düşünsünler... potansiyel suçlu diye bir insanı göz altına almak ne demek... r.t.e. ye derdini söymelenin cezası bu mu? peki bu insanı r.t.e. den kim koruyacak? bir de falaka ya yatırsalardı bari ya da dilini kesselerde mesela konuştu diye.. ama çok yakında bunlar da olacak korkarım.. sonra darwin teorisi neden birden bu kadar cıssssss oldu... benim zamanımda okulda okuduğumuzu hatırlıyorum... neden oldu? işte badem bıyıklar sebebi ile ... çok çok endişe verici... ne demokrasisi ne hukuk devleti, düpedüz ılımlı islam cumhuriyeti..
9.3.09
out of control
I was young
I was foolish
I was angry
I was vain
I was charming
Feeling lucky
Tell me how have I changed
Now I'm out
out of control
dedi rolling stones.. ürperdim...
meredith dittmar

hem şu an blog sayfamın ana resmi olan hem de sıkılganlığım sebebi ile ana resmimi değiştirdiğimde karışıklık olmaması için bu post un başında duran işler, meredith dittmar adlı amerikalı bir sanatçıya ait. bu sanatçıyı ben aylar önce bant dergisi sayesinde tanıdım, hatta tesadüfen aşağıda "bant dergi" adlı postumumda yer alan dergi kapağı da meredith in olduğu kapak.. şimdi ben bu kızın işlerini görünce bayıldım, dergide verilen linke girip tüm işlerine baktım.. içimden de dedim ki.. ay keşke görme imkanım olsa ama nerdeeee... e sonra ne oldu.. geçen hafta Galata daki Milk galeri de kızın sergisi açıldı.. henüz gidemedim ama hafta sonu gideceğim.. biraz el işi gibi bir tarzı var. bu sebeple özellikle çağdaş sanatçılar hoşlanmayabilir ve gazetelerdeki köşelerinde bahsetmeyebilir fakat ben el işi severim bu sebeple tavsiye etmekte sakınca görmüyorum. eğer siz de merak ederseniz galerinin linki budur.
http://blog.whatismilk.com/
8.3.09
KIZ İSTEME
çok çok yorucu bir hafta sonu sona erdi.... kardeşimin "kız isteme" töreni gerçekleşti ve onlar istedi babam da verdi. birbirini tanımayan insanların bir salonun içinde birbiri ile konuşmaya çalışması, insan iletişim yöntemlerinin en zoru bence. hele birde o andan sonra "akraba" formatına giriliyor ise... insanın seçmediği ama ömrünün sonuna kadar beraber olmak durumunda olduğu iki grup insan var; bir tanesi kendi ailemiz, ikincisi de evlendiğiniz kişinin ailesi. bunları seçme şansınız yok ama iyi iletişme zorunluluğunuz var. insan ilişkisi özverili olmayı gerektirir ve ben bu konuda cimriyim. az ve öz iletişirim. işte böyle bir durum.. yeni çifte mutuluklar diliyorum buradan.... (çok uzun bir yazı olmayı hak ediyordun ama ben çok yorgunum)
6.3.09
yaşşşşaaassııın- (don' t get me wrong)
eveeeeeet... yavaş yavaş bahar habercilerini göndermeye başladı.. her ne kadar dün gece çamur yağmış olsa da ümitliyim ki havalar artık guzel olucak... havanın güzel olması bünyemde bir çok olumlu etkiyi beraberinde getirir. mesela kıyafetlerim renklenir, çizmeler bir kenara kalkar, tenim yanmak için can atar, hormonlar hareketlenir :), dışarıda vakit geçirme isteği dayanılmaz bir boyuta gelir. bunların dışında havanın güzel olması İstanbul da benim için Moda vaktinin geldiğini gösterir. Moda çay bahçesi favori yerlerimden biri olur... iş çıkışı dergi okumak için ya da hafta sonları kahvaltı etmek için tercih ettiğim mekan neymiş, moda çay bahçesi... benim yaşımda bir insanın moda çay bahçesine gitmesi bazılarını şaşırtır, çünkü orası genelde 70 yaş üstü emekli teyze ve amcalarla doludur.. ben 2-8 yaş arası çocukları ile gelen ailelerden çok emeklilerin gelmesini tercih ederim açıkçası... moda nın avantajları;
1- evime yakın
2- halen eski istanbul insanlarını barındıran bir mekan
3- kırıntı
4- çay bahçesi
5- bomonti de ping pong imkanı
6- müthiş deniz manzarası
7- kadıköy 5 dk
8- çay bahçesine istediğim yiyeceği götürmek
9- yalnız takılabilmek
10- bir takım yeşillik
dolayısıyla YYYAAAŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞASIIIIN demek istiyorum... ama bir mesajım var doğaya onu da şöyle ifade etmek isterim;
Dont get me wrong
If I fall in the mode of passion
It might be unbelievable
But lets not say so long
It might just be fantastic
(pretenders)
1- evime yakın
2- halen eski istanbul insanlarını barındıran bir mekan
3- kırıntı
4- çay bahçesi
5- bomonti de ping pong imkanı
6- müthiş deniz manzarası
7- kadıköy 5 dk
8- çay bahçesine istediğim yiyeceği götürmek
9- yalnız takılabilmek
10- bir takım yeşillik
dolayısıyla YYYAAAŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞASIIIIN demek istiyorum... ama bir mesajım var doğaya onu da şöyle ifade etmek isterim;
Dont get me wrong
If I fall in the mode of passion
It might be unbelievable
But lets not say so long
It might just be fantastic
(pretenders)
5.3.09
müzik
benim için önemli şeyler gerçekten önemli, onların dışındakiler ise hiç hiç önemli değildir. yani gri diye bir şey yok. işte bu çooooooook önemli şeylerden biri de müzik. sabah kalktığımda, arabaya bindiğimde, işe geldiğimde, işten çıktığımda, eve gittiğimde, yatmadan önce benimle birlikte olan tek şey müzik. diğer şeyler her bir duruma göre yanımda olur, ama müzik her durumda benimledir. bu sebeple de benim bir gece mekanına gitmem için iyi müzik çalması tek şarttır. bunun da tek adresi kadıköydedir. şimdi oturmuş burada ki "cubicle" yani bana göre "hücre" mde çalışırken radyom dibimde "eksen" dinliyorum.. eğer bu eğlencem olmasa ofiste naparım die düşünüyorum. bu vesile ile müziğe teşekkür etmek isterim. işte müzik gelişimimi gösteren 415135 çarpanlı bir tablo..
1- lojmanın uydu anteni sayesinde küçük yaşlarda tv5 (alman bir müzik kanalı)
2- müzik zevki gelişmiş çeşitli erkek arkadaşlar
3- trt 3 (yavuz aydar+ şebnem savaşçı+izzet öz)
4- mtv
5- KENT FM- en önemli mihenk taşıdır. kapandığı zaman sudan çıkmış balıktım
günümüzde radyo eksen dinlemekteyim, teenage rock halleri hariç.
Müzik için kullandığım araçlar tablosu ise tarih sırası ile;
1- annemlerin küçük pikabı
2- radyo
3- annemle babamın kıbrıs gümrüğünden rezil bir şekilde çıkardığı teyp
4- walkman
5- vestel mini set
6- sony mini set
7- cd man
8- i pod - çeşitli versiyonlar ama şu an i pod touch ki ona bayılıyorum ...
şimdi bu temiz blog sayfasında müzik geçmişime katkıda bulunan, beni bu günlere getiren tüm kişilere, müzik adamlarına, fm bantlarına, müzik setini üreten mühendislere, i pod u çıkaran dahi ziyniyete bir teşekkürü borç bilirim.
1- lojmanın uydu anteni sayesinde küçük yaşlarda tv5 (alman bir müzik kanalı)
2- müzik zevki gelişmiş çeşitli erkek arkadaşlar
3- trt 3 (yavuz aydar+ şebnem savaşçı+izzet öz)
4- mtv
5- KENT FM- en önemli mihenk taşıdır. kapandığı zaman sudan çıkmış balıktım
günümüzde radyo eksen dinlemekteyim, teenage rock halleri hariç.
Müzik için kullandığım araçlar tablosu ise tarih sırası ile;
1- annemlerin küçük pikabı
2- radyo
3- annemle babamın kıbrıs gümrüğünden rezil bir şekilde çıkardığı teyp
4- walkman
5- vestel mini set
6- sony mini set
7- cd man
8- i pod - çeşitli versiyonlar ama şu an i pod touch ki ona bayılıyorum ...
şimdi bu temiz blog sayfasında müzik geçmişime katkıda bulunan, beni bu günlere getiren tüm kişilere, müzik adamlarına, fm bantlarına, müzik setini üreten mühendislere, i pod u çıkaran dahi ziyniyete bir teşekkürü borç bilirim.
4.3.09
BİR İŞ GÜNÜNDE NE YAPMAK İSTERİM
herkesin çalıştığı bir iş gününde çalışmamak, hafta sonu tatilinden çok başka bir şey... sanmayın ki şu an böyle bir lüks yaşıyorum. sadece hayal kuruyorum. eğer böyle bir günde olsaydım neler yapardım;
1- sabah 8 30 gibi kalkar parkta 1 saatlik bir yürüyüşe çıkardım
2- eve gelip duş aldıktan sonra radikali önüme koyar sahanda yumurta, demli çay, simit, peynir, zeytin ve domates eşliğinde okurdum
3- kahvaltı sonrası ne giyeceğime karar vermekte biraz zorlanır ancak uygun bir karar verip de giyindikten sonra kendimi dışarı atardım. saat de 11 civarında olurdu.
4- sonra jazzy i alıp arabalı vapur ile eminönüne geçerdim, tramvay a binip kapalıçarşıya giderdim
5- kapalıçarşı bu aralar en çok gitmek istediğim yer, kumaşçılara bakar, deri montlara bakar, eskicilere göz gezdirir, keçecilere girer, kahvecide kahve içer sonra da tahtakaleden kendimi aşağı salardım
6- sonra da oradan istiklale giderdim.. tünelden galatasaraya kadar yürür; adidas, robinson, mısır apt, yapı kredi, mektup kırtasiye, saint antuan ritüelimi yapardım. iki mum dikerdim.
7- saat de akşam üstü olurdu. 7 de bir filme girerdim... çokk guzel bir film olurdu.. sonra çıkar evime gelir.. meyillerime bakar, biraz tv seyreder sonra da süper bir gün geçirmenin veridiği güzellikle uyurdum..
oohhh.. harika oldu.. peki şimdi napıyorum... iş saatinde bu postu yazarak işten kaytarıyorum. bunu yazdıktan sonra da biraz başka yerlerde de surf edicem... sonra da çalışmaya başlıycam. ve taaaa ki 5 olana kadar bu bööyle devam edecek....
1- sabah 8 30 gibi kalkar parkta 1 saatlik bir yürüyüşe çıkardım
2- eve gelip duş aldıktan sonra radikali önüme koyar sahanda yumurta, demli çay, simit, peynir, zeytin ve domates eşliğinde okurdum
3- kahvaltı sonrası ne giyeceğime karar vermekte biraz zorlanır ancak uygun bir karar verip de giyindikten sonra kendimi dışarı atardım. saat de 11 civarında olurdu.
4- sonra jazzy i alıp arabalı vapur ile eminönüne geçerdim, tramvay a binip kapalıçarşıya giderdim
5- kapalıçarşı bu aralar en çok gitmek istediğim yer, kumaşçılara bakar, deri montlara bakar, eskicilere göz gezdirir, keçecilere girer, kahvecide kahve içer sonra da tahtakaleden kendimi aşağı salardım
6- sonra da oradan istiklale giderdim.. tünelden galatasaraya kadar yürür; adidas, robinson, mısır apt, yapı kredi, mektup kırtasiye, saint antuan ritüelimi yapardım. iki mum dikerdim.
7- saat de akşam üstü olurdu. 7 de bir filme girerdim... çokk guzel bir film olurdu.. sonra çıkar evime gelir.. meyillerime bakar, biraz tv seyreder sonra da süper bir gün geçirmenin veridiği güzellikle uyurdum..
oohhh.. harika oldu.. peki şimdi napıyorum... iş saatinde bu postu yazarak işten kaytarıyorum. bunu yazdıktan sonra da biraz başka yerlerde de surf edicem... sonra da çalışmaya başlıycam. ve taaaa ki 5 olana kadar bu bööyle devam edecek....
3.3.09
METROBÜSSSSSSSSSSSSSS
eveeeeeeeeeeet.. işte tüm hummalı çalışmaların sonu geldi.. tünelin ucunda ışık göründü.. bugün, muhtemelen, ülkenin "büyükleri" söğütlü çeşme- zincirlikuyu metrobüss hattının açılışını yapacaklar. bir mimar badem bıyık ile bir kasımpaşalı badem bıyık kolkola girip halay çekecekler. ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.. yani benim hergün gidip geldiğim yol... gerçekten merak ediyorum ne faydası olacak bu girişimin. bakalım metrobüsss yolunu yapmak için neler feda edildi -edilecek;
1- ağaçlar- yeşiller
2- bizim kaynaklarımız- cebimizdeki paramız
3- yapım süresi boyunca yaşadığımız trafik işkencesi- zamanımız
4- yolun daralması sebebi ile daha çok daha çok trafik
5- 4 şeritli otoban yollarının arasında tek başına duran duraklarda tenha zamanlarda yaşanacak tecavüz, taciz, kaçırma, bıçaklama, öldürme vb bir sürü olay
neler kazanılacak;
1- dolmuşa binip karşıya gidip gelenlerden zincirlikuyu- maslak, kadıköy- bostancı güzergahlarına gidenler çok kısa sürede istedikleri yere gidecekler- bunlar kaç kişidir bilinmez
2- hayatlarında yeni bir şey denemek adına "hadi hanım bi metrobüse binip zincirlikuyuya gidelim, bakalım nasıl bir aletmiş bu metrobüsss" diyecek emekliler
3- eğer izin veriliyor ise ambulanslar için süper olacak- bu da tabii kaç kişi taşındığı ile alakalı
ben hiç sanmıyorum ki, arabasına binip işine gidenler metrobüsü kullansın, bu kadar kaynak sadece halihazırda toplu taşımayı tercih eden insanlar için harcanmış olacak. yani kişiye faydalı, topluluğa faydasız hatta zararlı dahi olacak. işte hizmet zihniyeti bu.. tekrar seçilsin ki mesela bağdat caddesinin ortasından tramvay, taksimden uçak geçsin.. süper zekalar parlasın, gözümüze gözümüze ışıldasın..
1- ağaçlar- yeşiller
2- bizim kaynaklarımız- cebimizdeki paramız
3- yapım süresi boyunca yaşadığımız trafik işkencesi- zamanımız
4- yolun daralması sebebi ile daha çok daha çok trafik
5- 4 şeritli otoban yollarının arasında tek başına duran duraklarda tenha zamanlarda yaşanacak tecavüz, taciz, kaçırma, bıçaklama, öldürme vb bir sürü olay
neler kazanılacak;
1- dolmuşa binip karşıya gidip gelenlerden zincirlikuyu- maslak, kadıköy- bostancı güzergahlarına gidenler çok kısa sürede istedikleri yere gidecekler- bunlar kaç kişidir bilinmez
2- hayatlarında yeni bir şey denemek adına "hadi hanım bi metrobüse binip zincirlikuyuya gidelim, bakalım nasıl bir aletmiş bu metrobüsss" diyecek emekliler
3- eğer izin veriliyor ise ambulanslar için süper olacak- bu da tabii kaç kişi taşındığı ile alakalı
ben hiç sanmıyorum ki, arabasına binip işine gidenler metrobüsü kullansın, bu kadar kaynak sadece halihazırda toplu taşımayı tercih eden insanlar için harcanmış olacak. yani kişiye faydalı, topluluğa faydasız hatta zararlı dahi olacak. işte hizmet zihniyeti bu.. tekrar seçilsin ki mesela bağdat caddesinin ortasından tramvay, taksimden uçak geçsin.. süper zekalar parlasın, gözümüze gözümüze ışıldasın..
2.3.09
pazar ertesi
işte bir pazartesi daha... işte ofis... acaba hayatımın bir döneminde isteyerek ve severek yaptığım bir işim olucak mı? ya da pazartesinin pazar dan başlayan travması olmadan geçireceğim günler gelecek mi? pazar sendromum 11 yaşıma kadar gidiyor.. yatılı okula gitmek ile başladı herşey.. sonra ardı arkası kesilmedi... işini seven ve bu sebeple travmaları olmayan kişilere selam ederim.. ayda bir klisesine gidip dilek diliycem, dileklerimin biri de sevdiğim işi yapmak olucak...
Subscribe to:
Posts (Atom)

