parasol'e özel arama kutusu

1.4.09

1 NİSAAAAAAAAAAAAAAAN

evet işte bugün 1 nisan hem şakacıların günü hem de benim şu an ki işyerime girişimin 6.senesi yani bir rekor. babam çok şakacı olduğundan ve beni de hep şakaları ile keklediğinden 1 nisan ı da es geçmedi tabii ki... sabah saatlerinde tüm aile bireylerine "müthiş haber" adlı bir mail atarak, kendisine turkcell aracılığı ile yapılan bir çekilişten dacia marka araba çıktığını, sadece 7000 tl vergi ödeyerek arabaya sahip olacağını söyledi.. tabi biz de "aaaa, yapma yaaa, süper" filan dedik ama ben babamın bir dolandırıcılığa kurban gitmemesi için- ki bi de çok akıllıyım ya- önce turkcell i, sonra dacia nın ana bayiini ve sonrada dacia nın satış koordinatörü göksel beyi aradım... dedim ki "ayy endişeleniyorum babamı birileri kandırıyor diye, sizin şöyle böyle bir araba çeklişiniz var mıydı?" tabii adamlar "valla hanimefendi, bizim bööle bişiyimiz yok" dedi... ben de telaşla babamı arayıp "babacığım seni kandırıyolar sakın bi şi imzalama" diye çığırdım. işte filan falan.. sonra da öğle yemeğinde bir arkadaşıma "babama bir araba çıktı, ama tuhaf şeyler dönüyor olabilir" dedim. o da bana demez mi ki "kızım, bugün 1 nisan, baban sizi kandırıyor olmasın" !!! işte o an çaktım olayı.. çok şakacı babam bizi kandırmıştı.. ben babamı kandırıyolar derken o bizi kandırdı.. neymiş kıssadan hisseymiş.... iliilililiiiiiiiii lulululuuuuuuu.. tabii olaylar geliştiği sırada, burada okuduğunuz kadar saçma gelmiyo insana, şimdi okuyunca bana da feciii abuk geldiii...

selam olsun benden ingiliz konsolosluğuna

bir turk vatandaşı olarak çeşitli mecralardan, onların ülkelerine girip de para harcamak ve ekonomilerine katkıda bulunmak için, almak zorunda olduğumuz izinler herkesi çıldırtıyor, beni de... ingiliz konsolosluğunu hep diğerlerine göre daha duyarlı olarak nitelendirirdim zira sizin, ülkelerine ziyaret etme sayı ve sıklığınıza göre vize süresini uzatma alışkanlığı olan bir ülke. şengen ülkeleri gibi her seferinde 3 ay ya da 6 aylık vize vermez. ancak şu an hafif delirmiş durumdalar. birincisi yeni adet olarak şirket belgelerinin de ingilizceye çevrilmesini istiyorlar, noterden filan diil mesela ben oturucam çalıştığım yerin faaliyet belgesini, imza sirkülerini ingilizceye çeviricem. neden? oradaki memur turkçe bilmiyomuş, e pes e yuuh bu kadar saçmalık hayatta duymadım. ikincisi de aracı şirket ile vize başvurusu yapılsa dahi şişli deki yerlerine gidip parmak izi vermek zorundaymışım. ayıptır gunahtır şekerler. zaten ben size daha önce parmak basmıştım, ne oldu parmağımın değişmiş olmasından mı korktunuz... peehhhhh... alın ülkeniz sizin olsun diycem de diyemiyorum çünkü çok seviyorum.

30.3.09

ÖĞRENMENİN YAŞI OLMAMALI

yaşadığımız ülkede hayata çok çabuk atılıyoruz bence... 22 yaş dedin mi üniversite bitmiş oluyor (günümüzde lise 4 seneye çıktığı için bu yaş 23 de olabilir) eğer çok iddialı değil isen ya da çok paran yoksa bir an önce çalışma hayatına atılıp para kazanmak istiyorsun ya da zaten kariyer fırsatları kaçmasın yaşım geçmesin diyerek kendini iş hayatının orta yerine bırakıyorsun. şahsen benim bu şekilde oldu. üniversiteden mezun olur olmaz kendimi kapitalist düzenin tam tamına göbek deliğine atıverdim. ne istediğim bir bölüm okudum ne de istediğim bir iş yapmaya başladım. aslında konu benim istediklerimi yapamamam değil. konu öğrenme yaşı. yani genel olarak neymiş, 22 yaşında öğrenim süremiz bitiyormuş. bu yaştan sonra bir şey öğrenmek, kendine bir şeyler katmak tamamen bizim elimizde... ister artık büyüdüm, ne öğrenicem dersin. istersen de yahu daha 22 yaşında bebek iken öğrenme eylemi bitermi, daha çok şey öğrenicem dersin. ben ikinci yolun seçilmesi gerektiğine inanıyorum. öğrenme asla bitmemeli, insan kendine yeni bir şeyler katmak için çalışmalı ya da öğrendiklerinin üzerine ek yapıp geliştirmek için uğraşmalıdır. ben şunu farkettim ki en yoğun eğitim aldığım yillarda algılarım kapalı olduğundan hiçbirşey öğrenmemişim, hep ezberlemişim. esas şimdi herşeyi öğreniyorum-isteyerek- bilerek- farkında olarak. bir şeyler öğrenmek ufku açar, güven verir, tatmin eder, hırs yapar, beyni çalıştırır, verimliliği artırır, kapalı gözlere merhem olur ve daha neleeer neleeerr...
ben yakın gelecekte neler öğrenmek istiyorum:


1- uzaktan öğrenme programları ile sanat tarihi/ moda tarihi lisans /yüksek lisans eğitimi
2- fransızca
3- tenis (biraz biliyorum ama serena williams gibi olmak istiyorum)
4- grafik tasarımı

aaha işte buraya çiziyorum, yaptıkça çentik atıcam vallahi billahii..

29.3.09

SEÇİM ÖZETİ

hayırlı günler

hayırlı akşamlar

hayırlı bayramlar

hayırlı metrobüsler

hayırlı yolculuklar

hayırlı pazarlar

hayırlı SEÇİMLER

27.3.09

desperate film directors

bu fotoğrafları çok beğeniyorum, cuma nın şerefine buraya da koyuyorum. bunlar ile ilgili bir kaç tezim var;

1- uslanmaz kızını zaptedemeyen çaresiz babanın durumu

2- baba kız gibi olsalar da, kıza duyduğu hayranlığı gizlemeyen orta yaşlı adamın ne yapacağını bilmez çaresiz durumu, "ah ben 30 larımda ( hadi 40 larda olurdu ama..) olacaktım ki ozaman sen beni görecektin" şeklindeki düşünce balonu... ve yahut "seninle başım dertte, ne yapsam bilmiyorum..." şeklinde de özetlenebilir

3- ayy bu adamda bana yanık ama ben çaktırmıyayım, saf ayağına yatayım, biraz şımarıklık biraz cilve, bir de şeker mi şeker ama bir o kadarda seksi mayomla top peşinde uçuşayım bakalım neler olacak diyen deneyci genç bir kadının cıvıltısı

benim teoremlerimin dışında Woody Allen ın Scarlett a olan hayranlığını ve bu sebeple onu arka arkaya çektiği filmlerde oynattığını biliyoruz, bu fotoğraflarda bu ikilinin durumu sebebi ile çekilmiş fotoğraflar.

not:
1- bu kiraz deseni ilginçtir, girdiği yeri seksileştirir. (bu mayoyu bulduğum yerde almak isterim, süper süper güzel)

2- fotoğrafçıyı bir türlü bulamıyorum. bu sebeple kendisinden özür dilerim. annie lobovitz mi acaba

26.3.09

HER ŞEY ZAMANINDA GUZEL

bir çok büyük grup ya da müzisyen senelerdir müzik piyasasında boy gösteriyor... gençliklerinde çok çok popüler olmuşları, olgun yaşlarında da, sanki hala 20 lerindelermiş gibi müzik yapıyorlar. ama maalesef üzülerek söylüyorum ki bunlardan bazıları artık çiğnemekten çürüyen sakız tadı veriyorlar. ben de bunlara tahammül edemiyorum. çünkü kendilerini tekrarlıyorlar, yeni bir şeyler yapmıyorlar. kim mi bunlar? mesela U2 (bir çok kişi oooooooooo aaaaaaaaaaa diyecek biliyorum), bono ve arkadaşlarına ben oldum olası fazla sempati beslemem ama tabii ki irlandalı bir grup olarak söyledikleri protest şarkılarını hariç tutuyorum. ancak günümüzde artık kabak tadı verdiler. radyo da sürekli yeni albümlerinden magnificent adlı şarkı dönmekte. ah be yu tuu, hiç mi bir notanız değişmedi 20 yıldır, hiç mi bi uğraşmaya değer bulmadınız tarzınız üzerinde, ne kadar klişe- ne kadar sıkıcı- ne kadar müsamere şarkısı bu böyle, açıkçası tüylerim diken diken oluyo.. bono yu degrade böcek gözlükleri ile maaaniiiifiiiiiisssssssssınnt die çığırırken düşününce ööğğkk... bunun yanı sıra morrissey de keza aynı durumda. artık göbekli ağır abi görüntüsü ile 1975 li kızların kendisine nasıl asıldığı ile ilgili laasstt night i spoke to bilmemkim tadındaki 20 li yaş şarkıları olmuyor. hele şu barselona şarkısına çektiği klip, amannda aman fecii... benim eski olup da bu eleştiriler dışında tutacağım grup/ müzisyenler hemen aklıma geldiği kadarı ile rolling stones, bruce springsteen olacaktır. tabii ki örnekler çoğaltılabilir ama diyeceğim odur ki öyle eski başarıların üzerine tembellik yapanları yemeyiz, çalışıp didinin bize yeni ve güzel şeyler getirin.. ya da her şey zamanında güzel abilerim ablalarım. ...

YÖRESEL SEÇİMLER

günlerdir, denk geldikçe, araştırma şirketlerinin yerel seçimler ile ilgili olarak yaptığı araştırmalar üzerine kurulu tv programlarına kulak veriyorum. bir umut belki istanbul da ezberler bozulsun, kumdan kaleler yıkılsın, lakin naaa mümkün anladığım kadarı ile.... yani istanbul da badem bıyıklara devam. ama anlamadığım bir şey var ki o da ankara nın durumu. her her her her şeye rağmen melih gökçek (61 miş, şaşırdımmm) önde gidiyor. yahu nasıl olur. ben mi körüm- onlar mı, ben mi garibim- onlar mı... pes doğrusu, hes doğrusu... halimize feci gülesim geliyor, trajik tracciikkk, traciiikommiiikk...

insan ilişkileri

gşyk
uüaı
vpls
ehak
nenn
ssiç
ianl
zdtı
laik
ikkk
kaai
tmn

25.3.09

ASTRONOTSEVGİLİMBENİBİRGÜNUZAYAGÖTÜRECE
ĞİN
ESÖZVERDİ...

23.3.09

YAPACAK O KADAR ÇOK ŞEY VAR Kİ HİÇ BİR ŞEY YAPAMADIM

önümde tam bir boş gün var diyelim. sabahtan başlıyorum yapmak istediğim şeyleri listelemeye aklımda. sonra önüme alıyorum hepsini. sonra hangisini yapacağıma o kadar karar veremiyorum ki düşünürken düşünürken, birini yaparken öbürü eksik kalacak derken, kendimi hiçbir şey yapmadan durur pozisyonda buluyorum. a aaa, bir de bakıyorum zaman bitmiişş..

ANA KUCAĞI- BABA OCAĞI

ben 11 yaşında, süper- müthiş- şahane- bi eğitim alabilmek uğruna yabancı bir özel okula gitmek sureti ile yatılı okumak zorunda kaldım. hayatımın en en kabus günleri o günlerdi... en az 4 sene boyunca ki düşünürseniz orta 3 öğrencisi iken bile- pazar günleri ağlayarak ki ne ağlamak evden ayrıldım. lojmandaki diğer çocuklar güle oynaya annelerine el sallarken ben deli gibi anneme sarılır, beni gelip ayırmalarını ve servise tıklamalarını beklerdim. sonradan öğreniyorum ki, pazar günleri beni uğurladıktan sonra annem sinir krizleri geçirirmiş. şimdi burada ailesine çok düşkün bir insan olduğum anlaşılmasın... 11 yaşından sonra şu yaşıma kadar sadece 3 yıl annemlerle yaşadım ve bu da hiç eğlenceli değildi... hiç bir zaman anlaşamadım çünkü kendileri ile.... ama burada esas konu şu.. son aylarda annemlere gittiğimde çok mutlu oluyor ve orada bir gece olsun kalmaktan acayip zevk alıyorum. bu hafta sonu da bir gece orada kaldım, ertesi sabah işim olduğu için kalma şartı olarak "eğer 9 da kahvaltı hazır olursa kalırım" dedim. (halbuki her halükarda kalıcaktım aslında). onlarda hemen kabul ettiler, ertesi sabah annem 8 de kalkmış (kendisi kesinlikle bu saatte kalkmaz), babam ise çoktan simitlerimizi almaya gitmişti bile... anne ve babamla halen hiç anlaşamam ama ne olursa olsun karşılıksız sevgi alacağınız tek yer ana kucağı- baba ocağıdır. onlar size her durumda kucak açar ve bağrına basar. yehuuuuuuu......

21.3.09

KAYA YÜRÜYÜŞÜ

2 aydır bir yoga merkezinde yoga yapmaya çalışıyorum ancak bi türlü haftada 1 günden daha fazla gitmeyi başaramadım. yine de spor salonlarında bangır bangır elektronik müzik eşliğinde koşu bandıymış, bisikletmiş, uzay yürüyüşüymüş, yok mekik yok şınav derken beynen ve bedenen helak olmaktan uzak olması itibari ile bu işi yürütmeye kararlıyım. bu sabah yogadan bir takım insanla kaya yürüyüşü yaptık. sabahın sekizinde kalamış kıyısındaki kayalarda yürüdük ya da zıpladık. bu eylemin amacı doğası itibari ile rastgele kıyıya dizilmiş güzelim kayalarda yürüyerek konsantrasyon, dikkat ve odaklanma dürtülerini harekete geçirmek. daha önce de kayaların üzerinde yürümüşlüğüm vardır ancak bu amaçla yapmış olduğum ilk yürüyüş ve gerçekten çok amacına uygun ve zevkli olduğunu düşünüyorum. denizin yanı başında, kocaman- farklı renkler ve oluşumlardaki- kayaların üzerinde alıştırma yapmak ilginç şeyler düşündürüyor insana. neler düşündüm yürürken? dünya ne kadar da yaşlı, kayaların altı ne kadar da gizemli, deniz ne kadar da sakin ama güçlü ve ben ne kadarda narin ve kırılganım. kaya yürüyüşlerine devam, evrenin sırrını çözene kadar :)

20.3.09

MAKE HISTORY- LEE


Lee'nin 2 yıldır devam eden "make history" adlı fotoğraf yarışması sonuçlanmış. Birincilik ise Rossella Dimichina adlı italyan bi sanatçıya gitmiş ve kendisi ödül olarak 50 000 euro almış. İşte fotoğraf bu ve adı da “The Weak in Wonderland”. yarışmaya 90 ülkeden 16000 fotoğraf katılmış ve ben de çok katılmak istemiştim ama katıldım mı hatırlamıyorum :) sanatçı ile yapılan röportajda bu fotoğrafı Kodak ın tek çekimlik bir su altı kamerası ile çektiğini söylemiş. yani 50 000 euro kazanmak için öyle süper mega digital makinalar ve mercekler gerekmiyor. önemli olan insan gözü. diğer finalistleri görmek ve detaylı bilgi için işte budur http://www.makehistory.eu/ .

19.3.09

SEINFELD



benim için hayatımda yeni bir seinfeld furyasının başladığı günler bu günler... baktım ki herkes bir dizi takip etme işine girişti, ben de düşündüm ne takip edeyim diye açıkçası hiçbirşey bulamadım, the end de aval aval dizilerin olduğu raflara bakarken birden dedim ki "yahuu neden seinfeld olmasın, en eğlenceli, en doğal, en zeki seinfeld", hemen önce 1 ve 2 dvd yi aldım eve gittim ve kendime şöyle bir sienfeld ritüeli oluşturdum; işten direk eve gittiğim günlerde, saat 7 de yemek yerim. işte bu sırada yemeğimi alıyorum, tv nin karşısına geçiyorum ve başlıyorum seinfeld den bir bölüm seyretmeye. o kadar hoşuma gidiyor ki bu iş, dün yine the end e gidip yeni seriyi aldım. bu arada 3.ve 4. seriyi birlikte alacaktım ki bir serinin fiyatının 20 tl olduğunu öğrendim, 4.seriyi bıraktım :( artık onu önümüzdeki ay alacağım. o zamana kadar evde çok yemek yiyip de 3.seriyi ay bitmeden önce tamamlamamalıyım.

bu nereden çıktı derseniz bu akşam evde yiyeceğim de işte oradan çıktı..

not: ben dvd seyretmekten hoşlanmadığım için dizilere de çamur attım, başka dizileri sevenler alınmasın oki mi?

ESKİ SÜREYYA SİNEMASI

dün akşam eski süreyya sineması, şimdi ise süreyya operası (galiba ) olan mekanda verdi nin "la traviata" operasına gittim ve yarıda da çıktım :) operadan zaten hoşlanmam ama mekanın nasıl restore edildiğini merak ettiğim için gittim. zaten sinema iken de çok çok güzel bir salondu.. şimdi daha da güzel olmuş. her yer tertemiz, ışıklandırma harika, duvar ve tavan resimleri eskisi gibi hiç bozulmadan muhafaza edilmiş, bunlara diyecek hiçbir şey yok ancak gösteri konusunda bu kadar olumlu olamayacağım. bence biz de opera olmuyor. sanki üstümüze yapıştırmış gibi, zorlama gibi... kültürümüzle hiç alakası olmayan bir sanat dalı olması sebebi ile doğallıktan uzak oluyo.. sanatçılar dertlerini italyanca anlatıyo, onlarda ne dediklerini anlıyor mu o da ayrı konu.. zaten kostüm, sahne filan derseniz onlarda vasat oluyor. bu sebeple ben opera taraftarı değilim. ama sevenlere de mani olmak istemem... süreyya ya daha sık gidebilmek için opera gösterimlerinin yanında daha çok konser, tiyatro filan gibi etkinlikler olsun çok isterim...

18.3.09

konser sancıları

çoktandır yazmak istediğim bir konuyu gündeme getireceğim şimdi. o da konser seyircisinin bitmeyen çilesi... ben bu konser işlerini filan oldukça takip eden bir kişiyim. genelde istanbul a gelen ve tarzı bana yakın olan bildiğim bilmediğim insanların konserlerine ya da küçük çaplı canlı performanslarına gitmeye çalışırım. (bilmediklerime gitmem sadece deneysel amaçlıdır). genelde türkiye ye gelen gruplar artık kaşar kıvamına gelmiş, eskiden çok popüler olan gruplar olur ya da olmaz, aslında haklarını yememek lazım bir çok yeni ve büyük grupta geliyor. ayy neyse giremedim bir türlü konuya olay şu.. gidersiniz heyecanla aylardır beklediğiniz konsere. önce yeni albümden şarkılar çalınır. çoğunu bilmiyor olursunuz, sonra araya bir kaç tane eskilerden duyulmuş şarkılar serpiştirilir. tabii siz o sırada hafif yorulmuş, hafif sabırsızlanmış bir halde beklersiniz ki o müthiş şarkılarını çalsınlar diye, ama bir türlü o an gelmez, zaman geçer, cesur seyircilerden bazıları o müthiş şarkıların ismini çığırmaya başlar hatta çoğunlukla böğürür... sonra birden grup çaktırmadan "bu akşamlik da bu kadar, mersileeer" diyerek sahneden yok olur... aaaaa diye kalırsınız... sonra seyircinin israrlı alkışları üzerine grup geri gelir bazen o şarkılardan bazılarını çalar, bazen duymamazlığa gelip çalmaz, bazen yavaş tempolu bir şarkı ile seyircinin heyecanını kursağında bırakır ve gider. şimdi türkiye de yaşanan bu tür olaylardan bazı örnekler;
1- echo & the bunnymen (son istanbul konseri- studio live mıydı ööle bi şi) - tüm gece hiç mi hiç popüler şarkı çalmadılar, bis te hepsini döktürdüler. hatırladığım kadarı ile killing moon, under the milky way, lips like sugar. echo&thebunnymen müthiştir ve olumsuz sözüm olamaz onlara ama bence artık zamanları geçtiğinden popüler şarkıları önceden söyleyip seyircinin gitmesini önlemek için böyle yapıyorlar
2- mark knopfler- kuruçeşme arena- bence harika bir konserdi, seyircilerin kudurmasına rağmen "walk of life" ı söylemeden gitti, romeo & juliet de beklenen gibi değildi, prensip olarak dire straits zamanlarının geçmiş olduğunu seyirciye anlatmaya çalıştı ama kardeşim biz de her gün seni görmüyoruz ki mark..
3- tindersticks- crr- çok yerinde bir mekanda tam bir müzik şöleni idi ancak bathtime ve can we start again i her türlü ısrara rağmen söylemediler
4- morrissey - parkorman- kısa kısa kısacık... there is a light that never goes out demedi başka bir çok şey de demedi. tabii the smiths günleri ile ilgili bir travmadır diye düşünüyorum

5- james- solar beach mi neydi- galiba loose control ü söylemediler çok bozulmuştum
6- aklıma gelmiyor diğerleri :(

not: bunlar dışında hakkını yememem gereken konserler var, franz ferdinand, manic street preachers, paul weller, depeche mode, roger waters ve aklıma gelmeyen diğerleri hiç bir şarkıyı eksik kalmadan çığırmışlardır.

17.3.09

GOLE GİDEN FUTBOLCU ORACIKTA VURULDU

ayyy yine feci şekilde kafayı üşütmüş birinin haberi bugün gazetede yer aldı. ırak ta bir futbol maçında beraberlik golünü atmak üzere kaleye doğru giden futbolcu karşı takımın bir taraftarı tarafından silah ile vurulmuş ve ölmüüüüüş... yuuuhhhh ki yuuh...yani berabere kalmayı o kadar yedirememişki bünyesine adamı öldürmüş. bu ne hastalıklı zihniyet valla bravo.. bunları yetiştirenlere, stada silah sokulmasını kontrol etmeyenlere ve bu zihniyetteki bütün saman kafalılara buradan bir atom bombası gönderiyorum. yok olun yahu dünyamızdan. aaaa. insan kılığındaki hayvan kişilerin bu dünyada yaşamasına karşıyım. ya insan olunsun ya da hayvan olunsun ama ikisinin arası olunmasın, kişilik bunalımına sebep oluyor ve beyinde tahribat yaratarak delirmeyi sağlıyor....

TUVALETMETRE

gün geçmiyorki bir tuhaflık olmasın. bir tekstil firmasında çalışanlara günde 3 kere maksimum 10 dk lık tuvalete girme izni veriyorlarmış. bunu da nasıl ölçüyorlar? işçilere ait kartlar kapılardaki cihazlara okutuluyor ve kapılar parmak izi ile açılıyor. eğer bir işçi kendisine tanınan hakkı aşarsa ücretinden kesim yapılıyor. bu nedir.. yani hangi boyutta irdelenmeli... işveren psikopat mı denmeli, bu sistemi üretenler nasıl bir zihniyet içinde mi denmeli... tuvalete gitmeyi kurala bağlayan kişiler hakkında bi cezai işlem yapılacak mı diye merak etmeli... bu insanlar bir de çıkıp kendilerini savunuyorlar. herkese akıl fikir, bize de sabır..

15.3.09

EKSİK PARÇALAR- uygur yılmaz


cumartesi günü mısır apartmanında bulunan galerist te iki yeni sergi başladı. ben uygur yılmaz ın sergisinden bahsetmek isterim. eksik parçalar adlı bir fotoğraf sergisi. fotoğrafın etkileyici olabilmesi bence resiminkinden çok daha önemlidir çünkü hepimiz fotoğraf makinası ile fotoğraf çekeriz ve bu herkesin kolaylıkla yapabileceği bir iş gibi gözükür. resim yapmak ise herkesin cesaret edemediği ve bu sebeple bulaşmadığı bir şeydir. ayrıca fotoğraf makinası gibi bir araç da yoktur resimde.. tuval ve siz başbaşasınızdır, hele manipülasyon, sonradan düzeltme, fotoşop (fotoşok !!) gibi şeylerde yoktur. işte bu sebeplerle (herkesin yapıyor olması) iyi fotoğraf çekmek çok önemlidir ve gerçekten farklı bakış açısına sahip nadir insanlara kısmet olur. işte bence uygur yılmaz da bu insanlardan biri. sergi bir plajda muhtemelen yaz mevsimi olmayan bir mevsimde çekilmiş fotoğraflardan oluşuyor. aslında kareler çok sade, sadece bir objede odaklanan kareler ama öyle güzel bulunup öyle güzel açılardan çekilmiş ki akıl karıştırmadan çok temiz bir şekilde ne demek istediğini göstermiş sanatçı ve çok çok önemli şeyler anlatıyor. bi fotoğrafın etkileyici olması için devasa boyutlarda basılmış olması da gerekmiyor. işte uygur yılmaz ın fotoğrafları 50x30 boyutta olduklarını tahmin ediyorum. çok beğendim ve çok etkilendim. serginin anlattıkları ile ilgili kendi yorumlarımı yazmak isterdim ama herkes kendi yorumunu kendisi yapsın.

not. resimlerin hangi plajda çekildiğini çok merak etmiştim, bugün öğrendim ki mersin de susanoğlu plajı diye bir yermiş.

13.3.09

MAN ON WIRE

bu hafta vizyona giren bir film "man on wire", sadece Alkazar da oynuyor. film hikayesi kısaca şöyle; "7 Ağustos, 1974’de, Philippe Petit isimli bir Fransız o zamanın en yüksek binaları olan New York şehrinin ikiz kuleleri arasında gerilmiş telin üzerine ilk adımını attı. Telin üzerinde yaklaşık bir saat dans ettikten sonra tutuklanıp psikolojik değerlendirmeden geçip sonra salıverilmek üzere hapse atıldı. Petit, altı ay kulelerin hayalini kurmuş ve New York’ta geçirdiği sekiz ay boyunca da projeyi gerçekleştirmek için çalışmıştı. Arkadaşları ve iş birlikçileriyle beraber, Petit inanılmaz engeller aştı: İkiz kulelerin güvenliğinden geçmek; vs ve sabah saat 7:15’te, Philippe Petit, Manhattan kaldırımlarından 411 metre yükseğe gerilmiş tele ilk adımını attı. James Marsh’ın belgeseli, Petit ve ona yardım eden arkadaşlarının anlatımları ile “yüzyılın sanatsal suçu”nu bize aktarıyor. Asla asla demeyenlere adnmış bir belgesel..." (sinema.com dan alıntı)

işte o resimdeki adam bu adamikiz kulelerin arasında, o yükseklikte bir tel üzerinde yürümek. düşüncesi bile korkunç bir etki yaratıyor.... bence müthiş birşey Petit nin yaptığı. belgeseli görmek için sabırsızlanmaktayım.

87.7

bilbooooarrrrrrrddddd rediyoooooooo (amerikan aksanı ile söylüyorum aman bir yanlış anlama olmasın).

seksenler çalıyo da çalıyo.. çalıyo da çalıyoo... eski günlerimin hepsi gözümün önünden geçiyo da geçiyoo.. hayal kutucuklarımda eski aşklarım, lojman günlerim, ortaokul ve lise sıkıntılarım. hepsi biiir biiiiiir resmi geçit yapıyor.

dinleyecek hiçbir şey bulamadığımda bu kanalı açıyorum. eskilerden süper şarkılar dinliyorum. geçen gün sıkışık bir trafikte gece 10-11 arası artist top 10 diye bir programa denk geldim, the police in en guzel şarkılarını ard arda dinledim... özellikle 70 li yıllarda doğanlara duyurmak isterim.

evet 87.7 frekansından yayın yapan bu nadide radyo kanalını manikürcümde keşfettim. YSM manikür salonuna bir teşekkürü borç bilirim.

12.3.09

sokaktaki bay- (lar) / bayan (lar)- 1

bakın şimdi sevgili ülkemin sevgili vatandaşları... hiç sinirlenmeden, sayıp sövmeden, faşizan olmamaya çalışarak, kendimi tutarak pozitif bir eda ile evrene ay pardon sizlere bazı mesajlar gönderiyorum. ne mesajı diye soracak olursanız; hep birlikte medeni bir şekilde yaşayabilme mesajı. neden ben size mesaj gönderiyorum? ayy çünkü çıldırıciiim.. ayol bu kadar kural tanımazlık olmaz ki şekerlerim. şimdi bakın ne diycem.. şööle bir günlük hayatımızda neler oluyor gözden geçirelim;
1- yaya geçitleri: şimdi sevgili asabi yurdum sürücüleri. yaya geçidi neden var hiç düşündünüz mü? eğer "yaa ne düşünücem banane, beynimimi yorayım" diyorsanız ben söyliyeyim. trafik ışığının olmadığı yerlerde bir iz olsun ve yayalar oradan geçebilsin diye. ee peki siz neden yol vermiyosunuz insanlara bir de üstüne üstlük yayaların üzerine üzerine sürüyosunuz. hatta yayalar kızınca da arabayı el freni ile durdurup aracınızın içinden bir ayı edası ile sarkıyor, anlaşılmayan bir hayvan dilinde bağırıyorsunuz. ya da önünüzdeki araç yayalara yol verince arkadan kornaya yapışıyorsunuz. yapmayın etmeyin, yayalar insandır, hiç mi görmediniz?
2- kapı geçişleri: eveeet, yurttaşlar mesela bir mağazadan içeri gireceksiniz. fakat dışarı çıkmak isteyenler de var. napacağız? birbirimizin içinden geçmeye çalışmayacağız di mi? mantıken ve medeni ülkelerde, önce içeridekiler çıkar ki içerideki yoğunluk azalsın ve içeri yeni insanlar daha kolay girsin. ööyle haldur huldur çıkmaya çalışlanların üstüne yürümek ancak kaos doğurur. sabredin, bakın siz de yağ gibi gireceksiniz içeri.
3- sıra olgusu: günümüzde bizim topraklarda yaşanan en büyük aymazlıklardan biri sıra olgusudur. kurnaz tilkilerimiz bu olgunun gelişmesini bir türlü istemez. halbuki başkalarının hakkına tecavüz etmenin ne kadar feciii bir şey olduğunu bir anlayabilseler, sıra problemi de ortadan kalkacaktır. bakın canikolar, hakkaniyet neyi gerektirir, önce gelenin önce işini halletmesini, önce gelen önce parasını öder, biletini-içkisini-yemeğini- herşeyini alır, önce gelen önce otobüse- dolmuşa- taksiye biner. bırakın kurnaz tilki ya da saf ayağına yatma numaralarını emi, o zaman herkes hak ettiği şekilde ve kolayca istediğine sahip olacaktır.
4- park etme rahatlığı: bakın sevgili sürücüler, laf dönüp dolaşıp size geliyor, ama nasıl gelmesin. yahu bir düşünün eğer aracınızı kaldırıma lönk diye park ederseniz yayacıklar nasıl yürüyecek, nereden geçecek? uçsunlar mı, geçmesinler mi, siz gidene kadar beklesinler mi, yoksa yaa allah diyip yola atıp kendilerini aracınızı etrafından mı geçsinler? ne istiyorsunuz söyleyin. ayrıca hayretler içinde kaldığım bir konu da şu. kadıköy de belediye her yere kuka dikti yolları düzenlemeye çalıştı ve artık yollara park edilemiyor. peki kurnaz tilkiler ne yapıyor, yol dönüşlerine araba park ediyor, hele akşamları taksiler resmen diğer arabalara kıl payı yer bırakıp duruyorlar yol ortasında. bakın hiç mi aklınız çalışmıyor, ne oluyor size kuzum? hadi silkinip kendinize gelin ve bu adamlar neden bu yolları böyle yaptı diye bir düşünün.
5- girilmez işareti: yavrucuklarım, sizce bazı yolların başındaki girilmez işareti ne demek istiyor? bazılarınız bilmiyor ben söyliyeyim, aynen girilmez demek istiyor, altında farklı bir gizem ya da mana yok. düpedüz "GİRMEYİN" diyor. neden? çünkü o yol ancak tek şeritlik olabilir, çünkü trafiği düzenlemek için o yola girilmemesi gerekiyor olabilir. e girerseniz ne olur. işte her şey çorba olur. karışır, kavga çıkar, ben küfrederim. size yol vermem. gerekirse stop eder ööle dururum karşınızda. yaaa gördünüz mü. bu sebeple girmeyin diyolarsa lütfen girmeyin. oki mi??

şimdilik dile getireceklerim bunlar, tabii bu maddeler 1000 e kadar gider, öyle bir potansiyele sahip bu topraklar yani, ama şimdilik hala sövmeden duruyorken bitiriyorum. sevgili şeker şeyler hadi bi gayret yaşadığımız yerlere ve insanlara önem vermeye ve saygı duymaya çalışalım. bak çok guzel olucak valla billa sözzz...

10.3.09

FRANZ FERDINAND- no you girls

Oh, kiss me
Lick your cigarette, then kiss me
Kiss me where your eye won't meet me
Meet me where your mind won't kiss me
Lick your eyes and mine and then hit me
Hit me with your eyes so sweetly
Oh, you know you know you know that yes I love
I mean I'd love to get to know you
........
Because I never wonder
Oh how the girl feels
Oh how the girl feels
No you boys never care
Oh no you boys'll never care
..........
How the girl feels

ladies and gent, toniiiiiiiiiiiiggggggggggggggggghhhhhhhhhhhhttttttttttttt franz ferdinand....

son zamanlarda dinlediğim en eğlenceli şarkı işte yukarıda sözlerini alıntıladığım franz ferdinand şarkısı "no you girls". şarkı hem eğlenceli, hem de kadın erkek ilişkisini tam tamına açıklamış. şimdi şarkının atmosferini hayal edersem şöyle; kalabalık ve küçük bir gece klubü.. bir cmts gecesi. erkekler kot t-shirt ile gezerken kızlar o gün giymek için aldıkları kıyafetlerini giymişler, en sevdikleri göz makyajını yapmışlar, saçlarını dağıtmışlar, hafif topuklu ayakkabılarını giymişler ve bordo ile nar çiçeği arasındaki tonlarda gezinen ojelerini sürmüşler. gece ilerlemiş, alkol kana karışmış, bir kız bir erkeği beğenmiş, erkeğin yanına yaklaşmış. genelde erkek yanına yaklaşan her kıza yüz vereceğinden burada kızın yaklaşması çok önemli. sonra erkek ne demiş: gel guzel kız öp beni, hem sigaranı iç hem de öp beni. aman diyim öyle romantik göz göze gelmeler olmasın, sadece öp beni. gözün gözüme değdi ve vurdun beni. çok alkollüyüm ya sevdim seni... yani seni daha iyi tanımayı isterim tabii." işte alkollü bar gecelerinde her zaman olan şey. sonrasında kızlar telefon bekler, erkeklerin aklına dahi gelmez. kızların ne hissettiği onları ilgilendirmez. aslında şimdi düşündüm de oldukça trajik bir durum. ama biz kızlar da artık öğrenmiş olmalıyız ki alkollü bar gecelerinden sevgi ve aşk dolu ilişkiler çıkmaz, yine de biz iyi niyetimizle bir ümit bekleriz. bu durumda erkekler mi çok kurnaz kızlar mı çok saf. nedir daha çözemedim. yine de franz ferdinand a dönecek olursak. böyle trajik bir durumu süper eğlenceli bir şarkı haline getirmiş olmaları müthiş. zaten franz ferdinand her zaman çok eğlenceli ve kan kaynatıcıdır. özellikle alex kapranos (vokal) ve grubu sanki bir panayıra uzaydan düşmüşler ve o dakika şarkı söylemeye başlamışlar gibi gelir bana... genelde yeni parlayan gruplar ilk albümleri ile ortalığı kasıp kavurur ama sonraki albümleri hep sönük kalır. bu durumu bozan bir gruptur franz ferdinand. şimdiye kadar çıkarttıkları 3 albüm de birbirinden başarılı idi bence.

hadi bi daha bi daha, istanbul a gelinde bizi dışarı çıkarıııııııııııın......

burda da şarkı vaaar
http://fizy.org/yX4yLYvduXag

bu sabah ülkem ile ilgili neler duydum

bu sabah yine beni bu ülkeye isyan ettiren 2 haber duydum... bir tanesi sadrazam r.t.e. paşanın 3 sene önce "ananı da al git" dediği kişinin evinin, sadrazamın mersin e gitmesi sebebi ile 3 gündür gözlemeye alındığı ve kendisinin de miting sırasında bizzat karakolda göz altına alındığı, ikincisi de Tübitak ın çıkardığı bilim ve teknik dergisinin kapağı yapılan darwin in evrim teorisi haberinin kaldırılarak yerine küresel ısınma ile ilgili kapak yapmaları. dahası söylentilere göre kapağı hazırlayan editörün de işine son vermişler...

şimdi soruyorum.. böyle demokrasi olur mu? bu ülkede hala demokrasi olduğuna inanlar var ise tekrar düşünsünler... potansiyel suçlu diye bir insanı göz altına almak ne demek... r.t.e. ye derdini söymelenin cezası bu mu? peki bu insanı r.t.e. den kim koruyacak? bir de falaka ya yatırsalardı bari ya da dilini kesselerde mesela konuştu diye.. ama çok yakında bunlar da olacak korkarım.. sonra darwin teorisi neden birden bu kadar cıssssss oldu... benim zamanımda okulda okuduğumuzu hatırlıyorum... neden oldu? işte badem bıyıklar sebebi ile ... çok çok endişe verici... ne demokrasisi ne hukuk devleti, düpedüz ılımlı islam cumhuriyeti..

9.3.09

out of control

I was young
I was foolish
I was angry
I was vain
I was charming
Feeling lucky
Tell me how have I changed

Now I'm out
out of control

dedi rolling stones.. ürperdim...


meredith dittmar


hem şu an blog sayfamın ana resmi olan hem de sıkılganlığım sebebi ile ana resmimi değiştirdiğimde karışıklık olmaması için bu post un başında duran işler, meredith dittmar adlı amerikalı bir sanatçıya ait. bu sanatçıyı ben aylar önce bant dergisi sayesinde tanıdım, hatta tesadüfen aşağıda "bant dergi" adlı postumumda yer alan dergi kapağı da meredith in olduğu kapak.. şimdi ben bu kızın işlerini görünce bayıldım, dergide verilen linke girip tüm işlerine baktım.. içimden de dedim ki.. ay keşke görme imkanım olsa ama nerdeeee... e sonra ne oldu.. geçen hafta Galata daki Milk galeri de kızın sergisi açıldı.. henüz gidemedim ama hafta sonu gideceğim.. biraz el işi gibi bir tarzı var. bu sebeple özellikle çağdaş sanatçılar hoşlanmayabilir ve gazetelerdeki köşelerinde bahsetmeyebilir fakat ben el işi severim bu sebeple tavsiye etmekte sakınca görmüyorum. eğer siz de merak ederseniz galerinin linki budur.

http://blog.whatismilk.com/

8.3.09

KIZ İSTEME

çok çok yorucu bir hafta sonu sona erdi.... kardeşimin "kız isteme" töreni gerçekleşti ve onlar istedi babam da verdi. birbirini tanımayan insanların bir salonun içinde birbiri ile konuşmaya çalışması, insan iletişim yöntemlerinin en zoru bence. hele birde o andan sonra "akraba" formatına giriliyor ise... insanın seçmediği ama ömrünün sonuna kadar beraber olmak durumunda olduğu iki grup insan var; bir tanesi kendi ailemiz, ikincisi de evlendiğiniz kişinin ailesi. bunları seçme şansınız yok ama iyi iletişme zorunluluğunuz var. insan ilişkisi özverili olmayı gerektirir ve ben bu konuda cimriyim. az ve öz iletişirim. işte böyle bir durum.. yeni çifte mutuluklar diliyorum buradan.... (çok uzun bir yazı olmayı hak ediyordun ama ben çok yorgunum)

6.3.09

yaşşşşaaassııın- (don' t get me wrong)

eveeeeeet... yavaş yavaş bahar habercilerini göndermeye başladı.. her ne kadar dün gece çamur yağmış olsa da ümitliyim ki havalar artık guzel olucak... havanın güzel olması bünyemde bir çok olumlu etkiyi beraberinde getirir. mesela kıyafetlerim renklenir, çizmeler bir kenara kalkar, tenim yanmak için can atar, hormonlar hareketlenir :), dışarıda vakit geçirme isteği dayanılmaz bir boyuta gelir. bunların dışında havanın güzel olması İstanbul da benim için Moda vaktinin geldiğini gösterir. Moda çay bahçesi favori yerlerimden biri olur... iş çıkışı dergi okumak için ya da hafta sonları kahvaltı etmek için tercih ettiğim mekan neymiş, moda çay bahçesi... benim yaşımda bir insanın moda çay bahçesine gitmesi bazılarını şaşırtır, çünkü orası genelde 70 yaş üstü emekli teyze ve amcalarla doludur.. ben 2-8 yaş arası çocukları ile gelen ailelerden çok emeklilerin gelmesini tercih ederim açıkçası... moda nın avantajları;

1- evime yakın
2- halen eski istanbul insanlarını barındıran bir mekan
3- kırıntı
4- çay bahçesi
5- bomonti de ping pong imkanı
6- müthiş deniz manzarası
7- kadıköy 5 dk
8- çay bahçesine istediğim yiyeceği götürmek
9- yalnız takılabilmek
10- bir takım yeşillik

dolayısıyla YYYAAAŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞASIIIIN demek istiyorum... ama bir mesajım var doğaya onu da şöyle ifade etmek isterim;

Dont get me wrong
If I fall in the mode of passion
It might be unbelievable
But lets not say so long
It might just be fantastic
(pretenders)

5.3.09

müzik

benim için önemli şeyler gerçekten önemli, onların dışındakiler ise hiç hiç önemli değildir. yani gri diye bir şey yok. işte bu çooooooook önemli şeylerden biri de müzik. sabah kalktığımda, arabaya bindiğimde, işe geldiğimde, işten çıktığımda, eve gittiğimde, yatmadan önce benimle birlikte olan tek şey müzik. diğer şeyler her bir duruma göre yanımda olur, ama müzik her durumda benimledir. bu sebeple de benim bir gece mekanına gitmem için iyi müzik çalması tek şarttır. bunun da tek adresi kadıköydedir. şimdi oturmuş burada ki "cubicle" yani bana göre "hücre" mde çalışırken radyom dibimde "eksen" dinliyorum.. eğer bu eğlencem olmasa ofiste naparım die düşünüyorum. bu vesile ile müziğe teşekkür etmek isterim. işte müzik gelişimimi gösteren 415135 çarpanlı bir tablo..

1- lojmanın uydu anteni sayesinde küçük yaşlarda tv5 (alman bir müzik kanalı)
2- müzik zevki gelişmiş çeşitli erkek arkadaşlar
3- trt 3 (yavuz aydar+ şebnem savaşçı+izzet öz)
4- mtv
5- KENT FM- en önemli mihenk taşıdır. kapandığı zaman sudan çıkmış balıktım

günümüzde radyo eksen dinlemekteyim, teenage rock halleri hariç.

Müzik için kullandığım araçlar tablosu ise tarih sırası ile;

1- annemlerin küçük pikabı
2- radyo
3- annemle babamın kıbrıs gümrüğünden rezil bir şekilde çıkardığı teyp
4- walkman
5- vestel mini set
6- sony mini set
7- cd man
8- i pod - çeşitli versiyonlar ama şu an i pod touch ki ona bayılıyorum ...

şimdi bu temiz blog sayfasında müzik geçmişime katkıda bulunan, beni bu günlere getiren tüm kişilere, müzik adamlarına, fm bantlarına, müzik setini üreten mühendislere, i pod u çıkaran dahi ziyniyete bir teşekkürü borç bilirim.

4.3.09

BİR İŞ GÜNÜNDE NE YAPMAK İSTERİM

herkesin çalıştığı bir iş gününde çalışmamak, hafta sonu tatilinden çok başka bir şey... sanmayın ki şu an böyle bir lüks yaşıyorum. sadece hayal kuruyorum. eğer böyle bir günde olsaydım neler yapardım;

1- sabah 8 30 gibi kalkar parkta 1 saatlik bir yürüyüşe çıkardım
2- eve gelip duş aldıktan sonra radikali önüme koyar sahanda yumurta, demli çay, simit, peynir, zeytin ve domates eşliğinde okurdum
3- kahvaltı sonrası ne giyeceğime karar vermekte biraz zorlanır ancak uygun bir karar verip de giyindikten sonra kendimi dışarı atardım. saat de 11 civarında olurdu.
4- sonra jazzy i alıp arabalı vapur ile eminönüne geçerdim, tramvay a binip kapalıçarşıya giderdim
5- kapalıçarşı bu aralar en çok gitmek istediğim yer, kumaşçılara bakar, deri montlara bakar, eskicilere göz gezdirir, keçecilere girer, kahvecide kahve içer sonra da tahtakaleden kendimi aşağı salardım
6- sonra da oradan istiklale giderdim.. tünelden galatasaraya kadar yürür; adidas, robinson, mısır apt, yapı kredi, mektup kırtasiye, saint antuan ritüelimi yapardım. iki mum dikerdim.
7- saat de akşam üstü olurdu. 7 de bir filme girerdim... çokk guzel bir film olurdu.. sonra çıkar evime gelir.. meyillerime bakar, biraz tv seyreder sonra da süper bir gün geçirmenin veridiği güzellikle uyurdum..

oohhh.. harika oldu.. peki şimdi napıyorum... iş saatinde bu postu yazarak işten kaytarıyorum. bunu yazdıktan sonra da biraz başka yerlerde de surf edicem... sonra da çalışmaya başlıycam. ve taaaa ki 5 olana kadar bu bööyle devam edecek....

3.3.09

METROBÜSSSSSSSSSSSSSS

eveeeeeeeeeeet.. işte tüm hummalı çalışmaların sonu geldi.. tünelin ucunda ışık göründü.. bugün, muhtemelen, ülkenin "büyükleri" söğütlü çeşme- zincirlikuyu metrobüss hattının açılışını yapacaklar. bir mimar badem bıyık ile bir kasımpaşalı badem bıyık kolkola girip halay çekecekler. ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.. yani benim hergün gidip geldiğim yol... gerçekten merak ediyorum ne faydası olacak bu girişimin. bakalım metrobüsss yolunu yapmak için neler feda edildi -edilecek;

1- ağaçlar- yeşiller
2- bizim kaynaklarımız- cebimizdeki paramız
3- yapım süresi boyunca yaşadığımız trafik işkencesi- zamanımız
4- yolun daralması sebebi ile daha çok daha çok trafik
5- 4 şeritli otoban yollarının arasında tek başına duran duraklarda tenha zamanlarda yaşanacak tecavüz, taciz, kaçırma, bıçaklama, öldürme vb bir sürü olay

neler kazanılacak;
1- dolmuşa binip karşıya gidip gelenlerden zincirlikuyu- maslak, kadıköy- bostancı güzergahlarına gidenler çok kısa sürede istedikleri yere gidecekler- bunlar kaç kişidir bilinmez
2- hayatlarında yeni bir şey denemek adına "hadi hanım bi metrobüse binip zincirlikuyuya gidelim, bakalım nasıl bir aletmiş bu metrobüsss" diyecek emekliler
3- eğer izin veriliyor ise ambulanslar için süper olacak- bu da tabii kaç kişi taşındığı ile alakalı

ben hiç sanmıyorum ki, arabasına binip işine gidenler metrobüsü kullansın, bu kadar kaynak sadece halihazırda toplu taşımayı tercih eden insanlar için harcanmış olacak. yani kişiye faydalı, topluluğa faydasız hatta zararlı dahi olacak. işte hizmet zihniyeti bu.. tekrar seçilsin ki mesela bağdat caddesinin ortasından tramvay, taksimden uçak geçsin.. süper zekalar parlasın, gözümüze gözümüze ışıldasın..

2.3.09

pazar ertesi


işte bir pazartesi daha... işte ofis... acaba hayatımın bir döneminde isteyerek ve severek yaptığım bir işim olucak mı? ya da pazartesinin pazar dan başlayan travması olmadan geçireceğim günler gelecek mi? pazar sendromum 11 yaşıma kadar gidiyor.. yatılı okula gitmek ile başladı herşey.. sonra ardı arkası kesilmedi... işini seven ve bu sebeple travmaları olmayan kişilere selam ederim.. ayda bir klisesine gidip dilek diliycem, dileklerimin biri de sevdiğim işi yapmak olucak...
Posted by Picasa

27.2.09

ne olucak bu badem bıyıklıların hali- uçak kazası

Evet, bir THY uçağı 2 gün önce düştü... ben de bu olaydan sonra aslında bir yazı yazdım buraya ama yazı biraz alaycı gibi idi, çünkü bizim süper zeki yetkililer kimsenin ölmediğini duyurmuştu.. peki sonra ne oldu? 9 kişinin öldüğü açıklandı.. bu ülkede neden hiç bir şey doğru gitmez? neden biliyor musunuz? badem bıyıklılar yüzünden.. ulaştırma bakanına bir bakın... bu adam neyi nereden nereye ulaştırabilir? kazanın olduğu gün şöyle bir cümle sarfetmiş;"daha fazla ölü olmasını mı istiyosunuz?" allahım delirmemek içten değil, sanki "ölü" kelimesini telaffuz ettikçe ölenlerin sayısı artıyor... böyle bir şeyi kim ister bre bıyık.. sonra thy genel müdürünü bir basın toplantısında gördüm.. tipik imam gibi bir şey.. kem küm gak guk, o ince sesi ile bir şeyler söylüyor.. hac terliklerini giymemiş bu sefer ama ben onu öyle hayal ediyorum.. daha da antipati yapıyorum.. sonra bakıyorum Hollanda tarafına, adamlar insanların mahremiyeti diyor başka bir şey demiyor. pilotların ölmüş olduğu kesin olmasına rağmen onların ismini dahi açıklamadılar. önce ailelerine söyliyeceğiz onlar isterse açıklayacağız dediler. Hollanda dediğimiz yer bizim hangi şehrimiz kadar büyük? (hep böyle derler ya..) bana Konya gibi geliyor ama bu bir sezgi tabii.. işte insanlık böyle bir şey.. biz de olmayan bir şey.. deliriyorum bu ülkede olanlara.. bu arada pilotların hayatını kaybetmesine çok çok üzüldüm.. senelerin emeği ve tecrübesi bir çırpıda bitiverdi... onlar ve biz bu badem bıyıkları hak etmiyoruz.

26.2.09

güneş neredesin?

her gün yağmur, her gün soğuk.. en son ne zaman bulutsuz ve mavi bir gökyüzüne uyanmıştık?? londra yı aratmıyor istanbul da hava durumu. gerçi çok şanslıyım ki ben hemen hemen hiç bir londra seyahatinde yağmura yakalanmadım... sanki daha önce hiç böyle bir kış yaşamadım gibi geliyo.. sanki eskiden arasıra güneş açardı gibi geliyor. ama bu her mevsimde oluyor.. yaz geldiğinde de sanki hiç daha önce o kadar sıcak olmamış gibi.. insan her şeyi unutuyor ve her mevsime yeniden mi başlıyor.. trouble everyday.

b e k l i y o r u m y a z g e l s i n .

24.2.09

OSCARLAR VERİLDİ

bildiğiniz gibi pazar gecesini pazartesiye bağlayan gece oscarlar verildi... öncelikle bir kaç sorum var;

1- neden pazar da cmts değil, sanat camiasının paarı cmts si fark etmez mi? e peki bizim gib çalışanlara ne olsun. hep tekrarını ertesi gün seyretmek zorunda kalıyoruz, e tabii o zaman da sürprizli olmuyo
2- "red carpet" sunucuları bu kadar geyik olmak zorunda mı
3- neden kadınların kıyafeti önemli de erkeklerin ki diil.. örneğin mickey rourke efendi tarz yapmış gelmiş, (ben onu nası beğenmişim ya vakti zamanında)
4- neden hep aday filmler senenin son filmleri oluyo, 2008 in başından bi film göremiyoruz, hep sene sonu.. bence oscarlar 6 aylık verilsin, sene başında filmi çıkanlar yanmasın

sorular aklımı kurcalar.. şimdi de törenden bi kaç "high light" peh;

1-bekledim bekledim, tüm ışık, ses, kısa film, belgesel (kusura bakmasınlar onlarda emek harcamış tabii) ödülünü seyrettim de en önemli dediğim en iyi kadın-erkek-film ödülünü seyredemedim, uyuyuvermişim
2-hugh jackman ne de şekersin, 10 parmağında 10 marifet
3-Beyoınce sen her yerdesin, tombul bacaklı güzel
4- jeniffer Aniston, ödül verirken Brad Pıt ve Angelina Jolie yi tam karşısında pişmiş kelle gibi sırıtırken seyrettikçe, ayakkabısını firlatıp rezalet çıkarası geldi mi (benim dahi geldi)
5- Heath Ledger, yapmasaydın da aileni bu hale sokmasaydın
6- meryl streep bu ne hoşluk
7- Tilda Swinton David Bowie uzaydan düşen adam ise sen de onun küçük kız kardeşisin
8- pembe ve tonlarında kıyafet giyenleri kınıyorum
9- ben daha slumdog millionaire i seyredemedim, merak içerisindeyim
10- İNGİLİZLER SİLDİİİİİİ SÜPÜRDÜÜÜÜÜÜÜÜÜ

işte bööle..hoş..... guzel... renk kat dünyamıza ey oscar töreni.. seneye gel yine bekleriz..


23.2.09

BANT DERGİ


bir çok şeye olduğu gibi, ben de dergi hastalığı da var... aylık dergilerden takip ettiğim o kadar çok var ki.. bant da bunlardan biri. 1.sayısından itibaren takip ediyorum. hem müzik konusunda, hem tasarım ve ilüstrasyon konusunda hem de sinema vs gibi diğer görsel sanatlar konusunda çok başarılı. avrupa daki benzerleri ile yarışabilecek düzeyde bence.. hele ki 50. sayıda shepard fairey e (namı değer obey) Ataturk ü çizdirmeleri çok klas hareketti..

bildiğiniz gibi bant dergi ekibi son zamanlarda konser etkinliklerine ağırlık verdi... wedding present ı getirdiler- ki ben gidemedim maalesef- ayrıca dengue fever, malcolm middleton vesaire bi çok hatrı sayılır grup ve şahsiyeti de ülkemizde ağırladılar ya da ağırlayacaklar...

ancaaaaaaaak, 2009 itibari ile artık bant dergi 2 ayda bir çıkacağını ilan etti.. benim için çok üzücü bir haber, aldığım aylık dergiler arasında en merakla beklediğm bant tı diyebilirim.. tabii binibir rica james hakan dedoğlu na.. "james, alahaşkına yapma etme, 2 ay çok uzun, unutulur gidersiniz" dedim, dinletemedim (şaka tabii)... kriz ve konserlere verdikleri ağırlık sebebi ile bu kararı almışlar, üzülerek saygıyla karşılıyorum... başarılarının devamı nı diliyoruuuuuum... bantı çooooooooook seviyorum...

22.2.09

sita blues soyluyor

eveeeeeeeeeeeeeeeeeetttttttttttttttttt... hey blog alemiiii.. işte ben geri döndüm... kendi kendime.. kimseye sormadan, kimseye söylemeden.... facebook çılgınlığının sonu geldi de gitti çoktan... yaşassın blog alemi.. bu arada önceki postlarıma bi göz attım da "vay canına" dedim, canım çok acımış belli ki.... neyse artık yazılarıma günlük hayattan bahsederek devam edeceğim. bu arada yakın bir zamanda bir de moda blog u yapacağım....

şimdi bugün !f kapsamında, aslında animasyon film festivalinde gitmeye çalıştığım ancak organizasyonun göstermeyi başaramadığı "sita sings the blues" filmini gördüm.... tek kelime ile müthişti... harika bir animasyon.. çok emek harcanmış ve çok güzel bir animasyon film ortaya çıkmış.. birlikte gittiğim insanlardan erkek olanları filme direkman "kız filmi" damgasını vurdular bile... halnuki çok guzel bir görsellikle kadın- erkek ilişkilerine dem vuruyordu film. şimdi bu detaylara girmeyeceğim.... filmden bir kareyi bir süreliğine blog resmim yaptım, işte o blues söyleyen, sita... linki ekliyorum eğer filmi seyredemediyseniz internet sitesine bir göz atın..

http://www.sitasingstheblues.com/

TOKYO ZİYARETİMDEN BİR KARE- MART 2008

Posted by Picasa

2.10.07

29.9.07

bu blog un en faydalı yanı, benim için tabii, kendi karakter analizimi bi nebze yapabileceğim oldu.. yerse yani.. şu an yazmak istediklerimi yazsam yüzüm kızarır. neden??? e bu ne perhiz bu ne lahana turşusu derim kendime... neden?? e çünkü bi önceki postumla zita zıt olurda o yüzden. işte blog un en faydalı yanı " yahu ne git gel bi kızmışsın" diyebilirim kendime. bunu da ıspatlarım bi guzel burdan... o yüzden içimdeki sevinci yarın filan yazıyım şööle bi yumuşak geçiş olsun. ayrıca bu haftaki kaan sezyum yine süper. bi de moda hala müthiş. bi de ekim ayı geldi. bi de arkadaşımın teki londra dan bas gitar ısmarlamak istedi bana... arayıp şaka mı diye sorucam..

27.9.07

sabah 8:46.. bugün için çalabilecek en manalı şarkının gelip beni bulması şart mıydı.. demek ki şartmış. cennetle cehennemi, mavi gökyüzü ile acıyı ayırt edebileceğini mi söylüyosun.. son günlerde şarkı sözlerini turkçeye çevirip yazmak gibi bi huy geldi bana.. neyse işte aşağıda sözlerini gördüğünüz pink floyd dan bahsediyorum.. neyse tatil bitti.. kaş ne kadar müthiş bi yer.. ne zaman gitsem mutlu oluyorum (ki bu zor bi şi o yüzden önemli). şehre dönmek zor mu kolay mı onu bilemiyorum... insan İstanbul dışındayken özlüyo burayı ama sonra gelince neden özlediğini merak ediyo. yani ben... işte nefis bi istanbul sonbaharı ile karşı karşıyayız.. kendi kendime kızıyorum, al işte geldi sonbahar nooldu-o kadar da istiyodun gelmesini.. evet.. hiç bi şi olmadı.. aslında her şey her geçen gün daha da kötüye gidiyo.. tabii kimse bana bi söz vermedi, sonbahar geldi diye iyi geçmesi gerekmiyor... anlaşılacağı üzere olaylar fecii.... şurda kısa bi maddeleme yapmak istiyorum;

1- 1 sene önce başlayan site macerası sonlanmak üzere, çok guzel oldu ama her şey de olduğu gibi zevki kursağımda kaldı.
2- bayramda londra sevinci kendini saçma bi strese bıraktı
3- en çok izlemek istediğim patti smith, konserlerini verdi gitti ben seyredemeden.. artık yalnız dolaşmaktan sıtkı sıyrılan ben bir yalnız konsere daha imza atmamak için bilet almadım ve sonra pişman oldum..
4- çok sevdiğim arkadaşlarımla artık eskisi gibi görüşemeyeceğim ve buna üzülüyorum ama onlarla görüştüğümde de üzülüyorum zaten o yüzden farketmez...
5- artık varlığımı hissetmemek için erkenden uyuyorum..

evet sezonun ilk post u ne kadar da sıkıcı oldu ama blog diil mi bu yani log...

not: artık kimsecikler yok gibi blog aleminde, şimdi yeni moda facebook, "ne kadar çok arkadaşın var, hadi göster bakalım" oluşumu.. sonra bi de sahte sevgi gösterileri.. ben de face book tayım... ama sahte diilim :)

how I wish u were here.. radyo da çalmaktaydı

So, so you think you can tell Heaven from Hell,
blue skies from pain.
Can you tell a green field from a cold steel rail?
A smile from a veil?
Do you think you can tell?
And did they get you to trade your heroes for ghosts?
Hot ashes for trees?
Hot air for a cool breeze?
Cold comfort for change?
And did you exchange a walk on part in the war for a lead role in a cage?
How I wish, how I wish you were here.
We're just two lost souls swimming in a fish bowl, year after year,
Running over the same old ground.
What have you found? The same old fears.
Wish you were here

7.9.07

1 HAFTA TATİLDEYİM YEHUUUUUUUUUUUUUU..

4.9.07

sonbahar

sitemiz
bulut

ruzgar
akşam
sinema
hırka
turuncu
trip
bienal
hüzün
kolaj
spor
okul
fransızca

3.9.07

festival

eveeeeeet bir rock'n coke da böylece bitmiş oldu... şööle kısaca özet geçmek gerekirse;
1- en komik anlardan biri badly drawn boy un yukarıdaki fotosunda giymiş olduğu kıyafetin aynısı giymiş olmasıydı.. gerçekten, uydurmuyorum... 16:40 da sahne alan birisi için gerçekten psşik bi durum. 40 derece sıcaklıkta yün bere ve siyah mont giymek klinik tedaviyi gerektirir.. neyse another devil dies ı çalmadı kendisine ayrıca küstüm..

2- festivalde her şey tık tık tık şeklinde yürüdü gitti.. ne giriş ne çıkış ne para ne bira ne tuvalet ne yiyecek.. hiç bi şi de problem çıkmadı.. müthiş organizasyondu tebrik ediyorum. darısı başıma demek istiyorum..

3- yahu kimler vardı ööle festivalde.. sanki lise talebeleri öğretmenleri ile birlikte okul gezisinde.. her sene yaş ortalamsı düşüyo mu biz mi çok yaşlıyız ben çözemedim.. ama bunun en iyi tarafı henuz ehliyet almaya yaşı tutmayan kitle olması sebebi ile arabalılar kolaylıkla girdi, çıktı.. ohh..

4- pazar günü giderken kaybolduk yollarda bu sebeple manic street preachers ın ilk 2 şarkısını kaçırdık.. ama olsundu motorcycle emptiness dinlendi.. performans olarak çok çok iyilerdi.. ayrıca seyirsi ile de guzel dialog kuruldu... işte tüm guzel şarkıların söölediler,

5- franz ferdinand.. tam ingiliz silüetli bir solistin sahnede çok çaba harcaması gerekmiyo.. süperlerdi.. süper süper süper...... take me out da tahmin edildiği gibi yer yerinden oynadı... hayatımda hiç bu kadar zıplayıp, bu kadar avaz avaz bağırdığımı hatırlamıyorum..

6- hadi seneye kimler olucak bakalım..

mucuk

31.8.07

TAKE ME OUUUUUUTTTTTTTTT!!

evet sonunda yine beklenen hafta sonlarından biri daha geldi çattı.. bu hafta sonu rock'n coke şehrimize geliyor. çoğunluğun beklediği chris cornell ve the smashing pumpkins den ziyade benim favorilerim badly drawn boy, manic street preachers ve franz ferdinand. badly drawn boy dan disillusion (kent fm e bir selam adına), pissing in the wind, about a boy, all possibilities ve hüzünlü zamanlarımda en çok dinlediğim another devil dies'ı bekliyor ve istiyorum. manic street preachers'dan çok şey var tabii ocean spray, the everlasting, imperial bodybags veee bir dönemime damgasını vuran motorcycle emptiness yine beklenen şarkılar arasında. ve son olarka franz ferdinand ne söölese kabulum. ama eminim take me out çalarken yer yerinden oynıycak. ohhh. sabırsızlıkla beklemekteyim yaşşşaaassııııııııııın.. yolu gözünde büyütenlere, sıcağı bahane edenlere, sıralarda helak olmayı gözü yemeyenlere son çağrımı yapıyorum. gidin görün bu insanları, bu sene özellikle çok başarılı bir "line up" sözkonusu. sonra pişman olursunuz, demedi demeyin..

I say you don't know
You say you don't go
I say... take me out!

27.8.07

10.istanbul etkinlik gunleri

her türlü etkinliğin adeta fink attığı bu guzel şehrimizde 8 eylül de 10.kez bienal başlıyor. bienal başlıyo die herkes bi garip oldu. sergi açanlar mı dersiniz, proje yapanlar mı, dikiş dikenler mi, internet sitesi yetiştirmeye çalışanlar mı, bienal için elmalı turtalar pişirenler mi, sokakta koşarak bağıranlar mı.. işte bi maratondur gidiyo. bu maraton sonucu önümüzdeki hafta yaklaşık 100 tane açılış var. herkes açıyo. bi siz kaldınız açmadık. e burada madur olan kimdir?? etkinlikleri takip etmeye çalışan "sanatsever" networkingciler. hangi bir etkinlikte bulunulacak, hangi açılışta kiminle muhabbet edilecek, hangi açılışta müziğin ritmine göre elde bira sallanılacak. mağduruz yani. yetkililer sesimize kulak versin. burada tabi şöyle de düşünmek mümkün. e be kardeşim kendinize güveniniz yok da mı illa ki bienal zamanı gösteriyosunuz maarifetlerinizi??

hadi herkes bienale. 10b bileti alın sevgilinizle, arkadaşınızla, msn dostlarınızla bienali el ele kol kola gezin.

şimdi size bi şarkı göndermek istiyorum ama alakasız..
I take one one one cause you left me and
Two two two for my family and
3 3 3 for my heartache and
4 4 4 for my headaches and
5 5 5 for my lonely and
6 6 6 for my sorrow and
7 7 for no tomorrow and
8 8 I forget what 8 was for and
9 9 9 for a lost God and
10 10 10 10 for everything
Everything everything everything

violent femmes- kiss off

26.8.07

çocuklar yara izlerini madalyalar gibi gösterirler. sevgililer onları açığa vurulacak sırlar olarak kullanırlar. bir yara izi, sözcük ete dönüştürüldüğünde meydana gelir.

bir yarayı, dövüşün gururlu izlerini sergilemek kolaydır. bir sivilceyi göstermek zordur.

gözde oyun- leonard cohen

24.8.07

çiçeklerim ölüyo.. göz göre göre. e çünkü sulamıyorum ki. her gün onlara bakıp kurumalarına şahit olup sırtımı dönüp gidiyorum. ee tabii ki hoşlanmıyorum bundan ama içimden de gelmiyor onları sulamak, kuru yapraklarını temizlemek, yenileri ekmek.. maalesef durum şu ki ben mutsuz olduğum sürece evimi de mutsuz ediyorum. çiçeklere diyorum ki "madem ben mutlu diilim, siz de olmayın". ev için de aynı şey geçerli, eşyalar olması gereken yere ulaşana kadar 2 hafta filan geçiyor. şimdi beni görenler çok mutlu olduğumu sanar, hatta bunu da okursa şaşırır belki ama gerçekte taaaaaaa derinlerde ki, "deep down inside" demek isterim cuk diye oturması babında, olaylar göründüğü gibi değildi. şimdi yine de bugün cuma 2 gün hafta sonu, babam olsa da ping pong oynasaydım keşke, ayrıca haftaya rock'n coke, ayrıca öbür haftaya kaş.. derken işte özlenen sonbahar. bienal filan falan. işte böyle böyle oyalanıcaz. all things move toward their end dedi nick cave

şimdi şu şarkı çok guzeldir.

I want you to come walk this world with me.

http://www.youtube.com/watch?v=iPcmMUzo3PA

23.8.07

dün bir kadın çocuğunun sünnet davetiyelerini dağıtmak üzere çıktığı evine geri dönemedi, neden? çünkü bindiği üsküdar dolmuşunun kapısından aşağı düştü.. neden? çünkü hava çok sıcaktı ve minibüs şoförü akıldan yoksundu..

22.8.07

bi huzursuzluk hali...

iyi vakit geçirmeye ihtiyacım var..

içmeye, dans etmeye, dağıtmaya..

ps: kimse yok mu bu dunyada kafama uygun??

14.8.07

MY HEART IS GOLD, WHAT WOULD YOU GIVE FOR IT??
beni değiştirmeye çalışanlar, kafamı gözümü yara yara bunu yapmayı başarıp da, artık benim ben olmadığımı gördüklerinde mutlu mu olucaklar?


10.8.07

6.gun

tatil bitti ve ;
* babam gelemediği için annemle guzel gunler geçirdim
* iki kitap bitirdim
* az foto çektim
* no deniz kabuğu
* kaşarlı gözleme
* çok düşündüm de karar verdim de nooldu?
* i-pod da dinlemedim
* balık yedim, dans etmedim, 2 bilezik, 1 yelpaze aldım

evet neymiş? böyleymiş.. tatil guzeldir, deniz harika bi şi dir. durumlara alışmak zordur. kaş gibisi yoktur. söke adidas outlet tapınak misali bi yer bi de..

falan filan..


şimdi tatilde dinlenen ve de her daim çok sevdiğim bu şarkıyı gönderiyorum (klip çok kötü ama olsundu)

Love, if you ever find me I wonder
Will you try me I'm so different than before




http://www.youtube.com/watch?v=g2HFYYFVEtU

3.8.07

5 GÜNLÜK BEYİN TEMİZLİĞİ

gidiyorum. 5 gün için. deniz ve güneşi sadece kendi çıkarlarım için kullanıcam. beynimi temizleyip gelicem. sanki burada hiç hayatım yokmuş gibi, aklımın ucundan bile geçmiyecek. şimdi gitmek istemiyorum sonra da gelmek istemiycem. bu beş gün için yapmak istediğim şeyler var;
* annem ve babam ile uzun zamandır denize girememiştim 2 gün bunu yapıcam. anneme sarılıcam
* 3 kitap bitirmek istiyorum. şu an dönemsel olarak azıtan kitap okuma arzusu kaplı içim.
* fotoğraf çekicem bol bol işşşaallaah.
* dipten deniz kabuğu çıkarıcam
* güzel kahvaltılar yapmak istiyorum, peynir, zeytin, domates, yumurta, karpuz.
* bazı kararlar vermek istiyorum, hayatım için. çok önemli bu.
* müzik dinleyip dergi okuycam bol bol. shuffle yapıcam i-pod umu, ne gelirse onu dinliycem. geçen seneme damgasını vuran şarkıları dinleyip gülümsiycem o zamanki hallerime..
* incik boncuk alıcam, gerekirse dans edicem, gerekirse balık yiycem.

işte budur.

2.8.07

NORAH

izlediğim

en duru
en yalın
en güzel
en alçak gönüllü
en kabiliyetli

sanatçılardan biri..

NORAH JONES

norah jones a özel bir ilgi beslemedim müziğe ilgi duyduğum sürece, kendisi benim için suya sabuna dokunmaz bir türü ifade ediyor (benim dinlediğim müzikler arasında yoksa caza laf etmiyorum yanlış anlaşılmasın)... eğer canım bi şi dinlemek istemezse, nötrsem, ne üzgün ne sevinçli, işte bi norah jones koyarım dinler giderim. bu da yılda 2-3 kere olur. dün gece canlı performansını izledim, tabii ki onun benim için geçerli olan nötr durumu değişmedi ama canlı performans cd de dinlediğin kadar iyi olamaz diyenler halt etmiş... çok büyüleyici ve sakinleştirici bir etkisi var. çok beğendim şahsen. bu arada konser öncesi çıkan m.ward da norah ın erkek versiyonu gibiydi. yalnız bu turk seyircisinin neden konsere gittiği konusunda ciddi soru işaretlerim var. şöyle ki; m.ward çıktı saat 8 15 gibi, iksv norah jones un 9 30 da çıkacağını ilan etmişti, dolayısıyla açıkhava henuz dolmamış, yarı dolu gibi.. neyse m.ward çıktı yanında norah, kimse alkışlamadı bile şarkı söylemeye başladılar, kimse anlamadı sahnedekinin norah olduğunu, hatta herkes arkadaşı ile o gün iş yerinde neler olduğunu filan konuşuyodu.. şaştım kaldım. sadece orada bulunmak mı? kendini göstermek mi? görgü mü? hamur mu? sevmiyorum işte var mı dahası..

31.7.07

çırp


kötüğe giden işler olduğunda bazen, birdenbire bırakmak yerine biraz çaba harcanır. iyileştirmeye çalışılır... bu çoğu zaman otomatik bir refleks gibidir.. tıpkı insan vücudunun her koşulda iyileşmeye programlanmış olması gibi. düşüpte dizinizi yaraladığınızda hücreleri tam gaz derinizi eski haline getirmek için çalışır. işte bazı durumlarda da insanlar arasında da bu tür iyileştirme hamleleri yapılır. bi süre her şey çok iyi gider "eski guzel günler"deki gibi, ama aslında o kadar derin ve çoklu yaralarınız vardır ki, iyileştirmeye çalıştıkça başka bi yara iltihaplanmaya başlar. sonunda bir yerde bir zamanda her şey hissizce ve sessizce biter gider... sonra dersiniz ki biliyodum böyle olacağını, işte buraya da çizmiştim.. hiç bir şey sonsuza dek sürmez söyleminin arkasına en son sığınacak kişi benim aslında, o yüzden ne zaman ve hangi koşulda sonuçlanacak olursa olsun tüpteki çokokremi tüp düzlenene kadar hatta orasından burasında patlayana kadar sıkıp sonrada çatlakları yalayarak tüketmek gerekir die düşünmekteyim. bu tüpte çokokremler ne guzeldi, burdan anne memesine gönderme yapar mıyız?? hadi yapalım buyrun..

aha işte buraya çizdim.